Tükenmiş iktidarlarını sürdürme çabalarının sonu hezimet ve hüsran olacaktır!

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği 2021 yılının ilk raporunu yayımladı.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği 2021 yılının ilk raporunu İç politika, Dış politika ve Ekonomi ana başlıkları altında toplayarak kamuoyu ile paylaştı.

Toprak, "İktidar neredeyse her seçim öncesi seçim yasasını değiştirmeyi alışkanlık haline getiren iktidar ve ortaklarının dar bölge, daraltılmış bölge, büyükşehirleri bölme, seçim bölgelerini ve çıkartılacak vekil sayılarını değiştirme, ittifak sistemini seçim barajı değişiklikleriyle kendi lehlerine dönüştürme oyunlarıyla, tükenmiş iktidarlarını sürdürme çabalarının sonu hezimet ve hüsran olacaktır!" ifadelerini kullandı.

Toprak açıkladığı raporda, “Türkiye, 2018 Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimi’ne AK Parti ve MHP’nin kurdukları ortak komisyonun hazırladığı düzenlemeleri TBMM’den birlikte geçirerek oluşturdukları seçim sistemiyle gitti. Üç yılda kurdukları sistem çöktü! Kendi kurguladıkları sistemle uyum için yaptıkları seçim düzenlemesinin iktidarı sürdürmelerine yetmeyeceğini, toplumun yüzde 60’ının sistemden memnuniyetsizliği ifade ettiği kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu tabloyu görünce ‘nalıncı keseri’ gibi lehlerine işleyecek yeni bir seçim ve siyasi parti düzenlemesinin peşine düştüler!
2019 yerel seçimlerini kaybedenler, şimdi yerel yönetim seçimlerinin de hükümet sistemiyle uyumlu hale getirilmesini istiyor. O da yetmiyor, muhtarlıkların ve muhtar seçimlerinin de Tek Adam Yönetim Sistemiyle uyumlulaştırılmasını dile getiriyorlar. 2014 yerel seçimleri öncesinde 2012 yılında Büyükşehir Yasası’nı değiştirip, bir gecede tüm köy muhtarlıklarıyla belde belediyelerini kaldırarak Büyükşehir il sınırlarına dahil eden düzenlemeyi yapan iktidar, şimdi bunun tarımsal üretime zarar verdiği gerekçesiyle 16 Ekim 2020’de resmi gazetede yayınlanan Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7254 Sayılı Kanun’un 10. Maddesiyle Büyükşehir Yasası’nı tekrar değiştirdi” dedi

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 3 başlık altında topladığı haftalık raporunun tamamı şöyle:

İÇ POLİTİKA
1. Seçim ve Siyasi Partiler Yasası’nın yeni yönetim sistemine uyum bahanesiyle değişikliğe gidilmesi planlanıyor!

DIŞ POLİTİKA
2. Lübnan’da yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Hariri’nin, CB Erdoğan ile görüşmesi, arap medyasında ihale ve siyasi pazarlık görüşmesi olarak yankılandı!
3. Dağlık Karabağ ’ın yeniden imar ve inşasına dair başlıkların ele alındığı toplantı Moskova’da gerçekleşti, Türkiye görüşmelerin dışında kaldı!
4. Türkiye; Körfez emirlikleri, Mısır ve Suudi Arabistan ile Katar arasındaki çözüm masasında yer alamadı!
5. 25 Ocak’ta Türkiye ile Yunanistan arasında kurulacak istikşafi görüşmesi masasında somut bir gelişme beklenmiyor!
6. AB Liderler Zirvesi öncesi iktidarın dış politikada zorunlu ‘U dönüşü’ inandırıcı görünmüyor, AB reform adımlarını bekliyor!
7. Almanya’da iktidarın büyük ortağı Başbakan Merkel’in Partisi Hristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin genel başkanlığına Türk dostu Armin Laschet seçildi.
8. Rusya, Açık Semalar Antlaşması’ndan (ASA) çekileceğini açıkladı! EKONOMİ
9. CB Erdoğan’ın, faize ve MB yönetimine müdahale sinyali veren açıklamaları, kurları hareketlendirdi!

EKONOMİ

10. İktidara alkış tutan TOBB, şimdi faizin düşürülmesi, sorunlu kredilerin ertelemesi, düşük faizle yeni kredi verilmesi, çağrısında bulunuyor!
11. Bankaların sorunlu-riskli alacaklarının toplamı 90 milyar dolara yaklaştı!
12. 12 aylık cari açık, 38 milyar dolara yükseldi!
13. TÜİK’in verileri tartışmalara neden olurken, işsizliğin azaldığı, yüzde 12,7’ye düştüğü açıklandı!
14. İşsizlik Sigortası Fonu’nun hızla eriyor!

1.İktidar ortaklarının yaptıkları açıklamalara ve gündeme getirdikleri önerilere bakıldığında Seçim ve Siyasi Partiler Yasası’nda yeni yönetim sistemine uyum bahanesiyle değişikliğe gidilmesi öngörülmektedir. 2017 referandumu sonrasında yeni sisteme uyum için seçim sistemini değiştiren, 2018 seçiminde ittifakların, güvenlik bahanesiyle sandık ve seçmenlerin taşınmasının-seyyar sandıkların yolunu açan da yine aynı ortaklardı!

Türkiye, 2018 Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimi’ne AK Parti ve MHP’nin kurdukları ortak komisyonun hazırladığı düzenlemeleri TBMM’den birlikte geçirerek oluşturdukları seçim sistemiyle gitti. Üç yılda kurdukları sistem çöktü! Kendi kurguladıkları sistemle uyum için yaptıkları seçim düzenlemesinin iktidarı sürdürmelerine yetmeyeceğini, toplumun yüzde 60’ının sistemden memnuniyetsizliği ifade ettiği kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu tabloyu görünce ‘nalıncı keseri’ gibi lehlerine işleyecek yeni bir seçim ve siyasi parti düzenlemesinin peşine düştüler!
2019 yerel seçimlerini kaybedenler, şimdi yerel yönetim seçimlerinin de hükümet sistemiyle uyumlu hale getirilmesini istiyor. O da yetmiyor, muhtarlıkların ve muhtar seçimlerinin de Tek Adam Yönetim Sistemiyle uyumlulaştırılmasını dile getiriyorlar. 2014 yerel seçimleri öncesinde 2012 yılında Büyükşehir Yasası’nı değiştirip, bir gecede tüm köy muhtarlıklarıyla belde belediyelerini kaldırarak Büyükşehir il sınırlarına dahil eden düzenlemeyi yapan iktidar, şimdi bunun tarımsal üretime zarar verdiği gerekçesiyle 16 Ekim 2020’de resmi gazetede yayınlanan Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7254 Sayılı Kanun’un 10. Maddesiyle Büyükşehir Yasası’nı tekrar değiştirdi. O dönemde 16 bin 220 köy ve 1053 beldeyi bir gecede mahalleye dönüştürerek Büyükşehirlere dahil eden ve 2014 yerel seçiminde bu düzenlemeyi kendisine yontarak, kentlere yüz binlerce kırsal seçmen ilave eden iktidar, şimdi Büyükşehirlerdeki kaybının ardından tekrar kırsal mahalleler, beldeler, muhtarlıklar kuruyor, Büyükşehirlerin seçmen yapısını değiştirmeyi hedefliyor. Neredeyse her seçim öncesi seçim yasasını değiştirmeyi alışkanlık haline getiren iktidar ve ortaklarının dar bölge, daraltılmış bölge, büyükşehirleri bölme, seçim bölgelerini ve çıkartılacak vekil sayılarını değiştirme, ittifak sistemini seçim barajı değişiklikleriyle kendi lehlerine dönüştürme oyunlarıyla, TÜKENMİŞ İKTİDARLARINI SÜRDÜRME ÇABALARININ SONU HEZİMET VE HÜSRAN OLACAKTIR!

2.Lübnan eski Başbakanı Hariri’nin İstanbul’da CB Erdoğan ile görüşmesi Arap medyasında İhvan ittifakı, Sünnilerin liderliği ve başta patlamada tahrip olan Beyrut Liman İnşaatı olmak üzere ihalelerin paylaşılması başlıklarıyla gündeme geldi. Lübnan’daki hükümet krizinde yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Hariri’nin daha kabineyi kurmadan bu ziyareti gerçekleştirmesi Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Avn’ın tepkisini çekti!

Lübnan eski Başbakanı ve şu anda da Lübnan’da devam eden hükümet krizinde yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Saad Hariri İstanbul’a gelerek CB Erdoğan ile başbaşa bir görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada “Görüşmede siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel alanlarda Türkiye-Lübnan ilişkilerini geliştirecek hususların ele alındığı” açıklandı.
Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları sonrasında patlak veren ağır ekonomik krizle 2019’da başlayan kitlesel protestolar üzerine Başbakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalan Saad Hariri’nin ‘gerçekten Türkiye-Lübnan ilişkilerini geliştirecek bir sıfatı ya da kendi ülkesinde böyle bir iktidarı var mı?’, sorusunun sorulması gerekiyor. Lübnan’da ortada bir hükümet yok ve Hariri olmayan bir hükümet adına CB Erdoğan ile neyin pazarlığını yapıyor?

Lübnan medyasında yer alan haberlerde Erdoğan’ın patlamada tahrip olan Beyrut Limanı’nın yeniden inşası ve Lübnan’daki büyük altyapı projelerin ihalelerini istediği, Hariri ile ihale pazarlıklarının yapıldığı öne sürülürken, Lübnan’da tartışmalara yol açmış durumda. Diğer yandan Lübnanlı Sünnilerin desteğinin ve Müslüman Kardeşler ile Hariri’nin işbirliği yapmasının ele alındığı, bu yönde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydediliyor. Hariri’nin de İhvan ile yakın ilişki içinde olduğu, Katar-Suudi Arabistan-Körfez Ülkeleri anlaşmasının hemen ardından Saad Hariri’nin Türkiye’ye giderek CB Erdoğan ile görüşmesi, anlaşma sonrası Katar’ın da İhvan’a desteğini çekmesi ihtimaline dayandırılıyor. Hatırlanacağı gibi, 2017’de Riyad ziyaretinde Suudi sarayında gözaltına alınan ve bir haftaya yakın kendisinden haber alınamayan Saad Hariri daha sonra ortaya çıktı ve Başbakanlıktan istifa ettiğini Suudi Başkenti Riyad’da açıkladıktan sonra serbest kalabildi. Ardından Fransa’nın desteğini alan Hariri ülkesine dönerek Başbakanlıktan istifasını geri çekti, görevine devam etti. Aynı zamanda Fransa vatandaşı da olan Hariri’nin Fransa ile yakın ilişki içinde olduğu biliniyor. Dolayısıyla İstanbul ziyaretinin bir ayağının da iktidarın Türkiye-Fransa ilişkilerinin normalleşmesi girişiminde Hariri’nin devreye girmesinin istemesi olduğu söylenebilir.

Öte yandan Suudilerin Lübnan’daki hâkimiyetlerini sürdürmek ve İhvan’a yanaşan Saad Hariri’yi devre dışı bırakmak için kardeşi Baha Hariri’ye destek vermeye başladıkları belirtiliyor. Medya ve finansal gücü olan Baha Hariri’ye karşı Saad Hariri’ye destek veren CB Erdoğan ve iktidar ile Suudilerin bu yüzden Lübnan’da karşı karşıya gelmeleri, Sünnilerin liderliği üzerinde bir güç mücadelesine girişmeleri gündemde!
Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman’ın Saad Hariri’ye desteğini çekmesi ve her türlü desteği kardeşine yönlendirmesi üzerine, Saad Hariri’nin İhvan üzerinden Türkiye ve Katar’a yanaşmaya, destek almaya çalıştığı belirtiliyor. İstanbul ziyaretinin de bu amaca dönük olduğu, siyasi ve askeri destek karşılığında da olası hükümet kuruluşu sonrasında Beyrut Limanı ve diğer büyük imar projelerinin Katar tarafından finanse edilip, Türkiye tarafından inşa edileceği konusunda pazarlık yapıldığı kaydediliyor.
Geçtiğimiz yıl 4 Ağustos’ta Beyrut limanındaki patlama sonrasında Lübnan’ı ziyaret eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Lübnan halkına destek vaat ederken; “Cumhurbaşkanımızın talimatı var. Ben Türküm, Türkmenim diyen her soydaşımıza vatandaşlık vereceğiz” açıklamasını yapmıştı. O günden bu yana Kuzey Lübnan’da yoğun olarak yaşayan Türkmenlerden kaçına TC vatandaşlığı verildiği bilinmiyor. Ancak iktidar o dönemde Türkmenler üzerinden Lübnanlı Sünniler üzerinde etkinlik kurma ve İhvan ile birlikte Türkiye’nin Lübnan’da Sünnilerin liderliğini üstlenmesi siyasetine yöneldi. Bu da Suudi Arabistan ile siyasi ve etnik rekabete yol açtı.

İktidarın Saad Hariri’ye, Suudilerin Baha Hariri’ye destekleri rekabeti tırmandıracak gibi görünüyor!
Ancak Baha Hariri’nin Suriye’de Şam yönetimi ile de yakın ilişkilerinin bulunduğu, diğer zengin körfez ülkelerinin de desteğini arkasına aldığı gözleniyor. Saad Hariri’nin Lübnan siyasetinde yalnızlaştığını, sadece Sünnilerin değil, Hristiyan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın sergilediği tepkiler nedeniyle Maruni Hristiyanlar, Şiiler ve Dürziler arasında da tepki çektiğini öngörebiliriz. İktidarın yine yanlış bir yaklaşımla Lübnan’da İhvan’a ve hakkındaki iddialar nedeniyle itibar kaybetmiş Saad Hariri’ye destek vererek bu ülkenin içişlerine müdahalesi, Türkiye karşıtı yeni ittifakların ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır. Etnik ve mezhep temelinde çok parçalı bir halde olan, çatışmaların odağındaki Lübnan’da Türkiye’nin yeni bir bataklığa sürüklenmesi ihtimalini de gündeme getirebilir!

3.Adeta Dışişleri Bakanı gibi kendisini konumlandıran iktidar sözcülerinin güncel dış politika konularında sürekli vurguladıkları ‘Hem sahada hem masada’ yer almaya endeksli yaklaşımı ne yazık ki başarılı olamıyor. Umulan sonuçları da vermiyor, söylemler gerçeği yansıtmıyor! Geçtiğimiz hafta Dağlık Karabağ sorunu için Moskova’da kurulan masadan yansıyan görüntüler hedeflerin tutmadığını teyit ediyor!

Geçtiğimiz hafta ateşkesin devam kararı ardından Dağlık Karabağ’ın yeniden imar ve inşasına dair başlıkların ele alındığı toplantı Moskova’da gerçekleşti. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ile baş başa yaptığı müzakerelerde Türkiye çok istekli ve ısrarcı olmasına karşılık yer alamadı. CB Erdoğan’ın masada olmak konusundaki isteğine Putin’den onay çıkmadı. Putin müzakereler sonrasında Erdoğan’ı telefonla arayarak görüştü.
Kremlin’den servis edilen fotoğraftaki mizansen: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ‘Kafkasya benim arka bahçem, benim saham. Ben istemediğim sürece burada ve masada kimse yer alamaz’ diyerek, tüm dünyaya ve Türkiye’ye bu mesajı veriyordu!
Moskova Zirvesi sonrasında Dağlık Karabağ’ın ekonomik, insani sorunlarının çözümü, kentlerin yeniden imarı ve inşası, Nahcıvan-Azerbaycan arasında ulaşım koridoru açılarak Ermenistan üzerinden bir otoyol yapımı, yeni demiryolu hattı inşasıyla Ermenistan-Azerbaycan-Dağlık Karabağ’ın İran ve diğer ülkelerle bağlantısı konusunda mutabakata varıldığı açıklandı.
Bu süreçleri yürütmek üzere üç ülke başbakan yardımcılarının yer alacağı bir komite kuruldu. Türkiye bu komitede de yok ve bu planlamalarda yer almayacak. Rusya, Güney Kafkasya’da, Dağlık Karabağ’da kara ve demiryolu ulaşımını kendi kontrolüne aldı. İktidarın bölgemizdeki, bulunduğumuz coğrafyadaki pek çok soruna müdahil ve taraf olması, içişlerine karışması beklentileri negatife dönüştürüyor. Türkiye bırakın masada yer almayı, davet bile edilmiyor. Moskova’da gerçekleşen toplantı sonrasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Türkiye ve Pakistan’a çağrıda bulunarak Dağlık Karabağ’daki inşa çalışmalarında yer almalarını, projeleri üstlenmelerini istedi. Bu çağrının ne kadar ‘gerçek’ ne kadar Türkiye’nin masada olmamasından ötürü ‘gönlünü alma’ amaçlı olup olmadığı görülecek!

4.Dağlık Karabağ’ın yanı sıra geçtiğimiz Ağustos ayında üzerinde anlaşmaya varılan ateşkesten bu yana Libya’da da masa kurulmuş vaziyette ve siyasi, ekonomik, askeri çözüm süreçleri hızla ilerliyor. Libya’da sahada yer alan Türkiye, maalesef masada yok! Körfez emirlikleri, Mısır ve Suudi Arabistan ile Katar arasında devam eden anlaşmazlıkta yine el Ula’daki çözüm masasında yer alamadı!

Tobruk yönetimi ve Hafter güçleri ile de yakın diyalog halindeki Mısır, Libya’da tüm taraflarla görüşen, diyalog kuran bir konuma gelirken, iktidar Libya’da tüm stratejisini İhvan ve Trablus yönetimi üzerine kurup, Tobruk Meclisi’ni dışlayarak, tüm tarafların katılımıyla kurulan çözüm masasının da dışında kaldı. Benzer şekilde Körfez emirlikleri, Mısır ve Suudi Arabistan ile Katar arasında üç yılı aşkın süredir devam eden anlaşmazlığın çözümünde de krizde Katar’ı sonuna kadar destekleyen Türkiye, el Ula’daki 41. Körfez Zirvesi’ne ne davet edildi ne de anlaşma masasında yer alabildi.
Masada yer alamayınca sahada olmanın anlamı kalmıyor! Türkiye aleyhtarı taraflar kendilerine yer bulabiliyor. Körfez Anlaşması’ndan hemen sonra BAE, Türkiye ile ekonomik ve ticari ilişkileri genişletmek istediklerini, tek koşullarının Türkiye’nin İhvan ve Hamas’a desteğini çekmesi olduğunu açıkladı.

11 Ocak Raporu’mda da yer verdiğim gibi, 2017’deki anlaşmazlıkta Katar’a 13 maddelik bir ültimatom veren Mısır ve Suudi Arabistan’ın da aralarında yer aldığı Körfez ülkeleri, Katar’ın Müslüman Kardeşler ve Hamas’a destekten vazgeçmesini, Katar’daki Türk Askeri Üssü’nün kapatılmasını, İran ile ilişkilerin kesilmesini, teröre finansman aktarmaktan vazgeçilmesini vb. talep etmişlerdi. Varılan anlaşmada bu ültimatom maddelerini Katar’ın kabul edip etmediğine değinilmedi! Tam içeriği açıklanmayan uzlaşma mutabakatında, TSK’nın Katar’daki üssünün göreve devam edeceğini varsayabiliriz. Buna karşılık Biden yönetiminin izleyeceği bölgesel politikanın ipuçlarına bakıldığında, bir aşama sonra Katar’ın Türkiye’den üssü kapatmasını istemesi gündeme gelebilir! Bu tablo sahada olmanın her zaman masada yer alma sonucu vermediğini gösteriyor. İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayan BAE’nin Hamas’ı da gündeme getirmesinin ardında İsrail’in isteğinin yattığını öngörebilirim. Körfez ülkeleri yanında Mısır ile ilişkilerin normalleşmesinin ön koşulu iktidarın İhvan ve Hamas politikasını değiştirmesi. Bu adımın atılması halinde; bölge ilişkilerinde yeni bir açılım gerçekleşmesi, Türkiye’nin kendisine masada yer bulabilmesi söz konusu olabilecektir.

5.Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege için uluslararası bir konferans masasının kurulmasını ve bölgedeki tüm ülkelerin yer almasını önerdi. Türkiye ile Yunanistan arasında kurulacak ‘istikşafi görüşme’ masasına 25 Ocak’ta oturulacağı açıklandı. Yunanistan’ın sadece Doğu Akdeniz’deki ve Ege’deki deniz sınırlarının ve egemenlik haklarının tanınmasını isteyeceğini açıklaması, somut bir gelişme yaşanmayacağını gösteriyor!

Yunanistan peşinen Ege’deki yunan adalarının silahsızlandırılması, kıta sahanlığı, hava sahası, Türkiye sınırlarındaki adaların Yunanistan tarafından kendisine ait olduğu iddiaları gibi konuları istikşafi müzakere masasında görüşmeyeceğini duyurdu.
Türkiye’nin tezi adaların kıta sahanlığının olmadığı, Lozan anlaşmasının çiğnendiği ve adaların silahlandırıldığı vb. konuların ele alınması. İlan edilen pek çok Navtex de bu tezlere dayandırılıyor. Bu da 25 Ocak’ta İstanbul’da kurulacak masadan sonuç çıkması ihtimalinin çok düşük olduğunu gösteriyor.

Yunanistan zaten Doğu Akdeniz ve Ege sorununu iki ülke arasındaki bir sorun boyutundan Türkiye-AB ve Türkiye-ABD sorunu boyutuna taşıyarak Türkiye’yi getirdiği noktada arkasının güçlü olduğunu düşünüyor. Müzakereye, pazarlığa yanaşmıyor. Aynı uzlaşmaz tutumunu sürdürüyor.
İktidar, Yunanistan’ın bu açıklamalarına sessiz kalarak her koşulda 25 Ocak’ta istikşafi görüşmelerin başlaması ve bu sayede AB’nin Mart zirvesinde Türkiye’nin bu tavrını gözeterek yaptırımları gündeme almaması peşinde.
Yani Doğu Akdeniz ve Ege’deki sorunların Türkiye-Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında olduğu yerine Türkiye-AB sorunu olduğu yaklaşımını kabullenerek, bu yönde tavır sergiler durumda.
İktidar aynı zamanda Joe Biden yönetimine de sorun çıkaran taraf olmadığı mesajını vermek istiyor! O zaman da sahada ve masada olmak uğruna Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki tezlerinden, Lozan Anlaşması’ndan vaz mı geçilecek? Oysa daha baştan gerek Doğu Akdeniz, Ege, Kıbrıs sorunlarının ikili sorunlar olduğunu, AB ile Türkiye arasında olmadığı tezinde ısrarcı olunsaydı, çok farklı bir tablo ortaya çıkardı. Masanın Türkiye aleyhine kurulduğunu söylemek yanlış olmaz! Kendine masada yer açmak yerine önceliğin akılcı, öngörülebilir, gerçekçi diplomasiye verilmesi gerektiği gerçeği netleşiyor!

6.Bir iki ay öncesine kadar AB’ye ‘sen yoluna biz yolumuza’ diyerek rest çeken, Almanya Başbakanı Merkel’e ‘Nazi’, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a ‘Zihinsel tedaviye ihtiyacı var’ söylemlerinden AB ile ‘yeni bir sayfa açma’ çağrılarına yönelinmesi iktidarın dış politikada zorunlu bir ‘U dönüşü’ hazırlığının işaretleri olarak görülmelidir. Mart ayında gerçekleşecek AB Liderler Zirvesi öncesinde olası yaptırımlara karşı önlem amaçlıdır!

İktidar, 20 Ocak’ta ABD’de gerçekleşecek yönetim değişikliği sonrasında Türkiye’ye karşı izlenecek politika konusunda ABD ile ortak hareket etmeyi kararlaştırarak olası yaptırımları ele almayı 2021 Mart Zirvesi’ne erteleyen AB Liderlerinin bu toplantısı öncesinde, hızlı bazı adımlarla, tutum ve söylem değişiklikleriyle bu süreci etkilemeye çalışıyor. Demokratik-ekonomik reformlar ve hukuk devletini güçlendirici adımlar söylemiyle birlikte gündeme gelen bu U dönüşü işaretlerinin ardında yatan asıl neden ise ekonomik sorunların ve dış kaynak gereksinmesinin ağırlaşması, dış politikada yalnızlaşmanın ciddi boyutlara ulaşmış olmasıdır.

Türkiye’nin siyasi, ekonomik, coğrafi ve stratejik açıdan gerek AB gerekse ABD için öneminin büyük olduğu açık. İktidarın İhvan çizgisinde bir dış politikaya ve diplomasi, müzakere yerine hemen her konuda güç politikasına yönelmesi gerginlikleri artırdı. Türkiye’yi Avrupa’da, Ortadoğu’da, Doğu Akdeniz’de, Kuzey Afrika’da hatta giderek dünyada yalnızlaştırdı. 2005 yılında AB ile tam üyelik adaylığının onaylanması ve müzakere sürecine başlanmasından bu yana geçen 15 yılda AB müktesebatına uyum ekonomik, hukuki, demokratik reformlar, yapısal dönüşüm adımları atılmadığı gibi; OHAL, KHK uygulamalarıyla her alanda baskılar artırıldı. AB ilerleme raporlarında yer alan tavsiye ve eleştiriler ‘çöp’, AİHM ve Avrupa Konseyi kararları ‘yok hükmünde’ sayıldı. Daha da ileri gidilerek ‘AİHM kararları bizi bağlamaz’ yaklaşımına yöneldi.

Şimdi yeniden Türkiye’nin geleceğinin AB’de olduğu açıklamaları yapılmaya başlandı. Anlaşıldığı kadarıyla AB’nin Mart Zirvesi ve 20 Ocak’ta ABD’de Joe Biden yönetiminin göreve başlayacak olması çerçevesinde Türkiye’ye karşı AB-ABD ortak tavır belirlenmesi süreci iktidarı durumun ciddiyetini görerek politikasını gözden geçirmeye yönlendirdi. Tahmin edilebileceği gibi, AB, iktidarın bu hızlı U dönüşünde samimiyet, güven, somut adım atılmasını isteyecektir. İktidarın reformlar konusundaki tavrını görmeyi bekleyecektir. İçeride bir yandan reform deyip ertesi gün baskıcı yöntemlere ve düzenlemelere yönelen bir iktidarın dışarıda aynı tavrı sergilemeyeceğinin garantisini test edecektir.

7.Almanya’da iktidarın büyük ortağı Hristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin genel başkanlığına Armin Laschet seçildi. Türklerin en yoğun yaşadığı Kuzey Ren-Vestfalya eyalet hükümetinde bakanlık da yapan yeni Başkan ‘Türk dostu’ olarak biliniyor. Türkiye-Almanya ilişkilerine katkı sağlaması beklenen Laschet’in 26 Eylül’de yapılacak genel seçimlerde Merkel’in yerine Başbakan adayı olması durumunda ikili ilişkilerde gelişme yaşanabilir!

Almanya'da Başbakan Angela Merkel’in partisi ve koalisyon hükümetinin büyük ortağı Hristiyan Demokrat Birlik Partisi'nin (CDU) büyük kongresinde üç adayın yarıştığı seçimler sonucunda genel başkanlığa Armin Laschet seçildi
Almanya’da 26 Eylül’de parlamento ve başbakanlık seçimi yapılacak. CDU Genel Başkanı seçilen Laschet’in partisi tarafından Başbakanlığa aday gösterilip gösterilmeyeceği o süreçte netleşecek.
Laschet’in, Türkiye-AB ilişkilerinde Angela Merkel'in politikalarını desteklediği, Türkiye'nin AB'ye tam üye olması ihtimalini düşük gördüğü belirtiliyor. Ancak Türkiye’nin yalnız bırakılmaması, tam üyelik müzakerelerinin sürdürülmesi ve nihai aşamada Türkiye için ekonomik ağırlıklı bir imtiyazlı ortaklık statüsünün belirlenmesinden yana olduğu kaydediliyor.
Bu arada Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın daha önce Doğu Akdeniz’deki gerilim nedeniyle iptal ettiği Ankara ziyaretini gerçekleştirecek olması gerek 25 Ocak’taki istikşafi görüşmeler gerekse Mart ayındaki AB Liderler Zirvesi öncesinde önemli bir gelişme.
Maas daha önce Atina ve Lefkoşa’yı ziyaret etmesine karşılık Türkiye’nin yeni Navtex’ler ilan etmesi ve sondaj-sismik araştırma gemilerini Doğu Akdeniz’e göndermesi üzerine müzakere ve uzlaşı zemini bulunmadığı gerekçesiyle Türkiye ziyaretini iptal etmişti.
Şimdi de Alman Bakanın gündeminde yine Doğu Akdeniz, Ege ve Türkiye-Yunanistan-GKRY arasındaki sorunlar yer alıyor. Dolayısıyla Türkiye’den bazı tavizler vermesinin isteneceği anlaşılıyor. Gazetecilikten gelen Armin Laschet, 2005-2010 yıllarında Kuzey Ren-Vestfalya'da Aile, Kadın ve Uyum Bakanlığı görevini yürütürken, Türklerle daha yakından tanışma ve temas etme imkânına kavuşunca Türk-Alman dostluğuna katkıda bulunan siyasetçiler arasında da öne çıktı ve Almanya’daki Türklerin sevdiği, her seçimde destek verdiği bir isim oldu.

8.Rusya, 1992 yılında imzalanan ve 2002 yılında yürürlüğe giren Açık Semalar Antlaşması’ndan (ASA) çekileceğini açıkladı. Avrupa ülkeleri açısından bu gelişme endişe verici olarak görülebilir. Trump yönetiminin geçen yıl anlaşmadan çekilme kararı alması ve Kasım ayında süreci resmileştirilmesine tepki gösteren Rusya, Biden’ın göreve başlamasından hemen önce anlaşmadan çekilme kararını duyurdu!

Rusya, 15 Ocak’ta yaptığı açıklamayla, imzacı ülkelerin birbirlerinin hava sahasında silahsız keşif uçuşları düzenlemesine olanak sağlayan ASA’dan (Açık Semalar Antlaşması) çekileceğini ilan etti. [1955 yılında ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın ilk olarak gündeme getirdiği ASA yıllar süren uzun müzakereler ve askeri pazarlıklar sonrasında 1992 yılında imzalandı ve 10 yıllık geçiş dönemi sonrasında 2002 yılında resmen yürürlüğe girmişti.]

Dünyada yeni bir silahlanma yarışını tetiklemesi ihtimali yanında, uluslararası gerilimlere neden olması ve soğuk savaş sürecine dönülmesi ihtimallerini gündeme getiren bu çekilme kararları sonrasında özellikle Avrupa ülkelerinde endişe söz konusu. Yeni başkan Joe Biden’ın göreve başlamasından beş gün önce duyurulan çekilme kararı, ABD ile Rusya arasında nükleer silah yarışına sınırlama getiren yeni START (Stratejik Silahların Azaltılması) Anlaşması’nın akıbetini de sıkıntıya sokabilecek.

ABD, Rusya’nın ASA’yı ihlal ettiğini gerekçe göstererek anlaşmadan çekileceğini duyururken, Rusya bu iddiaları reddediyordu. ABD yönetimi resmi süreci geçtiğimiz Kasım ayında tamamladı ve anlaşmadan çıktı. Rusya’nın anlaşmanın devamı için diğer imzacı ülkelerle sürdürdüğü müzakerelerden sonuç alınamadı. Bunda özellikle ABD’nin Avrupa ülkeleri ve NATO üyeleri üzerinde, Rusya’nın anlaşmayı sürdürme önerilerini kabul etmemeleri yönünde yaptığı baskıların etkili olduğunu söyleyebilirim. Diğer imzacı ülkelerin ASA’yı sürdürüp sürdürmeyecekleri belirsizliğe büründü. Bu konuda önümüzdeki günlerde bir uluslararası konferans düzenlenmesi bekleniyor. ABD - Rusya arasında imzalanan Yeni START’ın süresi Şubat sonunda doluyor. Joe Biden seçim kampanyasında Yeni START’ın devamından yana olduğunu açıklamıştı. Yeni START ABD ve Rusya'nın birbirlerine karşı konuşlandırabileceği stratejik nükleer savaş başlıklarının, füzelerin ve bombardıman uçaklarının sayısına kısıtlama getiriyor. Putin, ABD’ye çağrıda bulunarak Yeni START’ın süresinin bir yıl daha uzatılmasını önerdi. Yeni START’ın sona ermesi durumunda küresel çekişme ve çatışmaların yanı sıra silahlanma yarışı, nükleer silahların kontrolden çıkması gibi ihtimallerin ve yeni tehditlerin gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır!

9.CB Erdoğan, DEİK toplantısında yeniden faize ve MB yönetimine müdahale sinyali veren açıklamaları, kurları tekrar yukarı hareketlendirdi. Ocak 2021 MB Beklenti Anketi’nde herhangi bir iyimserlik gözlenmiyor, ekonomi yönetimine güvensizlik devam ediyor. Yılsonu enflasyon beklentisi yine çift hanede olurken, yılsonu dolar/TL beklentisi 8 TL’nin üzerinde ve TL’nin yüzde 10 düzeyinde değer kaybedeceği öngörülüyor!

Ocak ayı MB anketinde büyüme konusunda oldukça iyimser bir beklenti söz konusu. Buna göre 2020 yılının yüzde 3,9 oranında bir büyümeyle kapanacağı, bu yıl ise büyüme hızının yüzde 4,2 olacağı öngörülüyor.

Oysa beklenti anketi sonuçları, iktidarın ‘yönetim değişikliği’ ve ‘ekonomide yeni dönem’ söylemini inandırıcı bulmadığını, Kasım ve Aralık aylarındaki yüksek faiz artışlarına rağmen TL’ye güvenin oluşmadığını gösteriyor. TL’nin değer kaybının süreceği ve kurlardaki yükselişin devam edeceği beklentisini ortaya koyan sonuçlar, iktidarın ekonomide ve kurumsal olarak güveni sağlayabilmesinin uzun zaman alacağının işaretlerini sergiliyor.

Nitekim Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) toplantısında konuşan CB Erdoğan’ın ‘faiz sebep, enflasyon netice’ görüşünü yineleyerek, faizlerin düşürülmesinden yana olduğunu ifade etmesi, MB yönetimine ve faizlere siyasi müdahale algısına yol açtı. Konuşmanın hemen ardından döviz kurları yeniden yükselişe geçti. Yeni ekonomi yönetimine manevra alanı sağlanacağı, müdahaleci olunmayacağı beklentilerine karşılık, CB Erdoğan tavrında bir değişikliğin gözlenmemesi reform vaatlerinin de inandırıcılığının sorgulanmasına neden oluyor. TL’ye güven sağlamak, TL’yi cazip kılmak için artırılan faizlere rağmen bireylerin döviz hesapları artmaya devam ediyor. MB’nin 8 Ocak verilerine göre yurt içi yerleşik gerçek kişilerin döviz hesapları bir haftada 595 milyon dolar daha arttı. Dolayısıyla faizleri iktidarın istediği şekilde düşüren, istenen para-kur ve faiz politikalarını uygulayan önceki MB Başkanı Murat Uysal’ın o zaman neden görevden alındığını sormak gerekiyor. CB Erdoğan’ın, DEİK toplantısında “Arkadaşlar beni dinlerler, dinlemezler... Ben yüksek faize karşıyım. …” ifadeleri, Naci Ağbal’a ‘Güle güle!’ nin işareti olarak görülebilir. Aynı zamanda CB Erdoğan’ın yaklaşık 130 milyar dolarlık MB döviz rezervi kayıplarından, her zaman olduğu gibi, kendisini aklama-kandırılma versiyonunun yeni ama ‘denenmiş eski’ bir modelidir! MB Başkanı görevden alınsa ya da alınmasa da bu kez tutmayacak! Kim gelirse gelsin sonuç değişmeyecek, ÇÖZÜM, muhalefet olarak bu gerçeği halkımıza aktarabilmek! Sorun ne Çetinkaya ne Uysal ne Ağbal!

10.TOBB bankalara çağrıda bulunuyor; faizin düşürülmesini, sorunlu kredileri ertelemesini, düşük faizle yeni kredi verilmesini, istiyor. 2020’nin Kasım ayında Ekonomi Şurası’nda MB’nin faiz artışlarına, ekonomide yeni dönem söylemlerine tam destek veren TOBB, şimdi yüksek faizden yakınıyor! Batık kredilerin ve ekonominin yükünün bankaların üzerine yıkılması, Türkiye’nin bir BANKACILIK KRİZİNE girmesini hızlandıracaktır!

Kasım ayı başındaki ekonomi yönetimi değişikliğine kadar kamu bankalarının düşük faizle dağıttığı krediler, Kredi Garanti Fonu’nun kefaletiyle verilen krediler yanında BDDK’nın Aktif Rasyosu kriterini devreye sokarak bankaları kredi vermeye zorlaması, yaptırım uygulaması yönündeki politikalardan övgüyle söz ediliyordu. Geçtiğimiz hafta TOBB Başkanı bir çağrı yayınladı. Kredi faizlerinin düşürülmesini, borçlarının ötelenmesi ya da yapılandırılmasını talep ederek, Anadolu’da işletmelerin büyük sıkıntıda olduğunu bankaların faizleri indirmemesi durumunda salgın geçtikten sonra ayakta kalacak işletme bulamayacaklarını dile getirdi. MB politika faizinin artırılması sonrasında bankaların da mevduat ve kredi faizlerini artırması beklenen bir gelişmeydi. Şu anda konut kredisi faizleri yüzde 8’den 18’e ticari kredi faizleri yüzde 20’lere ve tüketici kredisi faizleri yüzde 10-12’den yüzde 23’e yükseldi. Kredi hacmi hemen hemen sıfıra indi. Bu noktaya gelinmesinde ekonomi yönetiminin politikalarına alkış tutanların, yanlışları söylemekten kaçınan herkesin sorumluluğu söz konusu ve bunu görmezlikten gelemeyiz!

Bankaların yakın takibe aldığı krediler 400 milyara yaklaştı. Takibe intikal ettirilen krediler, BDDK’nın takibe intikal süresini 180 güne uzatması nedeniyle aylardır yaklaşık 150 milyar görünüyor. Gerçek batıkların bunun çok üzerinde olduğu biliniyor. 30 AVM’nin bankalara olan 15 milyar dolar kredi borcunu ödeyemedikleri için bankaların mülkiyetine geçebileceği AVM Yatırımcıları Derneği tarafından açıklandı. İktidarın yanlış ve öngörüsüz ekonomi politikaları karşısında suskun kalanların şimdi karşılaşılan vahim batık tablosunda tüm yükü, batık kredileri bankacılık sektöründen üstlenmesini istemek, ülke ekonomisini bir bankacılık kriziyle karşıya bırakabilir! Bankaların tasarruf sahiplerinden topladıkları ya da yurt dışından temin ettikleri döviz üzerinden sendikasyon kredilerini, kredi olarak dağıttıkları biliniyor. Şayet sektör batık kredi yüküyle darboğaza girerse bu kez milyonlarca tasarruf sahibinin mevduatlarının ödenememesi, yurt dışından alınan sendikasyon kredilerinin çevrilememesi sorunuyla karşı karşıya kalınacaktır!

11.Türkiye Bankalar Birliği (TBB) verilerine göre ötelenen, yapılandırılan kredi borçlarına, sorunlu krediler eklendiğinde sorunlu-riskli alacaklarının 90 milyar doları (yaklaşık 670 milyar TL) bulduğu görülüyor. Yine BDDK’nın haftalık bankacılık verileriyle bankaların tüketici kredilerinden kaynaklı alacak tutarı 816 milyar TL. Ticari, tüketici, kredi kartı borcu olanlar da dâhil tüm kesimler bankalardan erteleme, öteleme, yapılandırma talep ediyor!

Uygulanan yanlış ve öngörüsüz ekonomi politikaları ile, ekonomide günü kurtarmak, 2-3 aylık bir canlanma yaratıp büyümeyi yakalamak için borca-krediye dayalı batık bir ekonomi yaratıldı.
Sürekli şekilde bu politikaların yanlışlığını, ülkeyi ekonomik krize, işletmeleri, şirketleri, bankaları batağa sürükleyeceğini ifade etmemize karşılık bu uyarılarımız dikkate alınmadı.
TOBB da dahil iş dünyası, odalar, iş insanı örgütleri bu politikalara, kamu bankalarından dağıtılan hazine ve KGF kefaletli kredilerle varlıklarını idame ettirme yaklaşımına alkış tuttular. İktidara yanlışlarını söylemeye, gidilen yolun ülkeyi uçuruma sürükleyeceği konusunda uyarmaya cesaret edemediler ve suskun kaldılar.
Gelinen noktada ekonomik politikaların sorumlusunun iktidar olduğunu, faturanın ülkeyi ve ekonomiyi yönetenlere kesilmesi gerektiğini söylemekten korkarak, yüksek faizden yakınıyorlar, bankaları suçlamayı daha kolay buluyorlar. İki ay öncesinde CB Erdoğan’ın ‘ekonomi şahlandı, yukarı doğru pik yaptı’ sözlerini alkışlayan da aynı kuruluşlardı.
MB’nin faiz artırma ve parasal sıkılaştırma politikasını, CB Erdoğan’ın ‘acı ilacı içeceğiz, gerekirse acı reçeteyi uygulayacağız, sabredeceğiz’ sözlerini alkışlayanlar da aynı kişi ve kuruluşlar! TOBB yönetimi, “Bankalar kredi versin ama verdiği krediye düşük faiz alsın. Kredisinin peşine de düşmesin, batıkları da üstlensin” yaklaşımıyla bankaları itham ederek, ekonomideki yanlışları, iktidarın yanlışlarını ve hâlâ gerçekleri dile getirmekten kaçınıyor! Devlette, ekonomide çöküş, kurumların tahribi ve çökmesine göz yumarak sorumluları, sorumluluklarını yerine getirmeye çağırmaktan korkarak başlar. Yıllardır organize ettikleri Türkiye Ekonomi Şurası’nı tek sesli ve farklı görüşlerin çözümlerine kapalı halde, iktidar haricindeki tüm kesimleri dışlayarak düzenleyeceklerine gerçeklerin konuşulduğu bir yapıyla gerçekleştirselerdi, şimdi bu çağrıları yapmalarına gerek kalmayabilirdi!

12.Kasım ayına ilişkin Ödemeler Dengesi Bilançosundaki veriler 12 aylık cari açığın 38 milyar dolar düzeyine yükseldiğini gösterdi. Beklentiler, 3,7 milyar dolar olmasına karşılık bir aylık cari açık ise kasım ayında 4,1 milyar dolar oldu. Yabancı kaynak girişlerinin faiz artışlarına rağmen beklendiği şekilde artmaması, kısa vadeli sıcak para girişlerinde gözlenen artışların kalıcı olmaması döviz açığına ilişkin endişeleri artırıyor!
MB’nin verilerine göre cari işlemler açığı 2020 Kasım ayında 4 milyar 630 milyon dolara çıktı. Beklentiler aylık cari açık tutarının 3,7 milyar dolar seviyesinde olacağı şeklindeydi. Kasım ayında gerçekleşen artışla birlikte 12 aylık cari açık ise 37 milyar 974 milyon dolara yükseldi.
Cari açığın yükselmesinde dış ticaret açığının 2019 yılının aynı ayına göre 2 milyar 900 milyon dolar artarak 3 milyar 844 milyon dolara yükselmesi ve hizmetler (turizm) kaynaklı net girişlerin 1 milyar 451 milyon dolar azalarak 555 milyon dolara gerilemesi etkili oldu.

Kasım ayında doğrudan yatırımlardan kaynaklanan net girişler 299 milyon dolar düzeyinde gerçekleşirken, portföy yatırımları 1 milyar 298 milyon dolar oldu. Yabancılar hisse senedi piyasasında 1 milyar 276 milyon dolar ve devlet iç borçlanma senetleri piyasasında da (DİBS) 607 milyon dolar tutarında net alım yaptı. MB resmi rezervleri de kasım ayında 145 milyon dolar daha azaldı.
Aralık ayı rakamlarının da açıklanmasıyla 2020 yılı cari açık tutarının 40 milyar dolar veya üzerine çıkması söz konusu olacak. Bu ise büyümenin olmadığı bir dönemde cari açık verilmesinin negatif yansıması! Daha önce de dile getirdiğim gibi 2020 yılında 50 milyar dolara varan dış ticaret açığında ithalattaki artış ve ithalat içinde de 26,6 milyar dolara ulaşan altın ithalatı önemli bir unsur.
Turizmin durma noktasında olduğu 2020 yılında bu alandan döviz geliri beklentisi gerçekleşmediği gibi, ihracatta da gerileme yaşandı. İktidarın ithalatı kısıtlamaya dönük kararları, gümrük vergilerinde yüzde 50’ye varan oranlarda ek vergi artışları getirilmesine karşılık ithalattaki artış özellikle altından kaynaklanan şekilde devam etti. MB rezervlerinin azaldığı, ülke döviz kaynaklarının kıtlaştığı bir süreçte rezervlerin döviz kurlarını bastırmak ve altın ithal etmek için tüketilmiş olması iktidarın ekonomi politikalarına güvensizliği yanı sıra ekonomi yönetiminin liyakatsizliğinin ve öngörüsüzlüğünün kaçınılmaz sonucudur. Cari açıktaki tablo bunun en somut kanıtıdır!

13.Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı son işsizlik verileri yine tartışmalara neden oldu. İşsizlik oranının yüzde 12,7 olarak değişmediğini belirten TÜİK geçen yılın aynı dönemine göre ise işsizlikte yüzde 0,7 puanlık düşüş yaşandığını, işsiz sayısının da 391 bin kişi azaldığını, 4 milyon 5 bin kişiye gerilediğini duyurdu! Ayrıca ekim döneminde genç işsizlik yüzde 24,9 ve tarım dışı işsizlik yüzde 14,8 olarak açıklandı!

İstihdam edilenlerin yani çalışanların sayısı 2020 yılı Ekim döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 896 bin kişi azalarak 27 milyon 447 bin kişiye inerken, istihdam oranı ise 2,3 puan geriledi ve yüzde 43,6 oldu. İşgücüne dahil olan nüfus ise 2020 yılı Ekim döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 288 bin kişi azalarak 31 milyon 452 bin kişi olurken, işgücüne katılma oranı 3 puanlık düşüşle yüzde 50 olarak gerçekleşti.

Ekim 2020 döneminde kayıt dışı çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 3,9 puan azalarak yüzde 31’e indi. Tarım dışı sektörlerde kayıt dışı çalışanların oranı da geçen yılın aynı dönemine göre 3,6 puan azalarak yüzde 19,9 oldu. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,4 puanlık azalışla yüzde 24,9, istihdam oranı ise 2,2 puan azalarak yüzde 30,6 olarak açıklandı.

Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 3 puanlık azalışla yüzde 40,8 seviyesinde gerçekleşirken, ‘ne eğitimde ne de istihdamda’ olanların oranı ise geçen yılın aynı dönemine göre 1,6 puan arttı ve yüzde 27,6 seviyesinde gerçekleşti.

Şimdi TÜİK’in bu resmi rakamlarına bakıldığında işsizlik düşüyor, işsiz sayısı azalıyor. Ancak aynı zamanda istihdam da azalıyor, işgücüne katılım da azalıyor! TÜİK son bir yılda çalışma çağındaki nüfusun geçen yılın ekim ayından bu yılın ekim ayına 1 milyon 179 bin kişi arttığını söylüyor. Çalışma çağındaki nüfusun artması, işgücünün de artması anlamına geldiği halde TÜİK işgücünün artmadığı gibi 1 milyon 288 bin kişi azaldığını rakamlarıyla öne sürüyor. Bunu söylerken de çalışma çağında olduğu halde işgücüne dahil olmayanların 2 milyon 467 bin kişi azaldığını belirtiyor. Yani yaklaşık 2,5 milyon kişi çalışma imkânı olduğu halde çalışmaktan vazgeçmiş. TÜİK böyle diyor! TÜİK’in pembe tablosu böyle olunca salgının olmadığı, hayatın normal seyrettiği 2019’un Ekim ayında işsizlik oranı yüzde 13,4 iken salgının ortalığı kasıp kavurduğu 2020’nin Ekim ayında yüzde 12,7’ye inmiş! Birileri de çıkmış, ‘ekonomimiz şahlanıyor, işsizlik azalıyor, salgında dünyada pozitif ayrışan yegâne ülkeyiz’ diyor. TÜİK aldatıyor, CB bilerek ve isteyerek aldanıyor!

14.İşsizliği geriletmeyi başaran TÜİK verileri yanında İşsizlik Sigortası Fonu’nun hızla erimesi önümüzdeki dönemde fon kaynaklarının yetersiz hale gelmesine neden olacaktır. İşsiz sayısının artmasının en büyük göstergesi İSF’nin gelirlerinin azalmasıdır. İSF’den salgında işyeri kapanan, ücretsiz izne çıkarılan yaklaşık 6 milyon kişiye verilen desteğin üç katına yakın tutarda işverenlere aktarılması çok adaletsiz bir tutumdur!

İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) 2015’ten bu yana en düşük tutara gerileyerek 100 milyar doların altına indi. Her ne kadar TÜİK işsiz saymadığı milyonlarca kişiye rağmen işsizliğin azaldığını açıklasa da İSF’nin toplam kaynaklarındaki bu gerileme işsizlikteki artışın en somut göstergesidir. İSF varlıkları 2020'de önceki yıla kıyasla 28 milyar TL azalırken yılsonunda toplam fon tutarı Aralık ayında 103,2 milyar liraya geriledi. Süresi uzatılan ve bir ay geriden gelen ödemelerin Ocak ayında yapılmasıyla İŞKUR’un 8 Ocak 2021 itibarıyla açıkladığı veriler çerçevesinde; İSF’nin varlıkları uzun bir aradan sonra ilk kez 100 milyarın altına düştü! 2020’de İşsizlik fonunun gelirleri 38,3 milyar TL olurken, giderler toplamı ise 66,6 milyar TL’ye yükseldi.

Gelir-Gider dengesindeki yüzde 100’e yaklaşan bu bozulmanın ardında, işsizliğin artması ve buna paralel olarak İSF’ye yatırılan işçi-işveren-devlet katkısının azalması yatıyor. Salgın nedeniyle faaliyeti sınırlanan işyerlerinde çalışanlara kısa çalışma ödeneği verilirken, bu milyonlarca kişi adına İSF’ye yapılan ödemeler durdu. Aynı şekilde işten çıkartma yasağı nedeniyle ücretsiz izne çıkartılan ve normal maaş ödemesi yapılamayanlara verilen nakdi ücret desteği ödemesi de günlük 39,5 TL olmasına karşılık milyonlarca kişi bu ödemeleri aldığı için İSF’nin kaynakları azaldı, nakit çıkışları aylık bazda olağanüstü tutarlara yükseldi. İşten çıkarılanlara yapılan işsizlik ödeneği ödemelerinin İSF giderleri içindeki payı 2019 yılında yüzde 27,4 iken, 2020 yılında yüzde 12,6’ya geriledi. İşverenlerin İSF’ye prim ve kesinti katkıları 11 milyar TL olurken, işverenlere yapılan, teşvik ve destek ödemeleri ise bu katkının 7 milyar lira üzerinde ve 18 milyar TL olarak gerçekleşti.

Diğer deyişle ücretsiz izne çıkartılan gerçekte işsiz olan 2,2 milyon kişiye yapılan günlük 39,5 liralık nakdi ücret desteği toplamı 6,5 milyar lira iken, fondan işverenlere sağlanan destek ve teşviklerin tutarı neredeyse bunun üç katı ve 18 milyar TL. Korona salgını kapsamında yapılan kısa çalışma ödeneği ve nakdi ücret desteği ödemelerinin toplamı 34 milyar TL düzeyine ulaştı. Sürecin bu şekilde devam etmesiyle bir süre sonra İSF’nin açıklarının daha da büyümesi, giderleri karşılayamaz hale gelmesiyle, devlet katkısının artırılması ya da hazineden İSF’ye kaynak aktarılması zorunlu hale gelecektir!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

18 OCAK 2021 3