Etimesgut Belediyesi'ne operasyon: 4 şüpheli gözaltına alındı.
Pestisitler gıdada ciddi güvenlik krizi yaratmaya devam ederken zehirsiz gıdalar ise raflarda birer ayrıcalık olarak satışta. Son yıllarda Türkiye üretimi gıdaların Avrupa Birliği'nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi'ndeki kötü şöhreti kamuoyunda risk farkındalığını oluştururken, gıda perakendecileri de ürün kategorilerine "sertifikalı" ya da "laboratuvar analizli" gıdaları eklemeye başladı. Yurttaş her tezgahın güvenli olduğundan emin olmak isterken, pestisit riski adeta yeni bir lüks pazar yarattı. 1 kilo üzerinden yapılan hesaplamaya göre, ucuzluk marketinde havuç, patates, soğan, portakal, yeşil elma, domates ve armuttan oluşan bir sepet 406 TL tutarken, aynı ürünlerin pestisit analizli versiyonlarının satıldığı marketlerde fiyat 702 TL’ye çıkıyor. Bu da tüketicinin “güvenli gıda” tercihi yaptığında yüzde 73 daha fazla ödeme yapmak zorunda kaldığını gösteriyor. Bu farkın ne kadarının üreticiye ne kadarının perakende zincirine gittiği; güvenli gıdanın fiyatını üretim maliyet ve sertifikasyonun mu yoksa perakende "premium" stratejisinin mi belirlediği ise tam olarak bilinmiyor. “Adil gıda” misyonuyla çalışmalar yürüten bazı sivil girişimler alternatif modeller üzerinde çalışıyor. Buna karşın küçük ölçekli üretim ve lojistik maliyetler nedeniyle ürünler halen geniş kesimler için pahalı. Örneğin çeşitli gramajlarda kıvırcık, patates, soğan, avokado, pırasa, limon, havuç, portakal ve bal kabağından oluşan bir paket 500 TL'ye satılıyor. Bu tutar, aynı ürünlerin ucuzluk marketi fiyatının yüzde 53 üzerinde. Bu topluluklar klasik organik pazar ve üst segment marketlerden daha erişilebilir fiyat sağlamak, aracıyı azaltmak ve ekolojik üretimi desteklemek gibi önemli hedefler taşısa da milyonların asgari ücreti ve emekli maaşına yansıyan fiyat, güvenilir gıda önünde bariyer olmaya devam ediyor.
“RİSKSİZ GIDA NORMALİMİZ OLMALI”
Tüketici Hakları Derneği Başkanı Ergün Kılıç, güvenli gıdanın bir tercih değil, temel bir tüketici hakkı olduğunu hatırlatarak "Bu konu şirketlerin inisiyatifine bırakılamaz. Risksiz gıdanın yalnızca belirli bir kesimin erişebildiği bir ürün olması Anayasa’ya da evrensel tüketici haklarına da aykırı. Devlet; etkili üretim denetimleri yapmalı, analiz sonuçlarını ve piyasa gözetimi verilerini kamuoyu ile paylaşmalı, sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde çalışmalı" diyor. Ziraat Yüksek Mühendisi ve tarım yazarı Gazi Kutlu, iyi tarım uygulamalarında düşük verim nedeniyle birim maliyet artışı olduğunu belirtirse de şunların altını çiziyor: "Bu, içinde ne olduğunu bilmediğimiz gıdaların normalimiz; risksiz gıdanın ise istisna olmasını normalleştirmez. Çiftçinin yeterli gelir elde edememesi, daha fazla üretim için daha yoğun kimyasal girdiye yönelmesine neden oluyor. Sağlıklı gıda arzını artırmak, her kesim için erişilebilir olmasını sağlamak mümkün ama bakanlık daha etkin olmalı. Gençlerin tarımda kalabilmesi için kırsalda sosyal yaşamı destekleyen altyapıların kurulması ve teknolojinin üretim süreçlerine entegrasyonu şart."
KAMU KALDIRAÇ OLMALI
"Etki odaklı çalışmalara ev sahipliği yapma" amacıyla faaliyet yürüten sosyal merkez "Postane", üreticiyle tüketiciyi buluşturan topluluklardan biri. Direktör Yaşar Adalı, konvansiyonel tarımda pestisit ve sentetik gübre kullanımında maliyetlerin ortadan kalkmadığına; halk sağlığına, su kaynaklarına, toprak verimliliğine ve iklime aktarıldığını vurgulayarak, "Ekolojik üretimde ise maliyet direkt ürün fiyatına yansır. Bunun önüne geçebilmek ve adil gıdanın norm haline gelmesi içinse kamusal teşviklerle desteklenmesi şart. Kısa vadede ise doğrudan ilişki modelleri çapraz sübvansiyon mekanizmaları şart" diyor. Kamu kurumlarının sosyal tedarik ilkesiyle hareket ederek kaldıraç görevi görebileceğini söyleyen Adalı, aksi halde gıda güvenliğinin bir standart değil, bir 'piyasa segmenti' olmaya devam edeceği uyarısını yapıyor.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği İletişim Danışmanı Oya Ayman da Türkiye nüfusunun tamamının ekolojik tarım yöntemleriyle beslenebileceğini ortaya koyan bilimsel araştırmalar olduğunu belirterek şunları paylaşıyor: "Sadece birkaç ürünün pestisit analizini yapmanın ötesine geçmek; verimlilik odaklı bakış açısından sağlık ve adil erişim odaklı bakış açısına evrilmek şart. Gıda enflasyonunun ana nedenlerinden biri aracı, lojistik ve depolama gibi üretim dışı maliyetlerin sürekli artması. Çiftçi de emeğinin karşılığını alamıyor. Çiftçinin sentetik kimyasallardan vazgeçip dış girdi maliyetlerinden kurtulmasıyla ve yerel üretim-tüketim kanallarının çoğalması, tüketicinin üreticiden doğrudan alışveriş yapmasını sağlayan kanalların artmasıyla fiyatlar da dengelenebilir”
Çiftçi-Sen Örgütlenme Sekreteri Adnan Çobanoğlu ise, özellikle küçük ölçekli tarım işletmelerinin sertifika veren kuruluşlara verecek parasının olmadığını vurguluyor. Birbirine yakın arazilerin birinde yüksek oranda ilaç kullanılsa her ürünün zehirlendiğini belirten Çobanoğlu, “Çiftçilerin para kazanabilmesinin ve tüketicilerin sağlıklı gıdaya erişebilmesinin yolu üreticinin şirket tohumlarıyla değil kendilerinin ürettiği geleneksel tohumlarıyla ve üretim bölgelerindeki ürün desenlerini koruyarak ekolojik üretim yapmalarından ve bu üretim tarzını merkezi ve yerel iktidarların teşvik etmesinden geçiyor. Üreticilerin, tüketicilerin ve bilim insanlarının dahil olduğu demokratik tarım programı oluşturmak şart. Bu söylediklerimi gerçekleştirmek mümkün”