İmamoğlu'nun yakın korumasının emniyet ifadesi ortaya çıktı...
Statü Endişesi, modern insanın en derin ve en az itiraf edilen kaygılarından birini merkeze alır: Başkalarının gözünde yeterince “değerli” olup olmadığımız sorusu. Alain de Botton’a göre statü endişesi, yalnızca daha fazla para kazanma ya da daha iyi bir pozisyona yükselme hırsı değildir; asıl mesele, saygı görme arzusudur. İnsan, yalnızca hayatta kalmakla yetinmez; hayatının başkaları tarafından “anlamlı” bulunmasını ister. Bu istek, modern toplumda giderek daha acımasız bir karşılaştırma rejimi içinde şekillenir. Kim daha başarılı, kim daha görünür, kim daha “haklı” bir hayat sürüyor? Bu sorular, bireyin iç dünyasında bitmeyen bir yargı mekanizmasına dönüşür.
De Botton, statü endişesinin tarihsel olarak yeni bir olgu olmadığını, ancak modernlikle birlikte yaygınlaştığını ve derinleştiğini savunur. Geleneksel toplumlarda insanların kaderi büyük ölçüde doğdukları sınıf, aile ve meslekle belirlenmişti. Bu düzen adaletsizdi; fakat en azından beklentiler sınırlıydı. Modern toplum ise “herkes her şey olabilir” vaadini ortaya attı. Bu vaat özgürleştirici olduğu kadar yıkıcıdır da. Çünkü artık başarısızlığın mazereti kalmamıştır. Eğer herkes yükselebiliyorsa, yükselemeyenlerin sorumluluğu da bireyin omuzlarına yıkılır. Böylece yoksulluk ya da sıradanlık, talihsizlik değil; kişisel bir kusur gibi algılanmaya başlanır. Statü endişesi, tam bu noktada bir ahlaki yaraya dönüşür.
Modern kapitalist toplum, statüyü ölçülebilir göstergelere indirger: gelir, unvan, diploma, takipçi sayısı, yaşanılan semt, kullanılan dil… De Botton, bu göstergelerin hiçbirinin insanın içsel değerini gerçekten yansıtmadığını; fakat buna rağmen toplumsal saygının neredeyse tamamen bu semboller üzerinden dağıtıldığını söyler. Bu durum, insanı sürekli bir kendini pazarlama zorunluluğuyla karşı karşıya bırakır. Kişi artık yalnızca yaptığı işten değil, o işi nasıl sunduğundan da sorumludur. Sessizce iyi olmak yetmez; görünür biçimde başarılı olmak gerekir. Statü endişesi, bu yüzden modern çağın en yorucu psikolojik yüklerinden biridir.
Alain de Botton’un altını çizdiği temel noktalardan biri, statü endişesinin yalnızca “başarısız” olarak tanımlananları değil, en tepedekileri bile esir almasıdır. Çünkü statü, elde edildiğinde kalıcı olmaz. Her an kaybedilebilir, her an bir başkası tarafından geçilebilir. Bu durum, başarıyı bir güven duygusu değil; sürekli teyit edilmesi gereken kırılgan bir konumhaline getirir. İnsan, zirveye çıktıkça rahatlamaz; aksine daha büyük bir düşüş korkusuyla yaşamaya başlar. Böylece toplumun tamamı, görünmez bir yarış pistinde durmaksızın koşan yorgun figürlere dönüşür.
Statü endişesinin bir diğer kaynağı da meritokrasi fikridir. De Botton, liyakat ilkesinin adalet iddiasına dikkat çekerken, onun psikolojik sonuçlarını da sert biçimde eleştirir. Eğer toplum, başarıyı tamamen bireysel yetenek ve çalışmaya bağlıyorsa, başarısızlık da bireyin yetersizliğinin kanıtı olarak görülür. Bu bakış, toplumsal koşulları, eşitsizlikleri ve yapısal engelleri görünmez kılar. İnsanlar yalnızca yoksul oldukları için değil; yoksulluklarının “hak edilmiş” sayılması nedeniyle incinir. Statü endişesi, bu noktada yalnızca kaygı değil; utanç üretir.
De Botton’un önerdiği çıkış yolları, radikal bir sistem yıkımından çok, değer ölçütlerini yeniden düşünme çağrısıdır. Ona göre sanat, felsefe ve din –dogmatik biçimleriyle değil, etik ve estetik kaynaklar olarak– statü endişesine karşı güçlü panzehirler sunar. Sanat, bize sıradan hayatların da derin ve anlamlı olabileceğini hatırlatır. Felsefe, başarı ve başarısızlık ölçütlerinin tarihsel ve göreli olduğunu gösterir. Din ise –seküler bir okumayla– insanın değerini toplumsal konumundan bağımsız olarak temellendirme iddiası taşır. Bu alanlar, piyasanın dar değer cetveline alternatif bir onur anlayışı sunar.
Modern toplumda statü endişesiyle baş etmenin en zor yanlarından biri, bu kaygının nadiren açıkça konuşulmasıdır. İnsanlar başarısızlıktan çok, başarısız görünmekten korkar. Bu nedenle statü kaygısı, bireysel bir kusur gibi içselleştirilir. Oysa de Botton’un kitabının en güçlü tarafı, bu kaygıyı kişisel bir zayıflık değil; toplumsal olarak üretilmiş bir baskıolarak teşhis etmesidir. Sorun, tek tek insanların yeterince “özgüvenli” olmaması değil; saygının adaletsiz biçimde dağıtıldığı bir düzenin varlığıdır.
Bugün statü endişesi, dijital çağla birlikte daha da keskinleşmiştir. Sosyal medya, statüyü anlık karşılaştırmalara indirger. Kim daha mutlu, kim daha üretken, kim daha “başarmış” görünüyor? Bu sorular, algoritmalar tarafından sürekli yeniden üretilir. Alain de Botton’un yıllar önce teşhis ettiği sorun, bugün çok daha görünür ve yaygındır. Statü, artık yalnızca iş hayatında değil; gündelik hayatın en mahrem anlarında bile ölçülür hale gelmiştir.
Statü Endişesi, modern insanın ruh haline tutulmuş bir aynadır. Alain de Botton, bize şunu hatırlatır: İnsan onuru, toplumsal sıralamalardan daha eski ve daha derin bir değerdir. Başka birinin gözünde yükselmek, kendi gözümüzde küçülmeye mal oluyorsa, orada gerçek bir kazanım yoktur. Statü endişesinden tamamen kurtulmak belki mümkün değildir; ancak onun bizi tanımlamasına izin vermemek mümkündür. Bunun yolu, başarıyı dar bir hiyerarşi içinde değil; insani katkı, etik duruş ve anlam üretme kapasitesi üzerinden yeniden düşünmekten geçer. De Botton’un daveti, tam da budur: Daha sakin, daha merhametli ve daha adil bir değer dünyası kurmak.