CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 02 AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 02AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
İÇ POLİTİKA
- Halk, THK'nın uçaklarını hurdaya çıkaran, ofislerini kapatan, pilotlarını emekli eden iktidara güvenmiyor! İktidar, THK’dan elini çekmeli, kurum tekrar ayağa kaldırılmalıdır.
- Almanya’daki sel felaketinde hükümet 400 milyon euroluk hibeyi devreye sokarken, 4 gün sonra yangın bölgelerinde afet durumu ilan etmeye mecbur kalan iktidarın vadettiği parasal destek ise 50 milyon TL!
DIŞ POLİTİKA
- Suriye’de ABD-RUSYA işbirliği giderek artıyor. Bu durum yeni anayasa ve siyasi çözüm girişimlerinin hızlanmasına zemin hazırlayabilir.
- ABD askerleri 2021 yılı sonuna kadar Irak’tan çekilecek ve ABD'nin Irak'taki muharebe misyonu resmi olarak sonlandırılacak.
- AB, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kapalı Maraş’ın kısmen iskâna açılması ve inşaat çalışmalarının başlatılması yönündeki açıklamalar sonrasında, yeniden yaptırım tehditlerini gündeme getirdi.
EKONOMİ
- Merkez Bankası’nın 2021 yılının 3. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon hedefi yüzde 14,1 olarak ikinci kez yükseltildi.
- Tüketici kredilerinde patlama yaşanırken, kredi kartı harcamaları bir haftada 36 milyarı aştı!
- Temmuz’da açlık sınırı 2.903 TL’ye yükselirken, yoksulluk sınırı ise 9.331 TL oldu. Asgari ücretle çalışan milyonlarca kişi açlık sınırının altında!
- İktidar sözcüleri, Türkiye ekonomisinin sığınmacı işçiler sayesinde ayakta durduğunu savunan akıl dışı bir teze sarılıyor.
- IMF, Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda yeniden güncellemeye giderek Türkiye ekonomisiyle ilgili büyüme beklentisini düşürdü.
1.Ülkemizi ateş çemberine çeviren yangın felaketi tek adam yönetiminin acizliğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Tek kişinin iradesine, yönetimine ve aklına emanet edilen Türkiye’yi yöneten iktidar, 19 yılda 19 yangın uçağı almayı bile akıl edememiş. Halk, THK'nın uçaklarını hurdaya çıkaran, ofislerini kapatan, pilotlarını emekli eden iktidara güvenmiyor!
Rize ve Artvin’deki sel felaketinden sonra şimdi de ülkemiz özellikle kıyılarımızda ve turistik bölgelerimizde ağır orman yangını felaketleriyle karşı karşıya. Sel felaketinde tatilde olan iktidar ancak 2 gün sonra afet bölgesine giderken aynı tavır yangınla küle dönen bölgelerde de gözlendi. Felaket bölgelerinde herkes mücadele için seferber olurken, yüzlerce araçlık konvoylarla, koruma ordularıyla, itfaiye araçlarının bile geçişine izin verilmeyerek kapatılan yollarda siyasi şov yapıp, yüreği yanan, içi kan ağlayan insanlara ‘keyif çayı’ fırlatanlar, bu milletin dert ortağı olamaz!
İtibardan tasarruf etmeyen CB Erdoğan, karadan yüzlerce korumasını önden gönderip, havadan VIP uçak filosundaki özel uçaklarıyla yangın bölgelerini izleme pozlarını medyaya servis ettirerek halkın acılarından ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Onlarca milyon liraya mal olan şov amaçlı bu ziyaretlere, milletin sırtından harcanan paralarla en azından yüzlerce afetzede aileye yardım edilebilirdi. Evini ocağını, yuvasını yitirmiş insanlarla arasına, koruma ordularıyla mesafe koyup, çay paketi fırlatanları milletin vicdanı affetmeyecek. Afetler, depremler, seller, yangınlar her zaman yaşanabilir. Ancak önemli ve öncelikli olan devletin en küçük birimine varana kadar buna hazırlıklı olması. Mevcut yönetim sisteminde her şey tek kişinin iki dudağına endekslendiği için sözde süratle hareket edeceği savunulan devlet atalet içinde. Daha birkaç yıl öncesine kadar Türk Hava Kurumu'nun (THK) medar-ı iftiharı olarak gösterilen, Yunanistan'dan İsrail'e kadar onlarca yangına yardım etmesinden övgüyle bahsedilen yangın söndürme uçaklarının “eski ve yetersiz” olduğu gerekçesiyle kullanılmaması, hurdaya çıkarılması kabul edilemez. Şimdi Rusya’dan, Ukrayna’dan minnet-rica ile yangın uçağı yardımı talep ediliyor.
Halk, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası Türk Hava Kurumu’nu (THK) yok ederek kayyumların eline düşüren, yangın uçaklarını hangarlarda çürüten İKTİDARA güvenmiyor. İktidar, THK’dan elini çekmeli, kurum tekrar ayağa kaldırılmalıdır.
2.‘Envanterimizde yangın söndürme uçağı yok’ diyen bir Tarım ve Orman Bakanının ciddiyetsizliğiyle hangi sorunun üstesinden gelinebilir? Almanya’daki sel felaketinde hükümet tek seferde 400 milyon euroluk hibeyi devreye sokarken, CB Erdoğan ancak 4 gün sonra yangın bölgelerinde afet durumu ilan etmeye mecbur kaldı ve varını yoğunu kaybedenlere vadettiği parasal destek ise 50 milyon TL!
Felaketlere müdahalede, felaketzedelere yardım ve destekte, yaraların sarılmasında sergilenen beceriksizlik 83 milyonun ve ülkenin bugününün, geleceğinin tek kişiye emanet edildiği sistemin iflas tablosudur. Ağırlıkla CHP’li belediyelerin yönetimindeki kıyı şeritlerinde, tatil ve turistik bölgelerimizde yaşanan yangın felaketi binlerce yurttaşımızın varını, yoğunu, tarlasını, bahçesini, beslediği hayvanlarını kaybetmesine, hayatının kararmasına yol açtı. İktidar ancak dört gün sonra ve Sn. Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin ısrarlı çağrılarıyla felaketin yaşandığı yerleri ‘Genel Hayata etkili Afet Bölgesi’ ilan etmeye mecbur kaldı. Bunu yaparken bile halkın dertlerinin kendilerini çok da ilgilendirmediğini açıklanan kararlarla sergilediler. Her zaman olduğu gibi vergi, SGK prim borçlarını, kredi taksitlerini ertelemekle yetinirken, milyarlarca liralık maddi kayıpların yaşandığı bu afetin mağdurlarına sadece 50 milyon TL desteği reva gördüler. Oysa Almanya geçen ay yaşanan sel felaketinde yıkıma uğrayan yerleşimleri sil baştan inşa etmeye hemen başlamasının yanı sıra, felaket mağdurlarına tek kalemde 400 milyon euro hibe desteğini devreye soktu. 400 milyon euroya karşı 50 milyon TL insanlarla alay etmek değil de nedir?
Eş zamanlı yangınlar şayet sabotaj ve terör organizasyonu ise her şeyi tek adama bağlayan sistemin istihbaratı nerede? Yangınlar vatandaş hatası ve bilinçsizlik ise müdahale edecek araç, gereç, uçak, helikopter filosu nerede? İktidarın sevdiği tabirle orman yangınları da kader ve fıtrat ise, şikâyet değil şükür gerekiyorsa, mağdurların yanında yer alacak devlet nerede?
Artık bu iktidar ve bu müflis yönetim sistemi, ülkenin ve milletin sırtında en ağır yüktür. Felaket mağduru, her şeyini kaybetmiş insanların karşısına, atanmış memur bakanlarını gönderip, varını yoğunu kaybetmiş devletinden yardım bekleyen kişilerden IBAN ile yardım talep eden, ‘milletimiz cömerttir’ deyip yardım kampanyası başlatan bir iktidar acizliğin, duyarsızlığın zirvesindedir. Ülkeyi yönetme yeteneğinden de liyakatinden de yoksundur!
3.Suriye’de ABD-RUSYA işbirliğinin arttığına ilişkin işaretler giderek artarken 16 Haziran’daki Biden-Putin görüşmesinden sonra süreç daha da hızlandı. Şam yönetimine karşı söylemlerini yumuşatan Rusya ile birlikte Kuzey Suriye’de Kürtleri Esad ile diyaloga yönlendirme çabalarına girişen ABD’nin bu tavır değişikliği Suriye’deki yeni anayasa ve siyasi çözüm girişimlerinin hızlanmasına zemin hazırlayabilir.
ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında 16 Haziran’da Cenevre’de gerçekleşen ikili görüşmenin yansımaları kendisini Suriye’deki gelişmelerde de göstermeye başladı. Rusya-ABD arasında Suriye’de artan işbirliği adımları Kuzey Suriye’de Kürtlerin özerkliği ve Şam yönetimi ile uzlaşmaları konusunda da yeni sonuçları ortaya çıkartacak gibi görünüyor.
Trump’ın Kuzey Suriye’de SDG-PYD’nin kontrolündeki bölgede petrol arama ve rafineri izni vererek yaptırımların dışında tuttuğu ABD’li Petrol şirketi Delta Crescent Energy'nin iznini iptal eden Biden, bu adımıyla Rusya ile yakınlaştı. Suriye petrolünün ABD ve Kürtler arasında paylaşılması, Şam yönetiminin yaptırımlarla zayıflatılması konusunda daha ılımlı bir tavra yöneldi. Ayrıca Suriye’ye insani yardımların süresinin uzatılması yardım miktarının artırılması ve yardım konvoylarının geçtiği Bab el-Hava sınır kapısının açık tutulması konusunda da iki ülke birleşmiş Güvenlik Konseyi’nde ortak tavır sergiledi. İki ülkenin birlikte hareket etmesiyle de ilk kez BM Güvenlik Konseyi’nden Suriye konusunda ortak bir karar metninin çıkması sağlanmış oldu.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Suriye’deki önceliklerini ‘insani yardımların genişletilerek ulaştırılması, IŞİD’le mücadelenin sürdürülmesi, ateşkesin korunması, Kürtler arası birlik görüşmeleri ile Kürtler ve Şam arasında diyalogun desteklenmesi’ olarak sıraladı. Trump döneminde Suriye Ordusu’na ve Esad güçlerine destek veren İran Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullah güçlerinin Suriye’den çıkarılması Blinken’in sıraladığı öncelikler arasında yer almadığı gibi İran’ın Suriye’deki varlığına da hiç değinilmemesi oldukça dikkat çekici!
- Kanımca bunda Rusya-ABD’nin Suriye’de işbirliğini geliştirme hedefi etkili olurken, Rusya-İran-Türkiye arasındaki Astana mutabakatı çerçevesinde Rusya’nın talebiyle İran’ı hedef almama yaklaşımı da etkili.
ABD Dışişleri Bakanı tüm bunların yanı sıra Şam yönetimini ve Suriye Devlet Başkanını hedef alan sert ifadelerden de kaçınırken, Suriye Kürtlerinin Şam yönetimiyle yakın diyalog içinde olmalarına tam destek verdiklerini ifade etti.
- Bu açıklamalar bugüne kadar önceki ve şimdiki ABD yönetimlerinin Suriye’deki tutumları ve söylemleri açısından bir ilk.
Rusya ve ABD Dışişleri Bakanları arasında Cenevre’de yürütülen görüşmeler öncesinde Roma’da 15 ülkenin temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen Suriye toplantısından ABD ve Rusya arasında ortak tavır ve yakınlaşma görüntüsünün çıkması, Suriye’de oldukça ciddi ve somut gelişmelerin de habercisi olarak görülmeli. Toplantıya katılan bazı Arap ülkeleri ABD’den Sezar Yasası yaptırımlarının kaldırılmasının Suriye’de çözümün hızlanmasına katkı sağlayacağını, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönmesinin de buna zemin hazırlayacağını dile getirmeleri ABD’den fazla tepki görmediği gibi Yunanistan ve İtalya gibi AB üyelerinden de destek gördü. Suriye ile normalleşme politikasına hız veren Yunanistan hatırlanacağı gibi Şam Büyükelçiliğini faaliyete geçirerek deneyimli bir büyükelçi tayin etmişti.
ABD’nin Suriye politikasındaki bu tutum değişikliği ve bir anlamda yumuşama işaretleri yakın dönemde farklı süreçleri ve olumlu adımları beraberinde getirecektir. Antoni Blinken’in yanı sıra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da Kürtleri Şam yönetimiyle diyalogu genişletmeye çağırması, iki ülkenin Kürtler ve Kuzeyde Özerk Kürt Federasyonu konusunda da ortak bir tutuma yöneldiklerini gösteriyor. Diğer yandan ABD Hazinesi’nin Suriye’de Ahrar el Şarkiye grubuna yaptırım kararı alması, Heyet Tahrir Şam’ı da (HTŞ) yaptırım kapsamına sokması, ABD-Rusya işbirliğinin yakın dönemde Türkiye’yi Suriye’de zorlamaya başlayacağının ve Türkiye’nin Kuzey Suriye’de kontrolünde tuttuğu bölgelerde baskıların artacağının sinyalleri olarak görülebilir.
Rusya-ABD’nin Suriye’de işbirliğine yönelmeleri, ortak tutum benimsemeleri yanında, bu sürecin hemen ardından ABD hazinesinin söz konusu yaptırım kararlarının açıklanması, Türkiye açısından baskı ve sıkıntılı bir sürecin gündeme gelebileceğini düşündürüyor. Bu örgütlere, Türkiye’nin kontrolündeki bölgelerdeki eylemleri nedeniyle yöneltilen suçlamalar göz önünde tutulduğunda, konjonktüre göre benzer suçlamaların Türkiye’ye de yöneltilebileceğini akla getiriyor.
4.ABD Başkanı Biden’ın Beyaz Saray’da bir araya geldiği Irak Başbakanı Mustafa el Kazımi ile Irak’taki ABD askerlerinin çekilmesi ve muharip görev misyonlarının sonlandırılması konusunda mutabakata varıldığı açıklandı. 18 yıldır Irak’ta bulunan ABD askerleri 2021 yılı sonuna kadar bu ülkeden çekilecek ve ABD'nin Irak'taki muharebe misyonu resmi olarak sonlandırılacak. Bu gelişme Türkiye açısından Irak yönetimiyle bazı sorunları ve anlaşmazlıkları gündeme getirebilir!
Ağustos ayı sonuna kadar Afganistan'da bulunan son ABD askerlerinin çekilmesinin yanı sıra Irak'tan da çıkarak eski Başkan George W. Bush döneminde başlayan iki savaş ve işgal operasyonunu bitirme kararı alan Biden, ABD'nin Ortadoğu’daki askeri varlığını azaltarak ağırlığı Asya-Pasifik bölgesinde Çin ile rekabete vermeye yöneltti.
Irak’tan çekilecek ABD askerlerinin bir kısmının Ürdün’de konuşlandırılacağı kaydediliyor. Irak'ta şu anda IŞİD kalıntılarıyla mücadele gerekçesiyle 2 bin 500 ABD askerinin bulunduğu ifade ediliyor.
Resmi açıklamalara göre ABD'nin Irak'taki misyonu bundan böyle tamamen eğitime ve Irak ordusuna kendini savunma konusunda danışmanlık verilmesine yoğunlaşacak. ABD'nin Irak'ta yürüttüğü muharebe misyonu son yıllarda Irak ve Suriye'deki IŞİD militanlarıyla mücadeleye odaklanmış durumda. IŞİD’in yenilgiye uğratılması Musul başta olmak üzere IŞİD kontrolündeki kentlerin kurtarılmasında da ABD güçleri Irak ordusuna destek verdi. ABD’nin Irak’tan sonra Rusya ile işbirliği çerçevesinde Suriye’deki askerlerini de çekmesi, buradaki muharebe misyonunu da sona erdirmesine dönük beklentiler söz konusu.
Bu çerçevede kuzey Suriye’deki ABD askerleri ağırlıkla Kütlerin siyasi ve silahlı milis örgütleri PYD-YPG’yi ve omurgasını YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) eğitip, donatarak silahlandırıyor. Son olarak ABD Savunma Bütçesi’ne YPG-SDG’ye destek için 500 milyon doların üzerinde ödenek konuldu.
- Biden-Kazımi görüşmesinde ABD ve Irak arasında sağlık, enerji ve askeri olmayan diğer konularda da kapsamlı anlaşmalar imzalandı.
Irak parlamentosu uzun süredir tüm partilerin ortak görüşleri doğrultusunda başta ABD askerleri olmak üzere ülkedeki tüm yabancı askeri güçlerin çekilmesi, Irak’ın egemenliğine saygı gösterilmesi konusunda çok sayıda karar tasarısını kabul etti.
ABD’nin Irak’taki muharip misyonunu yılsonuna kadar bitirme ve askerlerinin büyük bölümünü çekme kararı, kanımca şimdi dikkatlerin Türkiye üzerine çevrilmesine neden olacak.
TSK’nın PKK’ya karşı yürüttüğü sınır ötesi operasyonlar, zaman zaman gerçekleştirilen harekâtlar çerçevesinde bu ülkede bulunan TSK varlığı, önümüzdeki süreçte gündeme gelecektir.
Irak Başbakanı Kazımi’nin gerçekleştirdiği Ankara ziyaretinde de konu gündeme gelmiş, iki ülkenin teröre karşı mücadelede işbirliği yapacakları açıklanmıştı. TSK ile Irak ordusunun ortak sınır harekâtı ve tatbikatları konusunda ise somut bir gelişme sağlanamadı. Biden-Kazımi görüşmesinden sonra açıklanan çekilme kararı ve ekim ayında yapılacak Irak seçimleri sürecinde Türkiye’nin konumunun tartışma gündemine geleceğini, iki ülke arasında kısmen gerilim yaşanabileceğini öngörmekteyim.
5.AB, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) kapalı Maraş’ın kısmen iskâna açılması ve inşaat çalışmalarının başlatılması yönündeki açıklamalar sonrasında, yeniden yaptırım tehditlerini gündeme getirdi. Uluslararası alanda Türkiye ve KKTC’yi yalnızlaştıran söz konusu açıklamalar ve atılması planlanan adımlar, Türkiye-AB ilişkilerindeki sorunlara bir yenisini daha ekleyecek!
CB Erdoğan’ın 20 Temmuz’daki KKTC ziyareti sırasında gündeme getirilen kapalı Maraş’ın askeri bölgeler dışındaki kısmi alanlarının iskâna ve yapılaşmaya açılması, inşa faaliyetlerinin başlatılması yönündeki açıklamalarına en sert tepki AB’den geldi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) CB Erdoğan ve KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a yönelik kınama ve açıklamaları geri alma kararından sonra, Rusya, Mısır, Fransa da tepki açıklamaları yapmıştı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Komiseri Josep Borrell ise Doğu Akdeniz’deki gerilimler sırasında gündeme gelen ve Türkiye’nin bölgeden sondaj gemilerini çekmesiyle ertelenen yaptırım tehditlerini bu kez Kıbrıs ve Maraş konularında yeniden gündeme alacaklarını duyurdu.
47 yıldır kapalı olan Maraş'ın yeniden açılması planlarının hayata geçirilmesi halinde AB’nin Türkiye'ye karşı elindeki tüm seçenekleri ve yaptırım olanaklarını devreye sokacağını açıklayan Borrell 27 AB üyesi adına bu kararı ilan ettiğini vurguladı.
AB Dışişleri Bakanları 3-4 Eylül tarihlerinde Slovenya'da bir araya gelerek Kıbrıs ve Maraş’taki gelişmeleri değerlendirecekler ve ardından liderler zirvesine bu konuda önerilerde bulunacaklar.
Dışişleri Bakanlığı ise AB’nin Maraş konusundaki açıklamalarına sert tepki gösterdi. Dışişlerinden yapılan açıklamada “AB adına Maraş konusunda yapılan açıklamayı kınıyoruz. Kıbrıs Türk halkını görmezden gelen, gerçeklerden kopuk ve sadece Rum tarafının görüşlerini yansıtan bu ve benzeri açıklamaların bizim açımızdan bir değeri ve hükmü yoktur” denildi.
AB’nin yanlı tutumunun hiçbir sorunun çözümüne katkı sağlamayacağı dile getirilen Dışişleri açıklamasında, “Kıbrıs meselesinin çözümü ve Maraş açılımı konusunda KKTC makamlarının önerilerine ve aldıkları tüm kararlara desteğimiz tamdır. Maraş açılımı KKTC Hükümetinin aldığı bir karardır. AB, 2004’te Annan Planı sonrasında Kıbrıs Türk halkına verdiği sözleri tutmalı ve KKTC’yi muhatap almayı öğrenmelidir” ifadelerine yer verildi.
KKTC Dışişleri de AB’nin açıklamasına tepki göstererek Türkiye’ye yönelik yaptırım tehditlerine karşı çıktı ve Türkiye’nin görüşlerinin desteklendiğini bildirdi.
20 Temmuz’daki KKTC ziyareti sırasında ve sonrasında yapılan açıklamalarda Maraş bölgesinin yüzde 3,5'inin açılacağı duyurulmuş, KKTC hükümeti de bu çerçevede Maraş'ın açılmasında ikinci aşamaya geçildiğini açıklamıştı.
Uluslararası alanda Türkiye ve KKTC’yi yalnızlaştıran söz konusu açıklamalar ve atılması planlanan adımlar anlaşıldığı kadarıyla Türkiye-AB ilişkilerindeki sorunlara bir yenisini daha ekleyecek.
Doğu Akdeniz geriliminde yaptırımları iktidarın geri adım atması, Oruç Reis ve Barbaros Hayreddin sondaj ve sismik araştırma gemilerinin Antalya Limanı’na demirlenmesiyle erteleyen AB’nin şimdi Kıbrıs ve Maraş konusunda Güney Kıbrıs ve Yunanistan’dan yana tutum takındığı, KKTC’yi yok saydığı gibi asıl Türkiye’yi hedef alarak yaptırım tehditlerine başvurduğu görülüyor.
İktidar, Doğu Akdeniz geriliminde olduğu gibi, bu konuda da yaptırımlardan kaçınabilmek için zamana oynayacak ve yaptırımların ele alınacağı toplantılar öncesinde bazı ‘U dönüşleri’ ve geri adımlarla günü kurtarmaya yönelecek.
6.Merkez Bankası’nın bu yıl açıkladığı 3. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon hedefini ikinci kez yükselterek revize etmesi, enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarının sağlanmasında iktidarın yanlış politikalarının ve MB özerkliğinin yok edilmesinin sonucudur. Yüzde 12,2’den yüzde 14,1’e yükseltilen yılsonu enflasyon hedefinin de tutmayacağını bugünden öngörmekteyim!
Merkez Bankası (MB) Başkanı Prof. Şahap Kavcıoğlu tarafından açıklanan 2021 yılının 3. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon hedefi ikinci kez yükseltildi. Bu yılın ilk enflasyon raporunda yüzde 9,4 olan 2021 hedefi, ikinci raporda yüzde 12,2’ye çıkarılırken, geçen hafta açıklanan 3. Raporda ise bu rakam 1,9 puan daha artırılarak yüzde 14,1’e yükseltildi.
2019 yılından bu yana üçer aylık dönemler itibarıyla yayınlanan enflasyon raporlarında MB’nin 2021 için enflasyon hedefi 2020 yılsonuna kadar yüzde 5,4 idi. 2020 4. Enflasyon raporunda bu oran 9,4’e yükseltildi. 2022 ve 2023 yılları içinse yüzde 5’lik tek haneli enflasyon tahmini önceki raporlarda yer alıyordu.
Geçen hafta açıklanan 3. Rapor’da, 2021 yılsonu hedefinin yanı sıra, 2022 hedefi de 2,5 puan yükseltilerek yüzde 7,5’a çıkartıldı. 2023 hedefi ise yine yüzde 5’te tutuldu.
Gerek bugüne kadar açıklanan Orta Vadeli Program’larda (OVP) gerekse MB’nin yıllık değerlendirmelerinde yer alan makroekonomik hedefler, genellikle büyük çaplı sapmalara uğradı. Açıklanan enflasyon, büyüme hızı, işsizlik, kur hedeflerinin, yapılan resmi tahminlerin hemen hemen hiç birisi tutmadı.
Özellikle ‘Tek Adam’ yönetimine geçişle birlikte hedeflerle gerçekleşmeler arasındaki makas daha da açıldı, sapmalar daha ciddi boyutlara ulaştı. Bunda iç ve dış politikada, ekonomide, tüm kararların, politikaların tek kişiye endekslenmesi, kurumsal yapının zayıflaması, farklı görüş ve değerlendirmelerin, uyarıların dikkate alınmaması en önemli etken.
Piyasalarda MB başkanlarına sürekli görev süreleri için ömür biçilmesiyle MB’nin TL, döviz, faiz, enflasyonla mücadele politikaları, açıklanan kararlar artık inandırıcı bulunmuyor, ciddiye de alınmıyor.
Haziran ayındaki PPK öncesinde CB Erdoğan’ın mart ayından bu yana yüzde 19 olarak uygulanan MB faizinin yüksek olduğunu gündeme getirip ‘faiz sebep, enflasyon neticedir’ görüşünde ısrarlı olduğunu, Temmuz ya da Ağustos ayında MB’den faiz indirimi beklediğini dile getirmesi, beklentilerin de bu yönde oluşmasına ve kurların hareketlenmesine zemin hazırladı.
Ancak mevcut ekonomik ve enflasyon koşullarında MB, mart ayından bu yana yüzde 19’luk politika faizinde değişikliğe gidemedi. Son olarak 14 Temmuz’daki PPK’dan da faizin yüzde 19’da sabit tutulması kararı çıktı.
Haziran itibarıyla yüzde 17,53 olan tüketici enflasyonunun (TÜFE) 3 Ağustos’ta açıklanacak Temmuz rakamlarıyla yüzde 19 seviyesine yükselmesi, politika faizi ile başa baş hale gelmesi söz konusu. Bu durumda MB’nin ağustos ayında da faiz indirimi imkânı görünmüyor. Hatta beklentiler ağırlıkla ağustos ayındaki PPK’dan 100 baz puanlık bir faiz artışı kararı çıkacağı yönünde.
MB Başkanı Kavcıoğlu 3. Enflasyon Raporu’nda kurlardaki yükselişin maliyet enflasyonu üzerindeki etkisine değinirken, bir yandan da gıda enflasyonundaki artışa dikkat çekti ve yılsonu gıda enflasyonu hedefinin de yüzde 15’e yükseltildiğini ifade etti.
MB Başkanının Enflasyon Raporu’nu açıklarken, ‘MB’nin enflasyonla mücadelede yalnız bırakılmasından’ yakınması oldukça dikkat çekici. Kanımca MB Başkanı bu ifadesiyle örtülü şekilde iktidarın enflasyonla mücadeleye fazla destek vermediğini, kendilerinin tüm olanakları ve MB araçlarını kullanarak mücadele etmesinin de engellendiğini vurgulamak amacında.
Ayrıca MB Başkanının bu sözlerinden iktidarın yanı sıra diğer ekonomik birim ve kurumların da enflasyonla mücadeleye yeterince katkı vermediğini, yüzde 45’e dayanan üretici enflasyonu (ÜFE) nedeniyle sanayicilerin, üreticilerin yaptıkları zamlarla enflasyon mücadelesini sekteye uğrattıklarını anlamak mümkün.
TÜFE-ÜFE makasının 28 puana varması, ÜFE’deki artışın TÜFE’ye yansımaya devam edeceğinin ve zamların sürdürüleceğinin, TÜFE artışının devam edeceğinin somut göstergesi. Dolayısıyla MB’nin ağustos ayı ya da sonrasındaki aylarda bir faiz indirimini gündemine almasını güç, hatta olanaksız gördüğümü, şayet bu yönde bir karar alınırsa bunun kesinlikle siyasi olacağını öngörmekteyim.
Yılbaşından bu yana ikinci kez yukarı yönlü revize edilerek yüzde 14,1’e yükseltilen yılsonu enflasyon hedefi de bu açıdan gerçekçi ve inandırıcı değil. Bu yeni hedefin tutturulması için en son haziran verisiyle 6 ayda yüzde 8,45 olan TÜFE’nin, yılın kalanında toplam yüzde azami 5,65 puan artması gerekiyor.
Bu da halen yıllık yüzde 17,53 olan TÜFE’nin hiç artmaması, aksine 3,43 puan gerilemesi, azalması anlamına geliyor. O yüzden de MB’nin yüzde 14,1’lik yılsonu hedefi yanında yüzde 7,5’luk 2022 ve yüzde 5’lik 2023 hedefi de inandırıcılıktan yoksun görünüyor.
7.Temmuz ayı itibarıyla geçilen yeni normalleşme döneminde ekonomiyi tüketici kredileri ve kredi kartı harcamaları ayakta tutuyor. Bayram öncesi 16 Temmuz haftasında tüketici kredilerinde adeta patlama yaşanırken, kredi kartı harcamaları bir haftada 36 milyarı aştı. Bu tablo geri ödemelerde ciddi tıkanıklık yaşanması yanında enflasyon, cari açık ve büyüme üzerinde etkisini gösterecektir!
MB ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun verilerine göre, bayram öncesi 16 Temmuz haftasında tüketici kredilerinde ve kredi kartı ile yapılan harcamalarda büyük patlama yaşandı. Bayram öncesi tüketici kredileri haftalık yüzde 0,5 artışla 880 milyar lirayı aşarken, toplam kredi kartı harcamaları 16 Temmuz haftasında 36,9 milyar TL ile önceki haftaya göre bir haftada yüzde 6 artarak tarihi yüksek seviyesine çıktı. Buna karşılık aynı dönemde ticari krediler adeta dondu.
Temmuz ayında geçilen yeni normalleşme döneminde yatırım ve ticari kredi talepleri dururken, tüketici kredisi taleplerinde ve kredi kartı harcamalarında büyük artış söz konusu.
Ancak gerek tüketici kredileri gerekse kredi kartı harcamaları yakın gelecekte geri ödenmesi gereken, ödenemediği takdirde yasal takip, icra-hacizle karşı karşıya kalınan süreçleri oluşturuyor. O nedenle böyle yüklü kredi ve kart harcamalarının geri ödenmesinde birkaç ay içinde ciddi tıkanmalar yaşanabilir ve bu kez yasal takipte olağanüstü artışlar yaşanabilir.
Kartlı harcamalarda öne çıkan harcama unsurlarına bakıldığında geçen yıla kıyasla havayolu ile seyahat harcamalarında yüzde 262, konaklama harcamalarında yüzde 244, seyahat acentelerindeki harcamalarda yüzde 157, araç kiralama harcamalarında yüzde 135 artış görülüyor.
Uzun bayram tatili süresince 95,5 milyon araç trafiğe çıkarken, karayolu, demiryolu, havayolu ile seyahat eden ‘biletli yolcu’ sayısı ise 12 milyon kişi oldu. Bir günde 107 milyon litre akaryakıt satışıyla tüm zamanların rekoru kırıldı.
- Bu tablo uzun salgın dönemi yasakları, kapanmalar sonrasında 9 güne çıkartılan bayram tatili yanında, tatil ve seyahat hareketliliğinin büyük ivme kazandığını, tüketici kredisi ve kredi kartıyla bu harcamaların finanse edildiğini gösteriyor.
Dolayısıyla kredi ve kartlı tüketim harcamaları sayesinde ekonomi ayakta durabildiği gibi, gelecekteki gelirlerden borçlanılarak yapılan bu harcamalarla olağanüstü bir talep, tüketim ve harcama boyutu ortaya çıkmış görünmektedir.
Ayrıca bir haftada 37 milyar liraya varan rekor kredi kartı harcamasının yarattığı aşırı yüksek talep, enflasyon ve cari açık üzerindeki olumsuz yansımalarını birkaç ay içinde gösterecektir.
İlave olarak, tüketime dayalı şekilde saman alevi misali bu harcamalar 1-2 aylık ekonomik büyümeyi sanal şekilde tetikleyecek olsa da asıl sorun ticari krediler boyutunda gözlenmektedir.
Ticari ve yatırım kredilerinin sergilediği adeta donmuş görüntü, bu kredilerde herhangi bir artış eğiliminin olmaması, kalıcı ve istikrarlı büyüme beklentisinin söz konusu olamayacağını ortaya koymaktadır.
- Kısa süre sonra sert bir şekilde talepte, tüketimde düşüşler gündeme gelecek, ticari ve yatırım faaliyetleri ile büyüme bundan olumsuz etkilenecektir.
Temmuz ayında bayram öncesi hafta ve muhtemelen bayram haftasında da süren bu kredi ve kartlı tüketim-talep patlamasının sadece bir kıvılcım olarak kalacağını, ağustos ayı ve sonrasına taşınamayacağını öngörmekteyim. Bu süreç beraberinde diğer mal ve hizmetlere dönük tüketim talebi ve harcamalarda sert düşüşleri, buna bağlı olarak sanayi ve diğer kesimlerde üretim düşüşünü, kapasite daralması ve istihdam gerilemesini, büyümenin aşağı inmesini getirecektir.
8.Temmuz ayında açlık sınırı 2.903 TL’ye yükselirken, yoksulluk sınırı ise 9.331 TL oldu. 2021 yılında uygulanan asgari ücretin aylık net 2.825 TL olduğu dikkate alındığında asgari ücretle çalışan milyonlarca kişi açlık sınırının altında! SGK asgari ücretle çalışanların sayısını açıklamıyor. Sadece istihdam edilenlerin yüzde 41’inin asgari ücret aldığının bildirildiğini dile getiriyor. Bu durumda TÜİK’in mayıs verisiyle 27 milyon 844 bin olan toplam istihdam edilenlerin 11 milyon 460 bini açlık sınırının altında asgari ücretle çalışıyor.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) tarafından yıllardır her ay çalışanların geçim şartlarını ortaya koymak amacıyla yapılan ve artık ‘resmi veri’ niteliğini kazanan "Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması"nın temmuz ayı sonuçları, oldukça vahim bir tabloyu gözler önüne serdi.
Araştırmanın temmuz ayı sonuçlarına göre dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.903,41 TL'ye çıktı. Bunun yanı sıra gıdayla birlikte giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamaların toplam tutarını oluşturan yoksulluk sınırı ise temmuz ayında 9.457,36 TL'ye yükseldi.
İşçi kesiminin yıllardır asgari ücretin 4 kişilik bir işçi ailesi için belirlenmesi yönündeki taleplerine karşılık iktidar asgari ücretin hesaplanmasında ‘bekâr’ bir işçinin yaşam maliyetini esas almakta ısrar ediyor.
- Bekâr bir işçi için belirlenen asgari ücretin halen aylık net 2825 TL olduğu dikkate alındığında sadece bir kişinin çalıştığı 4 kişilik bir işçi ailesi açısından sadece gıda harcamalarını kapsayan aylık 2903 TL’lik açlık sınırının katlanması gerekiyor.
SGK sadece SGK’lı kayıtlı çalışanların sayısını açıklarken bunların içinde kaç milyon kişinin asgari ücretli olduğuna yönelik verileri açıklamıyor.
- OECD ve Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) bildirilen verilerde ise istihdam edilenlerin yüzde 41’inin asgari ücretle çalıştığı ifade ediliyor.
Bu durumda, TÜİK’in Mayıs 2021 istihdam ve İşsizlik verilerinde istihdam edilenlerin (çalışanların) toplamı 27 milyon 844 bin kişi olarak yer alıyor ve bunun yüzde 41’ini oluşturan 11 milyon 460 bin kişinin asgari ücretle çalıştırıldığını öngörmek gerekiyor.
Dolayısıyla bu çalışanların açlık sınır altında bir ücret aldıkları, ortalama 4 kişilik bir aile hesabıyla da açlık sınırı altında olan nüfusun 45 milyon 840 bin kişiye ulaştığını söylemek çok da yanlış bir ifade olmaz.
Türk-İş’in araştırmasında asgari ücrete tekabül eden ‘Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti tutarı’ ise temmuzda aylık 3.546,22 TL TL oldu. Dolayısıyla 4 kişilik bir işçi ailesi esas alındığında da bu tutarın en az iki ya da üçe katlanması gerekiyor.
- Türk-iş Haziran ayı araştırmasında açlık sınırını 2.864,82 TL; yoksulluk sınırını ise 9.331,67 TL olarak açıklamıştı.
- Araştırmada 9.457 TL olarak belirlenen yoksulluk sınırı dikkate alındığında ise tüm ücretli-maaşlı çalışanların tamamına yakınının yoksulluk sınırının altında olduğunu ifade edebiliriz.
Araştırmaya göre gıda fiyatları yılbaşından bu yana yüzde 12 yükseldi. Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda için yapması gereken asgari harcama tutarı temmuzda bir önceki aya göre yüzde 1,35 oranında arttı.
- Türk-İş araştırmasında gıda enflasyonunda son on iki aydaki artış oranı yüzde 20,65 oldu.
Üstte de vurguladığım gibi MB’nin 3. Enflasyon Raporu’nda yılsonu için yüzde 15’e yükseltilen gıda enflasyonu hedefi de gerçekçi değil.
Revize edilerek yükseltilen MB yılsonu gıda enflasyonu hedefi şu anda bile Türk-İş araştırmasında derlenen gıda fiyat artışları oranının 5 puan altında.
Dolayısıyla, TÜİK’in enflasyon verilerinin tartışılır olması gibi MB’nin revize ederek yukarı çektiği enflasyon hedefi ve beklentileri de gerçek tabloyu yansıtmaktan uzak.
Artık gözle görülür elle tutulur hale gelen yoksullaşma, açlık, işsizlik Türk-İş araştırmasına yansıyan açlık ve yoksulluk sınırının parasal tutarlarıyla kıyaslandığında, Türkiye’nin bu iktidarın yönetiminde insanca yaşanabilecek bir ülke konumundan giderek uzaklaştığı görülüyor. En temel insani ihtiyaçların karşılanmasına olanak vermeyen asgari ücretin sadece tek kişi için hesaplanmasında ısrar edilmesi bile iktidarın açlık ve yoksulluk sorununa yaklaşımındaki gayrı ciddiliği gözler önüne seriyor.
9.İktidarın yanlış sığınmacı politikasına yöneltilen eleştiriler karşısında iktidar sözcüleri, Türkiye ekonomisinin sığınmacı işçiler sayesinde ayakta durduğunu savunan akıl dışı bir teze sarılıyor. ILO Araştırmasına göre sayıları 950 bini bulan Suriyeli çalışanların 27 milyonluk Türkiye işgücü piyasasını, ekonomiyi-sanayiyi ayakta tuttuklarını savunmak, iktidarın yanlış politikalarının iflasını gizlemek için yalan ve bahane üretmektir.
Suriyelilerden sonra giderek hızlanan Afgan sığınmacı akınının ülkemizin güvenliğini, toplumsal barışını, geleceğini ve ekonomik durumunu tehdit eder hale gelmesine karşı dile getirilen eleştiri ve tepkilere iktidar akıl dışı tezlerle karşılık vermeye yöneliyor. Baştan sona yanlışlığı açık şekilde ortaya çıkan Suriye, Irak, Libya ve şimdi de Afganistan politikalarının iflasındaki hatalarını kabul etmekten kaçan iktidar, bu kez Türkiye ekonomisi ve sanayisinin sığınmacı-mülteci-yabancı göçmenler sayesinde ayakta durduğunu savunmaya başladı. Halen Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan eski AK Parti vekilinin yanı sıra AK Parti Genel Başkan Yardımcıları da aynı savunma tezine sarıldılar. Suriyeli, Afgan, Iraklı, Pakistanlı ve diğer ülkelerden gelen milyonlarca sığınmacı-göçmen geri gönderildiği takdirde ülke sanayisinin çökeceğini, çalışacak işçi bulunamayacağını, Türklerin iş beğenmediğini ve ağır işlerde çalışmak istemediğini öne süren iktidar sözcüleri, bir yandan da yurt dışındaki Türk işçilerini, Almanya’nın Türkiye’den işçi talebini emsal veriyorlar.
Öncelikle Suriyeliler ya da Afganlar geri gittiğinde ülke sanayisinin ve ekonomisinin çökeceğini savunmak Türkiye ekonomisinin gerek kamu gerekse özel sektörün yüz yıla yaklaşan üretim, imalat, sanayi, ihracat, dışa dönük büyüme, küresel rekabet birikimini ve gücünü yok saymak, inkâr etmektir. 2011 yılındaki iç savaşla ülkemize akın eden milyonlarca Suriyeliyi ve Taliban’dan kaçarak sınırlarımıza dayanan Afganları ülke sanayisinin ekonomisinin kurtarıcısı, ayakta tutan direkleri olarak sunmak ve görmek gibi akıl dışı bir tez kabul edilemez. Uyguladıkları sığınmacı politikası, dış politikanın ağır bedelleriyle ülkeyi karşı karşıya bırakmalarının üstünü örtebilmek için ne bahane üreteceklerini şaşırmış haldeki AK Parti sözcüleri ve CB Erdoğan’ın danışmanları Suriyeliler olmasa Konya, Kayseri, Gaziantep gibi illerde sanayi üretiminin, ekonomik hayatın duracağını söylüyor.
Gaziantep’in en köklü sanayicisi ve en büyük grubunun onursal CEO’su ise yıllardır il sanayisinin yerel girişimci ve çalışanlarla yükseldiğini, bu tezlerin gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor.
Diğer yandan Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerindeki Türk işçileriyle Suriyeli, Afgan ve diğer ülkelerden gelen mültecileri kıyaslamak, emsal göstermek temelsiz ve cehalet ürünü bir savunmadır. İkinci dünya savaşı sonrasında ağır ekonomik hasara uğrayan, savaşta insan ve iş gücünü yitiren Almanya ekonomisini ayağa kaldırmak için farklı ülkelerle işgücü anlaşmaları imzalayarak, işçi talebinde bulundu. Türkiye ile Almanya arasında da 30 Ekim 1961’de işgücü anlaşması imzalandı. Yurttaşlarımız yasal zeminde, ikili anlaşma çerçevesinde bu ülkeye gitti. Aradan geçen 60 yılda artık üçüncü nesil yurttaşlarımız Almanya’nın sanayisi, ekonomisi, bilim dünyası, üniversiteleri, iş dünyasında varlık gösteriyor. COVID-19 aşısının mucidi Uğur Şahin ve Özlem Türeci bu ailelerin yetiştirdiği nesillerin içinden çıkan bilim insanları. Almanya Cumhurbaşkanı ve hükümetinin en yüksek liyakat madalyası ile ödüllendirildiler. Nobel’e aday gösterildiler. Pek çok Türk iş insanı Almanya’nın önde gelen sanayicileri, yatırımcıları arasına girmeyi başardılar. Kaldı ki Almanya o dönemde sadece Türkiye’den değil, Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerden de işçi kabul etti. Bu insanlar sığınmacı, mülteci değildi.
- İktidarın uyguladığı ekonomi politikaları sürekli işsizler ordusuna yeni katılımcılar üreterek, işsiz sayısının 10 milyona dayanmasına zemin hazırlamaktadır.
Buna karşılık, asgari ücretin altında, sosyal güvencesiz, gayri insani koşullarda çalışmaya rıza gösteren bu çaresiz sığınmacıların içinde yaşadığı ağır sömürü koşullarını görmezden gelmek, Türkiye ekonomisinin ve sanayisinin onları sömürerek ayakta durduğunu savunmak, hiçbir insani, vicdani yaklaşımla ya da inançla açıklanamaz.
Diğer yandan 1,5 milyonu üniversite mezunu, yarısından fazlası 15-24 yaş arası gençlerden oluşan 10 milyona yakın işsizin iş beğenmediğini, Türk vatandaşlarının ağır işlerde çalışmak istemediğini dile getirerek sığınmacıların ülke sanayisi ve ekonomisi için ‘vazgeçilmez’ olduğunu öne sürmek yurttaşlarımıza karşı ayrımcılık ve aşağılamadır.
İktidar bu konuda doğru düzgün bir veri ortaya koyamazken, TÜİK’in işsizlik ve istihdam rakamlarının gerçekliği tartışılırken, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Türkiye Ofisi ülkemizdeki Suriyelilerin işgücü piyasasındaki yeri ve çalışma koşullarına yönelik bir araştırma gerçekleştirdi.
Geçtiğimiz yıl 9 Şubat’ta yayınlanan ‘Türk İşgücü Piyasasında Suriyeli Mülteciler’ araştırmasının sonuçlarına göre, 27 milyon kişinin istihdam edildiği Türkiye işgücü piyasasında çalışan Suriyeli sayısı 950 bin!
Bunların yüzde 91,6’sı kayıt dışı, kaçak ve sosyal güvencesiz şekilde istihdam ediliyor. Ticaret, inşaat ve imalat sanayii, tekstil ve konfeksiyon Suriyelilerin en çok istihdam edildiği sektörler.
- Her 3 Suriyeli işçiden 1'i tekstil, giyim, deri ve ayakkabı sektörlerinde çalışıyor.
- Sokakta ya da yasa dışı şekilde çalıştırılan 5-14 yaş arası Suriyeli çocuk sayısı 130 bin.
- Ayrıca istihdam edilen Suriyeliler 48 saatlik haftalık yasal çalışma süresinin çok üzerinde sürelerle ve çok daha düşük ücretlerle çalıştırılıyor.
- ILO araştırmasına göre, Suriyeli çalışanların yüzde 53,7'si haftada 50 saatten fazla, yüzde 34,7'si ise haftada 60 saat veya daha fazla çalıştırılıyor.
Dolayısıyla 27 milyonluk Türkiye istihdam piyasasında 950 bin kişiyle yer alan ve ağırlıkla niteliksiz işlerde çalışan Suriyelilerin ülke ekonomisini, sanayisini ayakta tuttuğunu, giderlerse sanayinin çökeceğini öne sürmek, iktidarın ülkeye büyük bedellere mal olmaya devam eden sığınmacı politikalarını savunabilmek için yalan ve bahane üretmekten öte bir şey değildir.
Ayrıca ILO araştırmasında saptanan ağır ve insanlık dışı koşullarda sığınmacıların ucuz iş gücü hatta köleler olarak istihdamına suskun kalmak da vicdansızlık, adaletsizliktir. Sömürüyü övmek, insanların 5-14 yaşındaki çocukların 50-60 saat esir gibi çalıştırılmasına göz yumarak, onay vermektir. Bu tablo iktidarın sığınmacı sömürüsüne yaklaşımını ve gerçek zihniyetini de apaçık sergilemektedir.
10.Uluslararası Para Fonu (IMF) Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda yeniden güncellemeye giderek Türkiye ekonomisiyle ilgili büyüme beklentisini düşürdü. 2021 yılı için büyüme öngörüsünü yüzde 6’dan yüzde 5,8’e çeken IMF, 2022 büyümesine ilişkin beklentisinde de aşağı yönlü revizyona giderek yüzde 3,5’tan yüzde 3,2’ye indirdi!
IMF, Dünya Ekonomik Görünüm Raporu'nu son gelişmeler ışığında yeniden güncelleme yoluna giderken, nisan ayından bu yana ekonomik beklentilerin ülkeler arasında daha da farklılaştığı belirtildi.
COVID-19 aşısına erişimin küresel ekonomideki toparlanmayı ikiye ayrıştırdığı tespitinde bulunan IMF, salgın devam ettiği sürece vaka sayısının çok düşük olduğu ülkelerde bile istikrarlı toparlanmanın garanti edilemeyeceği görüşüne raporda yer verdi.
IMF üyesi ülkelerin ekonomik durumlarıyla ilgili beklentilerin ve olası gelişmelerin değerlendirildiği IMF raporunda,
- Türkiye ekonomisi için daha önce yüzde 6’ya yükseltilen 2021 büyüme beklentisi yüzde 5,8'e düşürüldü.
- Aynı şekilde 2022 büyüme beklentisi de yüzde 3,5'ten yüzde 3,3'e indirildi.
- Küresel ekonominin 2021'de yüzde 6 büyümesinin beklendiği, 2022 yılı büyüme tahminin ise yüzde 4,4'ten yüzde 4,9'a yükseltildiği kaydedildi.
- IMF bu yıla ilişkin küresel ekonomik büyüme tahmininde değişikliğe gitmediği değerlendirmesinde, gelişmekte olan ülkelere yönelik 2021 beklentilerin aşağı yönlü, gelişmiş ekonomiler içinse yukarı yönlü revize etti.
Son fiyat baskılarının çoğunlukla salgınla ilgili olağan dışı gelişmeleri ve geçici arz-talep uyumsuzluklarını yansıttığı belirtilen raporda, yüksek belirsizliğin devam etmesine rağmen enflasyonun 2022'de çoğu ülkede salgın öncesi seviyelerine dönmesinin beklendiği ifade edildi.
ABD'de salgın nedeniyle geniş kesimlere sağlanan trilyonlarca dolarlık mali desteğin ve diğer gelişmiş ekonomilerdeki parasal desteklerle, yeni tedbirlerin ülkeler arasındaki ayrışmayı daha da körüklediği belirtiliyor.
Brezilya, Macaristan, Meksika, Rusya ve Türkiye de dahil olmak üzere bazı ülkelerin yükselen enflasyon ve yukarı yönlü fiyat baskılarını gidermek için para politikasını normalleştirmeye başladığı, ancak bu adımlardan kısa sürede sonuç alınmasının zor göründüğü IMF raporunda yer aldı.
IMF’nin Türkiye ile ilgili büyüme tahmini düşürmesinde ülkemizdeki yatırım ve üretim ikliminin çeşitli olumsuzluklar içermesi, iktidarın kararlarındaki sıkça yaşanan değişiklikler ve belirsizlikler önemli etkenlerin başında geliyor.
Yabancı doğrudan yatırım sermayesi girişlerinin neredeyse tamamıyla durması, sermaye çıkışlarının hızlanması, artan işsizlik, gerek bireylerin gerekse işletmelerin ağır kredi borcu yükü altında olması ve harcama kapasitelerinin gerilemesi büyümeyi kırılgan hale getiren diğer etkenler olarak sıralanabilir.
Bu açıdan bakıldığında iktidarın önümüzdeki eylül ayında açıklaması gereken Orta Vadeli Program (OVP) ve Orta Vadeli Mali Program (OVMP) hedeflerinin gerçekçi şekilde belirlenmesi, gerçekleşmeyecek ya da ağır şekilde sapmaya uğrayacak hedeflerle hayali ekonomik başarı öykülerinin yazılmaya çalışılması ne içeride ne dışarıda inandırıcı bulunmuyor.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
02 AĞUSTOS 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap