Dünya, “enerji ve kaynak” başlığını artık bir ekonomi alt konusu olarak değil, devletlerin varlık–yokluk meselesi olarak konuşuyor. Bu yeni çağın dili sert: Ticaret koridorları, enerji hatları, maden sahaları, kritik mineraller, lojistik boğazlar… Ve elbette bunların tamamının üstünde bir kavram: kontrol. Kim kontrol ederse, kim yönetirse, kim erişimi garanti altına alırsa; üretim gücünü, sanayi rekabetini ve ulusal refahını o belirliyor.
İşte tam bu noktada, Trump’ın Davos gibi platformlarda verdiği mesajlar, Venezuela’dan Grönland’a uzanan çıkışları, İran ve Suriye ekseninde yükselen tehdit dili; yalnızca “gündelik siyaset” başlığı değildir. Bunlar, küresel ekonominin geleceğine dair bir işaret fişeğidir. Çünkü büyük güçler şunu çok iyi biliyor: Petrol, doğal gaz ve kömür çağının ömrü sınırsız değil. Fosil yakıtlar hâlâ dünyanın ana motoru; ama bu motorun yakıtı sonsuz değil. Ayrıca fosil yakıtlar kadar, hatta bazı alanlarda onlardan daha stratejik hale gelen yeni bir sınıf var: kritik mineraller ve enerji dönüşümünün hammaddeleri. Bugün bir ülkenin kaderi yalnızca petrol kuyularına değil; lityuma, nikel ve kobalta, nadir toprak elementlerine, grafite, bakıra, hatta temiz su kaynaklarına kadar uzanan geniş bir yelpazede belirleniyor. Çünkü geleceğin ekonomisi, “enerjiyi üretmek” kadar “enerjiyi depolamak” ve “enerjiyi yöneten teknolojiyi üretmek” üzerine kuruluyor. Yani artık mesele sadece yakıt değil; teknolojinin hammaddesi.
Bu küresel dönüşümün ortasında Türkiye’nin önünde hayati bir soru duruyor: Biz bu yeni çağda, doğal kaynaklarımızı rantın kısa vadeli kazancına mı çevireceğiz, yoksa üretimin uzun vadeli gücüne mi dönüştüreceğiz?
Trump’ın sert dili: Kişisel üslup mu, stratejik yönelim mi?
Trump’ın dış politikada zaman zaman “tehdit” gibi görünen, zaman zaman “ticari pazarlık” gibi okunan sert çıkışlarını yalnızca bir kişilik özelliğiyle açıklamak eksik olur. Çünkü bu çıkışların arka planında, Amerikan devlet aklının ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarıyla uyumlu bir stratejik refleks vardır: Kaynağı kontrol et, tedariki güvenceye al, rakibi dışarıda bırak, maliyeti başkasına ödet.
Venezuela örneği bunun en net sembollerinden biridir. Venezuela, devasa petrol rezervlerine sahiptir. Ancak mesele sadece petrolün varlığı değildir; mesele petrolün hangi blok tarafından yönetileceği, hangi şirketlerin üretim–işleme zincirinde söz sahibi olacağı ve bu petrolün hangi pazarlara, hangi fiyat mekanizmasıyla akacağıdır. Küresel enerji piyasasında bir rezervin “kimin elinde” olduğu, çoğu zaman “ne kadar rezerv olduğundan” daha önemlidir. Çünkü enerji, aynı zamanda jeopolitik baskı aracıdır.
Grönland ise başka bir yüzü gösterir: Geleceğin stratejisi sadece petrol ve gaz değil; aynı zamanda kritik minerallerin bulunduğu coğrafyaları da kapsar. Kuzey Kutbu hattı; iklim değişikliğiyle birlikte yeni lojistik güzergâhlar, yeni maden potansiyelleri ve yeni jeostratejik alanlar üretiyor. Bu nedenle Grönland üzerinden yürüyen tartışmalar; aslında “buzların altındaki kaynaklar” kadar, “buzlar eridiğinde açılacak ticaret yolları” ile de ilgilidir. Bugün haritada uzak görünen yerler, yarının küresel rekabetinde merkez haline gelebiliyor.
İran ve Suriye ise enerji jeopolitiğinin en karmaşık sahnelerinden biridir. Bu coğrafyada konuşulan şey sadece “rejim” ya da “güvenlik” değildir. Boru hatları, enerji koridorları, liman erişimi, bölgesel nüfuz alanları ve enerji arz güvenliği; her zaman masanın görünmeyen ama belirleyici tarafıdır. Orta Doğu, petrol ve gazın yalnızca çıkarıldığı değil, aynı zamanda taşındığı ve paylaşıldığı bir satranç tahtasıdır.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Küresel güçler, fosil çağın sona ereceğini bilerek, yeni enerji düzeninin kurallarını şimdiden yazmaya çalışıyor. Bu kuralların yazıldığı yerde, romantizm yoktur; çıkar vardır. Ve çıkarın dili, çoğu zaman “ahlâk” değil “strateji” üzerinden konuşur.
Türkiye’nin kırılgan noktası: Kaynak yönetimini siyasetle yıpratmak
Türkiye’de maden, orman, arsa, sanayi parseli, kıyı, imar planı, enerji yatırımı gibi konuların ortak bir kaderi var: Bu başlıklar çoğu zaman günübirlik siyaset içinde tartışılıyor. İktidar–muhalefet çekişmesi, sosyal medya dalgaları, popülist sloganlar, kısa vadeli rant beklentileri… Sonuçta konunun teknik özü kayboluyor.
Bir tarafta “yatırım düşmanlığı” suçlaması, diğer tarafta “çevre düşmanlığı” ithamı… Oysa bu iki dil de çözüm üretmiyor. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, “ya maden ya çevre” gibi sığ ikilemler değil; madenin nasıl yapılacağı, çevrenin nasıl korunacağı, kamusal mülkiyetin nasıl yönetileceği, şehirlerin nasıl güvenli hale getirileceği gibi ölçülebilir ve denetlenebilir cevaplar.
Bugün bir ülkede doğal kaynak yönetimi “kapı sistemi” haline gelirse; yani izin, ruhsat, tahsis süreçleri kişiye göre değişir, belirsizlik artar, şeffaflık zayıflar ve denetim kağıt üzerinde kalırsa; orada rant büyür. Rant büyüdükçe üretim zayıflar. Üretim zayıfladıkça ekonomi kırılganlaşır. Ekonomi kırılganlaştıkça siyaset, daha fazla popülizme yaslanır. Bu bir kısır döngüdür.
Ve bu döngüden en çok zarar gören, her zaman yurttaştır. Çünkü yurttaşın talebi çok nettir: İş, aş, güven, huzur, sağlıklı çevre ve adalet. Bu taleplerin hiçbiri, günübirlik siyasi çıkarlarla kalıcı biçimde karşılanamaz.
Maden–çevre tartışmasının doğru zemini: Mühendislik, ölçüm ve kamu yararı
Türkiye’de çevreyi korumanın yolu, madeni yasaklamak değildir. Aynı şekilde kalkınmanın yolu da madeni kontrolsüzce yaymak değildir. Doğru yaklaşım, çevreyi koruyacak teknik standartları ve denetim mekanizmalarını kurarak, madenciliği bilimsel disiplin içinde yönetmektir.
Gerçek çevrecilik, slogan değil; ölçümdür. Titreşim ölçümü, toz kontrolü, su yönetimi, rehabilitasyon planları, biyolojik izleme… Bunlar çevreyi koruyan gerçek araçlardır. “Çevre hassasiyeti” ancak bu araçlar kurumsallaştığında anlamlı olur.
Gerçek kalkınma ise ham madde çıkarmak değil; katma değer üretmektir. Yani cevheri çıkarmakla yetinmeyip, zenginleştirmek, rafine etmek, ileri ürünlere dönüştürmek… Kısacası madenin etrafında sanayi kurmak. Çünkü ham madde satmak, ülkeye kısa vadeli döviz getirir ama uzun vadeli refah üretmez. Uzun vadeli refah, teknolojinin ve üretim zincirinin içeride kurulmasıyla gelir.
Bugün küresel rekabetin kalbi buradadır. Büyük güçler, kritik minerallerin yalnızca çıkarıldığı ülkeleri değil; o minerallerin işlendiği, teknolojiye dönüştürüldüğü ülkeleri güç merkezi haline getiriyor. Türkiye’nin seçimi de budur: Kaynak ülkesi mi olacağız, sanayi ülkesi mi?
Rant meselesi: Ahlâk değil, sistem meselesi
Rantı sadece “kötü niyetli kişiler” üzerinden okumak kolaydır ama eksiktir. Rant çoğu zaman sistemin ürettiği bir sonuçtur. Kamusal mülkiyetin yönetimi belirsizleştiğinde, imar planları şehircilik aracı olmaktan çıkıp değer transferi aracına dönüştüğünde, tahsis ve izin süreçleri şeffaflıktan uzaklaştığında; rant kendiliğinden büyür.
Orman alanı ekosistem sigortasıdır; ama orman “arsa potansiyeli” gibi görülmeye başlandığında, çevre artık korunacak değer değil, pazarlık konusu olur. Arsa ve imar planı ise şehrin geleceğini kurmak için vardır; ama planlar “bugünün kazancını” büyütmek için kullanıldığında şehirler büyümez, şişer. Deprem riski artar, altyapı çöker, yaşam kalitesi düşer.
Böyle bir zeminde kalkınma, üretimle değil transferle yürür. Transferin adı ranttır. Rant büyüdükçe toplumun adalet duygusu zedelenir. Adalet duygusu zedelendiğinde ise hiçbir ekonomik program uzun süre ayakta kalamaz.
Siyaset üstü zorunluluk: Anayasa gibi kalıcı bir kalkınma mutabakatı
Bazı konular vardır; günlük siyasetin malzemesi yapılamaz. Deprem güvenliği nasıl siyaset üstü olmak zorundaysa, enerji güvenliği ve kritik mineraller de siyaset üstü olmak zorundadır. Çünkü bu konular, sadece bugünü değil, gelecek kuşakları belirler.
Türkiye’nin ihtiyacı, “bir partinin programı” değil; bir devlet politikasıdır. İktidar değişse de değişmeyecek, muhalefet gelse de devam edecek, kurumlar üzerinden yürüyecek bir kalkınma mutabakatı…
Bu mutabakatın omurgası şudur:
Bu ilkeler, bir siyasi tartışma başlığı değil; bir ülkenin varlık planıdır.
Son söz: Dünya kaynak kavgasına girerken Türkiye ne yapmalı?
Trump’ın Venezuela’dan Grönland’a uzanan sert mesajları bize bir gerçeği gösteriyor: Dünya, kaynakların geleceğini yönetmek için yeni bir düzen kuruyor. Bu düzenin merkezinde enerji ve mineraller var. Bu yarışın kazananı, kaynakları “kısa vadeli gelir” olarak görenler değil; kaynakları “uzun vadeli üretim gücüne” çevirenler olacak.
Türkiye’nin yapması gereken, doğal varlıklarını popülizme ve rant döngüsüne teslim etmek değil; mühendislik temelli çevre yönetimi, katma değerli sanayi, şeffaf kurumlar ve siyaset üstü mutabakat ile geleceğini güvence altına almaktır.
Çünkü kalkınma, sadece büyüme değildir. Kalkınma; yurttaşın refahı, huzuru ve mutluluğudur.
Ve yurttaşın mutluluğu, günübirlik siyasi kazançların değil; uzun vadeli aklın ürünüdür.
Bu nedenle bugün en büyük ihtiyaç şudur: Rantın diliyle konuşmayı bırakıp, üretimin diliyle düşünmek. Siyasetin gürültüsünden çıkıp, devlet aklıyla hareket etmek. Bugünü kurtarmaya değil, yarını kurmaya talip olmak.
Türkiye’nin geleceği; madeninde, ormanında, toprağında, sanayisinde ve insan kaynağında saklıdır. Mesele bu zenginliği nasıl yöneteceğimizdir. Ve bu yönetim, ancak anayasa ciddiyetinde siyaset üstü bir iradeyle mümkün olacaktır.
(Venezuela’dan Grönland’a, Suriye’den İran’a uzanan enerji jeopolitiği ve bize düşen siyaset üstü ders)
Ali Kahriman