Özgür Özel’den Madımak sözü: O tabelayı kendi ellerimle asacağım
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak haftalık değerlendirme raporunu yayımladı
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 04 EKİM 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
İÇ POLİTİKA
- CB Erdoğan, TBMM’de en geniş katılımla yeni sivil anayasa yapma çağrısına ‘parlamenter sisteme dönüş yok’ diyerek kapıyı kendisi kapattı!
DIŞ POLİTİKA
- ABD ve Rusya’yı birbirine karşı kullanarak dış politika yürüten iktidar, Türkiye’yi ağır bedeller ödemek zorunda bıraktı!
- ABD Başkanı Biden ile Erdoğan, G20 Zirvesi’nde görüşecek. Tüm sorunlar masada beklerken bu görüşmeden olumlu bir sonuç elde edilmesi güç görünüyor!
- AB Komisyonu, Türkiye’yi Kuzey Afrika ülkeleri arasına kaydırarak, AB’nin Güney Komşuları Kategorisine dahil etti.
- Almanya’da Merkel sonrası kurulacak “yeni koalisyonun” Türkiye-Almanya ilişkilerine farklı yansımaları olacaktır.
EKONOMİ
- İktidar, enflasyonu düşürmek için 102,6 milyar TL tutarında vergi gelirinden vazgeçti ama enflasyon yine arttı!
- Türkiye ekonomisi, MB Başkanının ve mevcut ekonomi yönetiminin liyakatsiz ellerinde, hızla felakete sürükleniyor!
- Enflasyon ve kur artışlarının TL’deki değer kaybı, alım gücünün hızla düşmesi yakın dönemde daha yüksek kupürlü yeni banknot ihtiyacını dayatacak!
- Dünya doğalgaz piyasasında yaşanan olağanüstü fiyat artışları, başta amonyak olmak üzere tarımsal gübre ve ilaç üretimine ağır darbe vurdu!
- 1 Ekim’den geçerli olmak üzere, sanayide ve doğalgazla elektrik üretilen santrallarda kullanılan doğalgaza yüzde 15 zam yapıldı!
1.TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında konuşan CB Erdoğan; ‘ağır bir metal ve mental yorgunluk’ içinde olduğunu, topluma söyleyecek yeni bir şeyin yanı sıra ortaya atabileceği bir çılgın projesinin olmadığını, siyaseten tükenişe ve inişe geçtiğini, açık şekilde sergiledi. TBMM’de en geniş katılımla yeni sivil anayasa yapma çağrısına ‘parlamenter sisteme dönüş yok’ diyerek en baştan kapıyı kendisi kapattı!
Söylediklerinin hiçbir inandırıcılığının ve toplumda karşılığının olmadığının bilincinde ve farkında olan CB Erdoğan’ın konuşma metinleri artık birbirinin kopyası haline dönüştü. Altı yıldır raflarda tozlandırdığı Paris İklim Anlaşması’nı Glasgow’da Biden ile aynı masada kendisine yer bulabilmek için hızla meclise gönderip ardından da ‘Yeşil Devrim’ başlatma iddiasında bulunmasının samimiyetsizliğinin en büyük kanıtı, her gün resmi gazetede kendi imzasıyla yayınladığı kamuya ait taşınmaz satışları ve imara açma kararları. Yatay mimariye geçiş çağrıları yaparken çok katlı dikey yapılaşmaya onay veren imzalarıyla rant sevdasından vazgeçmediğini açığa vuruyor. AK Parti ve ittifak ortağı dışında tüm partilerin güçlendirilmiş parlamenter sistemden yana olduğunu bildiği halde, bununla ilgili açıklamasında ‘Parlamenter sisteme dönüş söz konusu değil diyen CB Erdoğan, mecliste en geniş katılımla yeni anayasa çağrısı yapmasının karşılığının olmadığını kendisi de biliyor. Hem tek adam sisteminden geri adım atmayacağını ilan edip hem de yeni sivil anayasa için katılım ve uzlaşı çağrısı yapmak, ülke gündemini gereksiz yere meşgul etmekten öte bir şey değil. Konuşmasında Afrika’daki açlık sorununa değinen kendi ülkesindeki açlık sorununa kafa yormayan bir Cumhurbaşkanının gerçeklerin ne kadar farkında ya da bilincinde olduğunu sorgulamak zorunluluğu görmezden gelinebilir mi? Kendileri dışında kimsenin insanların giyimi kuşamıyla, inancıyla, yaşam tercihleri ve yaşam tarzlarıyla sorunu yok. Aksine demokrasinin, adaletsizliğin, hak ve özgürlüklerin önündeki tüm engellerin kaldırılması, insanlarımızın barış ve huzur içinde yaşaması, refahı ve ülkenin zenginliklerini adil ve eşit şekilde paylaşmasının önünde sorun var. Bu sorunların, engellerin sorumlusu herkesi hain-terörist gören bu iktidar!
Bu iktidarın gitmesiyle, buradan nemalanan nefsinin esiri olmuş küçük ve dar bir grup dışında, hiç kimsenin kaybedeceği bir şey yok. Tam tersine iktidar değişikliğiyle ülkenin önünde açılacak aydınlık yolda hangi inanç, köken, yaşam tarzından olursak olalım hepimizi bekleyen güzel, mutlu, müreffeh, özgür, onurlu, dayanışmayı ve paylaşmayı seven insanların her alanda kazanımlarını daha da büyütüp ileriye taşıyacağı bir Türkiye var!
2.İktidar, Rusya ve ABD arasındaki ilişkileri inşa ederek, bir ABD’nin bir Rusya’nın yanında pozisyon alarak, bugüne geldi. Şimdi süreç tıkandı! Erdoğan’ın Soçi ziyareti öncesi ABD ve Biden ile ilgili açıklamaları Türkiye’nin Putin-Rusya karşısındaki konumunu zayıflatmanın da ötesinde, iktidarı Rusya karşısında sıkıntılı bir konuma sürükledi. ABD ve Rusya’yı birbirine karşı kullanarak dış politika yürütmenin Türkiye’ye ağır bedelleri oldu!
Önceki değerlendirmelerimde CB Erdoğan’ın Soçi’ye gitmeden önce Türkiye-ABD ilişkilerinin iyiye gitmediğini ifade etmesi, süreci ‘hayra alamet değil’ diye nitelendirmesi, önceki ABD başkanlarının hiçbirisiyle Biden ile yaşadığı süreçleri yaşamadığını dile getirmesi siyasi-diplomatik zafiyet, zayıflık ve gaf anlamına geliyordu. ABD’ye karşı Rusya’dan S-400 sistemini alan iktidar, Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılması ve CAATSA yaptırımlarının devreye sokulmasıyla karşı karşıya kaldı. F-35’lerin Türkiye’de üretilen parçaları başka ülkelere kaydırıldı. ABD’ye 5 uçak için ödenen 1,5 milyar dolarla birlikte, üretimde devre dışı bırakılan sanayicilerin beyanları ve şu andaki hesaplamalarla, F-35 projesinden çıkarılmanın Türkiye’ye doğrudan ve dolaylı faturası 15 milyar dolar olarak hesaplanıyor. ABD yönetimi Türk Hava Kuvvetleri envanterinde ve savaş uçağı filomuzun omurgasını oluşturan F-16’ların modernizasyonu için de yaptırım bahanesiyle ayak sürüyor. Yunan Hava Kuvvetlerindeki F-16 modernizasyonu tamamlanırken, Yunanistan Fransa’dan da 25 adet Rafele savaş uçağı alıyor. Süreç bu şekilde devam ederse Ege ve Akdeniz’de TSK hava gücü açısından zafiyete düşebilir, üstünlüğünü kaybedebilir.
Oysa CB Erdoğan, 2019’da S-400 krizi patlak verip, Türkiye F-35 projesinden çıkarıldığında, ‘Er ya da geç F-35’leri teslim alacağız. S-400 konusunda geri adım atmak söz konusu değil’ demişti. Aradan 2 yıl geçti, ABD ne Türkiye’nin ödediği 1,5 milyar doları ne de parası ödenmiş 5 adet F-35’i veriyor. Uçaklar ABD Hava Kuvvetleri’ne devredildi. Diğer yandan S-400’lerde de yaklaşık 3 milyar dolara alınan savunma sistemi, parası ödendiği halde 2 yıldır kullanılamıyor.
CB Erdoğan New York’ta Biden’la görüşemeyince bu kez Rusya’dan ikinci parti S-400 alımını gündeme getirerek ABD’ye karşı yine Rusya kozunu masaya sürdü. Kanımca Putin bundan memnun olmalı. Hatta Türkiye-ABD-NATO gerilimini daha da tırmandırmak için yeni parti S-400’lerde damping bile yapabilir! Akabinde ABD, Rusya’dan yeni S-400 ya da yeni askeri alımlar yapılmasının Türkiye için yeni CAATSA yaptırımlarının ve ilave yaptırımların devreye girmesi anlamına geleceği açıklamasını yaptı.
Dolayısıyla 14 Haziran’da Brüksel’de Biden ile ardından 29 Eylül’de Soçi’de Putin ile ‘baş başa’ görüşme ve ‘tek kişilik diplomasi-dış politika’ yöntemine geçişin ülkeye faturası ağırlaşıyor. CB Erdoğan’ın artık yakın çevresine, dışişleri ve milli savunma bakanlarına bile ‘yok’ muamelesi yapması, yazılı tutanaklarının devlet arşivlerine girmemiş olması devlet aklı, hafızası, gelenekleri ve kurumsal yapısıyla bağdaşmıyor. Biden görüşmesi ABD’nin NATO nezdindeki özel temsilciliğinde, Soçi görüşmesi de Putin’in Soçi’deki başkanlık binasında gerçekleşti. Her iki görüşmenin de tamamının kayıt ve tutanakları ABD ve Rusya devlet arşivlerinde var ancak Türkiye devlet arşivinde yok!
Soçi’ye CB Sözcüsü, İletişim ve MİT Başkanı ile giden CB Erdoğan’ın dış politikayı tek başına oluşturmaya yönelmesi, hangi taahhütlerin verildiğinin bilinmemesi, Türkiye’nin geleceği adına ciddi riskler içeren bir durumdur. Görüşmede İdlip, Libya, Karabağ, Suriye’de hangi noktalarda gelişme olacağını yaşanacak olaylarla görebileceğiz. Mevcut tablo CB Erdoğan’ın Soçi’den eli boş döndüğü kanısını güçlendiren bir görüntü sunmaktadır!
3.Roma’da yapılacak G20 Zirvesi ve 1 Kasım’da İskoçya’da başlayacak COP26 Uluslararası İklim Zirvesi Taraflar Konferansı’na dünya liderleri katılacak. CB Erdoğan’ın Roma ve Glasgow zirvelerinde ABD Başkanı Biden ile görüşme girişimlerine ilk yanıt geldi. Biden ile Erdoğan’ın G20 zirvesinde ikili görüşme gerçekleştirecekleri açıklandı. Bu görüşmeden ikili ilişkiler adına olumlu bir sonuç elde edilmesi güç görünüyor!
30-31 Ekim’de Roma’da yapılacak G20 Liderler Zirvesi’nin hemen ertesinde de 1 Kasım’dan itibaren İskoçya’nın Glasgow kentinde, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 26. Taraflar Konferansı (COP26) gerçekleştirilecek. Glasgow konferansı 12 Kasım’a kadar sürecek ancak liderlerin konferansın açılışında yer aldıktan sonra bazı ikili temaslar ardından ayrılmaları bekleniyor. COP26 toplantıları daha sonra taraf ülkelerin heyetlerinin katılımıyla devam edecek. ABD Başkanı Joe Biden’ın her iki zirveye katılacağı açıklandı.
New York’taki BM Genel Kurul Toplantıları sırasında ABD Başkanı Biden ile görüşme planı gerçekleşmeyen CB Erdoğan’ın G20 ve Glasgow COP26 zirvelerine katılması yanında her iki zirvede de ABD Başkanı Biden ile görüşme girişimlerinde ilk somut yanıt Roma zirvesi için geldi. Biden ile Erdoğan’ın Roma’daki G20 toplantısında ikili bir görüşme gerçekleştirecekleri duyuruldu.
Türkiye Paris İklim Anlaşması’nı meclis onayından geçirerek resmi süreci tamamlamadığı için Glasgow’daki COP26 Taraflar Konferansı’nda yer alamayacaktı. Ancak Biden’ın da katılması söz konusu olan bu zirveye CB Erdoğan’ın katılabilmesi için Paris Anlaşması’nın mecliste kabul edilmesi ve Türkiye’nin resmen anlaşmaya ‘taraf’ olması gerekiyordu. Kanımca Roma G20 zirvesinde Biden ile buluşması kesinleşmeden önce ikinci bir alternatif olarak Glasgow’da buluşma ihtimalini hayata geçirebilmek isteyen CB Erdoğan bir anda Paris İklim Anlaşması’nı meclisten geçirme kararı vererek 1 Ekim’de TBMM açılır açılmaz meclise gönderdi.
New York’ta görüşme gerçekleşmeyince masaya S-400 kozunu sürüp Rusya’dan ikinci partiyi alabileceğini söyleyen CB Erdoğan, ‘geri adım atmamız söz konusu değil bu iş bitmiştir’ dediğine göre devam eden S-400 yaptırımları Biden ile görüşmede masada olacak. F-35 konusunda da herhangi bir ilerleme yok. ABD’nin S-400’e bağlı olarak yürürlüğe koyduğu Türkiye’yi projeden çıkartma ve parası ödenen savaş uçaklarını vermeme tavrı sürüyor. Halkbank davası New York’ta devam ediyor ve Biden’ın yargıya müdahale ederek, davayı sonlandırması ya da Türkiye lehine çevirmesi söz konusu değil.
Kuzey Suriye’de daha iki hafta önce CENTCOM Komutanı, ABD Suriye temsilcisi Brett McGurk ve diğer ABD yetkilileri SDG-PYD-YPG ile görüştü. Afganistan’daki gibi ABD’nin Kuzey Suriye’den çekilmeyeceği ve Kürtleri terk etmeyeceği, desteğin süreceği sözünü verdiği açıklandı. Ardından da Pentagon bütçesinde SDG-YPG’ye 170 milyon dolarlık yeni destek ABD Kongresi’nde kabul edildi.
Kuzey Suriye’de SDG-YPG kontrolündeki Rojava ve diğer bölgelerdeki yönetimlerin yanı sıra bu bölge yönetimlerinin oluşturduğu Suriye Demokratik Meclisi (SDM) Eş Başkanı İlham Ahmed ve heyet üyeleri geçen hafta boyunca Washington’da ABD yönetiminin davetlisi olarak Kongre üyeleriyle, Beyaz Saray yetkilileriyle, önde gelen think-thank kuruluşlarıyla temaslarda bulundu, toplantılar yaptı.
ABD yönetimi Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü tüm bu kuruluşlarla çok yakın temasta ve tam destek veriyor. CB Erdoğan’ın tepkileri ve eleştirilerine, müttefiklik ilişkisiyle terör örgütlerine desteğin bağdaşmadığı çıkışlarına rağmen, Biden yönetimi de önceki ABD başkanlarıyla aynı tavrı sürdürüyor. Kaldı ki CB Erdoğan Putin ile görüşmeden önce de aynı heyet Moskova’da Rus hükümeti ve dışişlerinin davetlisi olarak ağırlandı.
CB Erdoğan, New York dönüşünde yaptığı açıklamalarda, ABD’nin Afganistan’da yaptığı gibi Irak ve Suriye’den de çekilmesi gerektiğini söyledi. Anlaşıldığı kadarıyla Suriye ya da Irak’ta Türkiye-ABD iş birliği iktidarın gündeminde yok. Soçi’de Suriye sorununun Türkiye-Rusya iş birliği ile çözüleceğini bizzat CB Erdoğan söyledi. Kıbrıs’ta Türkiye ve KKTC’nin ‘iki devletli çözüm’ planı ABD’den de kabul görmüyor. Kıbrıs, Ege, Doğu Akdeniz’de ABD yönetimi Yunanistan ve Güney Kıbrıs tezlerinin arkasında duruyor. Yunanistan-Dedeağaç’ta ABD dev üs kuruyor. Güney Kıbrıs’a silah satışı yasağını kaldırdı ve satışlara başladı. Fethullah Gülen’in iadesi talepleri gündemden düşmüş vaziyette. Zarrab’ın iadesi de gündemde yok. Savcılıkla anlaştı Halkbank davasında itirafçı oldu. Tüm bu sıraladığım sorun başlıkları değişmedi, aynen duruyor. Ne ABD’nin ne de Türkiye’nin tavrında bir değişiklik yok. CB Erdoğan ‘geri adım atmayız’ diyor. Dolayısıyla New York’ta da görüşülseydi, şimdi Roma’da görüşülecek olması veya ardından Glasgow’da bir daha Erdoğan-Biden bir araya gelse de bu sorunların çözümlenmesi, bir sonuca varılması, ilişkilerin düzelmesi ya da normalleşmesi güç görünüyor.
Biden, demokrasi ve insan hakları, hukuk devleti, özgürlükler konusunda iktidardan ve CB Erdoğan’dan umudunu kesmiş olmalı ki artık bu konuları dile getirmiyor. Muhtemelen Roma buluşmasında öylesine gündeme getirip, iktidardan bazı adımlar atmasını AİHM kararlarına uyulmasını vb. isteyebilir.
4.AB Komisyonu aldığı kararla Türkiye’yi Kuzey Afrika ülkeleri arasına kaydırarak, AB’nin Güney Komşuları Kategorisine dahil etti. Bu statü değişikliği, tam üye adayı Türkiye’nin, AB ile yalnızca ekonomik iş birliği bağlantısı üzerinden ilişki yürüten Tunus, Fas, Cezayir vb. ülkelerle aynı kategoriye alınması anlamına geliyor. İktidarın suskunluğu, gündemlerinde AB tam üyeliği hedefinin olmadığını, AB defterini kapattıklarını gösteriyor!
AB Komisyonu son aldığı kararla tam üyeliğe aday olan ve tam üyelik müzakereleri yürüten Türkiye’yi farklı bir statüye kaydırdı. Türkiye yapılan bu değişiklikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri arasına dâhil edildi. Resmi ismi de ‘AB’nin Güney Komşuları ve Türkiye’ olarak değiştirildi. AB yetkilileri bu değişikliğin iç işleyiş ve yeni planlama-yapılanma nedeniyle yapıldığını savunuyor. 2005’ten bu yana AB tam üyeliğine adaylığı onaylanan ve müzakerelere başlayan Türkiye’nin, Güney Komşuları listesine dâhil edilmesi kanımca çok önemli bir dışlanma mesajı. Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni bir kırılma noktasındayız!
Bu noktaya gelinmesinde AB’nin yanlışlarının yanı sıra iktidarın izlediği dış politikanın, AB müktesebatına uyum konusunda ayak sürümesinin ve son yıllarda OHAL ve KHK’larla AB kriterlerinden, demokrasi, insan hakları, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti, düşünce ve ifade özgürlüğü vb. değerlerden iyice uzaklaşarak otokrat bir tek adam sistemine ilerlemesinin payının büyük olduğu inkâr edilemez. İktidarın bu politikaları ve yaklaşımı AB içinde önemli bir güce sahip Türkiye karşıtlarının elini güçlendirdi.
İktidar, Türkiye’yi çeşitli AB programlarından çıkarttı. Avrupa Parlamentosu ile TBMM diyalogu hemen hemen tümüyle kesilmiş durumda ve ortak çalışma grupları, komisyonlar yıllardır toplanmıyor. Yeni yönetim sistemiyle AB Bakanlığının kapatılması, Baş müzakereciliğin sonlandırılması ve AB Bakanlığı’nın Dışişleri bünyesinde bir genel müdürlük statüsüne düşürülmesi de iktidarın AB’ye ve AB üyeliğine bakış açısının en somut göstergesi. Avrupa Parlamentosu ile TBMM arasında kurulmuş olan Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu yıllardır toplanamıyor. AB ile Türkiye siyasetçilerinin bir araya gelmesi, doğrudan temas etmesi, siyasi görüş alışverişinde bulunması engelleniyor. İktidar, 2016’daki darbe teşebbüsü ardından Yaratıcı Avrupa Programı’ndan Türkiye’yi çıkartarak, Türkiye ile AB arasındaki sanat, kültür, eğitim, alanındaki iş birliği projelerini, bu projelere AB fonlarından finansal desteği de sonlandırdı. Kültürel-sanatsal değişim programlarını kaldırdı.
Tüm bu negatif yönlü AB politikaları sonrasında tam üye adayı Türkiye önce Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri’nin görev alanından çıkartıldı. Ardından Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümüne aktarıldı.
İktidar adeta AB’ye yönelik tavrı, tutumu ve politikalarıyla AB komisyonunu bu yönde kendisi teşvik etti, zemini hazırladı. Sonunda Türkiye’nin diğer tam üyelik adaylarının dışında kalmasının, Kuzey Afrika ülkeleriyle bir araya konulmasının kapısını elleriyle AB’ye açtı. Tabii bunun mali ve finansal sonuçları da olacaktır. AB Mali Yardım programlarından, Uyum Fonları’ndan Türkiye’ye sağlanacak destekler azalacak.
İktidar, AB ile ilişkileri en alt düzeye indirerek AB’ye uyum gibi bir gündeminin ve arayışının olmadığını gösteriyor. AB’ye karşı mülteci kozu dışında bir talebi ya da beklentisi yok. Kaldı ki, AB’nin Türkiye ile ilgili yaptığı bu statü değişikliği ve Güney Komşuları-Kuzey Afrika Grubuna kaydırılmasına Dışişlerinden, iktidar sözcülerinden bir tepki gelmemesi, iktidarın AB defterini kapatma düşüncesini teyit ediyor.
5.Almanya’da sol bir koalisyonun yönetime gelmesi Türkiye-Almanya ilişkilerine farklı şekillerde yansıyacaktır. SPD’nin Federal Parlamento Başkanlığı için Türk kökenli vekil Aydan Özoğuz’u önermesi, ülkemizde seçimle meclise girmiş partilerin bile meşruiyetinin tartışıldığı, etnik köken tartışmalarının öne çıkarıldığı anımsandığında, demokrasi anlayışı, siyasi ve toplumsal barış adına örnek alınması gereken bir tablodur.
2015’teki büyük mülteci dalgası sırasında ve sonrasında Avrupa’da yükselişe geçen göçmen, Müslüman karşıtı milliyetçi akımın yanı sıra merkez sağ ve muhafazakâr demokrat partiler gerileme sürecine girdi. Son olarak Norveç seçimlerinde iktidarı kazanan Sol-Sosyal demokrat partiler, Finlandiya, Danimarka, İsveç’te de seçim başarısına imza atmıştı ve iktidar ya da iktidar ortağı oldular. Güney Avrupa’da ise İspanya ve Portekiz’de sosyal demokrat-sosyalist partiler halen iktidardalar.
Almanya’da 26 Eylül’de yapılan parlamento seçimlerinde uzun bir aradan sonra ilk kez Sosyal Demokrat Parti (SPD) 16 yıllık Merkel döneminin sona ermesiyle Hristiyan Sosyal Birlik Partileri CDU-CSU’yu 1,6 puanlık farkla geride bırakarak seçimden birinci parti çıktı.
Merkez sağ ve muhafazakâr Hristiyan Sosyal birlik partileri ağır oy kaybına uğrarken, parlamento seçimlerinde oylarını artıran diğer 2 parti ise Yeşiller ve Hür Demokratlar (FDP) oldu. SPD’nin Başbakan adayı Olaf Scholz, büyük koalisyon dışındaki seçeneklere yoğunlaştı.
- Scholz seçmenin SPD ile birlikte Yeşiller ve FDP’nin oylarını yükselttiğini belirterek ortaya bir tercih çıktığını, koalisyonu seçimden seçmen desteğini artırarak çıkan bu üç partinin kurması gerektiğini savunuyor.
Yeşiller ile FDP arasında ortaklık görüşmelerinde ilerleme kaydedildiği açıklanırken daha sonra ise SPD ile müzakere masasına oturulacak.
Hristiyan Sosyal Birlik Partilerinin Başbakan adayı Armin Lanschet ise hükümeti kendisinin kuracağını diğer partilerle koalisyon görüşmelerine başlayacağını duyurdu.
- Ancak Alman seçim yasası ve siyasi teamüllere göre Cumhurbaşkanının görevi seçimden birinci çıkan ve Federal Parlamento’da en çok sandalyeye sahip olan partinin başbakan adayına vermesi gerekiyor.
Yeni hükümet kurulana kadar başbakanlık görevini sürdürecek olan Angela Merkel’in koalisyon pazarlıkları süresince bu göreve devam edeceği kaydediliyor.
SPD ve Yeşiller’in yer alacağı bir koalisyonun göreve başlaması durumunda Türkiye ile ilişkilerde demokratik adım taleplerinin, siyasi özgürlükler ve insan hakları alanında iktidardan bazı adımlar atmasının istenmesinin söz konusu olabileceği, özellikle Yeşiller’in bu konuda ısrarlı davranacağı kaydediliyor.
Uzun süre Claudia Roth ile birlikte Yeşiller Partisi’nin eş başkanlığını da yapan Türk kökenli parlamenter Cem Özdemir’in Stuttgart’tan rekor düzeyde oyla yeniden seçilmesi, olası bir koalisyon ortaklığı durumunda Yeşiller’in iktidara özgürlüklerin genişletilmesi yönündeki baskısını artırmasını gündeme getirebilecek.
Alman iş dünyası, sendikalar, ticaret ve sanayi odaları yöneticileri ise siyasi partilere bir an evvel hükümeti kurmaları çağrısında bulunurken, COVID19 salgını nedeniyle yaşanan ekonomik sorunların üzerine uzun süre hükümet pazarlıklarının da eklenmesinin ekonomik olumsuzlukları artıracağını duyurdular. Almanya’da Merkel kabinesinde Maliye Bakanı olan ve korona sürecinin ekonomik boyutunu başarıyla yöneten SPD adayı Olaf Scholz’un bu başarısı ve sağladığı güven ortamı, kendisine ve partisine seçim zaferini getirdi.
Türkiye-Almanya ekonomik ilişkilerinin boyutları gündeme getirilerek, SPD-yeşiller koalisyonunun Türkiye’ye yönelik politikalarda fazla radikal değişikliğe gidemeyeceği, iş dünyasının bu konuda olası sol koalisyonu frenleyebileceği de Alman medyasında öne sürülen değerlendirmelerde öne çıkıyor. Diğer yandan 26 Eylül seçimlerinde Federal Parlamento’ya Türk kökenli 18 vekil girerken, Federal Meclis Başkanlığı için de SPD’nin Türk kökenli vekili Aydan Özoğuz’un önerileceği, başkanlığa seçilmesine kesin gözüyle bakıldığı belirtiliyor.
Ülkemizdeki siyasi tartışmalarda seçilmiş milletvekilleri, seçimle TBMM’ye girmiş siyasi partilerle ilgili olarak meşruiyet, kapatma, TBMM’den tasfiye etme, etnik köken üzerinden tartışmalar yapılıyor. Bun karşın Almanya’nın seçimden zaferle çıkan birinci partisinin göçmen bir aileden gelen, Türk kökenli birisini etnik kökenine, kimliğine, dini inancına bakmaksızın Federal Parlamento Başkanlığı’na önermesi ve diğer partilerin buna destek vermesi demokrasi anlayışı, siyasi hoşgörü, uzlaşma, siyasi ve toplumsal barış adına örnek alınması gereken bir tavırdır.
6.İktidar, enflasyonu düşürmek ve artışını önleyebilmek için altı ayda 102,6 milyar TL tutarında KDV, ÖTV, Stopaj vergi gelirinden vazgeçerken, buharlaşan milyarlar da enflasyonun yükselişini durduramadı. Kur artışlarını ve dövize talebi frenlemek için 6 ayda TL mevduat faizi gelirinde 17 milyar TL’lik vergi-stopajdan vazgeçildi. Küçük bir grup faizciye destek çıkan iktidar, vazgeçilen bu faiz vergisiyle milyonlarca kişinin sorunlarını çözebilirdi.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın üçer aylık dönemler itibarıyla yayınladığı Kamu Maliyesi Raporu’nun 2021 yılı ikinci çeyrek dönemini kapsayan verileri geçtiğimiz hafta açıklandı. Raporda ‘Maliye Politikasıyla Vazgeçilen Kamu Geliri’ tablosunda;
- Eşel-Mobil uygulamasıyla 46 milyar TL
- Hizmet sektörü geçici vergi indirimleriyle 25,2 milyar TL,
- Kira stopajı indirimiyle 3,6 milyar TL,
- Alkol ve Tütün maktu vergi indirimiyle 10,8 milyar TL
- Vergi tevkifatı muafiyetiyle 17 milyar TL
Olmak üzere Ocak-Haziran döneminde toplam 102,6 milyar TL tutarında vergi, stopaj, KDV, ÖTV, faiz vergisi vb. kamu maliyesi gelirinden vazgeçildiği kaydedilmektedir. Böylesine yüksek tutarda bir gelirden vazgeçilmesinin gerekçesi ise salgınla mücadeleye destek ve enflasyondaki-fiyat artışlarındaki yükselişin frenlenmesi olarak ifade edilmektedir. İktidar, akaryakıta yapılan zamların enflasyonu yükseltmemesi için eşel-mobil sistemi çerçevesinde zamları pompa fiyatlarına yansıtmamakta, ATV+KDV+ÖTV’den feragat ile enflasyonu düşük tutma politikasında limitin sonuna geldi. Nitekim son olarak geçen hafta LPG’ye yapılan 71 kuruşluk zam eşel-mobil limiti tükendiği için pompa fiyatına yansıdı. Bundan böyle benzin, mazot için de aynı durum söz konusu olacak, akaryakıt zamları doğrudan pompa satış fiyatına ve dolayısıyla enflasyon artışına da yansımaya başlayacak. Benzer şekilde alkollü içkiler ve tütün mamullerinde yüzde 67’den yüzde 63’e indirilen maktu vergiyle bu ürünlere zam yapılması ve enflasyonu yukarı çekmesinin önlenmesi uygulamasında da limitin sonuna gelindi. TBMM’ye getirilen vergi yasalarında değişiklik öngören torba yasada, alkollü içkiler, tütün mamulleri, otomobil vb. birçok alanda Cumhurbaşkanının ÖTV’yi artırma yetkisi üç katına çıkartılıyor. Bunun anlamı önümüzdeki 2,5 aylık sürede ülke ekonomisini ve hepimizi ‘zam ve vergi artışı sağanağı’ bekliyor. İktidar şu ana kadar vazgeçilen kamu maliyesi gelirinin 2-3 katını geri almaya hazırlanıyor.
Merkez Bankası’nın 1 puanlık faiz indirimi sonrasında kurlar hızla yükselince uzun zamandan bu yana ilk kez 20 Eylül haftasında döviz mevduatı sahipleri yükselen kurları satış fırsatı olarak değerlendirerek hesaplarından 2 milyar doların üzerinde satış yaptı. Bankalardaki toplam mevduatın yarısından fazlasının sadece 350 bin hesap sahibine ait olduğunu dikkate aldığımızda faiz gelirinden vergi-stopaj almama yönündeki karar, çok küçük bir varlıklı grubunu, devlete hazineye, bankalara faizle borç veren para sahiplerini ihya etmenin ötesinde bir anlam taşımıyor. 350 bin kişiye 17 milyar faiz vergisi istisnası yerine, bu para gerçekten ihtiyacı olan milyonlarca kişinin sıkıntılarını gidermekte kullanılabilirdi. Kaldı ki, uygulamanın yılsonuna kadar uzatıldığını göz önünde tuttuğumuzda faiz geliri elde edenlerden altı ayda 17 milyar TL olan vazgeçilen vergi-stopaj tutarının, yılsonunda en az 30-34 milyar TL olacağını öngörebiliriz. Sırf paralarını TL’de tutsunlar diye küçük bir kesime sağlanan bu imkân olağanüstü bir vergi adaletsizliğidir.
Ortaya çıkan sonuç enflasyonu düşürmediği, gıda ve diğer mal-hizmet fiyatlarını ucuzlatmadığı gibi tam anlamıyla bir fiyaskoya dönüşmüştür. İktidar hesap-kitap-plan-öngörü olmaksızın 6 ayda vazgeçtiği 102,6 milyar TL’lik gelirden doğan bütçe açığını kapatmak için hazineyi daha yüksek faizle daha fazla borçlanmak zorunda bırakmış ve sonunda enflasyonla mücadele diyerek göstermelik etiket denetimlerine mecbur kalmıştır!
7.Daha önce ‘Ekonomi benden sorulur’ diyen CB Erdoğan, şimdi ‘Ekonominin sorumlusu biziz’ demeye başladı. Anlaşılan bu ‘biziz’ tanımında, enflasyonun ‘geçici’ olduğunu düşünen PPK üyelerinin yanı sıra, ülke risk primini patlatan MB Başkanı da var. Türkiye ekonomisi, MB Başkanının ve mevcut ekonomi yönetiminin liyakatsiz ellerinde, hızla felakete sürükleniyor!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, enflasyonla mücadeleden ve enflasyonu tek haneye düşürmekte kararlılıktan söz ederken, siyasi baskıyla politika faizini indiren Merkez Bankası (MB) Başkanı Şahap Kavcıoğlu ve başında bulunduğu Para Politikası Kurulu (PPK) ise farklı şeyler söylüyor.
23 Eylül’deki PPK toplantısı ardından yapılan yazılı açıklamada dile getirilen görüşler ve faiz indirimine ilişkin zorlama gerekçelerden sonra, PPK toplantı tutanakları da geçen hafta açıklandı. PPK tutanaklarında, kurul üyelerinin ABD ve Avrupa Merkez Bankasıyla aynı görüşü benimsedikleri, ‘enflasyonun geçici olduğu ve düşeceği’ konusunda mutabakata varıldığı kaydediliyor.
Oysa gerek ABD Merkez Bankası (FED) gerekse Avrupa Merkez Bankası (ECB) başkanları geçtiğimiz hafta yaptıkları açıklamada, enflasyonun geçici olduğu görüşünü değiştirecek unsurların ortaya çıkmaya başladığını, enflasyonun kalıcı olacağı yönündeki belirtilerin kendini gösterdiğini ifade ettiler. Buna bağlı olarak da parasal sıkılaştırma adımlarını öne çekebileceklerini dile getirdiler.
MB Başkanlığı görevindeki bir kişinin en basit anlamda bilinmesi zorunlu olan para, döviz, faiz politikaları, fiyat istikrarının sağlanması ve ülke risk priminin (Credit Default Swap-CDS) düşürülmesini sağlayacak politikalar izlenmesinden de habersiz olduğunun açığa çıkmasıdır. MB’nin faiz indirimi kararından sonra döviz kurlarıyla birlikte Türkiye’nin uluslararası piyasalardaki CDS risk primi hızla yükselmeye başladı ve 432’ye çıktı. Bu hafta daha da yükselmesi muhtemel… Şu anda Türkiye’nin ülke risk primi Arjantin, Venezuela, Tunus’la birlikte dünyadaki en yüksek düzeylere, ilk sıralara çıktı.
40-50 yıl öncesinin, 1970’lerin ABD ambargosuyla yaşanan sıkıntıların ortaya çıkarttığı kuyrukları, yükselen enflasyonu miting meydanlarında siyasi malzeme yapmaktan kaçınmayan CB Erdoğan, şimdi kendi yarattığı ekonomik kriz tablosunu, normalleştirme, olağanlaştırma çabasında. Market zincirlerini, fiyat etiketlerini suçlu ilan ediyor!
8.Enflasyon ve kur artışlarının TL’deki değer kaybı, alım gücünün hızla düşmesi yakın dönemde daha yüksek kupürlü yeni banknot ihtiyacını dayatacak. 2009’da tedavüle giren 200 TL’lik banknotun dolar karşılığı 130 dolar düzeyinde iken şu anda 22 dolara düştü. TL’deki erimenin bu hızla sürmesi yakında 500 TL ve üzerinde kâğıt para basımını zorunlu hale getirecek ancak bu parayla da bir fileyi doldurmak olanaksız hale gelecek.
Yükselen enflasyon ve artan fiyatların yanı sıra döviz kurlarındaki öne geçilemeyen yükselişle birlikte hızla değer yitiren TL’nin alım gücü de buna paralel olarak geriliyor. Döviz kurlarındaki yükseliş eğilimi yakın gelecekte yeni ve daha yüksek rakamlı kâğıt para basılmasının zorunlu hale geleceğini gösteriyor. TL’deki bu hızlı kan kaybı ve değer yitirme süreci Merkez Bankası Emisyon Hacmi verilerine ve kullanımdaki kâğıt paralarla ilgili vatandaş tercihlerine de yansıdı. MB’nin küçük kupürlü 5, 10, 20 TL’lik kâğıt paralar, hatta 50 TL’lik banknotlar kullanımda çok daha az tercih ediliyor. Kullanımdaki kâğıt paralarda en çok 100 ve 200 TL’lik kupürler tercih ediliyor. Kupür değerlerine bakıldığında 100 ve 200 TL’lik kâğıt paraların kullanımdaki payının yüzde 50’ye yaklaştığı gözleniyor.
Diğer deyişle en yüksek rakamlı banknotların en çok kullanılan paralar olması, TL’deki ağır değer ve alım gücü kaybı karşısında vatandaşların ihtiyaçlarını ancak yüksek değerli banknotlarla karşılayabildiklerini, diğerlerinin ‘yük’ haline dönüştüğünü ve bulundurulmasının tercih edilmediğini gösteriyor.
Geçmişte 1 milyon TL’lik banknotun liradan altı sıfır atılmasıyla 1 TL’ye dönüşmesine benzer şekilde en yüksek değerli kâğıt paramız 100 ve 200 TL de hızla eriyor, değersizleşiyor. Bu nedenle bankalardaki toplam mevduatın yüzde 50’den fazlası döviz cinsi tasarruflardan oluşuyor.
9.Dünya doğalgaz piyasasında yaşanan olağanüstü fiyat artışları amonyağın da ana hammaddesi olan doğalgaza endeksli olarak tarımsal gübre ve ilaç üretimine ağır darbe vurdu. Doğalgaz piyasasındaki durum nedeniyle amonyak ve gübre üreticileri üretimi düşürmeye ya da durdurmaya yöneliyor. Yılın bitimine 3 ay kala hâlâ açıklanmayan tarımsal üretim destekleri çiftçiyi kayırmak mıdır batırmak mıdır?
Ekim ayına girdiğimiz şu günlerde, yılın bitimine üç ay kalmasına karşılık Tarım ve Orman Bakanı hâlâ üreticiye verilecek 2021 desteklerini açıklamadı. Üretici hasadını yaptı, ürününü sattı, zarar etti, yeni sezon üretim için ne ekeceğine karar verecek ancak ortada desteklerin olacağına ilişkin fiyat ve ürün bazında bir açıklama yok. 2021 bütçesinde bir önceki yılla aynı düzeyde tutulan tarımsal destek ödemeleri yükselen enflasyona rağmen artırılmaz iken şimdi 2022 bütçesinden yapılacak 2021 destek ödemeleri hâlâ belirsiz. Türkiye’de en çok kayrılan kesimin çiftçi olduğunu, üreticinin zarar ettiği bir ürün olmadığını savunan Tarım ve Orman Bakanı 1,5 yıldır devam eden COVID19 sürecinde yardım veya destek için herhangi bir paket açıklanmayan tek kesimin çiftçi ve üretici olduğundan da habersiz.
Üreticiye verilen buğday, arpa, çavdar ve diğer hububat taban fiyatlarının çok üzerinde fiyatlarla art arda yüzbinlerce tonluk ithalat ihaleleri açan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) kullandığı slogandaki gibi ‘çiftçinin kara gün dostu’ değil, ithalatçının, yabancı üreticinin dostu oldu. TMO geçtiğimiz hafta yaptığı duyuru ile 8 Ekim’de 310 bin ton daha arpa ithalatı için ihale açtı.
Dünyada doğalgaz fiyatlarında yaşanan olağanüstü artış, aynı zamanda tarımsal gübrelerin ana hammaddesi ve girdisi olan amonyak üretimini ve fiyatlarını da olumsuz etkiledi. Bu mudur üreticiyi, çiftçiyi en çok kayrılan kesim ilan etmek? Bu mudur üreticinin zarar ettiği bir ürün olmadığını savunarak herkesin aklıyla alay etmek?
10.Sanayide ve doğalgazla elektrik üretilen santrallarda kullanılan doğalgaza 1 Ekim’den geçerli olmak üzere yüzde 15 zam yapıldı. Enerji Piyasası Düzenleme ve Denetleme Kurulu da (EPDK) ekim ayında elektriğe zam yapılmayacağını duyurdu. Aylardır rutine bağlanan elektrik ve doğalgaz zamlarıyla zaten elektrik ve doğalgaz faturaları olağanüstü arttı!
BOTAŞ tarafından sanayi ve elektrik üretim santralleri için kullanılan doğalgaza 1 Ekim’den geçerli olmak üzere yüzde 15 zam yapıldı. Ekim tarifesinde konutlar için kullanılan gaza zam yapılmadığı açıklandı. Konut tüketicileri için tarife değişmedi ve bin metreküp doğalgaz için fiyat 1.488 lira olarak belirlendi. Sanayi aboneleri için geçerli olacak tarife ise önceki tarifeye göre bin metreküp doğalgaz için yüzde 15 artışla 2 bin 358 lira oldu. Elektrik üretim santrallerinin kullandığı bin metreküp doğalgazın fiyatı yüzde 15 artışla 2 bin 724 liraya çıktı.
Yaşanan kuraklık nedeniyle hidroelektrik santrallarının elektrik üretiminde düşüş yaşanırken, doğalgaz santralları elektrik üretimini artırma yoluna gitti. Her ne kadar artan tepkiler ve ödenemez tutarlara yükselen faturalar nedeniyle konutların elektrik ve doğalgaz tarifelerine ocak ayına kadar zam yapılmayacağı belirtilse de doğalgaz santrallerinde elektrik üreticileri ve dağıtıcıları kısa süre içinde iktidarı elektrik fiyatlarını artırmak için baskı altına alacaklardır. İktidara geldikten sonra Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’yi (TEDAŞ) özelleştirme kapsamına alarak ülke genelinde, bölgeler halinde elektrik ve doğalgaz dağıtımı imtiyaz lisansını ağırlıkla iktidara yakın şirketlere satan iktidar, benzer uygulamayı büyükşehirlerdeki doğalgaz dağıtımı için de yaptı. O dönemde yapılan bu lisans satışlarıyla TEK ve TEDAŞ’ın hazır üretim ve dağıtım altyapısı, termik ve hidroelektrik santrallar yandaş şirketlere, müteahhitlere paylaştırıldı.
EPDK’nın verdiği lisanslarla da plansız-programsız şekilde ülkenin hemen tüm dereleri, çayları, nehirleri, ırmakları üzerine iktidar yandaşı şirketler elektrik alım garantileriyle dolara endeksi kilovatsaat tarifeleriyle elektrik santralları kurdular. Doğa altüst edildi.
Karadeniz’den Akdeniz’e, Ege’ye kadar katledilen doğal sistem sonrası şimdi sellerle, heyelanlarla, kuraklıkla, bacaları filtresiz çalıştırılan kömürlü termik santrallarla hava kirliliğiyle boğuşur hale geldik.
- Özel dağıtım şirketleri defalarca sayaç değiştirip dövize endeksli depozitolar aldılar.
Ön ödemeli, faturalı vb. diyerek vatandaşı soydular. Elektrik faturalarında, doğalgaz faturalarında vatandaştan kestikleri enerji fonu kesintilerini ise devlete yatırmadılar. Faturalara ‘sayaç okuma bedeli’ diye fahiş ilaveler koydular.
- Dünyanın en pahalı gazı, elektriği, telefonu, interneti, eti, sütü, yemi, gübresi Türkiye’de!
Şimdi bu yandaş şirketler, müteahhitler dövize endeksli ihalelerle 25-40 yıllığına aldıkları bu çok özel imtiyazlı, özel tekel niteliğindeki dağıtım ve satış imtiyazlarını yabancılara satmaya başladılar.
Daha önce de mevcut 13 şehir hastanesinden 9’unun inşaat ve işletmesini gerçekleştiren bir başka iktidar müteahhidi bunlardan 5’indeki (Adana, Yozgat, Elazığ, Bursa, İstanbul Başakşehir Çam ve Sakura şehir hastaneleri) dövize endeksli garantileri, işletme ve diğer imtiyazlarını Danimarka şirketine satmıştı.
Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve bağlantı otoyollarının dövize endeksli araç geçiş garantili inşaat ve işletmesini üstlenen iktidar müteahhidi ise Çinlilerle devir ve satış için görüşmesine karşılık henüz sonuç alamadı.
Elektriğe, doğalgaza yapılan zamları tartışırken asıl gözlerden kaçan üzerinde durulması gereken nokta, ülkenin stratejik ve hayati altyapısının enerji, ulaşım, sağlık, telekomünikasyon, gıda, üretim vb. tesislerin ve kuruluşların önce özelleştirme yoluyla iktidara yakın şirketlere ve müteahhitlere satılması, onların da bu imtiyazları yüklü tutarlarla yabancılara satmaya başlamaları!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
04 EKİM 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap