Şafak Can Hınıslı yazdı: "Merhaba"

Kışın ortasında, vapurun güvertesinde durdum.

Rüzgâr sertti.
İstanbul’un rüzgârı serttir; insanı okşamaz, yoklar.
Burada mısın?” der gibi yüzüne çarpar.

Elimi cebime soktum.
Parmak uçlarım, küçük bir bozuk paraya değdi.
Ya da bir anahtar… Ama hangi kapıyı açıyor belli değil...
Bir an aklıma geldi:
Eskiden anahtarlar vardı, kapılar vardı, içeridekiler belliydi.
Şimdi kapı çok, anahtar çok, ama içerisi karışık.

İskeleye yanaşırken insanlar birbirine çarpıyordu.
Kimse kimseye kızmıyordu.
Bu şehirde bazen kızacak hâl kalmaz.
Bir teyzeyi gördüm; elindeki poşetler sanki ağır değil, sanki umut gibi taşıyordu onları.
Bir çocuk, montunun fermuarını çekemiyordu; annesi eğildi, çekti.
Küçücük bir hareket… Ama dünyanın bütün düzeni o iki saniyede saklıydı:
Biri eğilir, biri kalkar.
Birlikte yürürler.

O an düşündüm:
Biz ne zaman bu kadar yorulduk?
Ve ne zaman bu kadar birbirimize muhtaç olduk?

Bir “Merhaba” yazısı yazmak, bazı insanlara kolay gelir.
Bugün bana ise çok zor...

Çünkü ben, merhabaları hep “sonra” söylerim.
Önce bakarım, koklarım, dinlerim.
Bir şeyin gerçekten olup olmadığını anlamaya çalışırım.

19 Mart’tan sonra ülkenin üstüne bir gölge düştü.
Gölge dediğim; gece gibi kapkara bir şey değil…
Daha sinsi.
Öğlen vakti bile güneşi azaltan, insanın sırtına “bugün de mi?” diye çöken bir gölge.

Gündem hızlandı.
Cümleler kesildi.
Sanki herkes aynı anda nefesini tutmaya başladı.

Hizmet eden belediyelerin yaptığı iş, bir anda sadece “iş” olmaktan çıktı.
Kreş, sadece kreş olmadı.
Kent lokantası, sadece yemek olmadı.
Bir metro hattı, sadece ray olmadı.
Bir park, sadece yeşil olmadı.

Hepsi bir şeye dönüştü:
İnsanların “yaşayabiliyorum” dediği küçük kanıtlara.
Bu şehirde bazen en büyük siyaset, en küçük hizmettir.
Çünkü karın doyurur, çocuk korur, yaşlıyı yormaz, öğrenciyi utandırmaz.
İstanbul’un vicdanı, bazen bir çorba buharında görünür.
Ben bunu yıllarca gördüm.

Ve şunu da gördüm:
Gürültü arttıkça, doğruyu duymak zorlaşır.
Kavgaya dönüştükçe, hakikat “taraf” sanılır.

Oysa ben tarafı değil, gerçeği severim.
Gerçek bazen acıtır ama iyileştirir.
Bu yazı bir “etliye sütlüye karışma” yazısı değil.
Bazen insanın önce ayağa kalkması gerekir.
Ayağa kalkmadan yumruk da atılmaz, el de uzatılmaz.

Ben bugün yalnızca şunu söylüyorum:

Bu memleketin ortak akla ihtiyacı var.
Bir kişinin aklına değil;
bir grubun aklına değil;
hepimizin aklına.

Çünkü akıl dediğin şey, tek başına çalışınca kibir olur.
Birlikte çalışınca yol olur.

Umut da böyledir.
Tek başına olunca hayal olur.
Hep beraber olunca inşa olur.

İstanbul’u ayakta tutan şey, “en güçlü” olanlar değil;
birbirini itmeyenlerdir.
Yan yana durabilenlerdir.
Birbirinin acısına bakıp “banane” demeyenlerdir.
Ben yine yazacağım.
Çünkü bu şehir, susunca güzelleşmiyor.
Bu ülke, konuşmayınca düzelmiyor.
İnsan, görmezden gelince iyileşmiyor.

Ama sakin yazacağım.
Dürüst yazacağım.
Bağırmadan yazacağım.

Bir gün, yine sıcak bir rüzgâr saçlarımızı okşayacak.
Gök, bir daha hiç o kadar görmediğimiz kadar mavi olacak.
Bir merdiven çıkıp buz gibi suyu kafamıza dikeceğiz.

Belki o gün, “bu bir daha olmaz” dediğimiz şeylerin
aslında birlikte olunca olabildiğini göreceğiz.

Şimdilik sadece…
Merhaba.