AYM, en düşük emekli aylığının 20 bin liraya çıkarılmasını gündemine aldı
“Başka bir düzen mümkün” cümlesi, bir temenni değil; siyasal bir iddiadır. Sosyal demokrasi tam da bu iddiayı, romantik bir ütopyaya sığınmadan, gündelik hayatın somut sorunlarından hareketle kurar: İnsanların emeğiyle geçinebildiği, çocukların fırsat eşitliğiyle büyüdüğü, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, sağlık ve eğitimin piyasanın insafına teslim edilmediği, doğanın “maliyet kalemi” değil ortak yaşam alanı sayıldığı bir düzen… Sosyal demokrasi, bu düzenin ancak demokratik kurumlarla, hukuk devletiyle ve güçlü bir sosyal devlet mimarisiyle kurulabileceğini savunur. Yani “başka bir düzen”, otoriter bir mühendislik projesi değil; çoğulculuğun, katılımın ve eşit yurttaşlığın üzerinde yükselen bir toplumsal sözleşmedir.
Sosyal demokrasinin çıkış noktası, piyasanın tek başına adalet üretemeyeceği gerçeğidir. Piyasa, üretir; ama kimin ne kadar pay alacağını, kimin riskleri üstleneceğini, kimin “yedek insan” olarak kenara itileceğini kendiliğinden adil biçimde belirlemez. Tam tersine, kuralsız bırakıldığında güçlünün lehine çalışan bir asimetri yaratır: Sermaye daha kolay örgütlenir, emek daha kırılgan kalır; fırsatlar mirasla devredilir, yoksulluk kuşaklar arası aktarılır; kent rantı birkaç elde toplanırken kira, ücret ve borç baskısı geniş kitlelerin yaşamını belirler. Sosyal demokrasi bu asimetriyi “piyasa karşıtlığı” ile değil, “piyasanın demokratik denetimi” ile aşmayı hedefler: Rekabeti ve üretimi korurken, emeği koruyan, tekelciliği sınırlayan, tüketiciyi ve doğayı gözeten, gelir dağılımını düzelten kurallar koyar. Bu nedenle sosyal demokrasi, “devlet her şeyi yapsın” demek değildir; “devlet, adaletin ve ortak iyinin kurumsal garantörü olsun” demektir.
Bu düzenin kalbi sosyal devlettir; fakat sosyal devlet yalnızca yardım dağıtan bir mekanizma değildir. Sosyal demokrasi, sosyal devleti üç katmanlı düşünür: Birincisi evrensel temel hizmetlerdir; eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, bakım hizmetleri ve sosyal güvenlik herkes için erişilebilir olmalıdır. İkincisi çalışma yaşamının adaletidir; sendikal özgürlük, toplu pazarlık hakkı, güvenli çalışma koşulları ve insanca ücret, “ekonomi büyürse gelir” masalının yerine, büyümenin adil paylaşımını koyar. Üçüncüsü ise fırsat eşitliğidir; çocukların doğduğu mahalleye göre kaderinin çizilmediği, gençlerin yalnızca torpille değil liyakatle ilerlediği, kadınların bakım yükü yüzünden hayatın dışına itilmeye zorlanmadığı bir düzen… Sosyal demokrasi için sosyal devlet, yoksulluğu yöneten değil, yoksulluğu üreten koşulları dönüştüren bir kamusal kapasitedir.
“Başka bir düzen mümkün” derken sosyal demokrasi, demokrasiyi yalnızca sandıkla sınırlamaz. Sandık elbette vazgeçilmezdir; ama seçim günü dışında da yurttaşın söz sahibi olduğu kurumlar yoksa demokrasi zayıflar, siyaset bir “izleyici sporuna” dönüşür. Sosyal demokrasi bu nedenle katılımcı mekanizmaları önemser: mahalle meclisleri, kent konseyleri, sendikalar, meslek örgütleri, kooperatifler, gençlik ve kadın örgütleri… Bu yapılar yalnızca “sivil alan” değildir; demokrasinin nefes borularıdır. Çünkü adalet ve eşitlik, yukarıdan lütufla değil; aşağıdan örgütlü talep ve müzakereyle kalıcılaşır. Sosyal demokrasinin reformculuğu, tam da burada anlam kazanır: Değişim, bir gecede değil; kurumların adım adım demokratikleşmesi, hesap verebilirliğin yerleşmesi ve toplumsal denetimin güçlenmesiyle gerçekleşir.
Bu düzenin en kritik sınavlarından biri ekonomidir. Sosyal demokrasi, “bütçe disiplini” ile “toplumsal disiplin”i birbirine düşman görmez; tersine, kamu kaynaklarının israf edilmediği, şeffaf harcandığı, verginin adil toplandığı bir mali düzeni savunur. Çünkü sosyal devletin finansmanı, rastgele borçlanmayla değil; adil vergi ve kamu etkinliği ile mümkündür. Adil vergi, yalnızca oran meselesi değildir; vergi yükünün kimde toplandığı meselesidir. Dolaylı vergilerin emekçi sınıfları ezdiği, servetin ve rantın yeterince vergilenmediği bir düzende “çalışan kazanmaz, sahip olan kazanır.” Sosyal demokrasi, emeğin üzerindeki yükü hafifletirken, rantı ve serveti adil biçimde vergileyerek kaynak yaratmayı hedefler. Aynı zamanda kamu ihalelerinden imar kararlarına kadar her alanda şeffaflık ve denetim, sosyal devletin ahlaki ve mali temelidir.
Bugün “başka bir düzen” iddiası, iklim krizi olmadan eksik kalır. Sosyal demokrasi, ekolojiyi “lüks” değil, sınıfsal bir adalet meselesi olarak görür. Çünkü sel, kuraklık, sıcak dalgaları ve hava kirliliği önce yoksulları vurur; güvencesiz konutlarda yaşayanları, tarımda çalışanları, kentte ulaşımı en zor olanları… Bu yüzden sosyal demokrat düzen, adil dönüşüm ilkesini sahiplenir: Enerji dönüşümü yapılırken emekçiler işsiz bırakılmaz; yerel ekonomiler çökerken sadece “piyasa uyumu” beklenmez; yeni yeşil yatırımlar kamu öncülüğünde, yerel istihdam ve sosyal koruma ile birlikte tasarlanır. Yeşil politika, yalnızca emisyon azaltımı değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir kalkınma modelidir.
Sosyal demokrasinin bir diğer temel alanı, kimlikler ve eşit yurttaşlıktır. “Başka bir düzen”, yalnızca gelir dağılımını düzeltmekle kurulmaz; ayrımcılığın, dışlamanın, nefretin ve şiddetin normalleştiği bir toplumda adalet sürdürülemez. Sosyal demokrasi, özgürlük ve eşitliği birlikte savunur: Kadınların yaşam hakkını ve ekonomik bağımsızlığını, gençlerin özgür ifade alanlarını, farklı kimliklerin eşit yurttaşlık statüsünü, inanç özgürlüğünü ve laikliği, göçmenlerin insan onuruna uygun yaşam koşullarını… Burada amaç, toplumun ortak zeminini daraltmak değil, genişletmektir. Eşit yurttaşlık, kimseyi aynılaştırmaz; herkesin haklarının eşit korunduğu bir kamusal çerçeve kurar.
Bu düzenin karşısındaki en güçlü engel, umutsuzluk siyaseti ve “değişmezlik” iddiasıdır. “Böyle gelmiş böyle gider” cümlesi, en başarılı statüko aracıdır. Sosyal demokrasi, umudu bir slogan olarak değil, bir kurumsal kapasite olarak kurmaya çalışır: İşleyen kamu hizmeti, adil vergi, güçlü sosyal güvenlik, demokratik katılım, hesap verebilir yönetim… Umut, insanların hayatında ölçülebilir iyileşme yarattığında toplumsal güvene dönüşür. Bu güven olmadan da ne demokrasi derinleşir ne de ekonomik dönüşüm sürdürülebilir.
Son tahlilde sosyal demokrasi, “başka bir düzen mümkün” derken üç büyük vaadi aynı anda taşır: Özgürlük (hukuk devleti ve demokratik haklar), eşitlik (sosyal adalet ve fırsat eşitliği) ve dayanışma (toplumsal bağların güçlendirilmesi). Bu üçü birlikte olduğunda, düzen yalnızca daha adil değil, aynı zamanda daha istikrarlı olur; çünkü insanlar kendilerini sistemin dışına itilmiş hissetmez, geleceğe ilişkin söz hakkı olduğunu bilir. Sosyal demokrasi, insan onurunu merkeze alan bir siyaset olduğu için, ekonomik akılcılıkla etik sorumluluğu bir araya getirir. Ve bu yüzden, bugünün krizler çağında, yalnızca mümkün değil; gerekli olan şudur: Başka bir düzen gerçekten mümkün.