CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/ 23 Haziran 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 23 Haziran 2024 tarihli raporu şöyle:

ERDOĞAN TOPRAK HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

23 HAZİRAN 2024

SICAK GÜNDEM

  1. İsviçre’deki Uluslararası Ukrayna Konferansı’na Türkiye Dışişleri Bakanlığı dışında Fener Rum Patrikhanesi Patriği Bartholomeos’un da ‘ekümenik’ sıfatıyla ayrı bir resmi heyetle katılması, Lozan Anlaşması’nın ve egemenliğin ihlalidir.
  2. Küresel piyasa araştırma ve yatırım kurumları, ekonomi yönetiminin bir yıla yaklaşan uygulamalarının ‘yüksek ve risksiz kazanç’ olanaklarıyla yabancıları memnun ettiğini, Türk halkının mağdur edildiğini dile getiriyor.

İÇ POLİTİKA

  1. TBMM’ye getirileceği açıklanan 500 milyar TL'lik yeni vergi paketi, yılsonuna kadar hedeflenen 2,1 trilyon liralık borçlanma hedefinin dörtte biri. Göstermelik tasarruf tedbirlerinden sonra vergi paketleriyle istikrar sağlanması mümkün görünmüyor!
  2. İktidar ittifakı, kitlelerin acil ve yakıcı sorunlarına çözüm üretmek, toplumsal gerginlikleri azaltmak yerine kavga ve çatışmadan beslenen tarzı sürdürmek istiyor!

EKONOMİ

  1. Hazinenin borçlanma faizi hızla yükseliyor. İktidar 21 yıl sonra en yüksek borçlanma faizi rekorunu kırarak, mayıs ayında yüzde 39 faizle borçlanarak ağır kriz ve yüklü borçlanma dönemine geri döndü!
  2. Türkiye’nin sanayisi üretim ve yatırım alarmı veriyor. Teşvik belgesine bağlanan yatırımlarda geçen yıla göre yüzde 50’ye yaklaşan düşüş yaşandı. Yeni yatırım teşviklerindeki istihdam sayısı, 26 binden 15 bine indi!
  3. TÜİK’in 2023 Hane Halkı Bütçe Araştırması sonuçları; toplumun geniş kesimlerinin tasarruf, kültür, gezi, eğlence, eğitim vb. harcamalara para ayıramadığını, sadece karnını doyurup kira ödeyerek yaşamını sürdürdüğünü gösteriyor!

TARIM

  1. Buğdayda kiloda 1 TL, arpada 25 kuruş taban fiyat artışıyla üreticiyi perişanlığa sürükleyen iktidar, şimdi de TMO depoları geçen yıldan dolu olduğu için ürün alımı yapmıyor. Üretici, ikinci bir mağduriyet yaşıyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 3-4 Temmuz’daki Astana buluşmasını duyurması, yakın dönemde Türkiye ziyaretinin gündemde olmadığının diplomatik dille ifadesidir!
  2. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partilerin elde ettiği sonuçlar; başta Fransa, Almanya ve Belçika olmak üzere çoğu Avrupa ülkelerinde, taşları yerinden oynattı. Aşırı sağın zaferi Türkiye-AB ilişkilerinde zorlu bir dönemin habercisi!

 

 İsviçre’deki Uluslararası Ukrayna Konferansı’na Türkiye Dışişleri Bakanlığı dışında Fener Rum Patrikhanesi Patriği Bartholomeos’un da ‘ekümenik’ sıfatıyla ayrı bir resmi heyetle katılması Lozan Anlaşması’nın ve egemenliğin ihlalidir. Patrikhaneyle ilgili somut ve net düzenlemeler süratle yapılarak uygulamaya konulmalıdır.

İsviçre’nin Bürgenstock kentinde gerçekleştirilen Uluslararası Ukrayna Konferansı’na Türkiye’den Fener Rum Patriği Bartholomeos’un ayrı bir resmi heyet olarak davet edilmesi, Patriğin konferansta ekümenin sıfatıyla konuşma yapması ve nihai bildiriye aynı sıfatla imza atması, Lozan Anlaşması’nın ve Türkiye’nin egemenlik haklarının ihlalinden öte iktidarın vahim bir diplomatik aymazlığıdır.

Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Başkanlığındaki resmi heyetle temsil edildiği konferansta Patrik Bartholomeos ve beraberindekiler Türkiye’den ayrı bir resmi heyet olarak masada yer aldı. Patrik ve heyeti, İsviçre ve Ukrayna’nın resmi davetiyle konferansa katıldı. Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Patrikhane politikasının değişmediğini, bu konudaki her türlü tartışmanın yersiz ve ‘izahtan vareste’ olduğunu dile getirdi.

‘Ekümenik patrik’ iddiasıyla Ortodoksların Evrensel Liderliğini ve Vatikan Devleti’ne benzer bir dini devlet temsiliyetini hedefleyen Fener Rum Patrikhanesi’nin uluslararası bir konferansta Türkiye dışında resmi heyetle temsili kabul edilemez bir tarihsel ihlaldir. Lozan Anlaşması ile Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin ekümenik sıfatının olmadığı, İstanbul-Fatih İlçe Kaymakamlığı’na bağlı Ortodoks Hristiyan Türk vatandaşlarının bir kilisesi olduğu kabul edilmiştir. Bu mutabakatın delinmesi yönünde bugüne kadar defalarca yapılan girişimler Lozan Anlaşması güvencesi karşısında sonuçsuz kaldı.

Son dönemde ABD ve AB, Fener Rum Patrikhanesinin ekümenik olarak tanınması için iktidara baskıda bulunmaktadır. Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Rus Ortodoks Kilisesi’nden ayrılan Ukrayna Ortodoks Kilisesi, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik unvanını kabul ederek, buraya bağlanma kararı aldı. Patrik Bartholomeos’u dünya Ortodokslarının ‘Dini Lideri’ ilan etti. Anlaşıldığı kadarıyla Ukrayna yönetimi İsviçre ile ortak tavır alarak bu konferansı Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik Bartholomeos için ‘uluslararası tanınma’ amaçlı bir fırsata dönüştürmek istediler. Resmi davette bulunup ve masada resmi heyet yeri ayırdılar. Nihai bildiriye de Patriğin ekümenik unvanıyla imza atmasına zemin hazırladılar. Bu girişim, Lozan Anlaşması’nı delme ve Türkiye’nin egemenliğini yok sayarak pasivize etme amaçlı diplomatik planın parçasıdır. Dışişleri Bakanlığı, İsviçre hükümetine protesto notası verildiğini ve ‘izahat’ istendiğini açıkladı.

Uluslararası bir konferansta Türkiye’nin iki ayrı resmi heyetle temsili bugüne kadar benzeri yaşanmamış bir diplomasi çelişkisidir! İktidar, Patrikhanenin ekümenik iddiasının tanınmadığını dünyaya ilan etmelidir. Bu kapsamda Fatih Kaymakamlığı’nın 2022 Ağustos’undaki açıklaması doğrultusunda çıkartılacak yönetmelik ve diğer hukuki düzenlemeler hızla yürürlüğe konularak uluslararası talepler tümüyle sonlandırılmalıdır.

Küresel piyasa araştırma ve yatırım kurumları, uygulanan ekonomi modelinin yabancıları memnun ettiğini ancak halkın ağır mağduriyet yaşadığını belirterek modele toplumsal destek olmadığını vurguluyor. Kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe girenlerde rekor artış bunu teyit ediyor!

Küresel kurumların yanı sıra Reuters, Bloomberg vb. uluslararası ekonomi ajansları yaptıkları Türkiye analizlerinde, ekonomi yönetiminin bir yıla yaklaşan uygulamalarının ‘yüksek ve risksiz kazanç’ olanaklarıyla yabancıları memnun ettiğini, Türk halkının bu programla sosyal ve ekonomik açıdan ezilerek mağdur edildiğini dile getiriyor. 

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in uyguladığı ekonomik model, bir yılda geniş toplumsal kesimlerin insanca yaşam olanaklarını ortadan kaldırdı. Yüksek enflasyon karşı kitlelere doğru düzgün koruma sağlamayan model, milyonlarca kişinin gündelik yaşamını bile sürdüremez hale getirilerek her türlü harcama ve tüketimini kısmasını, bu yolla enflasyonun düşürülmesini hedefliyor. Yabancı para ve sermaye sahiplerine ise yüksek faiz, borsa, hazine kağıtlarıyla vergisiz-sorgusuz kazanç olanakları sağlanıyor.

Temmuz döneminde asgari ücret, memur ve emekli aylıklarında enflasyona karşı koruyucu bir zam ve refah artışının söz konusu olmayacağı iktidar tarafından sıklıkla vurgulanarak, ortaya çıkan ekonomik ve sosyal bedeli ödemesi isteniyor. Son olarak çay ve hububat taban fiyatlarındaki düşük zam kararlarıyla milyonlarca üretici, ağır bir bedelle acı reçetenin kurbanları arasına dahil edildiler.

3 yıl sonrası için enflasyonda düşüş vaatleri veren iktidar sözcüleri, ihtiyaç kredisi ve kredi kartı ile yaşamını idame ettirmeye çalışan kesimlere soluk alma imkanı bırakmadı. Kredi ve kart faizlerindeki yüklü artışlar, asgari ödeme limitlerinin yükseltilmesi, kredi kartından nakit avans olanağının kaldırılması ve taksit sayısının indirilmesi kart borcu olan dar gelirliyi icra-haciz-e-haciz ve banka hesaplarının bloke edilmesiyle karşı karşıya bıraktı.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin Nisan 2024 verilerine bu yılın ocak-nisan döneminde yasal takibe alınanların sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 70 artışla 251 binden 429 bin kişiye ulaşarak rekor kırdı. Bireysel kredi borcundan dolayı yasal takibe alınanların sayısı ise yüzde 32,5 artışla 267 binden 355 bin kişiye yükseldi. Hem kredi kartı hem de bireysel kredi borcunu ödeyemez hale gelenlerin sayısı ilk dört ayda yüzde 42,5 artarak 422 bin kişiden 650 bin kişiye yükseldi. Haziran sonu itibarıyla toplam kredi ve kredi kartı borcu 3 trilyon TL’yi aşarken ödenemeyen kredi kartı ve bireysel kredi borçlarının tutarı 1 trilyon TL dolayında.

Milyonlarca kişiyi soluksuz bırakan ekonomik modelin tüm bedelinin dar gelirli, ücretli, maaşlı kesimlere, üreticiye ödetilmesi adaletsiz ve sürdürülemez bir yöntemdir. Kredi kartı ve bireysel kredi borç faizlerinin enflasyona endeksli şekilde silinmesi, ana para borçlarının 24 ay taksitlendirilip takibe düşen yurttaşlara nefes alma, borçlarını çevirebilme olanağı sağlanması, maaş hesaplarına ve kartlara konulan bloke ve e-hacizlerin kaldırılması hayati önemde ve elzemdir!

TBMM’ye getirileceği açıklanan 500 milyar TL'lik yeni vergi paketi, yılsonuna kadar hedeflenen 2,1 trilyon liralık borçlanma hedefinin dörtte biri. İktidarın göstermelik tasarruf tedbirlerinden sonra vergi paketleriyle istikrar sağlanacağına ikna çabası, günü kurtarmanın ötesinde bir şey değildir!

Bütçede vergi gelirleri içerisindeki payı yüzde 70’i aşan dolaylı vergilerle gündelik hayatın her alanında yüksek gelirli kesimlerle dar gelirli kesimlerden aynı oranda vergi alan iktidar, şimdi de 500 milyar TL gelir hedeflediği yeni bir vergi paketini TBMM’ye sunmaya hazırlanıyor. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) küresel varlıkların büyük kısmını elinde bulunduran şirket ve kurumlar için önerdiği yüzde 15 oranındaki asgari kurumlar vergisini yeni paketle uygulamaya hazırlanan ekonomi yönetiminin bu alandan beklediği toplam gelir 190 milyar TL. Öncelikle yeni vergi paketiyle hedeflenen toplam ek gelirin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYİH) binde 7’si düzeyinde belirlenerek 500 milyar TL tutarında olması, Türkiye ekonomisinin trilyon doları aşmasıyla övünen iktidarın gösteriş amaçlı bir girişime hazırlandığını gösteriyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran-Ağustos dönemi üç aylık iç borçlanma programının tutarı bile 670 milyar TL ve propagandası yapılan yeni vergi paketinden 170 milyar TL daha fazla. Vergi almak yerine borç almayı, kayıt dışı ekonomiye göz yummayı benimseyen iktidarın şimdi vergi paketiyle ortaya çıkması, IMF’nin küresel düzeyde üye ülkelerden talep ettiği asgari kurumlar vergisinin hayata geçirilmesini öngören bir adım. Açıklanan vergi düzenlemeleriyle sağlanması öngörülen ek gelirin milli gelirin binde 7’si düzeyinde olması bile bu paketin ciddiyetsizliğinin göstergesi.

Meclise sunulacak vergi düzenlemelerine göre ülkede faaliyet gösteren küresel şirketlerden 40 milyar TL, yurt içi holding ve şirketlerden de 150 milyar TL ek asgari kurumlar vergisi alınacak. Böylece küresel ve yurt içi şirketlerden toplanan ek vergi miktarı 190 milyar TL olacak. Buna ilave olarak doktor, diş hekimi, avukat, mali müşavir ve mimarlar vb. serbest meslek faaliyetinde bulunan özel şahıslar ve işletmelerinden 40 milyar TL ek gelir vergisi tahsil edilecek. Bu meslek gruplarının faaliyetleri yakın izlemeye alınacak. Yatırım fonu şirketlerinden 7 milyar TL ek vergi tahsil edilmesi yeni vergi paketinde öngörülüyor. Son dönemde giderek yaygınlaşan kurye hizmetlerindeki artış ve kayıt dışılık göz önünde tutularak, kayıt dışı çalışan motor kuryelerin kayıt altına alınıp, vergilendirmeye tabi tutulmasından beklenen ek vergi geliri ise 4 milyar TL. Küçük işletmelerin ödemelerde kart yerine IBAN üzerinden ödemeye yönelmesine karşı alınan önlemler genişletilerek, IBAN'la para transferi ve ödemelerde uygulanacak para cezalarının 3 kat artırılması öngörülüyor. Bu cezalardan da yeni vergi paketinde 1,5-2 milyar TL tutarında bir para cezası geliri bekleniyor.

Geniş kesimlerin üzerindeki dolaylı vergi ve ücretlilerin gelir vergisi yükünün azaltılmasını içermeyen bu vergi paketi, iktidarın yıllardır servet aktardığı kesimlere yönelik toplumsal tepkiyi hafifletip dikkatleri başka yöne çekerek gündemi değiştirmek amacıyla hazırlanmış bir günü kurtarma paketidir!

İktidar ittifakı, yerel seçim sonrası ortaya çıkan siyasi normalleşme ve toplumsal gerginliğin azaltılması taleplerini ‘varoluşlarına tehdit’ diye algılayıp yine çatışma ve siyasi kamplaşmadan medet uman söylemlere yöneldi. Kavga ve çatışmadan beslenen bu tarzı sürdürmek, siyasi bir çaresizliktir!

Yerel seçim sonrası Türkiye’de ortaya çıkan siyasi atmosfer ve seçmenin sandıkta oylarıyla sergilediği tavır, siyasetin kavga ve çatışma yerine kitlelerin acil ve yakıcı sorunlarına çözüm üretmesi talebiydi. Bu talebi en somut şekilde algılayıp, verilen mesajı kayıt altına alarak girişilen siyasi normalleşme, toplumsal gerginlikleri azaltma, halkın ekonomik, sosyal taleplerine öncelik veren çözümler üretme yaklaşımı iktidar ittifakının iki ortağı tarafından farklı şekilde yorumlandı.

Büyük ortak AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan 22 yıldır sürdürdüğü kavga-çatışma-ayrıştırıp kamplaştırma siyasetinin artık toplumda karşılık bulmadığının farkına vararak en azından bu girişimleri karşılıksız bırakmamaya yönelirken, ittifakın küçük ortağı bugüne kadar olduğu gibi yine kavga, çatışma, tehdit, şantaj söylemlerinden beslenen siyaset yolunu tercih ettiğini gösterdi. Siyasetteki normalleşmeyi ülkenin siyasi bekası ve varlığı için tehdit ve tehlike görecek kadar kararan bir siyasi zihniyetin Türkiye’nin en temel ve güncel sıcak sorunlarına çözüm üretemeyeceği apaçık ortadadır. Ancak siyaseten birbirine tümüyle muhtaç ve kenetlenmiş hale gelen, aralarındaki siyasi yaklaşım ve ideolojik farklılıkları da geri plana iterek iktidarı paylaşma ve kaybetmeme telaşına kapılan ittifak ortakları, yerel seçim sonuçlarıyla çok ciddi bir açmazla karşılaştılar. Bugüne kadar ittifak ortağını farklı yöntemlerle ikna ederek ya da yerine göre örtülü siyasi şantajları devreye sokarak hemen tüm isteklerini kabul ettiren küçük ortağın infaz yasası düzenlemeleriyle cezaevlerinden salıverilmesini sağladığı organize suç örgütü liderleri, mafya artıkları, en önemli kazanımlar olarak sunuldu.

Bunun ötesinde ülke gündeminde yer alan siyasi cinayetlerde adres olarak ortaya çıkan oluşumlar, bağlantılar, kapalı kapılar ardında izaha muhtaç ilişkiler toplumsal tepkileri ve hoşnutsuzluğu üst seviyelere çıkarttı. Şimdi kendi eylem ve icraatlarıyla ortaya çıkan bu tablonun sorumlusu ve suçlusu olarak siyasi normalleşmeyi, toplumsal gerilimin azaltılmasını, toplumsal barış, birlik ve huzur arayışlarını gören küçük ittifak ortağı, muhtemelen büyük ortak karşısında pazarlık kozlarını büyütmek, elini güçlendirmek için tekrar gerilim ve çatışma siyasetine dönülmesini arzuluyor. Bu konuda en büyük engel ve handikap olarak ana muhalefet partisi ve liderini, toplumun acil ve hayati taleplerinin seslendirilmesini, bu taleplerin sokaklarda ve meydanlarda demokratik yol ve yöntemlerle dile getirilmesini görüyor.

Ne yeni anayasa ve demokratikleşme vaatlerinin inandırıcılık sorunu ne de siyasi cinayetlerle yaratılmak istenen korku atmosferinin toplumdaki barış huzur refah içinde birlikte yaşama beklentilerini gölgelemesi artık söz konusu olamayacaktır. Bu konuda tüm toplumsal kesimlerin ve 86 milyon yurttaşımızın en büyük güvencesi Ana Muhalefet Partisi olarak CHP’dir.

İktidarın sürdürdüğü yoğun iç borçlanma ve yüksek faiz politikasıyla hazinenin borçlanma faizi hızla yükseliyor. En son 2003 temmuzunda yüzde 40,85 faizle borçlanan hazine, aradan geçen 21 yılın ardından geçtiğimiz mayıs ayında yüzde 39 faizle borçlanarak ağır kriz ve yüklü borçlanma dönemine geri döndü!

2024 bütçesine göre bu yılsonuna kadar 2,1 trilyon TL yeni borç bulmayı hedefleyen hazine bu yılın ilk yarısında yıllık tutarın yarısından daha yüksek tutarda yeni borçlanmaya gitti. Haziran-Ağustos dönemi üç aylık borçlanma programında 671 milyar TL yeni borç alınması öngörülüyor. Buna karşılık hazinenin borçlanma ihalelerinde borç verenlerin talep ettikleri faiz, 2001 krizi sonrasında ortaya çıkan ağır borç ihtiyacı dönemindeki faizle aynı seviyeye ulaştı. Hazine, 2001 bankacılık ve genel ekonomik kriz sürecinde 2003 yılının temmuz ayında yüzde 40,85 faizle borçlanmıştı. Sonraki dönemde AKP iktidarının IMF ile iş birliği içinde 2008’e kadar uygulamayı sürdürdüğü Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı sayesinde hazinenin borçlanma faizleri tek haneli oranlara inmişti.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Mayıs 2024 Borçlanma İhalelerinin verilerine göre geçen ay gerçekleştirilen borçlanmalarda ortalama faiz yüzde 38,68 seviyesine ulaştı. Bu oran 2003 yılının temmuz ayındaki yüzde 40 rekor faizle borçlanmadan 21 yıl sonra gelinen en yüksek borçlanma faizi rekoru. AKP’nin iktidara geldiği 2002 Kasım sonrası 2003 başından itibaren yer alan verilerde hazinenin en yüksek borç faizini 2003 temmuzunda ödediği görülüyor. Bu zirve noktasından sonra 2024 Mayısına kadar hiçbir zaman bu yükseklikte borçlanma faizi söz konusu olmamış.

2010-2016 döneminde yüzde 6’ya gerileyerek 2003’ten bu yana en düşük seviyeye inen hazine borçlanma faizi 2018 seçimiyle geçilen tek adam yönetimi, siyasi baskıyla faiz indirimi ve Merkez Bankası rezervlerinin satışıyla yeniden ekonomik kriz ve yükseliş sürecine girdi. 2018 öncesi iç piyasalardan dövize ve TÜFE’ye endeksli borçlanma yapılmadığı halde 2018 sonrasında yoğun şekilde dolar-euroya ve TÜFE’ye endeksli iç borçlanmaya geçildi. İç borç stoku durduğu yerde kabardı. Kur ve enflasyon artışlarıyla yükselen iç borç stokundaki faiz yükü, ana para borcunun iki katına yaklaştı. 2017 yılına kadar iç borç stokunun yüzde 65’i TL cinsi sabit faizli borçlardan oluşurken 2018’den itibaren hızla değişerek kötüleşen iç borç tablosunda TL cinsi sabit faizli borçların oranı Mayıs 2024 itibarıyla yüzde 47’ye geriledi. İyice ağırlaşan tabloda iç borç stokunun yüzde 47’si TL cinsi sabit faizli, yüzde 25’i değişken faizli, yüzde 17’si dövize endeksli ve yüzde 11’i TÜFE’ye (enflasyona) endeksli borçlardan oluşuyor.

Hazinenin 2024 bütçesinde bu yıl için planlanan 2,1 trilyon TL’nin de üzerinde iç borçlanmaya gitmesi, daha yüklü borç için daha yüksek faiz ödemesi kaçınılmaz olacaktır. Vergi toplamak, kayıt dışı ekonomiyi, kara parayı, kaynağı belirsiz varlıkları kontrole alıp, ciddi anlamda tasarruf yapmak yerine yüksek tefeci faiziyle borçlanmayı tercih eden iktidarın bu politikası, ülkenin siyasi ve ekonomik bağımsızlığı, toplumun ve özellikle gençlerin geleceği adına çok ciddi tehlikelerin ve tehditlerin işaretidir!

Türkiye’nin sanayisi üretim ve yatırım alarmı veriyor. Sanayi üretiminde ortaya çıkan gerileme yanında teşvik belgesine bağlanan yatırımlarda geçen yıla göre yüzde 50’ye yaklaşan düşüş yaşandı. Yeni yatırım teşviklerindeki istihdam sayısı ise 26 binden 15 bine indi!

Cumhurbaşkanı, Hazine ve Maliye Bakanı, Merkez Bankası (MB) Başkanının son 11 ayda Körfez Bölgesindeki petrol zengini Arap Emirliklerine düzenlediği borç bulma turlarıyla umdukları borç ve vaat edilen yatırımlar gerçekleşmedi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Abu Dabi Fonu’ndan yaklaşık 50 milyar dolar yatırım vaadini dile getirmesine karşılık bugüne kadar somut bir adım atılmadı. Suudi Arabistan, Katar açısından da benzer durum söz konusu. İktidar, yönünü batılı ülkelere ve kurumlara çevirdi. IMF ve Dünya Bankası Genel Kurullarında üst düzey temaslarda bulunan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yanı sıra görevden alınan eski MB Başkanı Gaye Erkan’ın dile getirdiği milyarlarca dolarlık kaynak ve yatırım sözlerinin de hiç birisi tutulmadı. Dünya Bankası’nın 2028’e kadar olan dönem için Türkiye’ye açtığı proje bazlı krediler, tamamıyla söz konusu projelerin yatırım aşamasına gelmesine endeksli borçlardan oluşuyor. Şayet önümüzdeki dört yılda bu özel sektör yatırımları hayata geçirilebilirse finansmanını Dünya Bankası sağlayacak.  Türkiye hazinesine akıtılacak doğrudan taze kaynak söz konusu değil.

İktidar açısından yüksek faiz ve yüksek getiri sağlanması koşuluyla ülkeye gelebilecek sıcak para dışında seçenek kalmadığı için Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra Bankerlerinin kapısını bir kez daha çalmak zorunda kaldı. Küresel piyasalara kıyasla Türkiye’ye adeta tefeci faiziyle borç vermek dışında doğrudan yatırım sermayesi getirmeye sıcak bakmayan Londra Bankerlerinin bunun karşılığında iktidardan neler talep ettiği bilinmiyor.

TÜİK verileri sanayi üretiminin yavaşladığını ve azaldığını gösterirken, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Teşvik Belgesine bağlanan yeni ve tamamlama yatırımlarına ilişkin verileri yatırım-üretim ve istihdamda yaygın bir isteksizliğin yanında geçen yıla kıyasla ciddi bir karamsarlığın yaşandığını sergiliyor. Yatırımlardaki sert düşüş hız kazanırken, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Nisan 2024 rakamları da ürkütücü boyuta ulaştı. Nisanda teşvik belgeli yatırım tutarı yüzde 47,7 azalarak 117,3 milyar liradan, 61,3 milyar liraya indi. Aynı dönemde teşvik belgesine bağlanan yatırım sayısı yüzde 49,1 düşüşle 1305’ten 664’e, bu yatırımlarda öngörülen istihdam 26 bin 743’ten 15 bin 751’e indi. Bu yılın Ocak-Nisan döneminde teşvikli yatırımların tutarı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 31,1 azalarak 500,7 milyar liradan, 314,7 milyar liraya, öngörülen istihdam yüzde 27,6 azalarak 81 bin 448’e, alınan teşvik belgesi sayısı yüzde 27,7 azalarak 3 bin 882’ye indi.

Enflasyonun yüzde 75’e ulaştığı süreçte yatırımlardaki gerilemenin yüzde 50’ye yaklaşması ciddi bir kötüleşmeyi işaret ediyor. OECD, IMF, Dünya Bankası, Küresel Yatırım Bankaları vb. uluslararası kuruluşlar Türkiye’nin büyüme hızı beklentisini aşağı çekti. Türkiye’ye ağır bedeller ödeten iktidar, yerli-yabancı bir avuç kesimi servete boğan politika tercihleriyle Türkiye’yi derin bir açmaza sürüklüyor!

TÜİK’in 2023 Hane Halkı Bütçe Araştırması sonuçları, toplumun geniş kesimlerinin harcamalarında konut ve gıda harcamalarının ilk sırada yer aldığını gösterdi. Tasarruf, kültür, gezi, eğitim vb. para ayıramayan pek çok aile sadece karnını doyurup kira ödeyerek yaşamını sürdürüyor!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 Hane Halkı Bütçe Araştırması, Türkiye’nin en zengin yüzde 20’lik nüfus dilimi ile toplumun yüzde 80’ini oluşturan dar ve orta gelirli haneler arasındaki uçurumun kapatılamaz boyutlara ulaştığını ortaya koydu.

Temel geliri maaş, ücret, yevmiye olan hane halkları; 2023’te ulaştırma harcamalarına yüzde 22,8, konut ve kira harcamalarına yüzde 22,2 ve gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 18,9 pay ayırırken, şahsi girişim ve müteşebbis geliri olan hane halkları; ulaştırmaya yüzde 27,3, konut ve kiraya yüzde 19,7 ve gıda ve alkolsüz içeceğe yüzde 19,5 pay ayırdı. Maaş, ücret ve yevmiye geliriyle bütçelerini oluşturan ailelerin toplam tüketim harcamalarında en düşük paya sahip kalemler yüzde 0,8 ile sigorta ve finansal hizmetler (banka hesabı, tasarruf, yaşam-sağlık ve bireysel emeklilik sigortası vb.), yüzde 1 ile eğitim hizmetleri ve yüzde 1,9 ile eğlence, spor ve kültür harcamaları oldu.

TÜİK, en üst ve en alt gelir grubundaki hane halklarının temel tüketim harcamalarını kıyaslanabilir hale getirmek için hane halkı birey sayısını esas alarak ‘eşdeğer fert başına tüketim harcaması kriteri’ belirledi. Buna göre 2023’te aylık ortalama tüketim harcaması hane halkı başına 24 bin 383 TL ve eşdeğer fert başına 12 bin 521 TL olarak hesaplandı. TÜİK’in eşdeğer fert başına hane halkı tüketim harcaması kriteri göz önünde tutulduğunda Türkiye’deki hanelerin-ailelerin yüzde 80’i aşan kısmı kişi başına bu harcama kriterinden çok uzakta.

TÜİK’in hane gelirine göre tasnif ettiği yüzde 20’lik gruplar itibarıyla tüketim harcamalarının 2023 yılındaki dağılımına bakıldığında; en düşük gelire sahip birinci yüzde 20'lik gruptaki aileler bütçelerinin yüzde 36,6’sını gıda-beslenme-alkolsüz içeceklere, yüzde 29,2’sini konut ve kira harcamalarına, yüzde 8,8’ini ulaştırma harcamalarına yüzde 5,4’ünü ev eşyası harcamalarına ayırıyor. En yüksek gelire sahip beşinci yüzde 20'lik gruptaki hane halkları ise seyahat-ulaştırmaya yüzde 28,3 ile en yüksek bütçeyi ayırırken, konut ve kiraya yüzde 21, gıda ve alkolsüz içeceklere yüzde 14,5, lokanta-eğlence-yeme-içme ve konaklamaya yüzde 6,9 pay ayırdı. 

TÜİK verileri; Türkiye’de ailelerin büyük kısmının sadece gündelik yaşamını sürdürebilecek bir bütçeyle temel insani ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığını, ülke gelirinin büyük kısmına el koyan yüzde 20’lik grupla diğer yüzde 80’lik kesim arasında yaşam ve harcama tercihlerinde büyük uçurumlar oluştuğunu işaret ediyor. Toplumun sosyal statü ve yaşamsal talepler yönünden keskin şekilde ayrıştığı açığa çıkıyor. Sosyal barış, toplumsal huzur ve gelir paylaşımında adalet için çok acil hayati adımlar atılması gereği kaçınılmaz şekilde kendini dayatıyor!

Buğdayda kiloda 1 TL, arpada 25 kuruş taban fiyat artışıyla üreticiyi perişanlığa sürükleyen iktidar, TMO depoları geçen yıldan dolu olduğu için ürün alımı yapmıyor. Rusya ve Ukrayna buğdayıyla doldurulan depolarda yer olmadığı için ürününü taban fiyatın altında satmaya zorlanan üretici, ikinci bir mağduriyet yaşıyor!

İktidar hububat üreticisine 2024 mahsulü buğdayda kilo başına 1 TL, arpada 25 kuruş fiyat artışıyla yaşattığı mağduriyetin daha ağırını şimdi ürün almayarak yaşatıyor. Bütçede kaynak kalmadığı gerekçesiyle ürün bedellerinin ödenmesi Toprak Mahsulleri Ofisi’ne (TMO) ürün tesliminden 45 gün sonraya ertelenirken, ton başına 700 TL, kiloda 75 kuruşluk destekleme bedelleri de gelecek yılın haziranında ödenecek. Mayısta yıllık enflasyon yüzde 75, Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi (Tarım-GFE) Mart 2024 itibariyle yüzde 49,9 artmışken üreticiye buğdayda yüzde 12, arpada yüzde 3,6 fiyat artışı yapıldı.

Düşük taban fiyat politikası açıklandıktan sonra ikinci bahane olarak TMO depolarında yer kalmadığı için ürün alımlarının randevu sistemiyle yapılacağı ilan edildi. Üreticilere haftalar sonrasına randevu verilirken, zorda ve çaresiz kalan üreticinin mahsulü tüccar tarafından resmi taban fiyatın altında fiyattan alınıyor. İktidar, Rusya ve Ukrayna buğdayının savaş nedeniyle dünya piyasalarına ulaşamaması ve küresel hububat fiyatlarının artması üzerine Tahıl Koridoru Anlaşması’nın öncülüğünü üstlenerek Rusya ve Ukrayna Buğdayının dünya piyasalarına ulaşmasına olanak sağladı. 2022-2023 döneminde üçer aylık süreyle uzatılan Tahıl Koridoru anlaşması, verilen taahhütler yerine getirilmediği gerekçesiyle Rusya tarafından tek taraflı olarak iptal edildi.

İktidar, kuraklık nedeniyle hububat üretiminin düşük kalacağını varsayarak Rusya ve Ukrayna’dan anlaşma kapsamında yüklü miktarda hububat ithalatı yaparak TMO depolarında stokladı. Geçen yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi öncesinde ekmek başta olmak üzere unlu gıdaların fiyat artışlarını önlemek için depolardaki bu buğdaylar piyasa fiyatının altında un değirmenlerine, imalatçılara satıldı. Ete, süte, yumurtaya zam gelmesin diye depolardaki arpa ve mısırlar yem sanayicilerine beyaz et ve yumurta üreticilerine ucuz fiyattan satıldı. 2023 buğday mahsulü kuraklığa rağmen 22 milyon tona ulaşınca TMO depoları Rusya ve Ukrayna buğdayına ilave olarak yerli buğdayla da dolduruldu. İktidarın seçim öncesi ucuz fiyattan un ve yem üreticilerine buğday, arpa, mısır satmasından dolayı tüccar piyasaya girmedi ve alım yapmadı. Üreticinin mahsulünü TMO aldı. Ancak 2024 hasadından sonra TMO depolarındaki doluluk, ürün almamanın, düşük taban fiyatın ve üreticiyi tüccara mahkum etmenin bahanesi oldu. TMO ‘hem para hem de depoda yer yok’ diye ürün almıyor.

Bir yandan yerli buğdaydan üretilen unun ihracatına yasak getirilirken diğer yandan ekim sonuna kadar buğday ithalatı yasaklandı. Rus buğdayından un üreterek ihraç eden değirmencileri sıkıntıya sokan bu kararlar, yerli buğday, un, makarna, bisküvi vb. sektörleri darboğaza itecek mağduriyetler daha da artacak. İktidar, 2024’te tarımda planlı döneme geçmeyi vaat ederken daha ilk günden tüm planlamaları alt üst etti!

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 3-4 Temmuz’daki Şanghay İş Birliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Astana’daki Devlet Başkanları Zirvesinde bir araya geleceklerini açıklaması, Türkiye’ye yapacağı ziyaret programının gündemden düştüğünü gösterdi!

Rusya-Türkiye arasında devlet başkanları düzeyinde temaslar uzun süredir durmuş vaziyette. Putin’in Türkiye’ye yapacağı ziyaret programlarının hiç birisi gerçekleşmedi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Türkiye adına gözlemci olarak katıldığı Moskova’daki BRICS+ Dışişleri Bakanları toplantısında Putin tarafından kabul edilmesinin ardından, Rusya Devlet Başkanı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3-4 Temmuz’da Kazakistan’ın Başkenti Astana’daki ŞİÖ Devlet Başkanları Zirvesi’nde buluşacakları açıklandı. Putin’in Astana buluşmasını duyurması, yakın dönemde Türkiye ziyaretinin gündemde olmadığının diplomatik dille ifadesidir.

İktidarın son dönemde AB ve ABD ile yakınlaşma politikalarının Rusya’yı rahatsız ettiği açık. Nitekim Putin, Türkiye’nin batıyla yakınlaşması, bu çerçevede Ukrayna’ya İHA-SİHA desteği vermesi, Rusya ile ilişkileri geri plana itmesiyle ortaya çıkan tabloda, asıl büyük ekonomik kayıpları Türkiye’nin yaşayacağını ileri sürüp uyarmıştı. Rusya’nın geçen yıl seçim öncesi iktidara destek için ertelediği BOTAŞ’ın milyarlarca dolarlık doğalgaz borcu halen ödenmedi. S-400 alımından kaynaklı borç taksitlerinde de ödemelerin gecikmesi söz konusu. Putin, bu borçların gecikmeden kaynaklı ek faiz ödemelerini iptal edip Erdoğan’a bir jest daha yaptı. İktidar ise Putin’in uyarı ve açıklamalarına sessiz kaldı.

Türkiye’nin ‘Diyalog Ortağı’ olduğu, ‘Şanghay Beşlisi’ olarak da bilinen ŞİÖ zirvesine Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez 15-16 Eylül 2022’de katılmıştı. Erdoğan, zirve dönüşünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin ŞİÖ üyeliğiyle ilgili soruya ‘Üye olmak-olmamak hepsi ayrı ama bu ülkelerle olan münasebetlerimiz, bu atılan adımla çok daha farklı bir konuma taşınmış olacaktır’ yanıtını vermişti. Erdoğan ve Putin’in Astana’daki buluşmasında Ukrayna ve Gazze'de devam eden savaşlardan ticari ilişkilere kadar geniş bir sorunlar yelpazesi masada olacak. Putin, Astana buluşmasına ilişkin açıklamasında Suriye konusuna özellikle dikkat çekti.  Suriye’de çözüm konusunda Rusya-İran-Türkiye arasındaki Astana Mutabakatının sürdürülmesi gerektiğine değinerek ‘Terörle mücadele edilmesi, bu yönde durumun normale dönüşmesinin sağlanması için üzerimize düşenin yapılmasının doğru olduğunu düşünüyorum.’ dedi. Bu açıklamalar ve Putin-Fidan görüşmesinin ardından Türk ve Suriye askeri yetkilileri, Suriye’de Rusya’ya ait Hmeymim Hava Üssünde bir araya gelerek müzakere süreci başlattılar.

Şanghay İş Birliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olmaktan söz eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugüne kadar herhangi bir adım atmadı. BRICS konusunda da durum aynı. Yeniden bu kozların batıya karşı öne sürülmesi yanında Rusya ile ŞİÖ-BRICS üzerinden arayı düzeltme çabalarının sonuç vermesi mümkün görünmüyor. İktidarın sıkça değişen bu hamlelerle ne batıdan ne de Rusya ve Çin’den bir sonuç almayı beklemesi gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. 

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partilerin elde ettiği sonuçlar; başta Fransa, Almanya ve Belçika olmak üzere çoğu Avrupa ülkelerinde, taşları yerinden oynattı. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, erken seçim kararı aldı. Belçika’da hükümet istifa etti. Aşırı sağın zaferi Türkiye-AB ilişkilerinde zorlu bir dönemin habercisi!

Avrupa Parlamentosu (AP) seçim sonuçlarının kesinleşmesiyle pek çok Avrupa ülkesinde aşırı sağ-milliyetçi-ırkçı partiler ciddi kazanımlar elde etti. Seçim sonuçları, Fransa'da Cumhurbaşkanı Macron’un erken seçim kararı almasına, Almanya'da Başbakan Scholz’un Sosyal Demokrat Partisi’nin yüzde 14 oyla hezimete uğramasına neden oldu. Belçika'da başbakanın istifasına yol açan AP seçimlerine, son yıllarda öne çıkan aşırı sağın yükselişi damga vurdu. Gerek Avrupalı liderler gerekse AB yetkilileri AP’de oluşan yeni siyasi tablonun sıkıntılı ve zorlu bir süreci işaret ettiğini vurgularken, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir gerilim dönemine girilmesi söz konusu.

AB üyesi 27 ülkede, 720 sandalyeli AP için 6-9 Haziran’da yapılan seçimlerde Fransa'daki aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi (UBP) lideri Marine Le Pen’in partisi yüzde 31,5 oyla demokrat, liberal, merkez sağ, sosyal demokrat ve sosyalist partilere büyük fark atarak ilk sıraya yerleşti. Almanya'da ırkçı-neo nazi Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD) ikinci sıraya yükseldi. Avusturya'da aşırı sağcı FPÖ, AP seçimlerinde birinci parti oldu.

Fransa'da Macron çok ciddi siyasi riski göze alarak parlamentoyu feshedip erken seçimi ilan ederken, Almanya'da Başbakan Olaf Scholz'un SPD’si yüzde 14’e inen oy oranıyla bugüne kadar görülen en kötü sonucu aldı. Koalisyon ortağı Yeşiller’in oyu önceki seçime göre yaklaşık 9 puan gerileyerek ağır hezimete yol açtı. Almanya’da Scholz’a istifa çağrıları yapılırken sosyal demokrat Başbakan koalisyonu bozmayacağını, göreve devam edeceğini açıkladı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, seçim sonuçlarının merkez sağdaki muhafazakâr, demokrat ve liberal sağ partilerle, sosyal demokratlara Avrupa demokrasisi ve AB’nin geleceği adına daha büyük sorumluluklar yüklediğini ifade etti.

Macron’un aldığı siyasi risk, 30 Haziran-7 Temmuz tarihlerinde yapılacak iki turlu parlamento seçimlerinde meclis çoğunluğunun aşırı sağa geçmesine neden olabilir. Erken seçim sonucu ne olursa olsun göreve devam edeceğini ilan etse de böyle bir durumda Macron’a Cumhurbaşkanlığından istifa ve başkanlık seçimini erkene alma baskıları artabilir. AB’nin bir başka kritik ülkesi İtalya’da, sağ koalisyon iktidarının büyük ortağı Başbakan Georgia Meloni’nin liderliğindeki faşist İtalya’nın Kardeşleri Partisi yüzde 28 oyla birinci sıraya yerleşti.

AB’nin genişlemesine ve başta Ukrayna, Türkiye olmak üzere yeni ülkelerin tam üyeliğine karşı olan aşırı sağ partiler, demokrasi, hukuk devleti, insan haklarından önce dini inanç, etnik köken ve ırkı önemsiyor. Bu yaklaşım AB ilişkilerinde Türkiye aleyhine havanın genişlemesine, Türkiye ile bağların koparılmasına kadar varabilecek süreçleri zorlayacaktır. Böyle bir atmosfer AB ile ikili ilişkilerde yeni gerilim süreçlerinin ve ayrışmaların yaşanmasına neden olacaktır.