CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/ 24 Mart 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 24 Mart 2024 tarihli raporu şöyle:

ERDOĞAN TOPRAK HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

24 MART 2024

SICAK GÜNDEM

  1. Gazze savaşında katledilen masum Filistinli sivillerin sayısı artıyor. İsrail’i sözle kınayıp lanetleyen İktidar, İsrail’in en büyük ticari tedarikçisinin Türkiye olmasını susarak geçiştiriyor. ‘Gazze için buruk Ramazan’ ifadeleri duygu istismarıdır!
  2. Şubatta yeni kurulan şirket sayısı yüzde 7,5 azalırken kapanan şirket sayısı yüzde 15,9’a yükseldi. Ekonomi politikalarının yarattığı tahribat sadece ülke ekonomisini uçuruma sürüklemekle kalmıyor, toplumsal yıkımı da beraberinde getiriyor!

İÇ POLİTİKA

  1. Cumhurbaşkanı Erdoğan yasaya göre tekrar aday olamayacağını dile getirip, ‘bana adaylık yolu açın’ diye örtülü mesaj veriyor. Formüller üretilirken, ittifakın küçük ortağı Erdoğan’ın tek adam hükümranlığını sürdürme misyonunu üstleniyor!
  2. Daha ileri insan hak ve özgürlükleri için ‘Ankara Kriterlerini’ hayata geçirme vaadiyle AB’nin Kopenhag kriterlerine meydan okuyan iktidar, AİHM’deki insan hakları ve hak ihlali davalarında Türkiye’yi zirveye çıkarttı!

EKONOMİ

  1. Merkez Bankası, politika faizini 5 puan artışla yüzde 50’ye yükseltti. Bu karar, rezerv satıp kuru baskılama çaresizliğinin tıkandığını, enflasyonun dizginlenemediğini, yüksek faize boyun eğildiğini gösteriyor!
  2. Kamu ve özel kesimin kısa vadeli dış borçları 2024 Ocak itibarıyla 225 milyar dolara ulaştı. Baskılanan kurlara rağmen dövizdeki artış kısa vadeli dış borçlardan kaynaklı kur riskini büyütüyor!
  3. Bakan Şimşek’in ‘seçim sonrası yeni vergi artışı yok’ sözleri, seçim öncesi kamuoyunda oluşacak tepkileri önleme amaçlı bir aldatma söylemidir. OVP ve 2024 bütçe hedefleri, vergilerin 2-3 kat artırılacağını ve KDV’nin 7’ye katlanacağını gösteriyor!

TARIM

  1. Tarım ürünleri üretici ve girdi fiyat endekslerinde aylık yüzde 7’yi aşan artış gerçekleşti. İktidar fiyat artışlarını ‘Ramazan fırsatçılığı’ diye nitelendirirken, TÜİK verileri üreticinin ciddi bir darboğaza girdiğini gösteriyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya Devlet Başkanlığı seçimlerini yüzde 87 oyla 5’inci kez kazanan Putin, güçlü ve rakipsiz olduğunu gösterdi. Bu durum Ukrayna savaşını sürdürme, ABD, AB ve NATO ile sert politikaları devreye sokma konusunda Putin’in hareket alanını genişletebilir.
  2. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, AB’ye tam üyelik hedefinin değişmediğini, ilişkilerin güçlendirileceğini açıkladı. Şayet iktidar samimiyse Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Medya Özgürlüğü Yasası’nı yürürlüğe koyma yönünde adım atabilir.

Gazze savaşında katledilen masum Filistinli sivillerin sayısı artarken, İsrail ile ticareti kesintisiz sürdüren iktidar, seçim meydanlarında İsrail ile ticaretin kesilmesini isteyen pankartlardan rahatsız. Gazze için buruk bir Ramazan yaşadıklarını söyleyenler, İsrail’in en büyük ticari tedarikçisinin Türkiye olmasını susarak geçiştiriyor!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ticaret Bakanlığı ve Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) ortaklaşa hazırladığı dış ticaret verileri, 7 Ekim saldırıları ardından başlayan ve beşinci ayına giren Gazze savaşına rağmen İsrail ile ticaretin kesintisiz sürdüğünü gerek doğrudan Türkiye limanlarından gerekse aktarmalı şekilde farklı limanlardan Türk ihraç mallarının İsrail’e taşınmaya devam ettiğini gösteriyor.

İthalatçıları arasında İsrail Savunma Bakanlığı’nın da yer aldığı çimento ve çelik ürünlerinde İsrail’in ihtiyacının önemli kısmı Türkiye’den sağlanıyor. İsrail’in yaş sebze-meyve ve çimento ile demir-çelik ithalatında Türkiye ilk sırada. 2023 sonu itibarıyla İsrail’e yapılan çimento ihracatı 174 milyon dolar. Bu tutar İsrail’in toplam çimento ithalatının yüzde 95’ine karşılık geliyor. İsrail çelik ithalatının yüzde 65’ini Türkiye’den sağlıyor. İsrail’e yapılan çimento satışının yaklaşık 7 milyar dolarlık kısmı Gazze’ye saldırıların başladığı 7 Ekim’den sonra gerçekleştirilirken, aynı dönemdeki çelik ihracatı 50 bin ton. TİM verilerine göre İsrail’e ocak ayında 35 milyon dolar, şubatta 38,5 milyon dolarlık çelik ihraç edildi. Bu çelik mamulleri İsrail ordusunun başta Gazze olmak üzere, Suriye ve Lübnan’a saldırılarında, mühimmat üretiminde kullanılıyor.

Geçen hafta Dışişleri Bakanı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı’nın katıldığı seçim mitinglerinde İsrail ile ticaretin kesilmesini içeren pankartlar, bakanları rahatsız edince pankart açanlar güvenlik güçlerince gözaltına alındı. Cumhurbaşkanının mitinginde İsrail ile ticaretin kesilmesi sloganı atanlar susturuldu. Apar topar alandan çıkartılıp polis araçlarında bekletildi. Cumhurbaşkanı verdiği iftarlarda Filistinlilerin en büyük destekçisinin kendisi olduğunu, Gazzelilerin içinde bulunduğu durumdan dolayı ‘buruk bir ramazan’ geçirdiğini söylüyor. Ancak İsrail ordusu açısından stratejik çelik mamulleri ve çimento ihracını kısıtlayan bir karar yayınlamaktan kaçınıyor.

İktidar özellikle acil dış kaynak ve sıcak para beklentisiyle son dönemde ABD ve AB ile yakınlaşma politikası izliyor. Ticarete yasak getirip İsrail’e destek veren bu ülkelerin tepkisini çekmek istemiyor. Ayrıca rezervleri eksiye düşen, bir dolara bile ihtiyacı olan iktidar açısından, İsrail’e yapılan ihracattan gelen milyar dolarlar hayati önemde görülüyor. Gerek ABD gerekse AB, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle her gün yeni listeler yayınlayıp Türk şirketlerini, ihraç mallarını, vatandaşlarını yaptırım kapsamına alıyor. İktidar sesini çıkartmıyor.

Meydanlarda Netanyahu’ya karşı en ağır ifadeleri kullanan iktidar sözcüleri, İsrail’i sözle kınayıp lanetliyor ama ikili ticareti hız kesmeden sürdürüyor. Şatafatlı iftar ziyafetlerindeki ‘Gazze için buruk Ramazan’ ifadelerinin duygu istismarından ibaret olduğunu herkes biliyor.  

Şubatta yeni kurulan şirket sayısı yüzde 7,5 azalırken kapanan şirket sayısının bunun iki katını aşarak yüzde 15,9’a yükselmesi, yaklaşan ekonomik ve sosyal depremin habercisi. Yabancı yatırımcının gelmediği, yerli yatırımcının yurt dışına gittiği, borç-alacak kavgalarının cinayete dönüştüğü bir atmosfer tüm ülkeye yayılıyor! 

Türkiye’nin en büyük yarı resmi işveren çatı örgütü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) üyeleriyle kapalı toplantıda bir araya gelen Hazine ve Maliye Bakanının iş insanlarına iktidar olarak kendilerinden bir destek, kaynak beklememelerini, herkesin kendi başının çaresine bakmasını söylediği medyada yer aldı. Toplantıdan sızan bilgiler, bakanın kendisine ‘kötü adam’ rolünü biçerek, destek-kredi-yatırım-istihdam vb. alanlarda katkı için tüm kapıları kapattığını gösteriyor.

Karşılıksız çek ve senet sayısındaki patlama, icra dairelerindeki dava dosyalarının taşması, borç-alacak-verecek tartışmalarının insanlık dışı cinayetlere dönüşmesi ülkenin toplumsal bir cinnete sürüklendiğini sergiliyor. Uygulanan ekonomi politikalarının yarattığı tahribat sadece ülke ekonomisini, şirketleri batmaya zorlamakla kalmıyor, toplumsal-sosyal-ahlaki-insani yıkımı da beraberinde getiriyor.

TOBB’un her ay yayınladığı Ticaret Sicili Açılan-Kapanan Şirket İstatistiklerine ilişkin Şubat 2024 rakamları bu insani çöküşün yanı sıra ekonomik alanda, işletme ve şirketler düzeyinde çok ciddi bir yıkım sürecinin somut şekilde ilerlediğini işaret ediyor. Yayınlanan rakamlara bakıldığında şubatta yeni kurulan şirket sayısı bir önceki aya göre yüzde 7,5 gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 13,9 azalmış. Geçen yılın şubat ayına göre yeni kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısındaki düşüş ise yüzde 21,6 düzeyinde gerçekleşmiş.

Şubatta kapanan şirket sayısı ocak ayına göre yüzde 15,9 artarken, geçen yılın şubat ayına kıyasla kapanan şirketlerdeki artış yüzde 65,5’a ulaşmış. Şubatta kapanan şirketlerin 733’ü toptan ve perakende ticaret, 276’sı imalat, 203’ü inşaat alanında faaliyet gösterirken, aynı ayda kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin de 842’si toptan ve perakende ticaret, 325’i inşaat, 244’ü imalat sektöründeki işletmelerden oluşuyor. Sadece bu yılın ilk iki ayında faaliyetine son verip çalışanlarını kapı önüne koyarak kepenk indiren şirket ve gerçek kişi ticari işletmelerin toplamı 3631 oldu. Geçmişte yaşanan ekonomik kriz dönemlerinin hiçbirisinde bu sayıda şirket ve ticari işletmenin iki ayda kepenk indirdiği görülmemiştir.

İki ayda kapanan 3631 şirketin her birinde en az 3 kişi çalışıyor olsa 10 bin 893 kişi, 5 kişi çalışsa 18 bin 155 kişi, ortalama 10 işçisi olsa 36 bin 310 kişi işini, maaşını kaybedip geçim sıkıntısına düşmüş demektir. Düzenli geliri yitiren bu kişilerin borçlarını ödeyememesi, evine ekmek götürememesi yeni sosyal yaraların açılmasına zemin yaratacaktır.

Yabancı yatırımcının ayağını çektiği, yerli yatırımcının akın akın yurt dışına gittiği Türkiye’de mevcut işletmelerin binlercesinin 2 ayda kapanması, büyük bir sosyal trajedinin, ekonomik ve sosyal depremin ayak sesleridir. İnsanı dışlayan, merkezine sadece para, döviz, faizi alan ekonomik modelin ülkeyi hızla uçuruma sürüklediği artık gizlenemiyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Bu benim son seçimim’ açıklamasının ardından Erdoğan’ı 4’üncü kez aday yapma arayışları başladı. Formüller üretilirken, ittifakın küçük ortağı tüm siyasi iddialarından vazgeçip, ‘Ayrılamazsın, bırakamazsın’ diyerek, Erdoğan’ın tek adam hükümranlığını sürdürme misyonunu üstlendi!

Mitinglerde Belediye Başkan adaylarına oy isteyen Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın emaneti devredeceğini ifade edip, ‘Bu benim son seçimim’ demesinden sonra tekrar aday olmasının yolunu açacak formül arayışları başladı. 2014 ve 2018’den sonra anayasaya göre 2023 seçiminde üçüncü kez aday olması söz konusu olmayan Erdoğan’a bu yolu açan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) bir kez daha anayasaya aykırı bir kararın altına imza atamayacağı için iktidar ittifakının hukukçu kurmayları 4’üncü kez adaylık formüllerini öne sürüp, olası adaylığı bugünden meşrulaştırma çabasına giriştiler.

2017’deki anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanının ancak iki dönem üst üste seçilebileceği hüküm altına alınırken, bunun tek istisnası Cumhurbaşkanının ikinci dönem görev süresini tamamlamadan TBMM tarafından bir erken seçim kararının alınması. Cumhurbaşkanı (CB) daha önce 2014’te aday olarak seçildiği için 2018’den sonra, 2023’te tekrar aday olması kendi getirdikleri anayasa değişikliğine aykırı idi. YSK kararlarının kesin olduğu ve itiraz edilemeyeceği gerekçesiyle üçüncü kez adaylığına yapılan itirazlar YSK tarafından reddedildi. CB Erdoğan şimdi yasaya göre tekrar aday olamayacağını dile getirip, ‘bana adaylık yolu açın’ diye örtülü mesaj veriyor. Bu konudaki tek anayasal yol 2028 Haziran’ında görev süresi dolmadan TBMM’nin erken seçim kararı alması. Ya da Cumhurbaşkanı adaylığını iki dönem ile sınırlayan anayasa maddesinin değiştirilmesi.

Anayasa değişikliği için TBMM’de gerekli sayısal gücü olmayan iktidar ittifakı muhalefetin desteğini almak zorunda. Cumhurbaşkanına tekrar adaylık yolu açmak için TBMM’nin erken seçim kararı almasına sayısal gücü yetmeyen iktidar ittifakı yine muhalefetin desteğini almak zorunda. Ortada böyle tablo varken, iktidar sözcülerinin ve iktidar ortağı MHP yöneticilerinin Erdoğan’ı tekrar aday yapma söylemiyle yöntem arayışına girişmeleri, yerel seçim sonrası gündemi buna odaklayıp ‘anayasa değişikliği, 4’üncü kez adaylık, erken seçim’ tartışmalarıyla ağır yoksulluk ve ekonomik krizi gizleme amacına yöneliktir.

Öncelikle Ana Muhalefet Partisi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tek adam otokrasisini sürdürmesini sağlayacak bir anayasa değişikliğine destek söz konusu olamaz. Türkiye’nin anayasa önceliği daha ileri demokrasi, daha geniş insan hakları, daha güçlü hukuk devleti, siyaset gölgesinden kurtulmuş daha tarafsız ve bağımsız yargıdır. Kadın haklarıdır. Özerk üniversitedir. İşsiz gençlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ‘Ayrılamazsın, milleti ve ülkeyi bırakamazsın’ diye seslenen, kendisini Erdoğan ve AKP’ye endeksleyip-eklemleyen bir siyasi partinin varlık nedeni ortadan kalkmış, iddiası kalmamış, kendi partisinden umudunu kesmiş demektir. Ülkeyi tek kişiye mecbur etmek demokrasiye inanmamaktır. Türkiye, tek kişiye mahkum değildir, olmayacaktır.

Daha ileri insan hak ve özgürlükleri için ‘Ankara Kriterlerini’ hayata geçirme vaadiyle AB’nin Kopenhag kriterlerine meydan okuyan iktidar, AİHM’deki insan hakları ve hak ihlali davalarında Türkiye’yi zirveye çıkarttı. AİHM’nin Şubat 2024 İstatistiklerine göre mahkemedeki her 100 dosyadan 35’i Türkiye aleyhine açılan davalardan oluşuyor!

31 Mart yerel seçimlerinde son haftaya girilirken söyleyecek sözü ve vaadi kalmayan iktidar, banka promosyonlarına sarıldı. Kamu bankalarının emeklilere 8-12 bin TL arası promosyon dağıtacağını duyuran Cumhurbaşkanının bu vaadi emrindeki kamu bankalarının kasasından 3 yıl için tek seferlik ödemeyle milyonlarca emekliyi aldatmaya yönelik. Kamu bankalarıyla 3 yıl süreli maaş hesabını bankada tutma sözleşmesi imzalayan bir emekli için 8 bin TL’lik promosyon aylık 222 TL’ye karşılık geliyor. Her alanda demokratik-ekonomik ve siyasi çöküş yayılırken, Aile ve Sosyal Yardımlar Bakanlığının yayınlanan 2023 Yılı Faaliyet Raporu’na göre sosyal yardım alan hane sayısı 4,9 milyona ulaştı. Sosyal desteklerle yaşamını sürdürenlerin sayısı 20 milyona yükseldi. Ortalama her dört kişiden birisi ekonomik özgürlükten yoksun. İktidar, devlet bütçesinden yapılan sosyal yardımları tıpkı kamu bankalarının promosyonları gibi kendi cebinden veriyormuş algısı yaratmaya, oy ve seçim kazanmaya çabalıyor.

Olağanüstü Hal ilanı (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) başlatılan süreçte Türkiye’nin demokrasiden uzaklaştığı, temel hak ve özgürlüklerin engellendiği gerekçesiyle üyelik müzakerelerini donduran AB’ye meydan okuyan iktidar, o dönemde ‘Gerekirse Kopenhag Siyasi ve Demokratik Kriterleri’nin yerine Ankara Kriterlerini koyarak yoluna devam edeceğini’, Türkiye’yi gerçek demokrasiyle buluşturacağını vaat etmişti. Gelinen aşamada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Şubat 2024 itibarıyla açıklanan dava istatistikleri, insan hakları, yargılamadaki adaletsizlikler, temel haklara yönelik ihlaller vb. gerekçelerle Türkiye aleyhine açılan davaların birinci sıraya yükseldiğini, AİHM’deki her 100 dosyadan 35’inin Türkiye aleyhine açılan davalardan oluştuğunu gösteriyor. 29 Şubat 2024 itibarıyla ele alınmayı bekleyen dava dosyası sayısı 67 bin 300 olurken, bunların 23 bin 550’si Türkiye aleyhine açılan davalar.

2023 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde dünyada 173 ülke arasında 148’inci sıraya inen Türkiye, Avrupa'da sondan ikinci. Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, haklar ve özgürlükler, insani gelişmişlik, kamu yönetiminde şeffaflık, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele, gelir dağılımı adaleti ve kamu kaynaklarının adil kullanımı vb. kriterlerde Türkiye’nin gerisinde kalan son sıradaki ülke, 30 yıldır Aleksander Lukaşenko’nun diktatörlükle yönettiği Belarus. Demokrasi sınıfından düşen Türkiye, Bertelsman Vakfı’nın 20 yıldır yayınladığı ve tüm dünyada kabul gören ‘Gelişmekte Olan Ülkelerde Demokrasi-2023’ raporunda, ağırlıkla Afrika ülkelerinin bulunduğu ‘Ilımlı Otokrasiler’ grubunda yer alıyor.

Ankara Kriterleri ile Türkiye’yi Kopenhag Kriterleri’nin de ilerisinde bir demokrasi ve özgürlük ülkesi haline getireceğini vaat eden AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkeyi getirdiği nokta; haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizliklerin zirveye çıktığı, insan hakları davalarında Avrupa birincisi olan bir Türkiye tablosu!

Merkez Bankası (MB) politika faizini 5 puan artışla yüzde 50’ye yükseltti. 2018’de faizi yüzde 24’e, 2021’de yüzde 19’a çıkartan MB Başkanlarını görevden alan Cumhurbaşkanı, şimdi suskun. Bu karar, rezerv satıp kuru baskılama çaresizliğinin tıkandığını, enflasyonun dizginlenemediğini, yüksek faize boyun eğildiğini gösteriyor!

Merkez Bankası Para Politikası Kurumu (PPK) 21 Mart’taki toplantıda, politika faizini yüzde 45’ten yüzde 50’ye yükseltti. Piyasa anketlerindeki ağırlıklı beklenti, faizin sabit kalacağı yönündeydi. Ancak MB yönetimi, kurlar yükselirken faizi artırmadıkça taze sıcak para girişi olmayacağını görerek faizi yükseltmeye mecbur kaldı.

Ekonomi yönetiminin politikalarını, atacağı adımları önceden gündeme getiren JP Morgan, PPK toplantısından bir hafta önce MB’nin faizi en az 5 puan artıracağını dile getirmişti. Deutsche Bank ve Bank of America’nın (BofA) raporlarında da MB’nin 5 puan faiz artışına gideceği yer almıştı. Uluslararası bankerlerin bu beklentileri ve ‘faizi 5 puan artırın’ yönündeki örtülü talepleri bu kararla hayata geçirildi.

3 Şubat’ta istifa eden Gaye Erkan’ın yerine atanan yeni MB Başkanı Fatih Karahan, Enflasyon Raporu’nu açıklarken, faiz artışında sona gelindiğini, yeni faiz artışı yapılmayacağını, faiz indiriminin başlayabileceğini dile getirmişti. Bir ayda tam tersi yöndeki kararla yüzde 50’ye çıkarılan politika faizi, daha da yükselecek. Yüzde 50 politika faizi halen yüzde 67 olan resmi enflasyonun eksi 17 puan altında.

Döviz kurları ve enflasyon artışıyla mücadele araçlarından sadece birisi olan politika faizinin geçen ay sabit tutulup faiz artışının sona erdiğinin açıklanması kurları hareketlendirdi. Şubat enflasyonu yüzde 4,5 oldu. MB, kur artışını önlemek için son 1,5 ayda 20 milyar dolar satmak zorunda kaldı. MB rezervi erirken dolar-euro yükselişi sürdü. MB’nin daha fazla satacak rezervi kalmadı. Kur artışını frenlemek için yüklü faiz artışı kaçınılmaz hale geldi. MB yeni bir kararla uzun süredir kullanmadığı faiz koridorunu da gecelik repolar için +/- 300 puan olarak tekrar devreye soktu. Dolayısıyla yüzde 50 faiz gecelik repolarda yüzde 53’e çıkarılacak. MB-PPK açıklamasında faizin; ‘enflasyon görünümündeki bozulma ve aylık enflasyon artışındaki hızlanma’ nedeniyle artırıldığı ifade edildi. Aylık enflasyon artışının yılın ikinci yarısında düşüşe geçeceği, bu noktaya kadar parasal sıkılaştırmanın güçlü şekilde süreceği vurgulandı. Ekonomi yönetiminin ‘radikal bir faiz artışı yapılmazsa, dış kaynak gelmeyeceği, dövizin ve enflasyonun kontrolden çıkacağı’ konusunda Cumhurbaşkanını uyarıp ikna ettiği anlaşılıyor.

Tüm faizleri yukarı çekecek bu kararın ardından, parasal sıkılaştırma, krediye erişim ve kredi kartı harcamalarına daha sert kısıtlamalar kaçınılmaz. Ancak çok ciddi mali disiplin, bütçe harcamalarında kısıntı, kamuda kapsamlı bir tasarruf içeren mali önlemler alınmadığı takdirde, tek başına faiz artışının etkisi kısa sürede sonuçsuz kalacak, maliyeti yüksek olacaktır. Yüksek faize rağmen kurların ve enflasyonun kontrolü zorlaşacaktır. Nisan ayından itibaren hanelerin ve işletmelerin soluk alamaz hale getirileceği bir süreç yaklaşıyor!

Kamu ve özel kesimin kısa vadeli dış borçları 2024 Ocak itibarıyla 225 milyar dolara ulaştı. Baskılanan kurlara rağmen dövizdeki artış kısa vadeli dış borçlardan kaynaklı kur riskini büyütüyor. Kurlardaki her 1 TL artış kısa vadeli dış borçların TL karşılığının 225 milyar lira artması anlamına geliyor!

Merkez Bankası (MB) gelecek bir yıl içinde yapılacak dış borç geri ödeme tutarının Ocak 2024 sonu itibarıyla 225,4 milyar dolar olduğunu açıkladı. 2025 yılı ocak ayına kadar geri ödenmesi gerekli bir yıl ve daha kısa vadeli dış borç tutarının ağırlıklı bölümü 131,9 milyar dolarla özel sektöre ait. Dolayısıyla kısa vadeli dış borçların yüzde 58,5’i özel bankalar, özel sektör ve reel sektör şirketleri, imalat sanayicileri vb. kuruluşların döviz borçlarından oluşuyor. Buna göre özel bankalar bir yıl içinde 58,1 milyar dolar dış borç geri ödemek ya da bu borçlar için aynı tutarda yeni sendikasyon kredisi temin ederek borçlarını çevirmek zorunda. Banka dışı diğer özel finans kurumlarının 2025 Ocak ayına kadar çevirmesi gereken dış borcu ise 3,2 milyar dolar. Finans dışı özel sektör şirketlerinin ve reel sektörün bir yıl ve daha kısa sürede vadesi dolan döviz borçları 61,4 milyar dolar.

  • Kamu kesiminin bir yılda vadesi gelen dış borçlarının tutarı 47,4 milyar dolar olurken MB’nin gelecek ocak ayına kadar büyük bölümü swap olmak üzere 46,1 milyar dolar döviz borcunu geri ödemesi gerekiyor.

Swap hariç net döviz rezervleri ekside olan MB’nin kısa vadeli dış borçlarının hızla artarak kamu kesiminin toplam kısa vadeli dış borçlarıyla hemen hemen aynı tutara yükseldiği görülüyor. MB’nin kısa vadeli dış borcu ve bir yılda yapması gereken geri ödemelerin önemli bölümü, kurları baskılamak için açıktan satış ve arka kapı satışlarıyla azalan döviz rezervlerini takviye amaçlı swap borçlarından kaynaklanıyor. MB, Katar ve BAE vb. ülkelerle yaptığı swap borçlanmaları yanında, başta Suudi Arabistan, Azerbaycan olmak üzere bazı ülkelere de MB nezdinde milyarlarca dolarlık döviz depo hesapları açtı. Gerek yapılan swap işlemleri gerekse döviz depo hesapları için yüklü faizler ödeyen MB’nin dış borçları ve kısa vadeli döviz geri ödemeleri son 3-4 yıldan bu yana katlanıyor. MB’nin bu ay sonu ya da nisanda yapılacak Genel Kurulunda en az 850 milyar TL zarar açıklaması bekleniyor. Bu zararın nedeni, kurları baskılamak için yapılan rezerv satışları sonrası rezerv takviyesi için yapılan swap borçlanmalarına ödenen yüklü faizlerin yanında, Kur Korumalı Mevduata (KKM) ödenen faiz ve kur farkının tüm yükünün geçen yılın temmuzundan bu yana hazineden MB’ye yıkılması. MB kârını olağanüstü genel kurul yaparak hemen bütçeye aktaran iktidar açısından bu yıl MB’den gelecek bir kaynak söz konusu değil.

  • Ocak sonunda 225,4 milyar dolara ulaşan kısa vadeli dış borçların TL karşılığı, 7 trilyon TL’yi aşıyor.

Kur artışları frenlenemezse kısa vadeli dış borçtan kaynaklı kur riski olağanüstü boyutlara ulaşacak.  Ocakta 30 olan dolar/TL kuruyla 225,4 milyar dolarlık kısa vadeli dış borcun TL karşılığı 6,7 trilyon TL iken şu anda 32 TL güncel kurla 7,2 trilyon TL. İki ayda 500 milyar TL artan kur riskinin daha da büyümesi tüm borçlu kesimler için büyük tehdit!

İktidar, seçim sonrası yeni vergi artışı olmayacağını söylerken OVP ve 2024 bütçe hedefleri, vergilerin 2-3 kat artırılacağını, KDV’nin 7’ye katlanacağını gösteriyor. Milyonlarca memur, işçi, ücretli en geniş vergi tabanını oluştururken, bir avuç ayrıcalıklı kesim muafiyetlerle milyonların ödediği vergilerden nemalanıyor!

Seçimlerden sonra vergi artışlarının yanı sıra başta elektrik ve doğalgaz olmak üzere çok yüksek oranlı zamların yapılması iktidarın gizlediği öncelikli hedefi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, seçim sonrası vergilerde artış olmayacağını dile getirse de Orta Vadeli Program’da (OVP) bu yılın 3. Çeyreğinden itibaren, yani seçimin hemen sonrasında vergi kanunlarında ‘vergi tabanını genişletecek düzenlemelere gidileceği’ yer alıyor.

Kaldı ki Bakan Şimşek, sadece Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, Katma Değer Vergisi (KDV) ve Motorlu Taşıtlar Vergisini sayarak artış yapılmayacağını söylerken dolaylı vergilerden hiç söz etmiyor.

  • İktidarın vergilerde yapacağı artış ve düzenlemeler, Bakan Şimşek’in adını söylemediği vergilerde gizli!

Vergi sistemimizde Bakan Şimşek’in saydığı 4 vergi dışında, geniş kesimler için ağır yük oluşturan ve en az 2-3 kata kadar artırma yetkisi Cumhurbaşkanına bırakılan çok sayıda vergi var.

  • Özel İletişim Vergisi (ÖİV),
  • Özel Tüketim Vergisi (ÖTV),
  • Akaryakıt Tüketim Vergisi (ATV),
  • Değerli Konut Vergisi (DKV),
  • Konaklama Vergisi (KOV),
  • Dijital Hizmet Vergisi (DHV),
  • Şans Oyunları Vergisi (ŞOV),
  • Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV),
  • Damga-Resim-Harçlar, Emlak Vergisi vb. vergilerin Cumhurbaşkanı kararıyla bir günde katlanarak artırılması söz konusu.

2024 bütçesinde; ÖİV’de yüzde 161,50, BSMV’de yüzde 98,08, ŞOV’de yüzde 108,99, ÖTV’de yüzde 72,50, KOV’de yüzde 61,52, Damga Vergisinde yüzde 70,62, Veraset ve İntikal Vergisinde yüzde 63, dahilde alınan KDV’de yüzde 278,93, beyana dayanan KDV’de yüzde 299,60 artış öngörülüyor.

OVP ve Merkez Bankası’nın Enflasyon raporunda yılsonu enflasyon hedefinin yüzde 36 olduğu anımsandığında hemen hemen tüm vergilerde enflasyon hedefinin en az 2 katı, KDV’de 7 katına varan artışlar yapılacağı anlaşılıyor.

  • Bütçede 2024’te hedeflenen 8 trilyon 335 milyar liralık vergi geliri tutarı, 2023’teki 4 trilyon 270 milyar TL’nin neredeyse iki katı!

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ‘seçim sonrası yeni vergi artışı yok, vergiyi tabana yayma var’ sözleri iktidarın vergi yağmuru planını gizleme, seçim öncesi kamuoyunda oluşacak tepkileri engelleme ve sandığa yansımasını önleme amaçlı bir aldatma söylemidir.

Bakan Şimşek, son dönemde iktidar medyasında kanal kanal gezerek uygulanan programın nasıl başarılı olacağını, dış piyasalarda nasıl beğeniyle izlendiğini anlatıyor. Toplumda derinleşen sefaleti, gelir dağılımındaki aşırı bozulmayı, geniş kesimlere kaynak bulunamazken Kamu-Özel garantili projelere aktarılan milyarları, saraydaki ve kamudaki israfı dile getirmiyor.

Bakan Şimşek, bu yıl kamuya yeni personel alınmayacağını sadece emekli olanların yerine memur alınacağını ifade ederken, atanmayı bekleyen yüz binlerce genç öğretmenin, sağlık personelinin, mühendis ve veterinerlerin, diğer mesleklerdeki gençlerin daha ne kadar işsiz kalacağından söz etmiyor.

İktidar medyası, Türkiye’yi derinden etkileyen ekonomik krizi, işçinin-memurun-emeklinin-üreticinin-esnafın dar gelirlinin yaşam mücadelesini görmezden gelerek kötü adam olmaktan çekinmeyen Bakan Şimşek’i soluksuz ve soru sormadan dinliyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, vergi tabanını genişletecek adımlar atılacağından söz ederken zaten sayıları 32 milyona ulaşan ücretli-maaşlı kesimin en geniş peşin vergi mükellefi ve tüm yükü omuzlayan vergi tabanı olduğunu görmek, bu kesimlerin vergi yükünü hafifletmek istemiyor.

Kurumlar, şirketler, serbest çalışanlar bir yıl sonra beyannameyle vergi ödüyorlar. Dolayısıyla bu kesim, kendi belirlediği ve beyan ettiği kadar vergi ödüyor. Çoğu zaman zarar beyan ederek hiç vergi ödemiyor.

2023 bütçesinde 994 milyar TL olan, bir avuç ayrıcalıklı kesime sağlanan istisna ve muafiyetlerin tutarı, 2024 bütçesinde 2,2 trilyon TL’ye çıkartıldı. İktidar, vergi tabanını genişletme vaadiyle zaten kazancı ele geçmeden vergisi peşin kesilenlerin sırtına yeni vergi yükleri bindirmeyi hedeflerken, bu kesimden aldığı vergilerin 2,2 trilyon lirasını imtiyazlı azınlığa aktarmayı öngörüyor!

 

 

 

 

 

 

 

Tarımda üretici ve girdi fiyat endekslerinde aylık yüzde 7’yi aşan artışların gerçekleşmesi, önümüzdeki aylarda tüm gıda maddelerinde yeni bir fiyat ve enflasyon artışı dalgasını işaret ediyor. İktidar fiyat artışlarını ‘Ramazan fırsatçılığı’ diye nitelendirirken, TÜİK verileri üreticinin ciddi bir darboğaza girdiğini gösteriyor!

TÜİK’in 2024 Şubat ayı Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) ile 2024 Ocak ayı Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi (Tarım-GFE) verileri her türlü gıda ürününde yeni bir zam ve enflasyon dalgasının başladığını gösteriyor. Her iki endekste de aylık enflasyon artışı yüzde 7’nin üzerinde. Tarım-ÜFE şubatta aylık yüzde 7,18, yıllık yüzde 58,29 artış gösterdi. Tarım-GFE’de ocakta aylık yüzde 7,51, yıllık yüzde 45,11 artış yaşandı. Önümüzdeki aylarda gerek tüketici enflasyonu (TÜFE) gerekse gıda fiyatlarındaki artışın sinyallerini veren Tarım-ÜFE her ayın 1’i ile 30’u arasında üreticilerin pazarlama kanallarına sattığı çıplak ürün fiyatlarının ilk çıkış tutarını yansıtıyor. Dolayısıyla Tarım-ÜFE verileri, ürünün pazar ve marketlere varana kadar üzerine eklenen KDV, nakliye, taşıma, hal vergileri, kent içi dağıtım, pazarcı ya da market kâr marjı vb. unsurları içermiyor. Aylık artışın tarla ya da bahçeden daha ilk çıkış anında yüzde 7’nin üzerinde olması, bu ürünlerin nihai tüketiciye ulaştığı raf ya da tezgah fiyatının en az yüzde 10-15 daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Tarım-ÜFE ve Tarım-GFE verilerinin ocak ve şubat aylarına ait olduğunu dikkate aldığımızda mart ve sonraki aylarda daha yüksek aylık artışlar yaşanacağını, ürünlerin satış fiyatının katlanacağını öngörmekteyim. TÜİK 15 Mart’ta yaptığı açıklamada, Tarım-GFE ile ilgili hesaplamaların bundan böyle AB standartlarına göre güncelleneceğini duyurdu. 21 Mart’taki Tarım-GFE verileri bu şekilde hesaplandı. Daha önce enflasyon, işsizlik, turizm istatistikleri, GSYH ve Milli Gelir vb. hesaplarda AB yöntemine geçiş yapıldıktan sonra, işsizlik, enflasyon düşerken, kişi başı milli gelir yükselmişti. 21 Mart’ta AB yöntemiyle hesaplanan Tarım-GFE verilerinin öncekilere göre daha düşük çıktığını söylemek olanaklı. Değiştirilen hesap yöntemine rağmen Tarım-GFE’de ocaktaki yıllık artış yüzde 45,11 olurken, endeksi oluşturan alt kalemlerdeki tohum, hayvan yemi vb. girdilerin yıllık artışı çok daha yüksek. Tohum-dikim materyallerinde yüzde 49,5 olan yıllık artış, malzemelerde yüzde 76, diğer mal ve hizmetlerde yüzde 85, veteriner hizmetlerinde yüzde 167,95. Yüzde 7,51 olan aylık artışa karşılık makine bakım masraflarındaki aylık artış yüzde 14,70, veteriner hizmetlerinde yüzde 29,35.

Üretimde kullandığı malzeme masrafı bir ayda yüzde 15 artan, tohum fiyatı bir yılda yüzde 50 zamlanan üretici, veteriner ücreti ayda yüzde 30 yılda yüzde 168 artan besici; bunu etin, sütün, domatesin, biberin, elmanın fiyatına yansıtınca Ramazan fırsatçısı mı oluyor?

Daha önce temel gıda ürünlerinde yaşanan fiyat artışlarını, soğan ve patatese kadar uzayan ürün kıtlığını ‘gıda teröristlerinin’ yarattığını öne sürerek sorunu para cezalarıyla çözmeye çalışan İKTİDAR, şimdi yaş meyve-sebze ve diğer ürünlerdeki yüksek artışları ‘Ramazan fırsatçılığı’ diye nitelendiriyor. Üreticiye destek sağlamak yerine, fırsatçılıkla suçladığı ÜRETİCİYLE-TÜKETİCİYİ karşı karşıya getirip ağırlaşan GIDA VE BESLENME sorununu gizliyor!

Rusya’da geçen hafta yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerini 5’inci kez Vladimir Putin’in kazanması, Rus liderin ülkesinde güçlü ve rakipsiz olduğunu gösterdi. Baskı, şaibe, muhalefete yönelik yasaklar vb. iddialara karşılık seçime katılımın yüzde 74 olması ve Putin’in yüzde 87 oy alması dikkat çekici!  

Rusya’da geçen hafta yapılan ve oylamanın 3 gün sürdüğü Devlet Başkanlığı seçimlerinin kesin sonuçları 18 Mart’ta açıklandı. Rusya Devlet Başkanı Putin, Yüksek Seçim Kurulu’nun onay verdiği 3 rakip adaya karşı girdiği seçimleri oyların yüzde 87,28’ini alarak önde bitirdi. Batılı ülkelerin şaibe, muhalefete baskı iddialarının yanı sıra seçime katılımın çok düşük düzeyde kalacağı, bunun da Putin’e protesto anlamına geleceği beklentilerine karşılık Rus seçmenlerin yüzde 74,22’sinin sandığa gitmesi, Putin’in rakipsiz lider olduğunu gösterdi.

Putin, beşinci kez devlet başkanlığına seçilirken iktidar süresi 24 yıla ulaştı. Rusya’daki anayasa değişikliği öncesinde en fazla iki dönem seçilme kuralı uyarınca 2008-2012 döneminde devlet başkanlığını Medvedev’e bırakıp, kendisinin Başbakan olarak ülkeyi yönettiği dönem de dahil edildiğinde gerçekte Putin 6 dönemdir iktidarda. 2020’deki anayasa değişikliğiyle mevcut devlet başkanının geçmiş dönem sayısı sıfırlanarak tekrar iki dönem üst üste aday olmasının yolunu açan düzenleme referandumda kabul edilince Putin 2036’ya kadar görevi sürdürme imkânına kavuşmuştu. Yeniden 6 yıl süreyle devlet başkanı seçilen 2030’a kadar görev yapacak ve 30 yıl Rusya’yı yönetmiş olacak. 2020’deki referandumla Putin’in dönem sınırlaması sıfırlandığı için 71 yaşındaki Rus lider 2030 seçiminde tekrar aday olabilecek ve seçilirse 2036’ya kadar görevini sürdürebilecek. 31 yıl Devlet Başkanlığı yapan Stalin’in rekorunu geçecek.

Rusya Yüksek Seçim Kurulu’nun kesin sonuçları açıkladığı 18 Mart’ın Kırım’ın Ukrayna’dan Rusya’ya ilhakının 10’uncu yıldönümü. Seçimlere katılımın yüzde 70’i aşması ve Putin’in oyların yüzde 87’sini alması, Ukrayna savaşının devamı açısından bir tür referandum ve Rus halkının Putin’in politikalarına desteği olarak görülebilir. Seçime katılım ve seçimdeki oy oranı, gerek seferberlik emriyle binlerce kişinin silah altına alınması gerekse yaptırım kararlarıyla ülke ekonomisinde, halkın günlük yaşantısındaki sıkıntıların Putin’e desteği azalttığı yönünde batılı liderlerin öne sürdüğü tezlerin aksini gösteriyor. Bu durum Ukrayna savaşını sürdürme, ABD, AB ve NATO ile sert politikaları devreye sokma konusunda Putin’e hareket alanını genişletme olanağı veriyor. Seçim sonuçları Rusya’da etkili bir muhalefetin olmadığını sergiledi. Putin’in yeni devlet başkanlığı dönemi resmi olarak 7 Mayıs’ta başlayacak. Putin’in yeni dönemde izleyeceği politikalarda değişikliğe gidip gitmeyeceği atanacak yeni Başbakan ve bakanların belli olmasıyla netlik kazanacak.

AB, ABD ve Avrupalı liderler seçimin şaibeli olduğunu öne sürüp Putin’in seçilmesine tepki gösterirken, Çin, Hindistan, Sırbistan vb. ülkelerle birlikte Putin’i kutlayan tek NATO üyesi ülke lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Seçim sonrası ilk ziyaretini Çin’e yapması planlanan Putin’in Nisan-Mayıs aylarında Türkiye’ye geleceği açıklanmıştı. ABD ve AB ile yakınlaşma çabasındaki iktidarın yeni dönemde Rusya ile ilişkilerde nasıl bir yön izleyeceği bu ziyaretle netlik kazanacak.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, AB’ye tam üyelik hedefinin değişmediğini, ilişkilerin güçlendirileceğini açıkladı. İktidarın AB’ye tam üyelik hedefinden vazgeçmediği tezini sergileyecek, demokratikleşme, hukuk devleti ve insan haklarının güvenceye alınmasını sağlayacak adımlar atması gerekiyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik vizyonunun güçlü bir şekilde sürdüğünü, bunun Türkiye için stratejik bir hedef olduğunu, AB kurumlarıyla ilişkilerin güçlendirileceğini açıkladı. Bakan Fidan, AB ile ilişkilerde her iki taraf lehine ilerletilmesi gereken alanlar arasında gümrük birliğinin güncellenmesi, vize serbestisi, daha farklı ticari imtiyazlar, mülteci akınıyla mücadele gibi konuların yer aldığını dile getirdi. Haziran ayındaki Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin Türkiye-AB ilişkileri açısından önemli olduğu vurgulandı. Anketlerde AP seçimlerinde aşırı sağcı, ırkçı partilerin oylarının artacağı, daha fazla sayıda nazi-faşist eğilimli adayın AP’ye seçileceği görülüyor. Buna rağmen AP içinde sol-sosyal demokrat-yeşiller ile liberal sağ-muhafazakar demokrat grupların ağırlığının süreceği görüşü ön plana çıkıyor.

AP Türkiye raporlarındaki eleştiriler, insan hakları, hukuk devleti, AİHM kararlarının uygulanmaması vb. nedenlerle Türkiye aleyhine verilen önergeler ile karar tasarılarını tamamı AP Genel Kurulu’nda kabul edildi. Türkiye ile AB üyeliği müzakerelerinin sonlandırılması Genel Kurul’dan ezici çoğunlukla geçti. AP’nin tavsiye niteliğindeki bu kararları bugüne kadar işlerlik kazanmadı. 

  • Haziran seçiminde AP’de aşırı sağın güçlenmesi halinde Türkiye aleyhine kararların artması, Türkiye-AP ilişkilerinde yeni sorunların çıkması kaçınılmaz görünüyor.

Bu noktada Bakan Fidan’ın ilişkilerin güçlendirileceğini dile getirdiği AB kurumlarının en önemlilerinden birisi de AP. 2005’te Türkiye’nin AB üyeliğine adaylığı AP Genel Kurulu’nda ‘evet’ yazılı Türkçe pankartlarla, coşkuyla kabul edilmişti. Müzakerelerin donmasında karşılıklı yanlışların yanında iktidarın siyasi baskı ve yasakları, anti demokratik adımların olumsuz etkisi daha fazla oldu. AB ve AP ile mesafe iyice açıldı.

İktidarın AB ile daha güçlü ilişki söylemi için test niteliğindeki Medya Özgürlüğü Yasası, AP’de kabul edildi. Bu yasa tüm AB ülkelerinde gazetecilerin çalışma-haber alma ve haber kaynaklarını koruma haklarını güvenceye alıyor. Kamu yayıncılığı ve resmi ilan kurumlarını hükümet baskısı ve siyasi müdahaleye karşı koruyup bağımsızlığını sağlayacak kriterler getiriyor. Medya sahipliği ve medya sermayesinin şeffaflığını zorunlu kılıyor.

Şayet iktidar AB ile daha güçlü ilişkilerde samimiyse Medya Özgürlüğü Yasası’nı yürürlüğe koyma yönünde adım atabilir. Son dönemde kaynağı belirsiz sermayedarların sahipliğindeki yeni medya oluşumlarıyla ilgili iddiaların üzerine gidilebilir. Tüm bu adımları atmak için AB’ye tam üye olmayı, ilişkileri güçlendirmeyi beklemeye gerek yok. Demokrasiden, hukuk devletinden, özgür ve sansürsüz medyadan yana bir siyasi iradeyi sahiplenmek yeterlidir.