1 Mayıs: Antik Ritüellerden Taksim’in Kanlı Meydanına Bir Varoluş Hikâyesi

Bugün 1 Mayıs. Kimileri için baharın ilk müjdesi, kimileri için sekiz saatlik çalışma hakkı, bizim kuşağımız içinse dinmeyen bir adalet arayışı... Pagan festivallerinden yasaklara, Chicago’nun barut kokusundan 1977 İstanbul’unun siren seslerine uzanan bu tarih, aslında insanlığın kendi onurunu arama hikâyesidir.

DOĞANIN DOĞUŞUNDAN İŞÇİNİN DOĞUŞUNA

1 Mayıs’ın kökleri, işçi tulumlarından çok önce çiçekli taçlarla atılmıştı. Antik Roma’da çiçek tanrıçası Flora onuruna düzenlenen Floralia, baharın gelişini şehvetli ve kaotik eğlencelerle kutlardı. Keltlerin yaktığı Beltane ateşleri ise toprağın ve hayvanların korunması için bir yakarıştı. Orta Çağ’da Avrupa köylerinde dikilen Mayıs Direkleri, bolluğun ve bereketin simgesiydi.

Ancak bu "masum" eğlenceler, otoriteyi her zaman rahatsız etti. Cromwell gibi tutucu liderler, bu pagan ritüellerini yasaklayarak toplumsal neşeyi dizginlemeye çalıştı. Fakat 1 Mayıs’ın ruhu, 19. yüzyılda başka bir forma bürünmek üzere yeraltına çekildi.

VİCTORİA’DAN CHİCAGO’YA: SEKİZ SAATLİK KAVGA

1856’da Avustralya’da taş ustalarının attığı o ilk adım, 1886’da Chicago’daki Haymarket Olayı ile küresel bir çığlığa dönüştü. Sekiz saatlik iş günü talebiyle sokağa çıkan işçilerin üzerine düşen bomba ve ardından gelen haksız idamlar, 1 Mayıs’ı sadece bir bahar bayramı olmaktan çıkarıp, dünya emekçilerinin ortak yas ve mücadele günü haline getirdi.

Gazeteci Hasan Hınıslı’nın tanıklığında "1977 - Taksim'de Zamanın Kırıldığı An"

Tarih kitapları Haymarket’i yazar ama benim belleğimde 1977’nin Taksim’i kazılı. O yıl henüz 16 yaşındaydım; büyüklerin deyimiyle "aklı bir karış havada" bir genç... Ama o zamanlar galiba hayata daha erken atılıyorduk. Milliyetçi Cephe iktidarı, sokaklarda gerilim, içimizde ise bir önceki yılın görkemli kutlamasından kalan o müthiş enerji...

Sabah Şişhane yokuşunda başlayan o devasa yürüyüşü hatırlıyorum. Kol kola girmiş sekizli-onlu saflar, kısılana kadar atılan sloganlar... Meydanın girişindeki o dev işçi panosu, sanki bize bir gelecek vadediyordu. 500 bini aşkın insan, bir ağızdan marşlar söylerken dünya sadece Taksim’den ibaretti.

Ancak akşamüstü o neşeli uğultu, birkaç el silah sesiyle paramparça oldu. Silahlı tarama, panzerlerin kulak tırmalayan sirenleri ve üzerimize sıkılan tazyikli sular... Tarlabaşı’nın o zamanlar dar olan sokaklarına doğru yaşanan o korkunç izdiham hala kâbuslarımdadır. İnsanlar birbirinin üzerine yığılırken, katliama "çatışma" süsü verilmek istendiği her halinden belliydi.

Nasıl olduğunu bilmeden kendimi Tepebaşı’nda buldum. Eve, Kocamustafapaşa’ya vardığımda kolumdaki yarayı annemden saklamak için uzun kollu gömlek giymiştim. Televizyon 34 ölü dediğinde yaşadığım şoku tarif edemem. O ölümlerin sadece 5’i kurşunla, geri kalanı o kaçış yolundaki izdihamla olmuştu.

Ertesi gün gazeteler utanmadan "Komünistler birbirini yedi" (Yeni Asya) veya "Kızıllar Kudurdu" (Son Havadis) diye başlık atarken, failler—o Sular İdaresi çatısındakiler, otel pencerelerindekiler ve o meşhur Beyaz Renault—hiç bulunamadı.

Kazancı Yokuşu’ndaki Dinmeyen Sızı

Bugün 2026 yılındayız. Aradan geçen yarım asra yakın süreye rağmen, 1 Mayıs 1977’nin failleri bulunmadı, bulunmayacak. 36 canın hesabı hiçbir zaman tam olarak verilmedi.

1 Mayıs, Flora’nın çiçeklerinden Kemal Türkler’in konuşmasına, Chicago’nun idam sehpasından Kazancı Yokuşu’na bırakılan o kırmızı karanfillere kadar uzanan bir hafıza zinciridir. Bu ülkenin üzerine "korku toplumu" tohumlarının ekildiği o günü unutmamak, her 1 Mayıs'ta o 16 yaşındaki gencin heyecanıyla bu yazıyı yeniden yayımlamak benim borcumdur.

Baharın gelişi doğanın kanunuysa, emeğin hakkını alması da tarihin kaçınılmaz hükmüdür.