Sayıların Diliyle Türkiye – 2025’in Son Düzlüğü

Manşetler gürültülü, rakamlar ise sakin konuşur. Ekonomiyi anlamak için kelimelerin değil oranların peşinden gitmek gerekir. 2025’te tablo kabaca şöyle: enflasyonun yıllık hızı aşağı yönlü, ancak aylık artışlarda “yapışkanlık” sürüyor; büyüme orta hızda; işsizlikte kısmi iyileşme var ama gençler ve kadınlar için tablo hâlâ kırılgan. Başarı, bu üç dengeyi aynı anda korumaktan geçiyor: fiyat istikrarı, kaliteli büyüme ve sosyal dayanıklılık.

Enflasyon cephesinde temel sorun, beklentilerin henüz tam kırılmamış olması. Çekirdek kalemlerdeki inat, kiradan ulaşıma, eğitimden hizmetler sektörüne uzanan bir zincirle besleniyor. Enerji ve gıda şokları yumuşadıkça yıllık hız düşüyor ama kalıcılık için aylık enflasyonun düşük bantta kalması şart. İdari fiyat ayarlamalarıyla para politikasının aynı ritimde yürümesi, verinin açık ve öngörülebilir bir takvimle paylaşılması, “sürpriz” algısını azaltacak; bu olmadan fiyatlama davranışları kolay değişmiyor.

İşgücü piyasasında manşet işsizlik tek haneye yaklaşsa da, geniş tanımlı işsizlik ve eksik istihdam yüksek. Özellikle gençler ve kadınlar için kaliteli iş yaratmakta zorlanıyoruz. Bunun kökünde verimlilik artışının zayıf seyri var. Ücretlerdeki artış, fiyat baskısı yaratmadan refaha dönüşsün istiyorsak; iş başında eğitim, dijital beceriler ve kadın istihdamını kolaylaştıran bakım altyapısı gibi alanlara yatırım kaçınılmaz.

Büyüme tarafında ekonominin “3’ler kulübünde” kalması bekleniyor: istihdam üreten ama geniş kesimlerde ani bir zenginleşme hissi yaratmayan bir tempo. İç talep, sıkılaşan finansman koşullarıyla soğurken ihracat ve turizm yastıklayıcı rol oynuyor. Ancak sanayinin ara malı bağımlılığı yüksek olduğundan, kurdaki oynaklık ve küresel faizlerdeki değişimler hızla maliyetlere yansıyor. Bu nedenle kompozisyonu tüketimden yatırıma, ithal ara malından yerlileştirmeye doğru çevirmek kritik.

Para politikasında “yüksek ve uzun” evresindeyiz. Kredi büyümesi seçici biçimde yavaşlıyor; bu, enflasyonla mücadele adına gerekli ama KOBİ’lerin nakit akışını zorluyor. Çözüm, musluğu tümden kapatmak değil, verimlilik ve ihracat odağına yönlendirmek. Proje bazlı, performans şartlı kredi kanalları; finansmanı pahalı bulan üreticinin elini güçlendirirken dezenflasyonla da çelişmez.

Maliye cephesinde deprem sonrası yük ve sosyal harcamalar dengeyi zorluyor. Bütçe disiplinini kalıcı kılmanın yolu, vergi tabanını genişletmekten ve vergi harcamalarını gözden geçirmekten geçiyor. Kayıt dışılıkla mücadele, dolaylı vergiler yerine gelir ve servet üzerinden daha adil bir dağılım, hem bütçe dengesine hem toplumsal meşruiyete katkı verecektir. Kamu yatırımlarında “çok yıllı proje havuzu” ve etki analizi zorunluluğu ise düşük çarpanlı projelerden çıkışı hızlandırabilir.

Dış denge kırılganlıklarını azaltmak, kur istikrarı için şart. Enerji ithalatına bağımlılık ve kısa vadeli dış finansman ihtiyacı, risk primini jeopolitik her sarsıntıda yükseltiyor. Rezerv birikimi ve uzun vadeli kaynak çeşitlendirmesi, yerli yenilenebilir yatırımlarla birlikte yürütülebilirse, cari açığın yapısal iyileşmesi mümkün. Aksi hâlde her dezenflasyon çabası, dış şoklarla yeniden sınanır.

Sanayinin önündeki stratejik yol, yeşil ve dijital dönüşümden geçiyor. Enerji verimliliği, depolama, ısı pompaları ve proses elektrifikasyonu gibi alanlar; hem ithalat faturasını düşürür hem de rekabet gücünü artırır. Tedarik zinciri yerlileştirmesi, kritik ara mallarında kümelenme ve kamu alım garantileriyle desteklenirse, üretim yapısı daha dirençli hâle gelir. Teknoloji transferinde “yerli katkı”yı belgeleyen sonuç odaklı teşvikler, kaynakların verimsiz alanlarda hapsolmasını önler.

Sosyal politikalar, dezenflasyonun yükünü adil paylaşmanın anahtarı. Gıda ve konut gibi zorunlu kalemlerde hedefli, süreli ve gelir testli destekler; genel enflasyonu azdırmadan dar gelirliyi korur. Asgari ücrette sık sık artış yapmak yerine, vergi dilimi reformuyla net geliri korumak daha sağlıklı. Erken çocukluk bakım hizmetlerinin yaygınlaşması ise hem kadın istihdamını artırır hem de yoksulluk döngüsünü kırar.

Bütün bu başlıkları üç sütunda toplamak mümkün: fiyat istikrarı, büyüme kalitesi ve sosyal zemin. Fiyat istikrarında hedef; aylık enflasyonu düşük banda kalıcı biçimde indirmek ve beklentileri çıpalamak. Büyüme kalitesinde; verimlilik, ihracat ve yatırım ağırlıklı bir kompozisyonu inşa etmek. Sosyal zeminde ise; adil vergi, hedefli destek ve bakım altyapısıyla kırılgan grupları korumak. 2025’in kalanında başarının ölçüsü, bu üç sütunu aynı anda ayakta tutabilmek olacak.

Son söz şu: Dengeye yakınız; kalıcılık için cesur ama seçici adımlar şart. Şeffaf veri, tutarlı iletişim ve sonuç odaklı reformlar, ekonomiyi “yüksek enflasyon tuzağından” çıkarıp öngörülebilir bir patikaya sokar. Manşetler gürültüyü artırabilir; ama rakamlar, sabırla ve dürüstçe okunduğunda, Türkiye’ye yol gösterir.