Yaşamak bir sanattır

Yaşamak başlı-başına bir sanattır. İnişleri ve çıkışlarıyla, fırtınası, rüzgarı, boranı ve gök-kuşağı ile doyasıya yaşamak bu sanatı… Doğanın içindeki gizleri fark ettikçe kendini fark etmeye başlamak.. Bu serüvenin yolcusu olmak, kulağa çok hoş geliyor.

Velhasıl yaşam-yaşamak bir sanat. Onlarca, yüzlerce kanaldan beslene bilir ama en önemli kanal insan. Onu tanımlayan, onu destanlaştıran, şiire,hikayeye geçiren tek varlık. Aynı zamanda onu yok eden de!

Yine yaşamın içinde yol alırken  insan ilişkilerini bir ağacın dallarına benzetirim. Dikkatli baktığında aynı kök üzerine kurulu bu dalların hiç biri, yön olarak, ebat olarak birbirine benzemezler. Bir kısmı gölgede, bir kısmı güneşe doğru, bir kısımda yere yakındır.
İnsan yaşamının koşullara ve imkânlara göre nasıl çeşitlendiğini hatırlatır diye düşünenlerdenim.

Hepimiz insanız lakin hayatın içinde düştüğümüz kareler bile aynı rüzgarın yönüyle esmez… Kimimiz hayata 1/0 yenik başlar kimi el bebek gül bebek, kimine sokaklar kimine de hayatı sadece seyretmek düşer ve insan, en çok kendisinden korkar.
Kendi duygularından, güçsüzlüklerinden, zaaflarından, acılarından, coşkularından ürker. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, sevinçten, kendisinden kaçar. Ve sonra yaşam, hepimizi kendi sofrasında ağırlar.

Bir dostum, son soluğunda;
“Hayat buymuş demek ” demişti.
Doğarsın. Büyürsün. Koşarsın. Ve ölürsün .
Evet, kendimden biliyorum, budur yaşam.
Gözün kör, kulağın sağır olsa da, olmasa da.
Üç sözcükten oluşan bir cümleye ( “Hayat buymuş demek “)
sığacak denli yalındır yaşam.”

İnsan büyüdükçe hayatı keşif etmeye, değişmeye başliyor.  Hayatın özü değişimken değişmemek, dönüşmemek için direnmek bir çiçek tohumunun hayır ben büyümeyeceğim böyle kalmak istiyorum demesine benzer.
Ve hayat, hayat mazeretlere kurban edilemeyecek kadar kısa. Geçmişinle barış, kendinle barış, korkularınla yüzleş ve kucakla yolunu karşılayanları. İnanın ölmek yeni bir şey değil bu dünyada.
Hayatın özü değişimken değişmemek, dönüşmemek sadece yerinde sayanlara göredir. Anlamlı yaşamak isteyenler değişimin ve gelişimin, yeni şeyleri keşif etmenin ve yaşamın en büyük macera olduğunu bilirler.
Hayat bir maceradır derken burada devam eden bir macera, bilinmeyene doğru sürekli bir serüven vardır.

İnsanlar, mevsimler gibidir; yaşamadığımız sürece anlamayız nedir, neye kadirdirler…
Fırtınada çıkan esintiye teslim olursan arkasından açacak güneşten nasiplenemezsin yada sağanak yağan bir yağmurun ardından doğan  gök kuşağını göremezsin…
Evet mevsimler gibiyiz, hayatın bütünlüğünden vazgeçemeyiz, her mevsimin hakkını vermeliyiz.
Ah keşke makamındadır ve kendimize kim olduğumuzu hatırlatmak için hepimizin aynalara ihtiyacı var.  Düşe kalka,yana yana, gülerek, ağlayarak, illa insan yanımızla…

”Her şeyin bir bedeli var” derken şarkılar, değmez mi ”yaşamın” yaşamak gibi bir anlamı varken, yaşamı kucaklamaya, kendin için, herkes için iyi bir şeyler yapmaya ve direngen bir umutla sevgiye sarılmaya değmez mi?
Zorluklar aşıldığında, ya da aşma gücünü duyumsadığımızda da, içimiz insanca bir coşkuyla dolup taşmaz mı; “Yaşamak ne güzel şey be kardeşim!..” diye.

İşte o zoru aşmanın, içimizde o bize özgü, ne mutlu ki, yalnızca insana özgü yaşama sevincini duyabilmemizin en güzel yollarından biri de vicdanlarımızla yüzleşelim.

Kaldı ki yaşadığımız evrende: insan davranışları, sözleri o kadar özden yoksun ki, ortak değerleri bir arada tutmaya yetmiyor.  Vicdan ve merhametin coğrafyası, insan zaaflarıyla delik deşik olmuş, kalpler kilide vurulmuş. Çığlıklar çığırtkan ve insan aklı ezber bozmuyor.

‘’Kişisel ilişkiler, etkileşimin sıcak ve içten yapıları çözülürken, yerine konmaya çalışılanlar da etkili, yönlendirici ve kalıcı olmamaktadır. Bunun sonucu da doğa talan edilmekte ve insanlar küresel kapitalizme, emperyalist güçlerin egemen olma egolarına kurban edilmektedir. Oysa; içsel üretkenliği, sorumluluk duygusunu ve insanca yaşamayı ancak “Vicdan – merhamet–sevgi-saygı” ile gerçekleştirebiliriz.

Evrensel değerleri yaşatmaya niyetimiz yoksa, yolumuz birbirimizi anlamaktan geçmiyorsa, hiçbir yere varamayacağız demektir. Sonuç olarak da yabancılaşmış varlığımız gitgide büyüyecek ve bizler bir çok şeye geç kalacağız, ”Çok geç artık ” demekten daha kötü bir şey yok bence. Oysa insan: ”akıl, mantık ve vicdan” sahibi bir varlıktır.’’

Tek yapmamız gereken içimizdeki bize verilen,bizim aldığımız, istemeden gölgesinde kaldığımız, söylemlerden öteye varmayan bütün eksilten şeyleri yırtıp atalım. Atalım arkasına bakmadan ,doğru zamanda, doğru yerde, doğru şeyleri çoğaltmanın aşkına bekleyişler bulur sahibini.

Bedenimizin her karesine değerli olmayı ve karşısındakini değerli kılmayı artıran o yaşam sevincini alıp yaşama karışmak dileği olmalı. Hem de yaşama solmuş zamanlar bırakmadan, gülüşü, kahkası dünyayı çınlatan içimizdeki gücü gün ışığına çıkararak… Ve umutla, coşkuyla, dünyayı daha yaşanır bir dünya yapalım…

Eğitimsiz, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan, menfaatlerini insan yaşamının üstünde gören; bencil, kendine namuslu insanların yaşadığı bir toplumda yaşamın değerinden söz etmek zorken yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek!

Olcay Kasımoğlu

Unutursam Fısılda