CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 10 Eylül 2023 tarihli raporu şöyle:
SICAK GÜNDEM
2024-2026 Orta Vadeli Program (OVP), IMF’nin isteklerinin yazıldığı bir metin olup, IMF’ye verilen Niyet Mektubudur.
İktidar, ülkeyi küresel ilaç tekellerine teslim etti. Temmuzda ilaç fiyatlarına yapılan yüzde 30 zammı yeterli bulmayan pek çok ilaç üreticisi, Türkiye’den çekiliyor. Eczanelerde bulunamayan hayati ilaçların sayısı hızla artıyor!
İÇ POLİTİKA
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘af yetkisini’ siyasi-düşünsel yakınlığı önde tutarak kullandığı, benzer haldeki hükümlüler açısından ayrımcılık yapıldığı kanısı ağır basıyor. Bu ayrımcı yaklaşım, vicdanları yaralıyor!
Dış güçler senaryosu tutmadı. Şimdi başta enflasyon olmak üzere ekonomik sorunların nedeninin ‘psikolojik’ olduğunu dile getiren Erdoğan, halkın ekonomideki güzellikleri algılayamadığını öne sürüyor!
EKONOMİ
İktidar, vergi mükellefleri arasında ayrımcılık yapıyor. Bir yandan deprem harcaması gerekçesiyle halka yeni vergiler salarken diğer yandan bir avuç kişiden alacağı 1 trilyon vergiden vazgeçiyor!
Ağustos’ta yıllık enflasyon yüzde 60’a yaklaştı. OVP’de yüzde 65’e yükseltilen 2023 enflasyon hedefi, yılsonunda yine tutmayacak ve yüzde 70’i aşacak. Çekirdek enflasyondaki büyük artışla gelecek aylarda enflasyon daha da yükselecek!
Kendi içinde tutarsızlıklar ve çelişkilerle dolu 2024-2026 OVP hedeflerinin nasıl tutturulacağına ilişkin ortada bir plan ve program yok. Maaş zamlarının HEDEF ENFLASYONA göre belirlenmesi, yükün dar gelirliye yıkılacağını gösteriyor!
TARIM
Küresel gıda fiyatları yüzde 2,1 düştü. İktidarın ‘dünyada artan gıda fiyatları’ söylemi ve fiyat etiketleri bahanesinin temelsiz bir aldatmaca olduğu ortaya çıktı. İktidar, kendi yarattığı gıda krizini ve gıdaya erişim yoksunluğunu gizliyor!
DIŞ POLİTİKA
Türkiye-Rusya arasındaki Soçi zirvesinde iktidarın beklentileri gerçekleşmedi. Rusya Devlet Başkanı Putin, üç saatlik resmi ve baş başa görüşmelerde iktidarın isteklerine olumlu yanıt vermedi!
İktidar, AB’den mülteci yardımı alıp bir yandan da üyelik müzakerelerinin canlandırılmasını isterken, yerine getirilmesi gerekli demokratikleşme kriterlerini görmezden gelmeyi tercih ediyor!
2024-2026 Orta Vadeli Program (OVP), IMF’ye verilen ‘Niyet Mektubu’dur. Küresel sermaye ve IMF’nin isteklerinin yazıldığı bir metindir. OVP’ye eklenen ‘Yapısal Reformlar’ listesi IMF ve küresel sermayeye güvence taahhüdüdür. IMF’nin ‘ikizi’ Dünya Bankası’nın OVP ile eş zamanlı yeni kredi-borç paketi açıklaması siyasi-ekonomik tavizlere boyun eğildiğinin işaretidir!
İlki 2006’da uygulamaya konulan üç yıllık OVP’lerin 19’uncusu geçen hafta Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı. OVP’yi ve hedeflerini bizzat kendisi açıklayan Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, içeride ve dışarıda pik noktaya ulaşan iktidara ve ekonomi politikalarına güvensizliğin siyasi çaresizliği içinde ‘şahsi kefaletini’ OVP’nin arkasına koymak zorunda kaldı. 2018’de siyasi rejim değişikliği ve ‘Tek Adam’ yönetimine geçiş sonrası adı Yeni Ekonomi Modeli (YEM) ve Yeni Ekonomi Programı (YEP) olarak değiştirilen OVP’nin tamamlayıcısı niteliğindeki Orta Vadeli Mali Program (OVMP) da kaldırılarak OVP ile bütçe ve maliye politikalarının paralelliği yok edildi. Maliye politikalarında, bütçede, kamu kaynaklarının kullanımında ‘keyfilik’ sürecine geçildi. YEP ve YEM döneminde yaşanan kur krizleri, TL’deki hızlı değer kayıpları, uygulamadaki tutarsızlıklar Hazine ve Maliye Bakanının istifasıyla sonuçlandı.
2021 Eylül’ünde Milli Ekonomi Modeli (MEM) veya Türkiye Ekonomi Modeli (TEM) adı altında nas teziyle faiz indirimi sürecine geçildi. Bu dönemde politika faizi yüzde 19’dan 8,5’a kadar düşürülürken, enflasyon yüzde 19’dan yüzde 84’e, dolar kuru 8,70 TL’den 19 TL’ye fırladı. ‘Ben iktidarda olduğum sürece faiz artışına izin vermem’ diyen CB Erdoğan, üç ayda yüzde 25’e yükseltilen politika faizine onay verdiği gibi OVP’de de faiz artışlarına devam edileceğini tüm dünyaya ilan etti. 2006’dan bu yana açıklanan 18 OVP’de olmayan, ancak ilk kez 19’uncu OVP’de (2024-2026) 7 ana başlık altında önümüzdeki üç yılda atılacak-yapılacak 38 adımı, çıkarılacak yasa, CB kararı, MB ve Hazine Tebliğleri vb. içeren bir ‘Yapısal Reformlar’ listesine yer verilmesi IMF’ye ‘niyet mektubu’ olarak görülmelidir. IMF’nin ‘ikizi’ ve yan kuruluşu olan Dünya Bankası’nın (DB) OVP ile eş zamanlı ‘yapısal ve rasyonel politikaları desteklemek’ için üç yılda Türkiye’ye vereceği 17 milyar dolar kredi, borç, kamu-özel sektör yatırımlarına finansman desteğini 18 milyar dolar artışla 35 milyar dolara yükselteceğini açıklaması da dolaylı bir IMF mutabakatıdır.
İktidar muhtemelen IMF’e yönelik kamuoyu alerjisiyle, siyasi geri adımını Dünya Bankası üzerinden gizleme pazarlığı yapıyor. Dünya Bankası’nın kredi-borç koşullarının siyasi ve ekonomik tavizler içerdiği, özellikle tarım, gıda, ilaç, teknoloji ve sınai bağımlılık vb. açılardan küresel sermaye ve tekellerin çıkarına bağlayıcı taahhütler talep ettiği, IMF ile paralel politikalar yürüttüğü biliniyor.
Orta Vadeli Program’da (OVP) 2026 sonunda AB’nin Maastricht Ekonomi
Kriterleri’ne ulaşılacağ ı vaat ediliyor. AB’nin insan hakları, hukuk ve demokrasiyi içeren Kopenhag Kriterleri’nden ise so z edilmiyor. Bu, hukuki bağ layıcılığ ı olmayan OVP’de bir Cumhurbaşkanı kararıyla su recin sonlandırılması ihtimalinin de varlığ ını ğo stermektedir!
Eczanelerde raflar boşalıyor, hayati ilaçlar bulunmuyor. Temmuzda ilaç fiyatlarına yapılan yüzde 30 zamma rağmen pek çok ilaç üreticisi zammı yetersiz bularak Türkiye’den çekiliyor ya da ilaçları satıştan çekiyor. Son iki ayda bulunamayan ya da piyasadan, ecza depolarından çekilen hayati ilaçların sayısı hızla artmaya başladı!
Türkiye Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) ve Türkiye Eczacılar Odası peş peşe yaptıkları açıklamalar ve çağrılarda hayati ilaçların bulunamadığını, bu ilaçları üreten firmaların ya Türkiye’den çekildiklerini ya da ilaçlarını Türkiye pazarından çektiklerini dile getirerek iktidarı uyarıyor. Son olarak kanser ilaçlarını üreten bir firma ile kalp, karaciğer, böbrek nakli nakli ameliyatlarında organ reddini önlemek için kullanılan en hayati ilacın üreticisi ilacını Türkiye pazarından çektiğini, satmayacağını TEİS’e bildirdi.
Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Dairesi tarafından euroya endeksli belirlenen ilaç fiyatlarında, uygulanan euro kuru reel kurun çok altında. İlaç üreticilerinin maliyet artışları gerekçesiyle üretimi durdurma ilaç satmama girişimi üzerine, ilaç fiyatlandırmasında uygulanan euro kuru yüzde 30 artırılarak 10,77 TL’den 14,03 TL’ye yükseltildi. İktidarın yaptığı yüzde 30 kur artışına rağmen halen Merkez Bankası’nın resmi kurunda ve serbest piyasada reel olarak 28-29 TL’den işlem gören euro kurunun yarısı düzeyinde kalan euro kuru, ilaç üreticileri tarafından yetersiz bulundu.
Reel kurun yarısı düzeyindeki euro kurundan kaynaklı kayıplar ve SGK’nın ‘geri ödeme’ politikasındaki sorunlar ilaçta sıkıntıyı büyütüyor. SGK’lılara reçete edilen ilaç bedelleri üzerinden eczanenin kestiği ‘katılım payı’ anında SGK’ya yatırılırken, SGK’nın ilaç bedellerini ilaç şirketlerine ödeme süresi ise ayları buluyor.
Bir yandan eczacılar katılım paylarının kendileri tarafından kesilmesinden dolayı hasta ile sorunlar yaşarken diğer yandan maliye ve SGK adına tahsildarlık yapmaktan yakınıyorlar. SGK, eczanelere dağıtılan, SGK’lı hastalara reçete edilen ilaç bedellerinin geri ödemesini mevcut yüksek enflasyon ortamında aylar sonra yapıyor.
Bu da parasal kayıpları, zararı bu yu tu rken, ithal ğirdi maliyet artışlarındaki yu kselişin de yansımasıyla ilacı u retmeme ya da piyasadan çekme yoluna ğidiliyor.
İ ktidarın serğilediğ i bu duyarsızlık, insan hayatını, sağ lığ ını hiçe sayan tavır kabul edilemez.
Ayrıca ku resel ilaç tekellerinin ilaçlarda fiyat dayatması, ticari amaçla ilacı Tu rkiye’ye satmama, piyasadan çekme tavırları da ğayri insanidir.
Stratejik o nemdeki SSK ve Ordu İ laç Fabrikalarını, du nyanın en eski ve ko klu aşı u retim merkezi Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitu su ’nu kapatan, yerli ilaç ve aşı u retimini ortadan kaldıran iktidarın sorumsuzluğ u ve o nğo ru su zlu ğ u u lkeyi ku resel ilaç tekellerinin pazarına do nu ştu rdu . Halkın sağ lığ ı ku resel ilaç tekellerinin insafına terk edildi. Sağlık politikalarında gelinen noktanın tek sorumlusu, ülkeyi küresel ilaç tekellerine teslim eden iktidardır!
Anayasada Cumhurbaşkanına tanınan AF YETKİSİ; hukuki, insani ve vicdani kriterlerle kullanılmak zorunda olduğu halde, Cumhurbaşkanı Erdoğan yetkisini siyasi amaç, düşünsel yakınlık ve hükümlüler arasında ‘ayrımcı’ bir yaklaşımla kullanıyor. Bu ayrımcı uygulamanın siyasi kin ve intikam duygusu dışında izahı yoktur!
Geçen hafta anayasanın kendisine tanıdığı af yetkisini üçüncü kez kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1993’te Sivas-Madımak otelinde 33 kişinin yakılarak öldürülmesinin bir numaralı failini ‘sağlık durumu’ gerekçesiyle affetti. Madımaktaki katliamın diğer failini de daha önce aynı gerekçeyle affeden Cumhurbaşkanı, önceki seçimde Saadet Partili sandık görevlilerini öldüren kişiyi de ‘kocama’ gerekçesiyle affetmişti. Görev süresinde şu ana kadar ömür boyu hapse mahkum üç hükümlü için af yetkisini kullanan Cumhurbaşkanının, affettiği hükümlülerle ilgili yaklaşımında her ne kadar sağlık sorunlarını dikkate almış olsa da affedilenlerle siyasi düşünce yakınlığı da söz konusu. Cumhurbaşkanı, yargılama sürecinde idam cezasına çarptırılan ancak idam cezasının kaldırılmasıyla cezaları ömür boyu hapse çevrilen iki Madımak katliamı failinin affedilmesi için kullandığı yetkisini aynı durumdaki diğer hükümlüler için kullanmıyor. Anayasanın tanıdığı bu yetki öncelikle ‘yaşam hakkı’ çerçevesinde hukuki, insani ve vicdani kriterler göre kullanılmak zorundadır.
Eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ artan tepki ve şikayetler u zerine ğeçtiğ imiz aylarda bir ğenelğe yayınlayarak cezaevlerinde kronik rahatsızlığ ı olan, tedavi ve bakıma muhtaç, kendine bakamayan, bunama, demans vb. sorunları olanların tespitini, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) ğerekli işlemleri yapmasını istedi.
Yasalar ve anayasa sağlık durumları cezaevinde yatmaya uygun olmayan mahkûmların tedavi amaçlı salıverilmesini veya affedilmesini yaşam hakkının ve insani durumun gereği olarak hüküm altına alıyor. Temel insan haklarının en başında gelen ‘yaşam hakkı’ yasalar ve anayasa uyarınca başkalarının yaşamını yok edenler içinde karşılanması zorunlu bir hak durumunda. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının sağlık nedeniyle bazı hükümlüleri affetmesi anayasal-yasal hakkın gereği olarak değerlendirilebilir. Ancak bu yetkinin yapılan başvurulara, ATK raporlarına rağmen benzer durumdaki diğer hükümlüler için kullanılmaması, soruna insani gerekçelerle yaklaşılmadığı kanısını kuvvetlendiriyor.
Adalet Bakanlığ ı ğenelğesi u zerine ATK tarafından yapılan tespitlerde çok sayıda mahkumun kronik rahatsızlık, kocama-demans sorunuyla kendine bakamaz durumda bulunduğ u saptandı.
İnsan Hakları Derneği (İ HD); aralarında siyasilerin ve 28 Şubat’tan hu ku mlu çoğ u 80 yaşın u zerinde ğenerallerinde yer aldığ ı 651’i ağ ır olmak u zere 1571 mahkumun kendine bakamaz durumda olduğ unu, sayının su rekli arttığ ını açıkladı. Buna rağ men Cumhurbaşkanı Erdoğ an’ın ‘af yetkisini’ siyasi-du şu nsel yakınlığ ı o nde tutarak kullandığ ı, benzer haldeki hu ku mlu ler açısından ayrımcılık yapıldığ ı kanısı ağ ır basıyor. Bu ayrımcı yaklaşım, vicdanları yaralıyor!
Cumhurbaşkanı Erdoğan ekonomideki sorunların nedeninin ‘iktisadi değil siyasi oyunların ürünü olduğunu’ söylemişti. Dış güçler senaryosu tutmadı. Şimdi başta enflasyon olmak üzere ekonomik sorunların nedeninin ‘psikolojik’ olduğunu dile getiren Erdoğan, halkın ekonomideki güzellikleri algılayamadığını öne sürüyor!
Bundan iki hafta önceki bir toplantıda konuşan CB Erdoğan ‘Ekonomide yaşadığımız sıkıntıların çok önemli kısmı iktisadi değil, siyasi saikle hayata geçirilen oyunların ürünüydü’ demişti. Geçen hafta ise bir yandan Orta Vadeli Program (OVP) ile şahlanış dönemine girileceğini iddia ederken diğer yandan da enflasyon ve hayat pahalılığının, ekonomik sorunların temelinde yatan nedenlerin ‘ekonomik değil psikolojik’ olduğunu ortaya attı. Artık yıllardır yineledikleri ‘Türkiye ekonomisine diz çöktürmek isteyen dış güçler’ senaryosunun tutmadığını, alıcısının olmadığını fark edince yeni gerekçeler üretiyorlar. Öyle ki ‘sorun ekonomik değil psikolojik’ tezine göre; hiçbir şeyin fiyatı artmadığı, her şey birbirinden ucuz olduğu halde, insanların cüzdanından para taştığı halde ‘psikolojik’ nedenlerle her şeyin zamlandığını, fiyatının arttığını, hayatın pahalandığını düşünüyorlar. Dolayısıyla CB Erdoğan’a göre toplumda kitlesel bir psikolojik bozulma, ruhsal sarsıntı ve yaygın şizofreni söz konusu. Ekonomiyi bozan, olmayan sorunların varmış gibi algılanmasına yol açarak ‘psikolojik bozukluğa’ neden olan faillerin başında Türkiye siyasetindeki ‘kifayetsiz ve muhteris iklim’ geliyor. Ancak burada ülkenin yöneticisi, siyasi iktidarın tek temsilcisi olarak kendisinin hiçbir suçu yok. Tüm suçlu ve sorumlu muhalefetteki siyasilerin yaşattığı ‘kifayetsiz ve muhteris iklim’.
Ülkenin önde gelen iktisatçıları, faizde nas inadından, Kur Korumalı Mevduata, TÜİK verilerinin güvenilmezliğinden enflasyon hesabının tutarsızlığına kadar iktidarın yanlışlarını defalarca dile getirdiler. Yanlıştan dönülmesi çağrıları yaptılar. Anayasa hukukçuları, yargı bağımsızlığı olmadan düşünce ve ifade özgürlüğü sağlanmadan ülkeye sermaye ve yatırımcı gelmeyeceğini, önüne geleni hain-terörist diye hapse tıkmanın ülkenin saygınlığını ve ekonomisini çökerteceğini dile getirdiler. Şimdi ülkenin hayrına fikirler ortaya koyan ‘aydınların azlığından’ yakınan CB Erdoğan, bu insanları hedef gösterdi, hain-terörist-gayri milli ilan etti. Alternatif enflasyon hesabı yapan bağımsız akademisyenlere art arda davalar açıldı. CB Erdoğan’a göre ekonomik sorunların temelinde yatan ‘psikolojik’ sorunlardan birisi de ‘fahiş fiyatlar talep edip enflasyonla mücadeleyi engelleyenlerden’ kaynaklanıyor. İktidarları boyunca fahiş fiyatla mücadele komisyonu kuran, milyonlarca TL para cezaları kesen, etiket teftişleri, soğan deposu baskınları yapan kendileriydi. Sorunun gerçek boyutunu ve yüzünü görmekten kaçarak, uyguladıkları politikaların yanlışlığını kabul etmeyip soğan-patates üreticisini, manavı ve marketi ‘gıda teröristi’ diye itham edenler de kendileriydi.
Akaryakıta iki ayda yu zde 100’u n u stu nde zam yapan, verğileri ikiye-u çe katlayan iktidar; milletin cu zdanını ve psikolojisini bozmamış ğibi, milleti ruhsal ve psikolojik bozuklukla, ekonomideki güzellikleri anlayıp algılayamamakla suçlayarak kendi suçlarını o rtmeye çalışıyor!
Vergi harcamaları olarak adlandırılan vergi muafiyeti ve istisnalarının tutarı yılsonuna kadar 1 trilyon TL’ye ulaşacak. İktidar bir yandan deprem harcaması gerekçesiyle halka yeni vergiler salarken diğer yandan bir avuç kişiden alacağı 1 trilyon vergiden vazgeçiyor!
İktidarın vergi mükellefleri arasında yaptığı ayrımcılık ve dar bir gruba sağladığı vergisiz kazanç, vergi muafiyeti ve istisnaların tutarının yılsonunda 934 milyar 321 milyon TL’ye ulaşması, 1 trilyon liraya yaklaşması öngörülüyor. İktidarın uyguladığı politikaların kamu maliyesi ve bütçede en ağır hasarı yaratan kalemlerin başında gelen ‘Vergi Harcamaları’ vazgeçilen vergi gelirlerini, istisna ve muafiyetleri ifade ediyor. Açıklanan OVP’de bir yandan vergi tabanının genişletilmesi, vergi gelirlerinin artırılması öngörülürken diğer yandan ‘vergi harcamalarının azaltılması’ farklı yasa, karar ve tebliğlerle sayısı 670’e ulaşan istisna ve muafiyetlerin gözden geçirileceği belirtiliyor.
Yıllar itibarıyla vazğeçilen verğileri, bir avuç kesime sağ lanan verğisiz kazanç olanaklarıyla sıfır verği ve istisnaları ğo steren verği harcamalarının 2023 için o nğo ru len 934 milyar liralık tutarın 443 milyar lirası alınmayan ğelir verğisi muafiyetlerinden oluşuyor.
Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesap sahiplerine sağlanan kur farkı ve faiz geliri stopajdan, gelir vergisinden muaf. KKM hesabına geçen şirketler de aynı olanaktan yararlanarak KKM kazançları için kurumlar vergisi, stopaj ödemiyor. Kurumlar vergisinde vazgeçilen vergi tutarı yılsonunda 280 milyar TL öngörülüyor. Yılsonuna kadar KKM hesaplarına ödenecek kur farkı ve faiz kazancının 700 milyar TL’yi aşması beklenirken bu gelirlerden alınmayan vergiyle birlikte Hazine ve Merkez Bankası’na binen yük 1 trilyon lirayı aşacak.
Vazgeçilen yaklaşık 1 trilyon TL vergiyle yılsonunda 650 milyar TL olarak hedeflenen ancak büyük ihtimalle aşılacak bütçe açığını kapatmak, hazine borçlanmasını azaltmak olanaklı iken, aksine deprem felaketi istismarıyla ek bütçe çıkartılıp, ek vergiler salınıyor.
Milyonlarca insan verği artışları, zamlar, enflasyonla ezilirken, iktidarın verği muafiyeti sağ ladığ ı bir avuç kesim 1 trilyon TL verğiden kurtuluyor. Ü lke bir avuç insan veya şirket için verği cennetine do nu şu yor.
Çıkartılan kanunlarla İ stanbul Finans Merkezi’nde faaliyet ğo steren yerliyabancı şirketler, finans kurumları, çalıştırdıkları personel, Tu rkiye Varlık Fonu’ndaki şirketler tu m verğilerden muaf.
Ü lkenin kalkınması için; istihdam, ihracat, yu ksek teknolojili u retim için yatırım yapan, u reten, kazancının verğisini o deyenlere sağ lanan teşviklere, verği istisnası ve kolaylıklarına kimsenin itirazı yok. Ancak 2022’de paradan para kazanan, ranttan kazanç elde eden, faizden ihya olandan alınmayan, vazğeçilen 335 milyar TL’nin verği ğelirleri içindeki payı yu zde 14 iken bu yıl u çe katlanarak 934 milyar TL’ye çıkmış. Vazgeçilen vergilerin toplam vergi gelirlerindeki payı ise yüzde 27’ye yükselmiş!
Ağustos ayında aylık enflasyon yaklaşık yüzde 10 artarken, yıllık enflasyon yüzde 60’a yaklaştı. OVP’de yüzde 65’e yükseltilen 2023 enflasyon hedefi, yılsonunda yine tutmayacak ve yüzde 70’i aşacak. Çekirdek enflasyonun ağustosta yüzde 65’e çıkması gelecek aylarda daha yüksek enflasyonun habercisi!
Yıllardır verileri güvenilmez ve tartışmalı olan TÜİK’in açıkladığı ağustos ayı rakamları, yüksek enflasyon artışına rağmen ‘gerçeğe ve makule dönüşü’ yansıtıyor. Temmuzda yüzde 9,54 olan aylık enflasyon artışı ağustos ayında aylık yüzde 9,09 olarak açıklandı. Yıllık yüzde 58,94’e yükselen Tüketici Enflasyonu (TÜFE) Merkez Bankası’nın (MB) 40 günde üç kez değiştirdiği yılsonu enflasyon hedefini ve Orta Vadeli Program’da (OVP) öngörülen 2023 enflasyon hesabını da şimdiden geçersiz hale getirdi. Seçimden bu yana haziran, temmuz, ağustosta üç aylık enflasyon toplamı yüzde 22,5 oldu.
Emekli aylıklarına temmuzda yapılan yüzde 25’lik zammın neredeyse tamamına yakını enflasyonla geri alınırken, memur maaşları ve asgari ücrete yapılan artışların üçte ikiden fazlası da enflasyonla eridi. Temmuzdaki vergi artışları ve zamlarda göz önünde tutulduğunda 16 milyon emekli, 6,5 milyon memur ve memur emeklisi ile 9 milyon asgari ücretlinin gelirleri ve alım güçleri üç ayda eksiye düştü.
MB, temmuzda açıkladığı Enflasyon Raporunda 2023 yılsonu için daha önce yüzde 23 olarak açıkladığı hedefi yüzde 58’e yükseltmişti. Ağustos ayında bu hedef ‘üst sınıra’ çekilerek yüzde 62’ye yükseltildi. OVP’de de 2023 sonunda enflasyonun yüzde 65 oranında gerçekleşeceği yer aldı. Gerek MB gerekse OVP hedeflerinin tutması için yılın son 4 ayında enflasyon artışının toplamda 6 puanı geçmemesi gerekiyor.
Oysa akaryakıta, ulaşıma, ğıda fiyatlarına ğeçen ay yapılan ve bu ay da devam eden zamların yansımasıyla aylık enflasyon artışının yu zde 4-5’in altına inmesi olanaksız ve yılsonunda yu zde 70’i aşan bir enflasyon ğerçekleşebilir.
Enerji, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içecekler ve tütün mamulleri ile altın fiyat artışlarının hariç tutulduğu C çekirdek enflasyonunun ağustosta yıllık yüzde 64,85’e ulaşması, eylül ve sonraki aylarda daha hızlı ve yüksek oranlı enflasyon artışlarının yaşanacağını bugünden söylüyor. Aynı zamanda Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksi’nin (YİÜFE) temmuzdan sonra ağustosta da yükselişini sürdürmesi, maliyetlerdeki ÜFE’den enflasyona yansıyacak artışın hızlanacağını işaret ediyor. TÜİK’in temmuz ve ağustosta açıkladığı enflasyon artışlarının ‘gerçeğe dönüş’ diye nitelendirilerek olumlu karşılanması, TÜİK rakamlarının İTO ve ENAG’ın artış oranlarını aşması, bugüne kadar TÜİK verilerine yönelik güven ve inandırıcılık sorununun haklılığını gösterdi.
Şimdi TÜ İ K, ğeriye do nu k olarak enflasyon hesaplarını yenileyip ğu ncellemek, du şu k açıklanan oranlarla ocak ve temmuzda memur, asğari u cretli, emeklinin maaş zamlarından çalınan farkları kamuoyuna açıklamalıdır. İ ktidar, bu yolla milyonlarca kişinin olması gereken gerçek gelirinden buharlaştırılan tutarların farkını ara zamla vermek mecburiyetindedir!
İktidarın bugüne kadar açıkladığı 18 OVP’de hiçbir hedef tutmadı. Kendi içinde tutarsızlıklar ve çelişkilerle dolu 2024-2026 OVP hedeflerinin nasıl tutturulacağına ilişkin ortada bir plan ve program yok. Maaş zamlarının HEDEF ENFLASYONA göre belirlenmesi, yükün memur, emekli, asgari ücretliye yıkılacağını gösteriyor!
Resmi gazetede yayınlanan 2024-2026 OVP hedefleri 12 yıl önce, 2011’de açıklanan 2023 hedeflerinin de gerisinde kaldı. Bir kez daha tamamı temennilerden ibaret bir OVP ile aynı hedefler yineleniyor. İktidar, bu OVP ile kişi başına milli geliri 2026’da 14 bin 485 dolara çıkartacağını ve Türkiye’nin yüksek gelir grubu ülkeler arasında yer alacağını dile getiriyor.
2026’da 14 bin 485 dolar kişi başı milli gelirle Türkiye’yi yüksek gelir grubu ülkeleri arasında yükseltmeyi vaat eden iktidar 2011’de seçim beyannamesinde ilan ettiği ve sonrasında 10’uncu Beş Yıllık Kalkınma Planı ile 2023 yılı hedefleri olarak resmileştirdiği planda kişi başına 25 bin dolar milli gelir vaat etmişti. 2026’da 300 milyar dolar olarak rekor kıracağı ifade edilen ihracat hedefi 2023 için 500 milyar dolardı. Açıklanan OVP’de 2026’da ilk kez 1,3 trilyon dolar olacağı vaat edilen Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) için 11 yıl önce duyurulan 2023 hedefi 2 trilyon dolar idi. Çok geriye gitmeye gerek olmaksızın geçen yıl açıklanan 2023-2025 OVP hedeflerine bakıldığında, bu yılın enflasyon hedefi yüzde 24,9, 2024 yüzde 13,8 ve 2025’te yüzde 9,9 idi. Şimdi aynı iktidar bu yılsonu için yüzde 65, 2024 için yüzde 33 enflasyon hedeflerken, tek haneli enflasyon için yüzde 8,7 ile üç yıl sonrasını, 2026 sonunu işaret ediyor. 2020’de açıklanan OVP’de ise 2021’de yüzde 9,8, 2022’de yüzde 6 ile tek haneli enflasyon vaat edilirken 2022 sonunda TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon OVP’nin 10 kadını aşarak yüzde 64,47 oldu.
İktidarın 17 Ekim’de TBMM’ye göndereceği 2024 bütçe yasasında da bu hedeflerin yeniden değiştirildiğini veya bazı hedeflerin bu ay ve ekimde ortaya çıkacak ekonomik gelişmelerin yansımasıyla anlamsız ve geçersiz hale geleceğini görebiliriz.
İ ktidarın ekonomik yıkımın faturasını o nu mu zdeki u ç yıl boyunca yeni verğiler ve zamlarla halka, çalışanlara, çiftçi ve emeklilere o deteceğ i, açıklanan OVP ile açığ a çıkıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in memur-emekli maaşlarında ve asgari ücrette yapılacak artışların ve verilecek zam oranlarının hesaplanmasında, bundan böyle ‘gerçekleşen değil hedeflenen enflasyonun esas alınacağını’ açıklaması bunu gösteriyor.
Yılsonunda yu zde 70’i aşacağ ı buğu nden anlaşılan, ilan edilen OVP’de ise yu zde 65 olarak yer alan 2023 enflasyonuna karşılık, 2024’te hedeflenen enflasyonun yu zde 33 olması nedeniyle yılbaşındaki maaş zamlarında bu oranın esas alınacağ ı anlamına ğeliyor.
Buğu ne kadar açıklanan enflasyon hedeflerinin hiçbir zaman tutmadığ ı apaçık ortada iken, maaş zamlarında hedeflenen enflasyonun esas alınması, iktidarın kimseyi enflasyona ezdirmeme vaadini de çu ru tu yor!
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), küresel gıda fiyatlarının ağustosta yüzde 2,1 düştüğünü açıklarken, Türkiye’de ise TÜİK’in gıda enflasyonu ağustosta yüzde 73,8 arttı. Hayati ve stratejik önemdeki tarımın üç yıllık OVP’de sadece 8 maddeyle geçiştirilmesi, iktidarın tarım ve hayvancılığa çarpık bakışının belgesidir!
Enflasyonda dünyada ilk 5 ülke arasına yükselen Türkiye, gıda enflasyonunda da ilk 10 ülke arasında ve yukarı doğru tırmanmaya devam ediyor. BM-FAO Küresel Gıda Endeksi, ağustosta yüzde 2,1 gerilerken hemen tüm gıda maddelerinin küresel fiyatlarında sert düşüşler yaşandı. Ağustos ayında yüzde 2,1 oranındaki gerilemeyle 121,3 puana düşen FAO Küresel Gıda Endeksi, Rusya-Ukrayna savaşıyla 2022 Mart ayında yükseldiği zirve noktasının yüzde 24 altına indi. Tahıl koridoru anlaşmasındaki sorunların çözülememesinin hububat, bakliyat, mısır vb. fiyatlarını olumsuz etkilemesine rağmen küresel gıda fiyatlarında düşüşün sürmesi, dünya gıda piyasalarına yönelik ürün arzının artmasından kaynaklanıyor. Buna karşılık Türkiye’de gıda enflasyonu kesintisiz şekilde artmaya devam ediyor. Yıllık yüzde 74’e ulaşan gıda enflasyonu, tüm gıda fiyatlarının önümüzdeki aylarda da artmaya devam edeceğini gösteriyor.
İ ktidarın ‘du nyada artan ğıda fiyatları’ so ylemi ve fiyat etiketleri bahanesinin temelsiz bir aldatmacadan ibaret olduğ u apaçık ortada. İ ktidar, kendi beceriksizliklerinin yarattığ ı ğıda krizini, ğıdaya erişim yoksunluğ unu ğizliyor!
FAO’nun Küresel Tahıl Fiyat Endeksi Rusya-Ukrayna savaşına rağmen yüzde 0,7 gerilerken, süt fiyatları yüzde 4 düştü. Türkiye’de ise temel gıdalardaki enflasyon artışı çoğunda 2 bazılarında 3 haneli. Buğday, mısır, fındık, ayçiçeği vb. ürünlerde açıklanan enflasyonun altındaki taban fiyatlarla, gelecek yıl bu ürünlerde önemli miktarlarda üretim düşüşlerinin yaşanacağı, üreticinin maliyet artışları karşısında yetersiz kalan taban fiyatlarla üretimden vazgeçeceği bugünden görülüyor.
İktidarın tarım ve hayvancılığı önemsemediği 2024-2026 OVP’ye de yansıyor. 75 sayfalık OVP’de tarım politikaları ve tedbirler sadece şu 8 madde: Tarım arazilerinin korunması, arazisini ekmeyen üreticiye ‘zorlayıcı’ tedbirler alınması, tarımda ürün ve üretim planlaması, Sera Organize Tarım Bölgesi kurulması, tarımda jeotermal enerji kullanımı, kent çeperlerinde tarımın desteklenmesi, sürdürülebilir orman yönetimi, tarımda dijitalleşme, coğrafi işaretleme ve yapay zeka kullanımı.
Orta Vadeli Proğram’da sıralanan tarım politikaları-tedbirleri arasında u reticiye aynı ve nakdi destek, mazota-ğu breye-ilaca-tohuma-işçiliğ e-lojistiğ e-sulamaya-serada kullandığ ı elektrik ve doğ alğaza KDV-O TV istisnası, su bvansiyon yok. Ziraat Bankası’ndan du şu k faizli, uzun vadeli kredi olanağ ı yok. Maliyet azaltıcı, ğelir ve refahı artırıcı, daha çok u retmeyi o zendirici, ğençlerin ko yu nu -kasabasını-toprağ ını terk edip şehir varoşlarında işçilik peşine du şmesini caydırıcı, kırsaldaki yaşamı o zendirip teşvik edici hiçbir destek yok! Önümüzdeki üç yıl boyunca TARIM VE HAYVANCILIĞA yine üvey evlat muamelesinin süreceği anlaşılıyor!
Türkiye-Rusya arasındaki Soçi zirvesinde, kamuoyunda yaratılan beklentilerin ve görüşme sonrası yansıtılanların aksine iktidarın beklentileri gerçekleşmedi. Rusya Devlet Başkanı Putin, üç saatlik resmi ve baş başa görüşmelerde iktidarın isteklerine olumlu yanıt vermedi. Yıllardır dillendirilen 100 milyar dolarlık ticaret hacmi, ulusal paralarla ticaret vb. başlıklar ise rutinin tekrarı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan-Putin görüşmesi, Rusya’nın istediği, belirlediği ve uygun gördüğü şekilde Rusya’da ve Soçi’de gerçekleşti. Son dört resmi görüşmede de Rusya’ya giden, CB Erdoğan’ın beşinci yüz yüze görüşmenin Türkiye’de olmasını istemesi diplomatik teamüller ve karşılıklılık ilkesinin gereğiydi.
Soçi’deki görüşme öncesi ve sonrasında iki liderin iki kez ortak basın toplantısı düzenlemesi, Putin’in kameralar önünde CB Erdoğan’a sıcak tavırlar sergilemesi, daha önceki ‘kapıda bekletme’ tavrının aksine bu kez CB Erdoğan’ı kapıda karşılayıp, kapıya kadar uğurlaması, gerçekte ‘boş ve sonuçsuz’ kalan görüşmelerde görüntüyü kurtarma, CB Erdoğan’ı kırmama çabalarıydı. Ziyaret, Putin’in CB Erdoğan’a daha önce verdiği siyasi ve ekonomik desteğe artık daha mesafeli bir tavra yöneldiğini gösterdi. Rus devlet medyasının ‘Erdoğan’a güvenilmez’ başlıkları atması da bunun işareti.
İktidar görüşmelerde en önemli gündem maddesinin Rusya’yı çekildiği Tahıl Koridoru
Anlaşmasına dönmeye ikna etmek olacağını açıklamıştı. ABD, AB ve BM Genel Sekreteri, CB Erdoğan’ın bu girişimine önem veriyordu. CB Erdoğan, Hindistan’daki G20 zirvesinde ülke liderlerinin karşısına siyasi ve diplomatik bir zaferle gitmeyi hedefliyordu. Rus lider buna yanaşmadı. BM ve batılı ülkelerin Rusya’ya verdikleri taahhütlerin tamamı yerine getirilmedikçe anlaşmaya dönmeyeceklerini, Rus tahılı ve gübresini alternatif yol ve yöntemlerle başta yoksul Afrika ülkeleri ve dünya pazarlarına ulaştıracaklarını ifade etti. Rusya, Türkiye’nin Katar finansmanıyla 1 milyon ton Rus tahılının Türkiye’de un haline getirip Afrika’ya gönderme planına olumlu yaklaştı. Ancak Ukrayna’nın şu ana kadar tahıl koridoru ile 33 milyon ton buğday ihraç ettiği, Rusya’nın elinde on milyonlarca ton buğday, mısır, gübre olduğu düşünüldüğünde 1 milyon ton buğdayı Katar parasıyla una dönüştürme teklifi, Soçi’de bir şeyler elde edildiğine inandırma amaçlı.
Çıkmaza giren Suriye ile normalleşme sürecinde Putin’in Esad’a baskı yapmasını isteyen iktidarın Soçi’de bu amacına da ulaşamadığı açığa çıkıyor. Basın toplantısında ‘Suriye'nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması gerekir. Herhangi bir dış dayatma olmadan ülkesinin geleceği hakkında karar verecek olan Suriye halkıdır’ diyen Putin’in sözleri Suriye ve Arap medyasının manşetlerinde yer aldı.
Rus Lider Putin, bu so zlerle Esad’ın Tu rkiye ile normalleşme için o ne su rdu ğ u ; TSK’nın Suriye’de kontrolu ndeki bo lğelerden çekilmesi, İ dlib’in Suriye ordusuna teslim edilmesi, cihatçı ğruplara, O SO’ya, Arap aşiretlere ve Gaziantep’te muhaliflerin kurduğ u ğeçici hu ku mete destekten vazğeçilmesine koşullarını desteklediğ i mesajını verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Soçi’den eli boş döndü!
Seçim sonrası 2016’dan bu yana askıda ve donmuş durumdaki Türkiye-AB ilişkilerinin canlandırılmasını gündemine alan iktidar, yeni müzakere fasıllarının açılması, Vize serbestisi ve Gümrük Birliği Anlaşmasının güncellenmesini öne çıkartırken, AB’den gelen açıklamalarda bunun için öncelikle demokratikleşme yönündeki adımların atılması gerektiği yanıtı verildi. AB ilişkileri çerçevesinde uzun bir aradan sonra Ankara’ya gerçekleşen üstü düzey ziyarette AB Komisyonu’nun Komşuluk İlişkileri ve Genişlemeden Sorumlu üyesi Oliver Varhelyi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Aile ve Sosyal Yardımlar Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ile ikili görüşmeler yaptı.
Ziyaret sırasında Türkiye-AB arasında 2016’da imzalanan Mülteci ve Geri Kabul Anlaşması kapsamında Türkiye’ye taahhüt edilen 3 milyar euro tutarındaki mali yardımın 781 milyon euroluk dilimin devreye koyulması yanında deprem felaketi nedeniyle de AB fonlarından Türkiye’ye 400 milyon euro yardımıyla ilgili anlaşma imzalandı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bir kez daha Türkiye’nin yer almadığı bir AB’nin ‘küresel güç’ olamayacağını, ‘Türkiye’nin AB dışında tutulmasının büyük bir stratejik hata olacağını’ gündeme getirdi. Üyelik müzakerelerinin canlandırılmasını istedi. Son dönemde artan vize sorununun çözümü için 7 yıl önce imzalanan Vize Muafiyeti Anlaşması’na işlerlik kazandırılması, Türkiye-AB arasındaki Gümrük Birliği Anlaşması’nın tarım ve hizmetler sektörünü de kapsayacak şekilde güncellenip yenilenmesi de talepler arasında idi.
CB Erdoğan, temmuzdaki NATO zirvesinde İsveç’in NATO üyeliğine onayı, AB-Türkiye arasında tam üyelik müzakerelerinin başlaması koşuluna bağlamıştı. Başta Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya gibi önde gelen AB ülkelerinin liderleri, İsveç’in NATO üyeliğiyle Türkiye-AB üyelik müzakerelerinin bir bağlantısının olmadığını dile getirdiler. AB üyeliği için Türkiye’nin demokratikleşme kriterlerini yerine getirmesi, insan hakları ve hukuk devleti alanında adımlar atması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını uygulaması gerektiğini gündeme getirdiler. İmzalanan AİHM sözleşmesine, anayasadaki hükme rağmen mahkemelerin uygulamadığı, iktidarın yok saydığı AİHM kararları nedeniyle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi eylül ayında Türkiye’ye yaptırımı ve üyeliğin askıya alınmasını görüşecek. Avrupa Parlamentosu da ekim ayında Türkiye İlerleme Raporu’nu ele alacak.
Vize Serbestisi Anlaşması başta du şu nce ve ifade o zğu rlu ğ u , tero rle mu cadele yasası, yarğı bağ ımsızlığ ı, ru şvet ve yolsuzlukla mu cadele ğibi konulardaki kriterler yerine ğetirilmediğ i için uyğulanamıyor. İktidar, AB’den mu lteci yardımı alıp bir yandan da u yelik mu zakerelerinin canlandırılmasını isterken, yerine getirilmesi gerekli demokratikleşme kriterlerini görmezden gelmeyi tercih ediyor!