CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol usulsüzlük iddialarıyla tutuklandı!
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 2 Şubat 2024 tarihli raporu şöyle:
SICAK GÜNDEM
İÇ POLİTİKA
EKONOMİ
TARIM
DIŞ POLİTİKA
Cumhurbaşkanı kararıyla İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) işverenlere aktarılacak kaynak, yüzde 30’dan yüzde 50’ye yükseltildi. Milyonlarca işsizin işsizlik maaşı işverenlere akıtılacak. 2023’te 2 milyonu aşan kayıtlı işsizden sadece 390 binine 21 milyar TL işsizlik maaşı ödeyen İSF, işverenlere 91 milyar TL aktardı!
Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, geçen hafta yayınladığı kararla İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) işsizlere sağlanan işsizlik maaşı dışında, işverenlere destek-teşvik için ayrılacak fon kaynaklarının oranını yüzde 30’dan yüzde 50’ye yükseltti. Eski Başbakan Bülent Ecevit hükümetinin 1999’da çıkarttığı yasayla kurulan İSF, milyonlarca işsizin, işten çıkartılan ve iş arayanların güvencesini oluştururken, AKP iktidarında, işverenlerin ve kamu bankalarının ucuz kaynak kapısına dönüştürüldü. Yasanın 48’inci maddesinin 7’nci fıkrası İSF kaynaklarının yüzde 30’unun işverenlere ayrılabileceğini düzenlerken, bu kaynağın hangi amaçlar için kullanılabileceğini belirliyor. Buna göre; işgücünün istihdam edilebilirliğini artırmak, çalışanların vasıflarını yükselterek işsizlik riskini azaltmak, istihdamı artırıcı ve koruyucu tedbirler almak, işe yerleştirme ve danışmanlık hizmetleri temin etmek, işgücü piyasası araştırma ve planlama çalışmaları yapmak vb. faaliyetler için fon gelirlerinin yüzde 30’u işverenlere aktarılabilecek. Aynı maddede işverenlere kullandırılacak fon kaynaklarını yüzde 50’ye çıkartma yetkisi Cumhurbaşkanına veriliyor.
İşten çıkartılanların İSF’den işsizlik ödeneği (maaş) alabilme koşulları iktidarın önceki yıllarda yaptığı değişikliklerle iyice zorlaştırıldı. Buna karşılık fondan işverenlere kaynak aktarımı kolaylaştırılıp yaygınlaştırdı. 2018 seçimleri sonrası tek adam yönetimine geçişin ardından İSF kaynakları kamu bankalarına sermaye aktarmak için de kullanıldı. İSF’nin 11 milyar TL parasının Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’a aktarıldığının ortaya çıkması üzerine, dönemin Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ve şimdiki MİT Başkanı İbrahim Kalın, İSF’den zaman zaman bu tür aktarmalar yapıldığını, fon kaynaklarından başka yerlere ‘kaydırmalar’ olduğunu açıklamak zorunda kaldı. İSF parasının kamu bankalarına sermaye için aktarılması yasaya aykırı. Bu paranın İSF’ye iade edilip edilmediği bilinmiyor.
2023 sonu itibarıyla fonun menkul kıymet ve nakit varlığı toplamı 196 milyar 950 milyon TL. Toplam giderler 2023 sonunda 117 milyar 270 milyon TL olurken, bu tutarın işsizlik maaşı olarak ödenen kısmı 21 milyar 673 milyon TL. İşverenlere yapılan ödemelerin toplamı 91 milyar 634 milyon TL. Bu tutarın 39 milyarlık kısmı doğrudan işverenlere aktarılan destek ve teşvik parası. İş ve İşçi Bulma Kurumu (İŞKUR) Ocak 2024 itibarıyla iş arayan kayıtlı işsiz sayısını 2 milyon 400 bin 827 olarak açıkladı. Ocakta işsizlik maaşı alanların sayısı 409 bin kişiyle kayıtlı işsizlerin beşte bir düzeyinde.
İŞSİZLİK FONU, ‘işverene-patrona destek fonuna’ dönüştü. Şartlar zorlaştırıldığı için 2 milyonu aşan kayıtlı işsizin beşte biri işsizlik maaşı alabilirken, işsizlere verilen maaş toplamının yaklaşık beş katı işverenlere akıtıldı. Bu yıl yüzde 50’ye çıkarılan pay oranıyla işverenlerin fondan alacakları bedava kaynak milyarlarca TL daha artacak. Sosyal devleti rafa kaldıran iktidar, bir kez daha tercihini varlıklı ve zengin patronlardan yana ilan etti!
148 Hakim ve Savcı atamasının Beştepe’de yapılması, hakim ve savcıların kura törenine katılarak Cumhurbaşkanı karşısında esas duruşta konuşmasını dinlemeleri, yargıdaki siyasallaşmanın güncel fotoğrafıdır. Cumhurbaşkanının kendisini ‘yargıda taraf değil hakem’ olarak konumlandırması, yargıyı siyasete bağladığının ilanıdır!
Avukatlıktan hakim ve savcılığa geçen 148 adli ve idari yargı mensubunun göreve atanma ve tayin kuralarının Beştepe Sarayında Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında yapılması, yargının siyasallaşmasının zirve noktasıdır. Hakimler-Savcılar Kurulu (HSK) Başkanı olan Adalet Bakanının yanında, Yargıtay ve Danıştay Başkanlarının da Cumhurbaşkanının kura çekimini izlemeleri; Anayasamızın güçler ayrılığı, denge ve denetleme, yürütmenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetimi vb. ilkelerinin nasıl siyaset gölgesine girdiğini ortaya koymaktadır. Yeni hakim ve savcılar karşısında aynı zamanda AKP Genel Başkanı sıfatıyla da konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhalefet partilerini ve liderlerini eleştirirken, yüksek yargı kurumları arasında yaşanan görüş ayrılıklarıyla ilgili olarak; ‘Yüksek yargı kurumları arasındaki tartışmalarda taraf değil, hakem olma rolümüzü hâlâ muhafaza ediyoruz’ dedi. Cumhurbaşkanının yargıdaki anlaşmazlıklarda, kendisini ‘hakem’ olarak tanımlaması, kendine böyle bir görev ve yetki biçmesi, anayasadaki hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının açıkça ihlali ve yargıya siyasi müdahaledir.
Anayasada hüküm altına alınan güçler ayrılığı ilkesi uyarınca yasama (TBMM)-yürütme ve yargı birbirine karşı bağımsızdır. Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanının, anayasaya göre yürütmeyi de denetleyecek olan yargı mensuplarını sarayına çağırıp, bir salonda toplayarak onlara siyasi propaganda konuşması yapması, yargının ve hukuk devletinin nasıl bir içler acısı konuma getirildiğini sergilemektedir. Anayasamızdaki ‘Güçler Ayrılığı’ ilkesinin en temel unsuru denge ve denetlemedir. Yürütmeyi temsil eden iktidar karşısında yasama organı olan TBMM, başta bütçe olmak üzere idarenin denetiminde halkın seçimle görev verip yetkilendirdiği iradesini temsil etmektedir. Yüksek yargı kurumları ise (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yüksek Seçim Kurulu) gerek yürütmenin (iktidarın) gerekse yasama organının seçiminden, eylem ve işlemlerine, aldığı tüm kararlara varana kadar bütün süreçlerin anayasa, yasa ve hukuka uygunluğunu denetlemekle görevlidir. Tek başına yürütmeyi-iktidarı temsil eden Cumhurbaşkanının anayasada sayılan görev ve yetkileri dışında, yargı kurumları arasında hakemlik, yargı kurumlarını uzlaştırma vb. şeklinde bir yetkisi yoktur. Anayasaya göre, yargı kurumları arasındaki olası görüş ayrılıklarında, tüm kişiler, yasama, yürütme ve yargı da dahil tüm kurumlar açısından bağlayıcı ve kesinlikle uyulması zorunlu olan AYM’nin kararıdır.
Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları Cumhurbaşkanından TBMM’ye, diğer adli-idari-mali yargı kurumlarına, bürokrasiye, bakanlıklara, en ücra yerdeki mahalle ya da köy muhtarından, müstahdeme varana kadara herkes için bağlayıcı ve kesindir. Görünen tabloda; AYM ve Danıştay kararlarını beğenmeyen ve ‘kabul edilemez’ bulan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerçekte topyekûn anayasadan, yargısal denetimden rahatsız olduğu anlaşılıyor!
31 Mart Yerel Seçimleri’nde önce ‘oy yoksa hizmet yok’ tehdidiyle başlayan oy devşirme planları, sonrasında ‘adayımızı seçmezseniz doğalgaz vermeyiz’ şantajına dönüştü. İstanbul için yayınlanan kentsel dönüşüm kararıyla iktidar ittifakının İBB adayı, ‘devletin adayı’ kimliğiyle etiketlendi!
AKP-MHP ittifakının İBB adayı Murat Kurum AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile seçim beyannamesini açıklarken, seçilirse kentsel dönüşümle beş yılda İstanbul’da 650 bin yeni konut vaat etti. Yıllarca Emlak Konut Genel Müdürlüğü, ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yaptığı halde kendisine bağlı TOKİ’nin 20 yılda 81 il ve ilçelerinde inşa ettiği konut sayısı 1 milyon 170 bin. Yılda 58 bin konut yapılmış. Üstelik bunların yüzde 70’i iktidar müteahhitlerinin gelir ortaklığı kapsamında yaptığı lüks konutlardan, rezidanslardan oluşuyor.
Şimdi 20 yılda üretilen konut sayısının yarısından fazla konutu sadece İstanbul’da üretmenin olanaksızlığı bir yana 2019’da Tuzla’da TOKİ’nin başlattığı 5 bin konut bile 4 yıldır hak sahiplerine teslim edilmedi. Kurum’un 2023 seçimi öncesinde İstanbul’un Anadolu ve Avrupa yakalarında 500’er binlik toplam 1 milyon adet konut vaadi yanında Kanal İstanbul kapsamında 1 milyon konut ve 3 milyon nüfuslu yeni bir şehir vaat ediyorlardı. Bunların dışında ‘ilk evim ilk işyerim’ kampanyası ile 1,5 yıl önce paralarını peşin topladıkları ve bu yılın sonuna kadar teslim edileceğini vaat ettikleri 250 bin konut da ortada yok! Hepsi alt alta yazıldığında son birkaç yılda meydanlarda vaat ettikleri konut sayısı 3 milyonu aşıyor ama hepsi sadece lafta kalan konutlar!
İstanbul’da şimdi ‘yarısı bizden’ vaadiyle duyurulan 650 bin konutluk kentsel dönüşüm için Cumhurbaşkanı kararı çıkarıldı. Gönüllü olarak konutlarını dönüştüreceklere 700 bin TL’si hibe, 700 bin TL’si düşük faizli kredi, 100 bin TL’si tek seferlik ‘karşılıksız’ tahliye (kira) desteği olmak üzere toplam 1,5 milyon TL kaynak sağlanacak.
Cumhurbaşkanı kararı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki’nin açıklamaları, iktidarın İBB adayının seçim beyannamesiyle birebir örtüşüyor. Bugüne kadar ilk kez, bir adayın seçim beyannamesi devlet vaadi resmi gazetede yayınlanıyor. Mevcut İBB yönetiminin ulaşım, metro projelerini engelleyen, bulunan kredilere onay vermeyen Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı iktidar adayının tüm metro, ulaşım vaatlerini devlet-kamu projesine dönüştürüyor. İktidar gücünün, devlet ve bütçe kaynaklarının bir aday lehine devreye sokulması, demokratik seçim rekabetinden ve eşit mücadeleden kaçıştır. Konut başına 700 biner TL ‘hibe’ için tüm vatandaşların vergilerinden oluşan kamu kaynaklarının iktidarın İBB adayının vaatleri için akıtılacağının ilan edilmesi, diğer 80 ildeki yurttaşlara haksızlık, kamu vicdanının örselenmesidir.
İstanbul başta olmak üzere tüm ülkeye sadece rant ve arsa-arazi talanı gözüyle bakan iktidarın, şimdi peş peşe deprem kararları çıkartması, bugüne kadar sadece lafta kalan 3 milyondan fazla konut ortada yokken yüzbinlerce yeni konut, yüz milyarlarca TL hibe vaadinde bulunması, kaybetme paniğinden öte bir şey değildir!
Kara para ve suç gelirlerinin aklanması, rüşvet-yolsuzluk-uyuşturucu ticareti vb. gerekçelerle Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü’nün Gri Listesinde yer alan Türkiye, geçen hafta yapılan genel kurulda yine listeden çıkamadı. Hazine ve Maliye Bakanı gri listeden çıkmayı beklediklerini söylerken, Uganda, BAE, Barbados gri listeden çıktı.
Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından 2021 yılında Gri Liste’ye alınan Türkiye, 3 yıldır istenen adımları atmadığı için geçen hafta yapılan FATF Genel Kurulunda da listeden çıkamadı. Defalarca çıkarılan Varlık Barışı yasalarıyla sorgusuz-sualsiz kara para aklanmasına olanak sağlandığı, kayıt dışı varlıkların yasallaştırılmasına zemin hazırlandığı yönündeki FATF eleştirilerine karşın iktidar, bu uygulamalara devam etti. Bunun üzerine FATF, 2019’daki raporunda 2 yıl süre vererek bu süre içinde;
Ancak iktidar tam aksine bu süre içinde 2 Varlık Barışı yasası daha çıkartıp, kaynağı belirsiz paraların, altın, mücevher, değerli maden vb. vergisiz-sorgusuz ülkeye getirilip bankalara aktarılmasına, gümrüklerden sorgusuz geçirilmesine olanak sağladı. Bunun yanında yabancılara T.C. vatandaşlığı için 1 milyon dolarlık limiti 250 bin dolara düşürdü. Geçen yıl FATF’ın uyarısıyla 400 bin dolara çıkarttı. FATF, 2021’deki son incelemenin ardından Türkiye’yi Gri Liste’ye aldı ve sonraki aşamada Kara Liste uyarısında bulundu. İktidar, yaklaşık 3 yıldır gri listede olan Türkiye’den istenenlerin çoğunu yerine getirmedi. Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) 2022 sonunda ‘nüfuz ticaretini’ önleme amaçlı bir yönetmelik çıkarttı. Siyasi iktidarı ve kamu gücünü elinde bulunduranlar ile üçüncü dereceye kadar yakınları ve aile bireylerinin para-banka ve mal varlıklarının izlenmesini öngören bu düzenleme iki yıldır yürürlükte ama ortada bir icraat yok.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, gri listeden çıkış için gerekli adımları attıklarını belirterek, FATF’ın Türkiye’ye heyet göndereceğini, inceleme sonunda büyük ihtimalle haziranda gri listeden çıkılacağını ifade etti. Seçim sonrasına sarkan bu inceleme sürecinde kendisinin görevde olup olamayacağı meçhul. Döviz sıkışıklığının yakıcı hale geldiği bir ortamda, kayıt dışı paraları çekmek için Cumhurbaşkanının yeni bir Servet Affı-Varlık Barışı yasasını gündeme getirmesi pek de şaşırtıcı olmaz!
Türkiye Varlık Fonu (TVF) Londra’daki pazarlıklar ardından 500 milyon dolar borçlandı. Dünyadaki varlık fonları, ulusal varlıkları-kaynakları yatırımla değerlendirip yüksek getiriyle milyarlarca dolar kazanıyor. TVF, ulusal varlıkları teminat gösterip tefeci faiziyle borçlanıyor!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetim başkanlığındaki TVF, Londra bankerleriyle 5-6 Şubat’ta yürüttüğü pazarlıklar ve ikna turlarının ardından 500 milyon dolarlık Eurobond tahvili ihraç ederek yeni borçlanmaya gitti. Özelleştirmeler sonrası eldeki son kamu varlıklarını, kamu bankalarını, enerji, telekomünikasyon, teknoloji şirketlerini çatısı altında toplayan TVF, aynı zamanda binlerce hektar değerli hazine arazisini, Milli Emlak’a ait kamu taşınmazlarını portföyünde bulunduruyor.
Dünyadaki varlık fonu örneklerine bakıldığında hemen tamamı, sahip oldukları cari fazlayı, ulusal kaynakları, doğal zenginlikleri, nakit değerleri kredi ya da borç vererek, küresel şirketlere ortak olarak, uluslararası borsalarda hisse satın alarak gelir sağlıyor. Dünyadaki en büyük fonlardan biri olan Norveç Varlık Fonu (NVF), ülkenin petrol gelirlerini, emekli ve sosyal güvenlik fonlarını uluslararası finansal yatırımlarda, hisse senedi ve tahvillerde, yükselen şirketlerle ortaklıklarda değerlendirerek Norveç’te yeni yatırım ve istihdam alanlarına, emeklilerin refah düzeyinin yükseltilmesine kaynak yaratıyor. Pek çok ülkedeki varlık fonları benzer amaçlarla ekonomilerine katkı sağlıyor.
İktidarın 2016’da kurduğu TVF ise İstanbul Finans Merkezi (İFM) inşaatlarını yarım bırakan müteahhitleri kurtarıp İFM’yi devralma dışında, sürekli borçlanıyor. İFM’yi satın alma yatırımında kullanılan kaynak da yine Çin bankalarından 1 milyar euro borçlanmayla sağlandı. Kârlı kamu şirketleri TVF’ye alındıktan sonra zarar ederken, Sayıştay ve TBMM denetiminden muaf tutulan TVF’nin borçlarının kaç milyar dolara ulaştığı, bu paraların nereye harcandığı bilinmiyor. Oysa dünyadaki varlık fonlarının birinci özelliği şeffaflık. Son dönemde bütçe dışı denetimsiz yeni fonlar kuran iktidar, TVF içinse Londra bankerleriyle 5 yıl vadeli 500 milyon dolarlık yeni borçlanmaya gitti. Başlangıçta yüzde 9,125 olan faizle, tahvillere 7 milyar dolarlık talep gelirken, yapılan fiyat revizyonları sonrası faiz yüzde 8,375’te, borçlanma tutarı da 500 milyon dolara çekildi. Uluslararası piyasalarda bu düzeydeki faiz ‘tefeci faizi’ diye nitelendiriliyor. TVF’nin 10 yıllık borçlanmalarında ise dolar faizi yüzde 10 ve üzerine çıkıyor.
Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) euro borç verme faizi yüzde 3-4 civarında. Türkiye’nin risk puanı ‘rasyonel politikalara geçiş’ sonrası 290-293 puanda. Eurobond ihracında azami borçlanma faizinin (AMB Euro faizi+CDS puanı) yüzde 5-6 olması gerekirken TVF’nin yüzde 8-9 faizle borçlanması, en az 2-3 puan avanta faizi ödemek zorunda kalındığını gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Başkanlığındaki Türkiye Varlık Fonu (TVF), ülkenin varlıklarını teminat göstererek aldığı borçlara dolar faizi ödemeyi kabul ederek, ülkenin ekonomik bağımsızlığını, eldeki son varlıklarını, Londra bankerlerine ipotek ediyor!
Ekonomi yönetiminin söylemleri, 2025 ve 2026’ya uzanan iyileşme vaatlerine karşın Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) 1,3 puan birden düşerek 79 puana indi. İktidara güvensizlik artarken, gelecek 12 aya dönük beklentiler iyice kötüleşiyor. Hanelerin ev-araba sahibi olma umutları tükeniyor!
31 Mart yerel seçimlerine doğru hemen her gün kamuoyu araştırmaları ve seçim anketleri yayınlanırken, hanelerin, bireylerin, seçmenlerin içinde bulunduğu durumu yansıtan en somut anket Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası (MB) tarafından ortaklaşa yapılan TÜGE sonuçlarıyla ortaya çıktı. Son beş aydan bu yana 100 puanın altında kalmasına rağmen nispeten yükselme eğilimi sergileyen TÜGE genel endeksi, hanelerin geçen 12 aydaki durumuyla, gelecek 12 aya ilişkin beklentileri açısından şubatta ocak ayına kıyasla yüzde 1,3 düşerek 79,3 puana indi. Geçen yılın aynı ayına göre gerçekleşen güven kaybı ise yüzde 3,8’e yükseldi.
Geçmişten bugüne TÜGE’nin seçim dönemlerindeki seyrine bakıldığında, endeks yükselme eğiliminde ve 100 puana yakın durumdaysa iktidar lehine bir ihtimali işaret ediyor. TÜGE’de 100’ün altında ciddi iniş yaşanan dönemlerde ise seçim sonuçları genelde muhalefet lehine oluyor. Örneğin, 14 Mayıs 2023 seçimi öncesinde anketlerde muhalefet önde görünmesine karşın TÜGE Mayıs 2023’te 91 puana yükselmişti. Muhalefetin başarı gösterdiği 2019 yerel seçiminde ise TÜGE, Mart 2019’da 81 puana inmişti. Mart ayındaki TÜGE verileri seçim sonucuna yönelik daha belirgin işaret verebilir.
TÜGE’de karamsarlık ve umutsuzluğun yaygınlaşması, geniş kesimler için ev-araba almanın bir hayale dönüşmesi, doğru bir stratejiyle iktidarı seçimde geriletebilir. Şubat ayı TÜGE ve alt endeks sonuçlarını, yerel seçime az bir süre kala yapılan kapsamlı bir anket ve iktidara güven kaybının bir işareti olarak görmek olanaklı. Ocakta 80,4 olan TÜGE’nin şubatta sert biçimde düşmesinde, memur ve emekli zamları başta olmak üzere iktidarın vaatlerini tutmaması, beklentilerin karşılanmamasının etkili olduğu anlaşılıyor.
Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu’nun (PPK) şubat ayı toplantısında politika faizi yüzde 45’te sabit tutuldu. Aylık enflasyonda düşüş sağlanana kadar politika faizinin değiştirilmeyeceğinin vurgulanması, MB’ye verilen faiz artışı limitinin sınırına gelindiğini, seçim sonrasına kadar yeni bir artış yapılmayacağını gösteriyor.
Ocak ayı toplantısında 2,5 puan artırılarak yüzde 42,5’tan yüzde 45’e yükseltilen politika faizi, geçen hafta yapılan şubat toplantısında sabit tutuldu. Muhtemelen 31 Mart’taki yerel seçim öncesi 21 Mart’ta yapılacak PPK toplantısında da politika faizi yüzde 45’te sabit kalacak. Seçimde iktidarın yıpranmasının ve oy kayıplarının önlenmesi için MB’nin faiz artışlarını durduracağı, en azından nisan ayındaki PPK’ya kadar yeni bir faiz artışının yapılmayacağı yaygın bir beklenti idi. MB yönetimi ocak ayındaki başkan değişimi sonrasında açıkladığı 2024’ün ilk enflasyon raporunda faiz artışlarının sona erdiği ve ilk fırsatta faiz indirimlerinin gündeme alınacağının sinyallerini vermişti. MB bu yılın mayıs ayında enflasyonun yıllık yüzde 73-75 arası bir oranla zirve yapacağını, sonrasında düşüşe geçeceğini öngörüyor. Yılın son çeyreğinde aylık enflasyon artışlarının yüzde 1,5 seviyesine inmesi ve yılın yüzde 36 enflasyonla kapanması hedefleniyor.
Dolayısıyla şubat ayı PPK toplantısı metninde yer verildiği şekilde enflasyonun mayıstaki zirve noktasından sonra inmeye başlayacağının öngörülmesi, bir anlamda mayıs-haziran aylarına kadar yürürlükteki yüzde 45 politika faizinin sabit kalmaya devam edeceğini gösteriyor. MB açıklamasında; "Kurul, politika faizinin mevcut seviyesinin aylık enflasyonun ana eğiliminde belirgin ve kalıcı bir düşüş sağlanana ve enflasyon beklentileri öngörülen tahmin aralığına yakınsayana kadar sürdürüleceğini değerlendirmiştir. Enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma öngörülmesi durumunda ise para politikası duruşu sıkılaştırılacaktır. Kurul, politika kararlarını parasal sıkılaştırmanın gecikmeli etkilerini de dikkate alarak, enflasyonun ana eğilimini geriletecek ve orta vadede yüzde 5 hedefine ulaştıracak parasal ve finansal koşulları sağlayacak şekilde belirleyecektir." deniliyor. Bu ifadeler dikkate alındığında, mayısta zirveye çıkacak enflasyon haziran ve sonraki aylarda düşüş eğilimine girmediği takdirde, yeniden parasal sıkılaştırma ve faiz artışları söz konusu olabilecek. Yıl ortasından itibaren baz etkisiyle aylık enflasyonun düşmesi zaten sürecin olağan sonucu. 2023 Haziran ayında aylık yüzde 3,92 olan TÜFE’nin bu yılın haziran ayında MB’nin öngördüğü şekilde aylık yüzde 2’ye gerilemesi, baz etkisi kaynaklı enflasyonun düşüşünü sadece kâğıt üstünde sağlayacaktır. Bu durum, hayat pahalılığının azalması anlamına gelmediği gibi gerçekte hissedilen enflasyonda gerileme sağlamayacaktır.
Anlaşıldığı kadarıyla önümüzdeki 2-3 ayda yüzde 45 faiz devam edecek. Sonrasında muhtemelen siyasi talimatla faiz indiriminin zorlanması gündeme gelecek. Hazine ve Maliye Bakanı seçim sonrası zam ve vergi yağmuru iddialarının spekülasyon olduğunu, itibar edilmemesini söylese de görünen gerçek budur. MB bağımsızlığının söz konusu olmadığı ortamda, faiz indirimi talimatına ne ekonomi ne de MB yönetiminin direnemeyeceği bugünden görülmektedir!
Tarımdaki maliyet artışları Aralık 2023 itibarıyla aylık yüzde 2,62, yıllık yüzde 41, 12 aylık ortalamalara göre yüzde 44 oranında gerçekleşti. Tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinin yüzde 69 artması bu yıl ürün fiyatlarının çok yükseleceğini gösteriyor!
İktidar ortakları tarımdaki çöküş, üreticiye yeterli ve gerekli desteğin verilmemesinin sonucunda azalan üretim ve gıda fiyatlarında kontrolden çıkan artışların sorumlusu olarak yine gıda teröristlerini suçlamaya başladı. 2019 yerel seçimleri öncesinde de üretim düşüşünden kaynaklı soğan ve patates fiyatlarındaki artışlar için yine ‘gıda teröristi’ diye niteledikleri üreticileri ve hal esnafını, pazarcı esnafını suçlayan, kameralar eşliğinde soğan-patates depolarını basan iktidar, sonrasında da ‘tanzim satış’ çadırları kurarak herkesi yüzlerce metrelik kuyruklara mecbur etti. Üreticileri, marketleri, pazarcıları terörist ilan edip hapse atarak gıda fiyatları ve enflasyonun düşeceğini savunmanın hiçbir ekonomik temeli olmadığı gibi, tam aksine TÜİK’in açıkladığı Tarımsal Girdi Fiyatları Endeksi (Tarım-GFE) verileri, iktidarın üreticiye terör estirdiğini gösteriyor. TÜİK’in iki ay geriden gelerek hesapladığı Tarım-GFE’de Aralık 2023 itibarıyla bir önceki aya göre aylık yüzde 2,62 artış gerçekleşirken, bir önceki yılın aralık ayına göre yıllık artış yüzde 41,43 ve on iki aylık ortalamalara göre gerçekleşen artış yüzde 43,69 oldu. İki ay öncesinin endeks artışlarını gösteren bu rakamlar, ÖTV artışları, gün aşırı yapılan mazot ve akaryakıt zamları, iyice hızlanan kur artışlarıyla şu anda çok yukarılara tırmanmış durumda. Tarım-GFE’deki ana gruplarda aralıkta bir önceki aya göre, tarımda kullanılan mal ve hizmet endeksinde yüzde 2,82, tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinde yüzde 1,47 artış gerçekleşti. Bir önceki yılın aynı ayına göre yaşanan yıllık artış ise tarımda kullanılan mal ve hizmet yüzde 37,64, tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinde yüzde 68,87 oldu.
Yıllık Tarım-GFE'nin kapsadığı alt gruptaki artışlar çok daha yüksek oranlarda gerçekleşti. Yıllık artışın en yüksek olduğu alt grup yüzde 151,60 ile veteriner giderleri olurken, bunu yüzde 89,31 ile diğer mal ve hizmetler izledi. Diğer mal ve hizmetler grubu aylık bazda da yüzde 6,37 ile en yüksek artışı gösterirken, bu grubu aylık yüzde 5,21 oranındaki artışla hayvan yemi izledi. Kuzu etinin kilosunun geçen hafta 40 TL birden artmasının ardında ‘terörist besiciler’ değil, kur artışları, enflasyon, akaryakıt zamları, ÖTV zamlarıyla yükselen veterinerlik hizmetleri ve hayvan yemi fiyatlarında gerçekleşen rekor düzeydeki artışlar yatıyor.
Tarım ve hayvancılıktaki girdilerde yaşanan artışları ve bunda iktidarın uyguladığı yanlış ekonomi politikalarının etkisini görmezden gelip, üreticiyi, marketi, bakkalı, manavı, kasabı, pazar ve hal esnafını terörist ilan etmek, en hafif deyimle siyasi aymazlık ve ülke gerçeklerinden habersizliktir!
ABD ve Avrupa Birliği (AB), Rusya’da muhalefetin önde gelen isimlerinden Aleksey Navalny’nin cezaevinde nedeni belirsiz şekilde ani ölümü ardından Rusya’ya karşı yeni yaptırım kararı aldı. ABD, 16 Türk şirketini yaptırım kapsamına alırken, AB’nin yaptırım paketinde Türkiye ve Çin’i de kapsayan önlemler bulunuyor.
Rusya’da muhalefetin önde gelen isimlerinden Aleksey Navalny, Almanya’da zehirlenerek tedavi edildikten sonra Rusya’ya dönüşünde tutuklanarak cezaevine konulmuştu. Hakkında açılan çeşitli siyasi davalardan toplamda 19 yıl hapse mahkum edilen ve daha birçok davası devam eden Navalny önceki hafta kaldığı cezaevinde nedeni belirsiz şekilde ölünce, ABD ve AB Rusya’ya karşı yeni yaptırımlar uygulamaya karar verdi.
ABD Devlet Başkanı Biden, Navalny’nin ölümü sonrasında 500 maddelik yaptırım paketini işleme koydu. Pakette çok sayıda Rus, Çin, BAE şirketinin yanı sıra 16 Türk şirketi yaptırım kapsamına alındı. Biden, Kongre’den geçirmekte zorlandığı Ukrayna’ya ekonomik destek paketine işlerlik kazandırmak için önemli bir gerekçe elde etti. AB’nin yeni yaptırımlarının Rusya ile ikili ticareti artarak sürdüren Çin ve Türkiye’yi de kapsayacağı açıklandı. AB’nin yeni yaptırım paketinde Rusya’nın ambargo ve yasak kapsamındaki bazı malları ve malzemeleri ele geçirmesine yardımcı oldukları öne sürülen bazı büyük Çin şirketleri ilk kez yer aldı. Ayrıca başta İnsansız Hava Araçları (İHA) olmak üzere AB ülkelerinde üretilen ileri teknoloji ürünleri ve askeri malzemeleri Rusya’ya sağlamakla suçlanan bazı küresel savunma ve teknoloji şirketlerinin de yaptırım kapsamına alındığı kaydedildi. Halen 2 bin dolayında kişiyi kapsayan kara listeye büyük bölümü Rusya’dan olmak üzere, Türkiye ve diğer ülkelerden de 200’den fazla kişi ve kuruluş eklendi.
Rusya ile özellikle Ukrayna savaşı sonrası ticari ilişkilerini daha da geliştiren ve yaptırımların aşılmasına dolaylı destek veren Çin şirketleri yaptırım listesine alınmıştı. Çin yönetimi, bu yaptırımlara karşı tepki göstererek karşı adımlar atacağını ilan etmişti. Şimdi ikinci kez Çin’in AB yaptırımları kapsamına alınması küresel ekonomi ve diplomaside gerginliklere neden olabilir. O yüzden de AB yaptırımlarının nihai aşamada bazı değişikliklere uğraması söz konusu olabilir. Ayrıca BAE, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Ermenistan, Azerbaycan, Sırbistan da AB’nin yeni yaptırım listesine dahil edilen ülkeler. Türkiye açısından ise son dönemde ABD’nin yakın takibe aldığı Türk şirketleri, Türk limanları, Türk bankacılık sistemi şimdi de AB’nin gözetim ve denetiminde olası yaptırımlarla tehdit ediliyor.
Dış ticaretinin en büyük kısmını AB ile gerçekleştiren Türkiye açısından, AB’nin yeni yaptırım kapsamına Türkiye’deki bazı şirketleri ve iş insanlarını alması, sıkıntılara yol açabilir. Türkiye, Orta Asya Türk Cumhuriyetleriyle ticari ilişkilerini hızla geliştirirken, bu ticaretin dolaylı şekilde Rusya’ya yönelik yasaklı malları kapsadığı iddiaları ABD’den sonra AB’nin de benimsediği bir yaklaşıma dönüştü. ABD’den sonra AB’nin de Türkiye’yi Rusya yaptırımları kapsamına alması, siyasi ve ekonomik açıdan önümüzdeki süreçte yeni gerilimleri ve parasal kayıpları beraberinde getirebilir!
İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımda acil ateşkes ilanı için Arap ülkelerinin hazırladığı karar tasarısı BM Güvenlik Konseyi’nde ABD vetosuyla reddedildi. 13 ülkenin ‘evet’, İngiltere’nin çekimser oyuna karşılık ABD temsilcisi ateşkes için ‘acele edilmemesi’ görüşünü savunarak, İsrail’in saldırılarını ve katliamı sürdürmesine onay verirken, ABD’nin alternatif bir tasarı sunacağını açıkladı.
Gazze’de iyice ağırlaşan insani koşullara rağmen İsrail ordusunun saldırıları aralıksız sürüyor. Güneye göç zorunda kalan 1,5 milyon kişinin toplandığı Refah’a yönelik olası bir harekatın engellenmesi çabaları devam ediyor. ABD’nin de aralarında yer aldığı hemen tüm dünya ülkeleri ve liderleri İsrail’i Refah’a saldırıda bulunmaması konusunda uyarmalarına karşılık, Arap ülkeleri tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunulan acil ateşkes tasarısı ABD vetosuyla yürürlüğe giremedi.
ABD’nin bir yandan görüntüde İsrail’e uyarıda bulunması diğer yandan ateşkes çağrısını reddetmesi Filistinlerin yaşadığı ağır insani trajediye duyarsızlık ve savaş yanlısı bir iki yüzlülüktür. Arap ülkelerinin Gazze’de hızla kötüleşen insani durum nedeniyle acil ateşkes yapılmasını öngören karar tasarısı Cezayir tarafından BMGK’ya sunuldu. Yapılan oylamada 13 ülke ateşkes çağrısına evet oyu verirken BMGK’nın 5 daimi üyesinden İngiltere çekimser oy kullandı.
ABD Temsilcisi Thomas-Greenfield BMGK’da yaptığı konuşmada, Katar ve Mısır ile ortaklaşa yürüttükleri diplomatik girişimlerle, Hamas’ın elindeki rehinelerin serbest bırakılması yönünde müzakerelerin sürdüğünü, ateşkesin kabul edilmesi halinde bu sürecin kesintiye uğrayacağını öne sürdü.
ABD Temsilcisi, Hamas’ın elindeki rehineler serbest bırakılmadan bir ateşkes sağlanamayacağı görüşünü savunurken, yakında BMGK’ya sunacakları alternatif karar tasarısında ‘derhal ateşkesin sağlanması, rehinelerin serbest kalması ve Filistinlilere acil insani yardımların ulaştırılmasını birlikte önereceklerini ifade etti. ABD, hazırlayacakları karar tasarısıyla Filistinlilere derhal yardım ulaştırılacağını, tüm rehinelerin serbest bırakılmasıyla da geçici ateşkesin sağlanacağını savunuyor.
BMGK’daki oylamada vetosunu kullanan ABD, savaş ve soykırım karşısındaki samimiyetsizliğini açık şekilde sergiledi. Başkan Biden’ın Kongre’ye sunduğu 95 milyar dolarlık mali yardım paketinde Ukrayna’ya 60, İsrail’e 14 milyar dolar destek öngörülmesi, her iki savaşın sürmesi için ABD’nin istekli olduğunu gösteriyor.