Arşiv taramasıyla geçmişte suç olmayan eylemlerden ötürü bugün suç isnat edilecek

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.

Toprak açıklamasında; “Canan Kaftancıoğlu’na 7-8 yıl önceki sosyal medya paylaşımlarından ötürü verilen ve istinafta onanan 9 yıllık hapis cezası yanında İzmir’de meclis üyesi arkadaşımıza henüz cezai ehliyetinin olmadığı bir yaşta attığı mesajdan ötürü 7 yıl sonra dava açılarak gözaltına alınması adaleti siyasete alet etmenin somut uygulamalarıdır” dedi.

CHP’li Toprak, “Askeri, polis, jandarma, astsubay, sahil güvenlik, vb. kurumlara alınacak gençlere ve ailelerine kadar araştırma, soruşturma iktidar referansı olmayan hiçbir gencin subay, astsubay, polis, askeri personel olamamasını iktidarın kendi gelecekteki güvenlik birimlerini oluşturması sonucuna hizmet edecektir. Yani iktidar “bizden olmayanların devlette yer almalarının yolunu en baştan keseyim” demektedir” ifadelerini kullandı.

Toprak'ın 29 Haziran 2020 tarihli değerlendirme raporu şöyle:

İÇ POLİTİKA

  1. AYM’nin iptal ettiği Arşiv Taraması ve Güvenlik Soruşturması ile ilgili yeni bir yasa teklifi alelacele meclis gündemine getirildi.

DIŞ POLİTİKA

  1. Anayasa Değişikliği Reformu, Putin’e olağanüstü yetkilerin yolunu açıyor!
  2. İdlib ve Libya’da uzlaşmazlıklar yaşayan Türkiye ve Rusya arasındaki sorunlara bir yenisi daha eklendi!
  3. Tunus, Libya sorununda tarafsız ya da suskun kalma tavrını değiştirdi!
  4. Tunus Cumhurbaşkanı Libya’daki tavır değişikliğinin gerekçesini; Tunus’un güvenliği için tehdit oluşturması, olarak açıklıyor!
  5. AB, sınırlarını açacağı ülkeler listesinden Türkiye’yi çıkarttı!
  6. İktidar, ABD’nin hazırladığı terör faaliyetleri raporuna sert tepki gösterdi!

EKONOMİ

  1. Batık ve yasal takibe intikal edecek krediler artacak!
  2. S&P, Türkiye değerlendirmesinde batık kredilerin yüzde 20’ye çıkacağı öngörüsünde bulundu!
  3. IMF, Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda Türkiye’yi “Kırmızı Bölge” listesine geçirdi.
  4. Merkez Bankası brüt rezervi, bir haftada 2,3 milyar dolar azaldı!
  5. Sektörel güven endeksleri ve kapasite kullanımındaki nispi iyileşmeler ekonomide bir kıpırdanma olduğunu gösteriyor.
  6. New York merkezli küresel endeks sağlayıcı MSCI, Türkiye’yi gelişmekte olan ülkeler kategorisinden alt gruba düşürebileceğini açıkladı!
  7. MB’nin politika faizinde ani duruş sergilemesi, cari açık ve enflasyonun kontrolden çıkması kaygısının bir işaretidir!
  8. AYM’nin iptal ettiği “Güvenlik Soruşturması” ile ilgili düzenlemelerin daha geniş kapsamlı şekilde meclis gündemine getirilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması yönünde atılan bir adımdır!

12 Eylül 1980 Askeri darbe yönetimi tarafından uygulamaya konulan; Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 19 Şubat 2020 tarihli kararla iptal ettiği Arşiv Taraması ve Güvenlik Soruşturması ile ilgili olarak kapsamı daha da genişleten yeni bir yasa teklifi alelacele meclis gündemine getirildi. Teklif’in İçişleri Komisyonundan iktidar koalisyonu tarafından geçirilmesi hem yüksek yargı kararlarının hiçe sayılması hem de demokratik hakların ve kişisel hayatın gizliliği açısından antidemokratik bir girişimdir.

Getirilen düzenlemeyle; Kamu görevine girecek olanlar, askeri okullara, liselere, polis akademisine, astsubay okullarına vb. alınacak 13-14 yaşındaki ya da 17-18 yaşındaki gençlerin bile güvenlik soruşturmasından geçirilmesi öngörülüyor. Araştırma-tarama ve soruşturmaların aileleri, kardeşleri, birinci derece kan bağı bulunan akrabaları ve şayet kamuda işe başlayacak personel evli ise eşi ve eşinin aile üyelerini de kapsayacak düzeyde genişletilmesi ülkeyi gizli polis gölgesine sürükleyecek bir hazırlıktır. 

Askeri, polis, jandarma, astsubay, sahil güvenlik, vb. kurumlara alınacak gençlere ve ailelerine kadar araştırma, soruşturma iktidar referansı olmayan hiçbir gencin subay, astsubay, polis, askeri personel olamamasını iktidarın kendi gelecekteki güvenlik birimlerini oluşturması sonucuna hizmet edecektir. Yani iktidar “bizden olmayanların devlette yer almalarının yolunu en baştan keseyim” demektedir.

Güvenlik soruşturmasına görevin gerektirdiği niteliklere etkisi yönüyle “kişinin eşi ile birinci derece kan ve sıhri hısımlarının” da dahil edilmesine dönük düzenleme ise başlı başına vahamettir. Bu durumda bir kişi evlenmeden önce ne olur ne olmaz, bir memuriyete girersem başıma bir iş gelmesin diye sevdiği insanı, nişanlısı ya da kız-erkek arkadaşını eşini ve ailesini mi araştıracak? Bu tüm toplumu birbirinden şüphe etmeye, birbirini jurnallemeye ve ihbarcılığa teşvik etmeyi beraberinde getirecek bir adımdır. Totaliter, otoriter rejimlere özgü bir uygulamadır. 

Kaldı ki kamu kurum ve kuruluşlarında güvenlik soruşturmasını, arşiv taramasını yürütecek komisyonların kimlerden oluşacağı, neye göre karar verileceği, kararların keyfi ve siyasi olup olmayacağının garantisi ve güvencesi de yok! Güvenlik soruşturmasını belki de keyfi bir karar, sahte bir belge, imzasız bir ihbarla aşamayacak bir gencin ömür boyu kamu hizmetinden mahrum konuma gelmesi en temel anayasal ve insan hakları ihlalidir. 12 Eylül darbe döneminde askeri mahkemelerin, sıkıyönetim mahkemelerinin verdiği ömür boyu memuriyetten men kararlarından bir farkı yoktur!

Geriye dönük 8-10 yıl öncesine ait ifadeler, paylaşımlar için şimdi dava açılarak insanların mahkûm edilmesi, hapis cezası verilmesi başlı başına hukuk ve adaletin tahrip edilmesidir!

Canan Kaftancıoğlu’na 7-8 yıl önceki sosyal medya paylaşımlarından ötürü verilen ve istinafta onanan 9 yıllık hapis cezası yanında İzmir’de meclis üyesi arkadaşımıza henüz cezai ehliyetinin olmadığı bir yaşta attığı mesajdan ötürü 7 yıl sonra dava açılarak gözaltına alınması adaleti siyasete alet etmenin somut uygulamalarıdır. 

Son olarak Adana’da 2011 yılında yaşanan olaylarda henüz 10-14 yaşında olan çocukların polis aracına taş attıkları gerekçesiyle geriye dönük polis fotoğraf arşivi taranarak 9 yıl sonra geçen hafta gözaltına alınmaları ve 17 kişiden 12’sinin tutuklanması 5’inin adli kontrol şartıyla serbest bırakılması başlı başına bir hukuk vahametidir. Bu tablo ülkemizde herkesin çocukluğuna varana kadar geriye dönük araştırılması, gerekirse gözaltına alınıp tutuklanmasına hukuki zemin yaratılması sonucunu doğurur ki hiçbir anayasal demokratik hukuk devletinde böyle bir uygulama olamaz. Çocuk yaşta hukuki ve cezai ehliyeti olmayan insanların 9-10 yıl sonra çocukluk döneminde yaptığı bir hareketten ötürü tutuklanması ülkede yargıya güveni zedeler. 

Şimdi yasalaştırılmak istenen geniş kapsamlı arşiv taraması ve güvenlik soruşturmalarının da insanlara, ailelerine, eşlerine geçmişte suç olmayan eylem ve işlemlerden ötürü bugün suç isnadı için kullanılarak yeni tutuklamalara zemin hazırlanması mümkün olacaktır. İktidar koalisyonu bu yanlıştan bir an evvel dönmelidir!

  1. Rusya'da 25 Haziran’da başlayan ve 1 Temmuz’da sona erecek olan Anayasa Değişikliği Reformu, Devlet Başkanı Putin’e olağanüstü yetkiler ve 2036’ya kadar iktidarda kalma, yolunu açıyor!

Rusya’da daha önce 22 Nisan’da yapılacağı açıklanan ancak Koronavirüs salgını sonrasında ertelenen Anayasa değişikliği ile ilgili referandumda oylama 25 Haziran’da başladı. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesi halinde mevcut görev süresi 2024'te sona eren ve halen 67 yaşında olan Putin, altışar yıllık dönemlerle iki kez daha devlet başkanlığına aday olabilecek. Bu da Putin’in 16 yıl daha iktidarda kalabilmesi anlamına geliyor. Anayasa değişikliği yılbaşında Putin'in önerisi üzerine gündeme geldi. Süratle parlamentodan geçirilen ve bölge meclislerinde de hızla onaylanan 200 civarındaki değişiklik Putin tarafından halkoyuna sunulmak üzere onaylandı. Putin son dönemde özellikle salgın nedeniyle artan fiyatlar, Sovyetler Birliği döneminden bu yana çalışan ve emeklilerin durumunda giderek ortaya çıkan kötüleşmelerden ötürü anayasa değişiklikleri arasına bir dizi ekonomik hükümler ve düzenlemeler koyarak referandumda halk desteğini genişletmek istiyor.  

Anayasa değişiklikleri içerisinde parlamentonun görev yetkilerine gelen ilaveler: Devlet başkanında olan başbakanı atama görevi parlamentoya devredilirken, yargıdaki devlet başkanının doğrudan atama ve yerel yönetimler, özerk bölgeler ve bölge meclisleri ile belediyeler üzerindeki yetkilerinde, kapsamlı genişlemeye gidiliyor. Eşcinsel evlilik talepleri ya da girişimleri anayasaya aykırı hale getiriliyor. Rusya’da düzenli olarak belirlenen “Geçim Gideri Düzeyi” tutar ve kapsam olarak genişletilirken, asgari ücretin geçim gideri düzeyinin altına düşmesi önleniyor. Emekli maaşlarının yıl içindeki ekonomik gelişmelere göre düzenli olarak artırılmasını anayasal hale getiren maddeler de referanduma sunulan değişiklikler arasında yer alıyor.

Yargı ve yerel meclis ve hükümetler ile belediyeler üzerinde de devlet başkanına geniş yetkiler veren 200 maddelik anayasa değişikliği paketi kabul edildiğinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, gelecek 16 yıl boyunca Rusya’nın olağanüstü yetkilerle donatılmış, tek hâkimi konumuna gelecek!

  1. İdlib ve Libya’da uzlaşmazlıklar yaşayan Türkiye ve Rusya arasındaki sorunlara bir yenisi eklendi. Türkiye’de hayatını kaybeden Rus vatandaşların ölümlerini sorgulayan Rusya Soruşturma Komitesi, Türkiye’yi itham ediyor!

14 Haziran’da İdlib ve Libya süreçlerini görüşmek üzere Türkiye’ye gelecekleri açıklanan Rusya Dışişleri Heyeti’nin ziyaretleri son anda belirsiz süreyle ertelenmişti. Bunun akabinde Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi’nin Kahire Deklarasyonu ve bu girişiminin ardında Rusya’nın olduğu kanısını güçlendirdi. 

Sonrasında Sisi’nin, Tobruk yönetimi ve Libyalı aşiretlerin davet etmesi durumunda Mısır’ın Libya’ya müdahale edeceğini, Sirte ve Cufra’nın “Kırmızı Çizgileri” olduğunu açıklaması tansiyonu yükseltti. 

Libya’da tırmanan gerginlik İdlib’de de Rusya ile yapılan Moskova Mutabakatı’nda ateşkes süresinin dolmasına karşılık Türkiye’nin taahhütlerini yerine getirmediğine ilişkin Rusya’dan gelen açıklamalar İdlib’de operasyon ihtimalini güçlendirdi.

Tam bu aşamada Rusya’dan yapılan açıklamada; 

2019 yaz sezonunda tatil yaparken aralarında çocukların da bulunduğu Rusya vatandaşlarının ölüm sebeplerinin belirlenmesine ilişkin soruşturmanın Türkiye tarafından engellendiği öne sürülerek, bu kişiler arasında yer alan bir genç kızın ise organlarının çalındığı iddia edildi. 

Türk makamlarının ve yargı kurumlarıyla polisin işbirliği yapmaktan, istenen belge ve bilgileri sağlamaktan kaçındığı öne sürülen açıklamada bu ölümlerin aydınlatılması, soruşturmaların engellenmesinden vazgeçilmesi istendi.

Rus medyasında geniş şekilde yer alan Türkiye’ye yönelik bu itham ve suçlamaları dile getiren Rusya Soruşturma Komitesi Sözcüsü Svetlana Petrenko, “Mevcut uluslararası anlaşmalar doğrultusunda, kanıt toplamak için Türkiye’ye hukuki yardım göstermeleri yönünde talepte bulunduk. Soruşturma kapsamında istenen gerekli veri ve materyaller Türkiye tarafından bir türlü sunulmadı” açıklamasında bulundu. 

Petrenko, Krasnoyansk’tan 16 yaşındaki bir kız çocuğunun Haziran 2019’da Alanya’da özel bir kliniğe kaldırıldığını, oradan başka bir kliniğe götürüldüğünü ve daha sonra hayatını kaybettiğini, Rusya’ya gönderilen cenazenin organlarının çalındığını öne sürüyor. 

Bu iddialarla ilgili olarak daha önce açıklama yapan Alanya savcılığı; yapılan işlemin sadece ölüm nedeninin saptanmasına yönelik otopsi ve otopside bazı organlardan parça alınmasından ibaret olduğunu savunuyor.

Rusya Soruşturma Komisyonu Sözcüsü;   Ağustos 2019’da Bodrum’daki bir otelde, Leningrad bölgesinden 12 yaşındaki bir kız çocuğunun havuzda filtre sisteminin borusuna sıkışarak yaralandıktan sonra hastanede hayatını kaybettiğini;   Yine Ağustos 2019’da Alanya’da 19 yaşındaki Moskovalı bir genç kız bilinmeyen bir sebepten dolayı komaya girdikten bir hafta sonra bilinci yerinde olmaksızın Rusya’ya nakledildiğini ve bilinci yerine gelmeden yaşamını yitirdiğini,  Eylül 2019’da beş yaşında bir kız çocuğunun Alanya’da havuzda belirlenemeyen bir sebepten boğularak öldüğünün bildirilerek cesedinin Rusya’ya gönderildiğini, öne sürüyor. 

Aslında hepsi adli ölüm vakaları olan bu olayların Türkiye tarafından örtbas edilmek istendiği izlenimi verilerek yapılan bu açıklamalar ve ithamlar karşısında iktidarın sessiz kalması bu iddiaları yanıtlama ya da kanıtlarını ortaya koyma yönünde bir adım atılmaksızın suskun kalınması dikkat çekici!

Özellikle zor durumdaki turizm sektörünü ve ülkemize gelecek Rus turistleri de olumsuz etkileyebilecek bu ithamların tam da bu dönemde Rus devlet medyasında geniş şekilde yer alması ülkemiz ve turizmimiz adına çok ciddi bir negatif algı yaratacaktır.

Rusya hükümetinin bilgisi dahilinde yapıldığı açık olan bu suçlamaların insani boyutu da dikkate alınarak Rusya Soruşturma Komitesi’ne şeffaf ve açık şekilde inceleme, soruşturma yapma zemini sağlanmasıyla Türkiye’ye yönelik bu suçlamalar bertaraf edilmelidir. 

  1. Fransa ve Mısır’ın doğrudan Türkiye’yi hedef alan politikaları ve açıklamalarına bugüne kadar Libya sorununda tarafsız kalmaya çalışan Tunus da eklendi!

Son dönemde Mısır ve Fransa’nın başını çektiği ülkeler tarafından Libya’da BM’nin meşru yönetim olarak tanıdığı Trablus yönetimi ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve Başbakanı Feyiz el Sarrac’a karşı başlatılan meşruiyetin sorgulanmasına yönelik kampanyaya Tunus da katıldı. Tunus’un da tutuma yönelmesi, Cezayir’in Sarrac tarafında yer alması, Libya’nın komşularıyla da sıkıntıların ve gerginliklerin tırmanmasına neden oldu.

Fransa’ya resmi bir ziyaret gerçekleştiren Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said UMH’nin meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini dile getirirken Tobruk’taki Libya Ulusal Meclisi’nin (LUM) seçimle göreve geldiğini bu açıdan Sarrac yönetiminin seçilmiş parlamentoyu tanımamasının gayrı meşru olduğunu dile getirdi. Tunus’un önde gelen Anayasa profesörlerinden Kays Said geçen yıl tek başına yürüttüğü kampanya ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ezici bir üstünlükle kazanmıştı. Cumhurbaşkanı Said’e tepki gösteren Libyalı İhvan’cıların ve İslamcıların partisi Libya Adalet ve Kalkınma Partisi Başkanı Muhammed Savan, Tunus Cumhurbaşkanının Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından yanlış yönlendirildiğini öne sürdü.  Said, Libya'da, Libya içinden yükselen ve seçim meşruiyetine dayanan yeni bir meşru yönetim aranması gerektiğini seçilmiş parlamentonun Trablus yönetimince dikkate alınmamasının meşru olmadığını kaydetti. Libya'daki İslamcılar ile İhvan çizgisindeki Sarrac yönetimi 2014’teki siyasi çöküşün yeniden yaşanabileceği endişesiyle BM’nin tanıdığı meşru yönetim olma konumunu sürdürmek istiyor.

Tunus Cumhurbaşkanının bugüne kadar Libya sorununda tarafsız ya da suskun kalma tavrını değiştirerek yeni bir pozisyon alması Fransa’nın baskısına bağlanabilir. Macron bir süredir Sarrac yönetiminin BM Güvenlik Konseyi kararını istismar ettiğini, 2015’ten bu yana bu konumunu sürdürmeye çalışarak Tobruk’taki seçilmiş parlamentoya danışmadan kararlar aldığını ve uluslararası anlaşmaların geçersiz olduğunu savunuyor. 

Bu çerçevede Fransa Türkiye ile Sarrac yönetimi arasında imzalanan Deniz Sınırlarının Belirlenmesi ve Askeri İşbirliği Anlaşmalarının LUM’da oylanması ve onaylanması gerektiğini öne sürüyor.

LUM yönetimi de Türkiye ile yapılan bu anlaşmaları tanımadıklarını açıklamıştı. Sarrac yönetimi ise söz konusu metinlerin “Mutabakat Muhtırası” olduğunu, parlamento onayına gerek olmadığını Trablus hükümetinin bu mutabakatları imzalamasının yasal ve yeterli olduğunu savunuyor.

BMGK daimi üyesi Fransa, Sarrac hükümetinin meşruiyetinin sona erdiğini ilan ederken geçen hafta da Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükrü Trablus yönetiminin meşruiyetini tanımadıklarını açıkladı. Libya’da 2014 yılından bu yana Libya’da iki başlı bir yönetim ve siyasi-askeri kaos süreci devam ediyor.

Fransa’nın Trablus merkezli UMH üzerindeki “uluslararası meşruiyet” tanınmasını kaldırmak üzere önümüzdeki günlerde BMGK’ya bir karar tasarısı sunmaya hazırlandığı bu çerçevede diğer daimi üyeler Rusya ve Çin’in desteğini aldığı Mısır ve Tunus gibi Libya ile sınır komşusu olan ülkeleri de yanına çekerek AB’nin de desteğini arkasına almaya yöneldiği görülüyor. 

Fransa bu çerçevede 2015 yılında Fas’ta imzalanan Sahirat Anlaşması’nın öngördüğü iki yıllık sürenin Aralık 2017’de dolduğunu ve Sarrac hükümetinin de artık meşruiyetinin kalmadığını savunuyor. Türkiye buna karşı diğer daimi üyeler ABD ve İngiltere il işbirliği yaparak Fransa’nın karar tasarısının veto edilmesini sağlamaya çalışacak.

Aralık 2015'te imzalanan Sahirat Anlaşması, anlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra herhangi bir uzlaşma ve siyasi çözüm olmadığı takdirde geçerliliğini yitireceğini ancak tarafların uzlaşması durumunda anlaşmanın süresinin bir yıl daha uzatılabileceğini öngörüyordu. Herhangi bir uzlaşma ve bir yıllık uzatma da dahil Aralık 2017’de doldu. Sarrac yönetimi ise bunu kabul etmiyor.

Sarrac başkanlığındaki UMH kuruluşundan bu yana, ilgili tüm tarafları bir araya getiremedi. Taraflar arasında bir uzlaşma sağlanamadı, müzakere başlatılamadı. Sahirat Anlaşmasını en başta reddeden Tobruk yönetimi ve LUM, bu yüzden Sarrac yönetiminin meşruiyetini kabul etmiyor!

  1. Tunus Cumhurbaşkanı Libya’daki tavır değişikliğinin gerekçesini; Türkiye’nin cihatçı paralı askerleri Libya’ya taşıması, Sarrac yönetiminin onay vermesi, Tunus’un güvenliği için tehdit oluşturması, olarak açıklıyor!

Cumhurbaşkanı Said’in bu tavır değişikliğine karşılık Tunus’ta Müslüman Kardeşler bağlantılı El Nahda Hareketi’nin Başkanı ve Tunus Parlamentosu Sözcüsü Raşid Gannuşi aksi görüşte. Cumhurbaşkanı ile İhvancı El Nahda Hareketi bu konuda ters düşerken El Vatiye Üssü’nün ele geçirilmesinden hemen sonra Gannuşi, Fayez el Sarrac’ı arayarak kutladı. 

Libya’daki bu yeni durumda iki uzun sınır komşusu Mısır ve Tunus aynı çizgide buluşmuş görünüyor. Fransa Libya konusunda Türkiye’yle ilişkileri ele almak üzere AB nezdinde yeni girişim başlatırken, UMH silahlı güçlerinin Sirte ve Cufra’ya yönelik harekâtı ilerleme kaydedemiyor. 

ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı ve UMH Silahlı Güçleri Sözcülüğü, Rusya’nın geçen hafta Sirte havaalanına 11 kargo uçağı indirerek yüklü miktarda silah ve mühimmat ile yüzlerce Suriyeli silahlı paralı milislerden oluşan güç sevk ettiğini uydu görüntüleriyle açıkladı. Rusya hava üssüne dönüştürdüğü Doğu Libya’daki Cufra’ya daha önce 14 savaş uçağı indirmişti. 

Türkiye Hafter güçlerinin Sirte ve Cufra’dan çekilmesi gerektiğini bunun kırmızı çizgi olduğunu söylerken Mısır’da Rusya ve Fransa’nın desteğiyle Sirte ve Cufra’nın ulusal güvenliği açısından kırmızı çizgi olduğunu aksi durumda müdahale edeceğini ilan ediyor.

Türkiye Trablus yönetiminin Libya’nın meşru hükümeti olduğunu belirterek Libya’daki varlığını UMH’nin yaptığı davete ve imzalanan mutabakatlara dayandırıyor. Mısır da UMH’nin değil Tobruk’taki seçilmiş parlamentonun meşru olduğunu Tobruk parlamentosu davet ederse Libya’ya müdahale edeceğini bunun meşru ve ulusal güvenlik tehdidine dayandığını savunuyor. 

Libya’daki tüm taraflar kendileri açısından konumlarının meşru ve haklı, karşı tarafın gayrı meşru ve haksız olduğunu savunuyor. Böyle bir tabloda ortak nokta ve uzlaşı da olanaksızlaşıyor. Bu da her an çok taraflı bir sıcak çatışmanın gündeme gelmesi ve yayılması ihtimalini büyütüyor!

  1. Türkiye’ye seyahat kısıtlamalarını 31 Ağustos’a uzatan Almanya’nın ardından Avrupa Birliği de 1 Temmuz’dan itibaren sınırlarını açacağı ülkeler listesinden Türkiye’yi çıkarttı!

Avrupa Birliği (AB) ülkeleri birliğe üye olmayan ülkelerden seyahatlere yönelik kısıtlamaları kaldırmaya hazırlanıyor. Buna göre ABD, Rusya ve Brezilya gibi vaka sayısı yüksek olan ülkelerin yanı sıra Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan'ın da aralarında olduğu birçok ülkeden AB ülkelerine gidişlerde seyahat kısıtlamaları sürecek. Kısıtlama kapsamındaki ülkelerden AB’ye seyahatler 1 Temmuz’dan sonra ancak istisnai hallerde yapılabilecek. Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın da aralarında olduğu bazı ülkeler için ise seyahat kısıtlamaları kaldırılırken, kısıtlamaların kaldırılacağı ülkelerin sayısı 18 olarak duyuruldu. Seyahat kısıtlamalarının kaldırılmasında ülkelerde son iki haftada görülen yeni koronavirüs vaka sayısı belirleyici olacak. Son iki haftada kaydedilen yeni vaka sayısının AB ortalaması olan “Her yüz bin kişide 16’dan az” olması isteniyor. Yeni vaka sayısındaki eğilimin son 14 güne nazaran “stabil ya da azalan yönde” olması şartı getiriliyor.

Ülkelerin salgınla mücadelesinde de koronavirüs vakası görülen kişilerin temasta bulunduğu kişilerin takibine, test sayısına ve salgını kontrol altına alma çabalarına bakılıyor. ABD ve Rusya gibi, pandeminin hızla yayıldığı ülkeler bu nedenle kısıtlamaların kaldırılacağı ülkeler arasında yer almıyor. Bu iki ülkede son 14 günde 100 bin kişide 60 ila 120 arasında vaka sayısı kaydedildi. Brezilya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde ise Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’ne (ECDC) göre vaka sayısı 120 ya da daha üstü.

Avrupa Birliği Komisyonu AB ülkelerinin birbirleriyle olan sınırlarının açılması yanında 1 Temmuz’dan itibaren de AB üyesi olmayan ülkelere açılma yönünde tavsiye kararı almıştı. Bu tavsiye kararı doğrultusunda yürütülen çalışmalarda Türkiye yasak kapsamından çıkarılan ülkeler arasındaydı. Hafta sonu yapılan yeni değerlendirmede Türkiye’nin listeden çıkartıldığı bilgisi paylaşıldı. Kanımca; Almanya’nın Türkiye’ye seyahat kısıtlamasını kaldırmama kararı, etkili oldu. 

Almanya’da yapılan son kamuoyu araştırmalarında Almanların yüzde 87’sinin tatil konusunda kesin kararını verdiği, yüzde 51’in bu yaz tatil yapmama evinde ve Almanya’da kalma kararı aldığı ortaya çıktı. Yüzde 36’lık kesimin ise AB içinde öncelikle Yunanistan, İspanya ya da İtalya’da tatil yönünde karar aldı. Dolayısıyla Almanya seyahat kısıtlamalarını kaldırmış olsaydı bile Türkiye’ye turist gelmesi ihtimalinin çok düşük olduğu görülüyor. AB’nin 1 Temmuz’da sınırlarını açacağı ülkeler listesinde Türkiye’nin yer almaması, Türk vatandaşlarına Avrupa kapılarının kapalı kalacağını işaret ediyor!

1 Haziran’da geçilen normalleşme sürecinde bazı adımların erken atılması, vaka sayılarının yeniden yükselişe geçerek günlük 1000-1500 arasına yükselmesi, yoğun bakımdaki hasta sayısının artışa geçmesi gibi unsurların etkili olduğunu öngörmekteyim.  

  1. İktidar, ABD’nin hazırladığı terör faaliyetleri raporunda, Türkiye ile ilgili olarak ağır ithamlara yer verilmesine ve Türk-ABD vatandaşlarını tutuklamakla suçlamasına, sert tepki gösterdi!

Amerikan Kongresi’ne sunulmak üzere her yıl ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan küresel terör örgütleri, faaliyetleri ve ülkelerin uyguladığı mücadele yöntemlerine yönelik raporda Türkiye ile ilgili olarak yapılan değerlendirmeler dikkat çekti!

Raporun Türkiye bölümünde, ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ve Türkiye’nin PKK’nın Suriye kolu olarak gördüğü YPG’nin yanı sıra; Türkiye’nin IŞİD ile mücadele sürecindeki katkıları, terörün finansmanı konusunda Türkiye’deki mekanizmaların etkinliği ve Türkiye’nin “Fethullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) olarak nitelediği Fethullah Gülen hareketiyle bağlantılı soruşturmalara yer verildi. Sınırları içinde ve dışında terörle yaygın şekilde mücadele ettiği vurgulanan Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta IŞİD ve diğer terör örgütlerine katılmak isteyen yabancı terörist savaşçılar açısından hem kaynak hem de transit ülke olduğu kaydedildi.

Raporda hükümetin terörle mücadele yasasının kapsamını genişlettiği buna dayanarak da bazı özgürlükleri kısıtladığı, hukukun üstünlüğü sisteminin unsurlarını kısıtlamayı sürdürdüğü yönünde eleştirilere de yer verildi.

Savcıların, aralarında gazeteciler, muhalif siyasetçiler, aktivistler ve hükümeti eleştirenlerin olduğu geniş yelpazeden kişiler hakkında soruşturmalar açarak, mahkemelerden gözaltı ve tutuklama kararları çıkarttığı vurgulanıyor. Türkiye’de 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından hükümetin Fethullah Gülen hareketini “Fethullahçı Terör Örgütü” olarak nitelediği, ancak FETÖ’nün ABD’nin terör örgütleri listesinde olmadığı belirtildi. 

Hükümetin “FETÖ” ya da terör bağlantılı oldukları gerekçesiyle, çoğu zaman yetersiz delil sunarak hem Türk vatandaşlarını hem de ABD vatandaşları ile ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyonunda görevli Türk personel dahil olmak üzere Türkiye’de yaşayan yabancı ülke vatandaşlarını gözaltına almaya ve tutuklamaya devam ettiği öne sürülüyor.   Türk hükümetinin yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarını terör bağlantılı suçlar ya da ‘’FETÖ’’ ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle yargılamak üzere bulundukları ülkelerden iadelerini talep ettiği belirtiliyor.

Raporun Suriye bölümünde Türkiye’nin terör örgütü kabul ettiği ABD destekli YPG doğrudan geçmese yer almasa da ‘’Suriye topraklarında faaliyet gösteren PKK bağlantılı Marksist gruplar Türkiye açısından Suriye’de en önemli terörle mücadele kaygısı’’ cümlesiyle Türkiye’nin Kuzey Suriye’de YPG-PYD-SDG’ye karşı yürüttüğü mücadele de örtülü şekilde ifade edildi.

Raporun Terörün Finansmanıyla Mücadele bölümünde, Türkiye’nin kara paranın aklanmasıyla mücadele amacıyla oluşturulan Mali Eylem Görev Gücü’nün ve IŞİD’in Yenilgiye Uğratılması Koalisyonu’nun mali ayağı olan IŞİD’in Finansmanıyla Mücadele Koalisyonu’nun üyesi olduğu vurgulanıyor. 

2019 yılı Aralık ayında Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) Türkiye’nin FATF standartlarına uyumu ve kara para aklamayla mücadele mekanizmalarının ne kadar etkili olduğu konusunda bir rapor hazırladığı ancak raporda Türkiye’ye ilişkin ciddi eksikliklerin tespit edildiği, Türkiye’nin uyarıldığı dile getiriliyor.   Yılsonunda bu çerçevede Türkiye için FATF tarafından yeniden değerlendirme yapılacağı ifade ediliyor.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, raporun gerçekleri yansıtmadığını yetersiz delillerle tutuklamalar yapıldığı iddiasının asılsız olduğunu söyledi. 

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, ABD’nin PKK ile YPG’nin aynı örgüt olduğunun üzerini örtmeye çalıştığını söyledi. 

FETÖ’ye yönelik tespitlerin gerçeği yansıtmadığını dile getiren Aksoy; “Raporda, Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) terör örgütü niteliği önceki yıllarda yayınlanan raporlarda olduğu gibi sorgulanmakta ve Türkiye'nin FETÖ ile mücadelede aldığı meşru tedbirler eleştirilmektedir.  Bu durum, ABD'nin 15 Temmuz hain darbe girişimini görmezden gelen tutumunun halen devam ettiğinin kanıtıdır. Hain terör örgütüne ilişkin ortaya konulan onca kanıt yine görmezden gelinmiştir.” ifadelerini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Nisan ayında yayınlanan 2019 Dini Özgürlükler Raporu’nda da Türkiye’ye yönelik inanç özgürlüğü konusunda eleştirilere yer verilmişti. 

Hükümet bu raporda yer alan tespit ve eleştirilere de sert şekilde tepki göstermişti. 

ABD’nin bir yandan Suriye’de YPG-PYD-SDG’yi eğitip silahlandırırken diğer yanda Türkiye’nin PKK ile mücadelesine destek verdiğini, ortak mücadele yürütüldüğünü dile getirmesi, tam anlamıyla samimiyetsizliktir. 

 

 

 

 

 

 

 

  1. Bankaları daha çok kredi verme ve iktidara destek olmaya çağıran Hazine ve Maliye Bakanı’na karşılık, mevcut tablo bankaların batık ve yasal takibe intikal edecek kredilerinde artış olacağını gösteriyor!

Koronavirüs salgını nedeniyle Mart ayında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından yapılan değişiklikle bankaların tahsil edemedikleri kredi alacakları hakkında yasal takibe intikal ettirip işlem başlatmaları için uygulanan 90 günlük süre 180 güne çıkartılmıştı. Batık ya da geri ödenemeyen krediler için uzatılan bu 180 günlük süre Ağustos ayında doluyor. Mevcut ekonomik tabloya bakarak, Eylül ayından itibaren bankaların halen beklettikleri ve yasal takibe intikal ettirmek durumunda kalacakları kredi alacaklarının büyük artış göstereceğini, öngörebilirim.

İktidarın sürekli şekilde tebliğ değişiklikleri, yönetmelik ve kararname değişiklikleri ile bankaları daha çok kredi vermeye zorlayan tutumunun yanı sıra şimdi kredi alacaklarını yapılandırma ve milli şuurla hareket etme söylemine yönelmesi uzun süredir üstü örtülmeye çalışılan batık kredi krizinin yaklaştığının işaretleridir.

Gerek BDDK’nın tahsil edilemeyen kredilerin kanuni takibe intikal süresini 180 güne uzatan kararı gerekse Cumhurbaşkanının icra ve haciz davalarının 3 ay ertelenmesi kararları hep sorunları erteleyerek günü kurtarma yaklaşımının ve kalıcı çözüm üretememenin sonucudur.

İcra-Haciz davalarının erteleme süresi Haziran ayında doldu. Erteleme öncesinde icra daireleri ve mahkemelerindeki dava dosyası sayısı 21 milyondu. Erteleme süresi dolup davalar görülmeye başlandığı andan itibaren bu sayının 27 milyona ulaştığı medyaya da yansırken, kanımca 180 günlük kanuni takibe intikal süresinin dolmasından itibaren de Eylül ayında icra-haciz davalarının sayısı bankaların tahsil edilemeyen kredilerden ötürü açacağı davalarla 30 milyon ve üzerine çıkacaktır. Kanuni ehliyeti olmayan 19,5 milyonluk 0-18 yaş nüfusunu düştükten sonra bu tablo, kalan nüfusun her iki kişisinden birisinin icra- haciz davalarıyla mahkemelik olduğunu göstermektedir. 

Bu süreç ekonominin kilitlenmesine, banka sisteminin batık kredi artışıyla sıkıntılı bir duruma sürüklenmesine ve giderek bir banka krizinin patlak vermesine doğru zemin hazırlamaktadır.  

Kaldı ki ülkemizde faaliyet gösteren toplam 48 bankanın 25’i tamamıyla yabancı sermayelidir. 3 kamu bankası ile 2 özel banka dışındaki diğer özel sermayeli bankaların da hemen tamamında yabancı ortak, sermayedar ya da hissedar olduğu göz önünde bulundurulduğunda Hazine ve Maliye Bakanının bankalara “milli şuur ile hareket etmeleri” çağrısı anlamsız kalmaktadır!

  1. S&P Türkiye değerlendirmesinde batık kredilerin yüzde 20’ye çıkacağı öngörüsünde bulunurken, art arda Türk bankalarının kredi notunun düşürülmesi dikkat çekici!

Standart & Poor’s değerlendirme raporunda Mayıs sonunda yüzde 4,1 olan batık kredi düzeyinin sonbahardan itibaren yükselişe geçeceği ve 2021 başında yüzde 20’ye yükseleceği belirtilerek, bankacılık sektörünü olağanüstü boyutlarda bir risk sürecinin beklediği öngörüldü.

Aynı şekilde uluslararası Capital Intelligence Ratings kuruluşu da aralarında 3 kamu bankasının yer aldığı 14 bankanın kredi notunu geçtiğimiz hafta düşürdü. Benzer kararları daha önce Moody’s ve Fitch Ratings de alarak 18 bankanın kredi reytinglerini “artan riskler ve döviz borçları” nedeniyle aşağı çekmişlerdi. Uluslararası kredi derecelendirme ve küresel finans kurumlarının Türkiye ekonomisi ve bankacılık sektörüne ilişkin bu değerlendirme ve not indirimlerinde özellikle öne çıkan risk unsurları şu şekilde sıralanmaktadır:  Özel sektörün ve bankaların dövizle borçlanma oranlarının yüksekliği ve döviz borcu vadelerinin kısalığı, Türkiye’nin içinde bulunduğu döviz darboğazı,  MB’nin döviz rezervlerinin hızla azalarak eksiye düşmesi, Dış finansman ihtiyacının büyüklüğüne karşılık dış finansman girişlerinin durma noktasına gelmesi, Para, sermaye ve döviz piyasalarına yönelik alınan kontrol, kısıtlama, yasaklama kararları ve uygulamaya konulan cezai yaptırımlar,

Türk bankalarına getirilen dış piyasalarda swap yasağı, üç yabancı bankaya BDDK tarafından TL işlem cezası ile yasak kararı, (BDDK bu kararı bir gün sonra kaldırdı) Borsa İstanbul’da (BİST) açığa satış ve diğer bazı işlemlere getirilen yasaklama ve kısıtlamalar, Serbest piyasa ekonomisinden, serbest para ve kambiyo sisteminden kapalı-kontrollü ekonomiye geçiş adımlarının artması, Başta MB olmak üzere ekonomiyle ilgili-bağlantılı kurum ve kuruluşların bağımsız karar alma ve uygulama imkânlarının ortadan kaldırılması, özerk düzenleyici kurulların siyasi baskı riski altında olması,  İçeride ve dışarıda siyasi ve jeopolitik risklerin artarak yaygınlaşması, (Siyasi gerilim, seçim yasası tartışmaları, tartışmalı yargı kararları, demokratik hak kısıtlamaları, hukuki-yargısal güven ortamının gerilemesi, Suriye, Libya, Irak, Doğu Akdeniz’deki süreçler vb.) 

Yukarıda sıralanan etkenlerin Türkiye’ye yabancı portföy ve doğrudan yatırım sermayesi girişlerini azalttığı, yabancı sermayeyle ilgili sürecin tersine döndüğü ve yılbaşından bu yana 11,3 milyar dolarlık yabancı sermaye çıkışının yaşandığına dikkat çekiliyor. Ayrıca bankaların ve özel sektörün yurt dışından aldıkları döviz kredisi borçlarını geri ödeme ve çevirmekte bu koşullarda oldukça zorlanacakları vurgulanarak, bunun da bankaların gerek sermaye açısından gerekse yükümlülüklerini yerine getirme ve kredi alacaklarını tahsil etme yönünden yakın dönemde sıkıntıya girmelerine yol açacağı gerekçesiyle kredi notu indirimine gidildiği belirtiliyor. 

İçeride uygulanan ekonomi politikalarının yanlışlığı doğrultusunda sürekli dile getirdiğim bu tespitlerin, uluslararası kuruluşların rapor ve değerlendirmelerinde de yer alması ve risk unsuru olarak sıralanması şaşırtıcı değil. Doğru ve gerçek olanı içeride dışarıda herkes görüyor. 

Kamu bankalarının batık yükünü görev zararı olarak üstlenen hazinenin ağır faturası doğrudan millete, ülke ekonomisine çıkmaktadır. İktidarın dağıttırdığı ve batağa dönüşen kredileri, o kredileri kullanmayan, hiçbir sorumluluğu olmayan milyonlarca yurttaş; zam, vergi artışı, hazinenin artan borç ve faiz yükünü sırtlanarak haksız yere ödemek zorunda kalmaktadır! 

  1. IMF, Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda Türkiye’yi “Kırmızı Bölge” listesine geçirdi. MB rezervlerinin uluslararası kriterlere göre yeterlilik sınırının altına indiği belirtildi!

Küresel Ekonomi Raporu’nda daha önce Türkiye için sert daralma beklentisine yer veren Uluslararası Para Fonu (IMF), güncellediği Küresel Ekonomi Raporu’nda da Türkiye ilgili beklentisinde değişikliğe gitmedi. Buna karşılık salgın öncesi ve sonrası koşullara göre yeniden revize edilen Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda ise Türkiye için oldukça ciddi ve kritik uyarılar yer alıyor.

Merkez Bankası’nın hızla eriyen döviz rezervlerine dikkat çekilen IMF raporunda üye ülkelerin döviz rezerv yeterliliği ve dış finansman gereksinmesi yönünden mevcut durumları ele alınırken, Türkiye bu değerlendirmede Kırmızı Bölge ülkeleri arasında yer aldı.

Türkiye, “rezerv yeterlilik” sınırının altına düşen ülkeler arasında bulunurken, kredi borçlarının yeniden yapılandırılmasının da çok ciddi maliyetinin olacağına dikkat çekiliyor. IMF raporundaki değerlendirmede, küresel finansal sistem açısından risklerin hâlâ ortadan kalkmadığı belirtilerek “Finansal koşullar hafifledi ancak iflas tehdidi büyük”  tespiti dile getiriliyor.

Raporda ülkelerin döviz yeterliliği ve dış finansman gereksinimine dikkat çeken IMF, mevcut ortamda daha fazla dış borcun yeniden yapılandırılmasına ihtiyacı olan ülkelerin (Türkiye de bunlar arasında sayılıyor) çok daha yüksek maliyetle borçlanabilecekleri bu yüzden de oldukça ağır riskleri üstlenmek zorunda kalacakları ifade ediliyor.

Vadesi gelen dış borçlarını çevirmek ya da yapılandırmak zorunda olan bazı ülkelerin aynı zamanda rezerv yeterliliği sınırının da altında kaldıklarına dikkat çekilen IMF raporunda bu açıdan en riskli durumdaki ülkelerin Türkiye, Mısır, Şili ve Güney Afrika oldukları belirtildi.

Cari denge ve bir yıl içinde vadesi gelecek döviz borçlarının toplamından oluşan dış finansman gereksiniminin GSYH’ya oranı açısından da Türkiye, Polonya ve Malezya en kırılgan ülkeler olarak sıralanıyor.

IMF’nin rezerv yeterliliği kriteri o ülkenin en az üç aylık ithalat gereksinimini karşılayacak döviz tutarının Merkez Bankası rezervinde olması gerektiğini öngörüyor. Bunun yanında dış finansman gereksinimi kriteri ise cari açık tutarı ile bir yıl içinde vadesi gelen, geri ödenmesi gereken kısa vadeli borçların toplamından oluşuyor. 

Bu açıdan bakıldığında Nisan ayı itibarıyla yıllık 13 milyar dolara yükselen cari açığın yılsonunda 25-30 milyar dolar düzeyine ulaşması öngörülüyor. Bir yıl içinde vadesi gelecek döviz borcu tutarı ise 164,6 milyar dolar. Yılsonu cari açığın 30 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiğini varsaydığımızda Türkiye’nin dış finansman gereksinimi 194,6 milyar dolar düzeyine ulaşıyor!

  1. 13 Aralık 2013'te 115 milyar 144 milyon dolar ile tarihi zirvesini gören Merkez Bankası (MB) brüt rezervi, 53 milyar 222 milyon dolara geriledi, bir haftada 2,3 milyar dolar azaldı!

Merkez Bankası’nın (MB) son açıkladığı 19 Haziran haftası verilerinde brüt döviz rezervlerinin bir haftada 2 milyar 261 milyon dolar daha azalarak 55 milyar 483 milyon dolardan 53 milyar 222 milyon dolara gerilediği görülüyor. 

MB Brüt Döviz rezervleri 2013'te 115 milyar 144 milyon dolar, 2019 sonunda 81 milyar 240 milyon dolardı. Dolayısıyla 5,5 ayda rezervlerdeki erime 28 milyar doları aşmış durumda. 

Aynı haftada 38 milyar 371 milyon dolar olan altın rezervleriyle birlikte MB’nin toplam rezervleri 93 milyar 62 milyon dolardan 19 Haziran 2020 itibarıyla 91 milyar 593 milyon dolara seviyesine indi. 

53 milyar dolarlık brüt döviz rezervleri içinde swap ve bankaların munzam karşılıklarının da yer aldığı düşünüldüğünde gerçek rezerv tutarının ekside olduğu açık. 

Kaldı ki 195 milyar doları bulan dış finansman gereksinimi dikkate alındığında 91 milyar 593 milyon dolarlık toplam rezervler bunun yüzde 47’si düzeyinde ve tehlike sınırının da altında. İktidarın kısa vadeli çözümlerle günü kurtarma ve swap anlaşmalarıyla çarkı döndürme çabalarında şu ana kadar Katar dışında sonuç alınabilmiş değil!

  1. Sektörel güven endeksleri ve kapasite kullanımındaki nispi iyileşmeler ekonomide bir kıpırdanma olduğunu gösteriyor. Yine de bu gelişme ikinci çeyrek büyümesinin eksi çıkmasında fazla bir etki yaratmayacaktır!

TÜİK’in açıkladığı sektörel güven endekslerinde artış yönünde eğilim öne çıkıyor. Haziran ayında hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörlerinde sırasıyla aylık yüzde 8,5, yüzde 9,3 ve yüzde 33,1’lik artışlar gözlendi. Hizmet sektörü güven endeksi mayıs ayında 51,1 puan iken, haziran ayında yüzde 8,5 artışla 55,5’e yükseldi. Hizmet sektöründe bir önceki aya göre, son üç aylık dönemde iş durumu alt endeksi de yüzde 2,9 artarak 38,2 oldu. 

Gelecek üç aylık dönemde hizmetlere olan talep beklentisi alt endeksi, yüzde 13,7 artarak 87,8 puana yükseldi. 1 Haziran’da uygulamaya giren normalleşme süreci çerçevesinde önümüzdeki üç ayda sektördeki hizmet talebi artışının daha da yükseleceği beklentisi öne çıkıyor.

Perakende ticaret sektörü güven endeksi de haziran ayında yüzde 9,3 artarak 86,4 puana tırmandı. Perakende ticaret sektöründe bir önceki aya göre, son üç aylık dönemde iş hacmi satışlar alt endeksi yüzde 17 artarak 48,6 oldu. 

Gelecek üç aylık dönemde iş hacmi-satışlar beklentisi alt endeksi ise yüzde 28,9 artarak 96,8 oldu. Dolayısıyla normalleşme ile birlikte önümüzdeki üç ayda talep ve siparişlerin daha da yükselmesi, perakende ticaretin canlanması beklentisi oldukça yükselmiş görünüyor. 

Uzun süredir gerilemede olan ve ekside seyreden inşaat sektörü güven endeksinde de bir önceki ayda 58,5 puan olan endeks verisi haziran ayında yüzde 33,1 artarak 78 puan değerini aldı. 

İnşaat sektöründe bir önceki aya göre, alınan kayıtlı siparişlerin mevcut düzeyi alt endeksi, yüzde 48 artarak 59,1 oldu. Gelecek üç aylık dönemde toplam çalışan sayısı beklentisi alt endeksi ise yüzde 25,5 artarak 96,8 değerine yükseldi. 

Bu veriler özellikle kamu bankalarının düşük faizli uzun vadeli konut kredisi kampanyalarının inşaat sektöründe canlanma, konut talebi ve satışlarda artış, şantiyelerin açılmasıyla istihdam artışı beklentisini güçlendirdi.

Diğer yandan Reel Kesim Güven Endeksi (RKGE) TÜİK verileriyle haziran ayında 92,6 puan seviyesinde gerçekleşti. Mayıs ayında veri 76,9 puan olan RKGE böylece Haziran ayında önceki aya kıyasla 15,7 puanlık oldukça ciddi bir yükseliş gösterdi. Endeksin alt kalemleri RKGE’yi de artış yönünde etkiledi.

Aynı şekilde imalat sanayi genelinde kapasite kullanım oranı da, bir önceki aya göre 3,4 puan artarak yüzde 66 seviyesinde gerçekleşti. 

Koronavirüs salgını sırasında büyük bölümü kapanan, üretime ara veren sanayi kuruluşları normalleşmeyle birlikte yeniden faaliyete geçerken kapasite kullanımında da artışlar görülüyor. Nisan ve Mayıs aylarında çok sert düşüşler gösteren kapasite kullanımı ve sanayi üretimi endekslerinde Haziran ayından itibaren yukarı yönlü bir eğilim belirginlik kazanmış durumda.

İmalat sanayii kapasite kullanım oranı Nisan ayında 61,6'ya kadar düştükten sonra mayıs ayında 62,6 ile dipten dönüş işaretleri vermeye başlamıştı. Haziran ayındaki veriler bu dipten yukarı dönüşü teyit etti.   Sektörel ve reel kesim güven endekslerindeki artış ile kapasite kullanımının yükselişe geçmesi ekonomide bir nispi toparlanmanın işareti. 

Ancak Nisan ve Mayıs aylarında hemen tüm endekslerde ve göstergelerde en dip noktalara gerileyen bu verilerde Haziran ayında görülen iyileşmede önceki iki aya kıyasla baz etkisi ön planda. 

Bunun yanı sıra güven ve kapasite artışının sürdürülebilir olması da önem kazanıyor. Maliyet artışlarının henüz tam olarak yansımadığı stoklar ve mevcut mal stokları üzerinden yaşanan bu iyileşme belirtileri maliyet artışlarının yüksek oranlarda mamul fiyatlarına ve nihai ürünlere yansıtılmasıyla yerini yavaşlamaya, duraklamaya,  talepte gerilemeye bırakabilir. 

Bu açıdan güven endeksleri ve üretim - kapasite verilerinde gelecek aylarda ortaya çıkacak seyir önemlidir. Diğer yandan bu iyileşmelerin istihdama hangi boyutlarda yansıyacağı yakından takibi gereken bir başka unsur olarak görülmelidir!

  1. New York merkezli küresel endeks sağlayıcı MSCI, yabancı yatırımcılara yönelik zorlaştırıcı uygulamalar nedeniyle Türkiye’yi gelişmekte olan ülkeler kategorisinden alt gruba düşürebileceğini açıkladı!

İktidarın ekonomide özellikle borsa, para, döviz, faiz, kambiyo ve bankacılık alanında attığı adımlar ve aldığı kararların kontrollü, kapalı ekonomiye geçiş yönünde algılandığını dile getirmemize karşılık bu yöndeki politikalara devam ediliyor. Nitekim bunun küresel düzeydeki negatif yansımaları da ortaya çıkmaya başladı. New York borsası da dahil dünyanın önde gelen tüm menkul kıymet piyasalarında ve borsalarında en büyük endeks sağlayıcı kuruluşlardan birisi olan MSCI Inc. yaptığı açıklamada Türkiye’yi gelişmekte olan ülkeler endeksinden çıkartarak bir alt gruba dahil edebileceğini duyurdu.

Yabancı yatırımcıların Türk varlıklarını alıp satmasının hükümet tarafından zorlaştırıldığı, kural değişiklikleri, yasaklar ve cezalarla yabancı yatırımcıların Türk menkul kıymet, döviz, hisse senedi piyasalarındaki alım satımlarının zorlaştırıldığı ya da engellendiğine dikkat çekilen açıklamada bu nedenle Türkiye’nin MSCI endeksindeki yerinin gözden geçirileceği dile getirildi.

Hükümet uygulamaları ve kararlarından ötürü Türkiye’nin MSCI endeksindeki ağırlığının son yıllarda hızla gerilediği aktivitelerin azaldığı portföy yatırımcılarının MSCI endeksindeki Türk varlıkları ve menkul kıymetlerinden çıkışlarının hızlandığı belirtilirken bir alt kategoriye düşürülme durumunda Türkiye’den yabancı çıkışlarının daha da hızlanacağını öngörmekteyim.

Yabancı yatırımcılara dönük kısıtlamaların ve sermaye kontrollerinin artması durumunda söz konusu adımın gecikmeksizin atılacağı dile getirilirken böyle bir durum Türkiye ekonomisinin, piyasalarının, borsasının, banka sisteminin küresel düzeyde ciddi itibar ve güven kaybına neden olacaktır. MSCI endeksinde Türkiye varlıklarının ağırlığının yüzde 2’den yüzde 0,4-0,5 düzeyine kadar gerilemesi nedeniyle Türkiye’nin gelişen piyasalardaki ağırlığı da azaldı. Bu kayıplardan ve belirsizliklerden dolayı yabancı yatırımcıların Türkiye piyasalarına, varlıklarına ve menkul kıymetlerine mesafeli durdukları yatırım programlarını erteledikleri, mevcutların da çıkışa yöneldikleri gözleniyor. 

Daha önce de belirttiğim gibi yılbaşından bu yana yabancı portföy yatırımcılarının borsa, hisse senedi- hazine kâğıtları ve özel sektör şirket hisseleri ile tahvillerinden çıkış tutarı 11,3 milyar dolara ulaştı. Bu Türkiye piyasaları için ciddi bir kan kaybıdır. 

Yabancı kaçışında ve MSCI endeksindeki ağırlığın hızla gerilemesinde geçtiğimiz ay Türk bankalarına Londra piyasalarında getirilen swap yasağının ardından 3 yabancı bankaya da (BNP Paribas, Citibank, UBS) TL takası yasağı getirilmesi ve ceza uygulanması yabancı kaçışlarında etkili oldu. 

Bunun yanı sıra BDDK ve SPK tarafından JPMorgan hakkında soruşturma açılması, kambiyo vergisinde yüzde 500 artışa gidilmesi ve yurt dışına döviz transferlerinde MASAK’a bildirim ve onay zorunluluğu getirilmesi uluslararası piyasalarda doğrudan sermaye kontrolü, kısıtlama ve yabancı bankalarla yatırımcılara ayrımcılık şeklinde algılandı.

İktidarın sık sık ekonomideki olumsuzluklardan yabancı banka ve finans kuruluşlarını sorumlu tutarak suçlaması, “Dış güçlerin Türkiye ekonomisini diz çöktürme ve yabancı bankaların kur, faiz enflasyon ataklarının püskürtüldüğünü” öne sürmesi yabancı yatırımcıları Türkiye’den uzaklaştırdı.

Daha önce de dile getirdiğim gibi; 

 2013’te 146 milyar dolar ile en üst düzeye ulaşan yabancı portföy yatırımları toplamı bugün 30 milyar dolara geriledi.   Yabancıların menkul kıymet stokları içerisinde 82 milyar dolarla 2013’te en yüksek tutara ulaşan hisse senedi yatırımları 23 milyar dolara geriledi. 

BİST’in en büyük hisse senedi müşterisi olan yabancı yatırımcılar çekildikçe Türkiye’nin MSCI küresel menkul kıymet endeksindeki ağırlığı da azalıyor. 

Şayet iktidarın tavrı aynı şekilde devam eder, yabancı yatırımcı kaçışı da sürerse Türkiye’nin MSCI endeksinde bir alt kategoriye düşürülmesi yabancı sermaye girişlerinin tümden durmasını beraberinde getirecektir. Böyle bir durumda iktidar dış kaynak-finansman temini için olağanüstü yüksek faizler vermeye ve sıcak paracılara yüksek maliyetler ödemeye mecbur kalacaktır!

  1. Merkez Bankası’nın 11 aydan bu yana faiz indirimleriyle yüzde 24’den yüzde 8,25’e düşürdüğü politika faizinde ani duruş sergilemesi, cari açık ve enflasyonun kontrolden çıkması kaygısının bir işaretidir!

Haziran ayı Para Politikaları Kurulu (PPK) toplantısında 11 ayın ardından ilk kez yüzde 8,25’lik faizde değişikliğe gidilmemesi kararı alındı. Oysa geçen ayki PPK sonrası yapılan açıklamada enflasyonun yılsonunda yüzde 5-7 arasına gerileyeceği gerekçesiyle 0,50 puanlık bir indirim daha yapılmıştı. 

Bu kararda; Haziran ayı enflasyonunun yüksek çıkacağı ve önümüzdeki aylarda da enflasyonun yükselişini sürdürmesi endişesinin ortaya çıktığı anlaşılıyor. Bugünkü yüzde 8,25’lik oranla bile Mayıs itibarıyla yıllık yüzde 11,2 olan enflasyonun 3 puan altında ve eksi olan faizin daha da düşürülmesi halinde yükselecek enflasyon karşısında iyice negatif düzeye ineceği görüldüğü için MB, faizleri düşürme adımına devam edemedi!

Diğer yandan 11 aydır sürekli düşürülen faizlerin ekonomiye nasıl yansıdığına, iddia edildiği gibi çok ciddi olumlu etkisi olup olmadığına bakmak gerek!

Neredeyse bir yıl öncesine kıyasla üçte bire düşürülen faize rağmen ekonomide ciddi bir yatırım hamlesi yok. Oysa Cumhurbaşkanı yüksek faizin yatırımların önündeki en büyük engel olduğunu, bu faizlerle yatırım yapılamayacağını savunuyordu. Görünen tabloda sabit sermaye yatırımları açıklanan ilk çeyrek büyüme hızı verilerinde de gerilemeye devam ediyor. Üçte bire düşen faizlere rağmen, kamu bankaların “zararına faizle” dağıttığı kredilere rağmen yatırımda, istihdamda artış söz konusu değil. Çünkü iktidara, ekonomi yönetimine, uygulanan ekonomi politikalarına güven yok!

İktidarın faizleri düşürerek yegâne sağlayabildiği gelişme geçmiş dönemlerde de sıklıkla yinelenen ve artık rutine dönüşen düşük faizli kredi kampanyalarıyla, konut, beyaz eşya, otomobil, mobilya satışlarını, tüketici kredileriyle harcamaları ve tüketim talebini artırarak kısa süreli de olsa ekonomik canlanmayı sağlayabilmek. İç talep ve bireysel harcamaları, tüketimi pompalayarak eksi büyüme çemberinden çıkmak ve hiç değilse son çeyrekte pozitif büyüme yakalamak.

Yukarıda yer verdiğim ve TÜİK tarafından açıklanan haziran ayı sektörel güven endeksleri, kapasite kullanım oranları, perakende ticaret ve inşaat sektör verileri nispeten bu sıralanan beklentilerde kıpırdanmalar olduğunu işaret ediyor. O yüzden de MB, faizleri daha da düşürerek iç talep ve harcamaları artırmanın aynı zamanda enflasyon artışını da körükleyeceğini, tüketim ve talep artışına bağlı üretim artışının ithalatta, hammadde ve ara malı ithalatında hızlı yükselişlere yol açarak cari açığı büyüteceğini gördüğü için faiz indiriminde frene basmaya yöneldi.

AK Parti hükümetlerinin kalıcı, orta ve uzun vadeli yapısal ekonomi politikalarını göz ardı edip sürekli şekilde günü kurtarmayı amaçlayan bu yaklaşımlarının örneklerini her iki-üç yılda bir son dönemde ise hemen her yıl görüyoruz.   Önce BDDK kredi kartına taksit sayısını artırıyor ardından tüketim ve talep kontrolden çıkıp enflasyonu çift hanelerde yukarıya doğru çekince yeniden kredi kartıyla taksitli alışverişlerde taksit sayısı düşürülüyor.   Harcama ve tüketim cari açığı büyütüp finansmanını zorlaştırınca bu kez ithalat kısıtlamalarına, gümrük vergisi artışlarına gidiliyor. 

Ancak bunların hiç birisi Türkiye’nin kronikleşip-kangrene dönüşen ve hızla ağırlaşan ekonomik çöküş sürecine çözüm değil. Geleceğin gelirlerini borçlanarak, krediyle, kredi kartı taksit sayısı artışlarıyla üç aylık canlanma sağlayıp, sonrasında eskiye dönmek aksine milyonların üzerindeki kredi-faizborç yükünü ağırlaştırıyor ve sonrasında krediler ödenemez hale gelince yapılandırmalarla daha yüksek gecikme faizleriyle ve nihayet milyonlarca kişi icra-haciz-kanuni takiplerle baş başa kalıyor. Bankaların batık kredileri kabardıkça sistem iyice tıkanıyor ve hızla duvara çarpmaya doğru yol alıyor.

Merkez Bankası’nın 11 ay kesintisiz faiz indiriminden sonra şimdi ara vermesi bu tehlikenin yaklaştığını, siyasi talimatla ve MB üzerinde baskıyla hayata geçirilen faiz indirimleri ekonominin açık gerçekleriyle örtüşmüyorsa hiçbir sonuca yaramadığını apaçık ortaya koyuyor. Sözde faizler düşürülerek yatırımcının yolunun açılacağı sözleri, “altı boş vaatler” olarak karşımıza çıkıyor!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

29 HAZİRAN 2020 24