Karabat: İmamoğlu haberini yok saymak editoryal tercih değil
Toprak: “Yeni Anayasa” talebiyle gündem oluşturma çabasına giriştiler!
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Genel Koordinatör Erdoğan Toprak, “Dört yıl önce yeni yönetim sistemine geçiş talebiyle anayasa değişikliğine gidilmesi çağrıları ve ardından gerçekleştirilen referandumla oluşturulan yapılanmanın kendi içinde çatırdamaya başlaması ve üç yılda ülkeyi yönetilemez hale getirmesi ardından iktidar ortakları, yeniden “Yeni Anayasa” talebiyle gündem oluşturma çabasına giriştiler!” dedi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Genel Koordinatör Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı raporu gün itibariyle açıkladı.
Toprak kamuoyu ile paylaştığı raporunda, “Merkez Bankası Mart ayında yüzde 19’a yükselttiği politika faizini Nisan ve Mayıs ayındaki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantılarında da sabit tuttu. Buna karşılık enflasyondaki yükseliş devam ediyor. İktidarın ‘faiz düşerse enflasyon düşer’ tezi tamamıyla iflas etti. Faiz indiriminden yana olduğu bilinen yeni MB Başkanı da üç aydır üst üste faizi sabit tutarak siyasi baskıyla ekonominin gerçekleri arasında çaresizlik sergiliyor!” ifadelerini kullandı.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın açıklamasından satırbaşları şöyle:
TBB Kredi Gruplama Raporu’ndaki veriler, 2020 sonu itibarıyla 500 milyarı aşan batık kredi riski olduğunu ortaya koydu. Tahsili geciken kredilerin takibe intikal süresini 180 güne çıkartan ve iki kez uzatılan BDDK kararının süresi 30 Haziran’da doluyor. İktidar bu süreyi uzatma hazırlığında. TBB raporu, BDDK örtüsü kalktığında, bankacılık sektöründe en az 10 şiddetinde BATIK KREDİ DEPREMİ yaşanacağını işaret ediyor!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Nisan ayı resmi enflasyon verilerinde 18 puana yükselen TÜFE/Yİ-ÜFE farkı, enflasyonun hızla kontrolden çıkmakta olduğunu gösteriyor. Yıllık yüzde 17,1’e yükselen TÜFE’ye karşılık yüzde 35’i aşan Yİ-ÜFE’de bazı alt kalemlerdeki yıllık enflasyon ve maliyet artışı yüzde 150’nin üzerine çıktı!
Ekonomi yönetimi ve MB hedeflerinin inandırıcı bulunmadığı, MB’nin Mayıs 2021 beklenti anketinde bir kez daha belirgin şekilde ortaya çıktı. Tüm sektörlerin önde gelen üst yöneticileriyle gerçekleştirilen ankette yılsonu enflasyon beklentisi MB’nin revize ederek yüzde 12,2’ye yükselttiği yılsonu enflasyon hedefinin de üzerine çıkarak yüzde 14’e yaklaştı. Dolar/TL kuru yılsonu beklentisi ise 8,71 oldu.
İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN KAMUOYUNA SUNDUĞU RAPORUN TAMAMI ŞÖYLE:
İÇ POLİTİKA
- İktidar ortakları, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni ‘tahkim’ etmek amacıyla, yeniden “yeni anayasa” talebiyle gündem oluşturma çabasına giriştiler!
DIŞ POLİTİKA
- Mısır ile 8 yıl sonra gerçekleşen diplomatik müzakerelerde masada yer alan sorunların çözümünde somut bir gelişme gerçekleşmedi.
- Kahire müzakerelerine ilişkin konuların başında Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de haklarını gözeten bir deniz sınırları ve münhasır bölgeler anlaşması geliyor.
- Suriye’de 26 Mayıs’ta yapılacak Devlet Başkanlığı ve Parlamento seçimlerinde Beşar Esad ile birlikte sadece üç ismin adaylığına onay verildi.
- Kahire görüşmeleriyle eş zamanlı olarak, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı ile MİT Başkanı’nın da yer aldığı bir heyet, Libya’da Trablus’u ziyaret etti.
- Berlin’de gerçekleştirilen görüşmelerde Almanya, Türk askerlerinin Libya’dan çekilmesini istedi!
- İktidar, Suudi Arabistan ile inişe geçen siyasi, ekonomik ilişkiler ve gerilimler nedeniyle, geri adım atıyor! Dışişleri Bakanı Riyad’a gidiyor.
EKONOMİ
- Merkez Bankası Mart ayında yüzde 19’a yükselttiği politika faizini Nisan ve Mayıs ayındaki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantılarında sabit tuttu!
- TBB Kredi Gruplama Raporu’ndaki veriler, 2020 sonu itibarıyla 500 milyarı aşan “batık kredi riski” olduğunu ortaya koydu!
- NİSAN ayı resmi enflasyon verilerinde 18 puana yükselen TÜFE/Yİ-ÜFE farkı, enflasyonun hızla kontrolden çıkmakta olduğunu gösteriyor!
- Ekonomi yönetimi ve MB hedeflerinin inandırıcı bulunmadığı, MB’nin Mayıs 2021 beklenti anketinde belirgin şekilde ortaya çıktı!
- Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısına ABD Ticaret Bakanlığı’nın 10 yıl ticaret yasağı getirmesi, New York’ta devam eden Halkbank davasında ağır para cezası ihtimalini güçlendirdi!
1.Dört yıl önce yeni yönetim sistemine geçiş talebiyle anayasa değişikliğine gidilmesi çağrıları ve ardından gerçekleştirilen referandumla oluşturulan yapılanmanın kendi içinde çatırdamaya başlaması ve üç yılda ülkeyi yönetilemez hale getirmesi ardından iktidar ortakları, yeniden “YENİ ANAYASA” talebiyle gündem oluşturma çabasına giriştiler!
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni (CHS) ‘tahkim’ etmek amacıyla ortaya atılan yeni sivil anayasa taleplerinin hedefinin ne olduğu konusunda kendi aralarında da anlaşamayan iktidar ittifakı, muhalefeti ve tüm partileri bu çabalara ortak etmeye çalışıyor.
Cumhur İttifakı ortaklarından MHP tarafından Cumhuriyetin 100. Yılında 100 maddelik yeni anayasa adı altında kamuoyuna sunulan metnin içeriği bilinmiyor. MHP Liderinin basın toplantısında açıkladığı ancak basın toplantısına katılan medya mensupları da dahil olmak üzere kimseye dağıtılmayan, kimsenin görmediği ne olduğunu bilmediği bir metnin tartışılması, desteklenmesi kabul görmesi isteniyor.
Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluşunu ‘Allah’ın lütfu’ olarak anayasanın değiştirilemez maddeleri arasına koyduklarını açıklayan, meclisi güçlendirmeyi, TBMM başkanının tarafsız arabulucu olacağını vaat eden söylemlerin yazılı metne dökülmüş hali kamuoyuyla paylaşılmıyor.
Kısa süre öncesine kadar Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını ve lağvedilmesini gündeme getiren MHP liderinin basın toplantısında dile getirdiği ifadelere bakılırsa paylaşılmayan metinde AYM yüksek mahkeme statüsünden çıkartılıyor, Yüce Divan sıfatı kaldırılarak yerine ayrı bir Yüce Divan Kurumu oluşturuluyor.
Yeni yönetim sisteminde liyakatin ortadan kalktığı tezimizi teyit eden bir yaklaşımla Liyakat Kurumu adı altında işlevi ve amacı belirsiz bir kurum oluşturulacağı dile getiriliyor.
Ülkenin acil ve yakıcı sorunlarının üzerini örtmek, konuşulmasını engellemek, yapay bir anayasa tartışmasıyla ülkeyi meşgul etmek amacına dönük bu girişimin iktidar ittifakının büyük ortağı AK Parti tarafından da bilinmediği, ciddiye alınmadığı sergilenen suskunluktan anlaşılıyor.
AK Parti sözcüleri kendilerinin de bir metin hazırladıklarını söylerken, CB Erdoğan bu yöndeki hazırlıkların ortaklaşa çalışılarak birleştirileceğini ve diğer partilere de gönderileceğini dile getiriyor.
Ayrıca hazırlanan anayasa taslağı ile ilgili yapılan açıklamaları eleştiren gazeteciler ve medya kuruluşları da sindirilmeye çalışılıyor. O zaman tüm kesimler tarafından tartışmaya açılacağı, en geniş uzlaşıyla sunulmak suretiyle bir sivil anayasa yapılacağı söylemi de samimiyetsiz ve gerçek dışı hale geliyor.
Diğer taraftan anayasa tartışmalarıyla ülke gerçek gündeminden kopartılmak istenirken aynı zamanda mafyalaşma ve suç örgütlerinin dışarıya taşan vahim iddiaları, güç mücadeleleri de örtülmeye çalışılıyor. Kısa süre öncesine kadar iktidarın önde gelen destekçilerinden olan, tehditler savuran ve sonrasında yurt dışına kaçan bir organize suç örgütü liderinin ortaya attığı iddialar, isimler, vahim ortaklıklar ve işbirlikleri, suskunlukla geçiştiriliyor.
İktidar, yeni sivil anayasa gündemiyle ülkeyi ve halkı oyalayıp, ülkenin gerçek gündemini gizlemeye çabalarken, her alanda hızla kontrolü kaybediyor. Yurt içinde ve dışında organize suç örgütleri devlet içinde güç ve paylaşım mücadelesini artık pervasız şekilde yürütüyor.
2.Mısır ile 8 yıl sonra gerçekleşen diplomatik müzakerelerde masada yer alan sorunların çözümünde somut bir gelişme gerçekleşmedi. Müzakerelere devam ve ilerleme sağlanması beklentisinin ortak açıklamada ifade edilmesi olumlu bir gelişme. İktidar, Kahire buluşması öncesi NATO’da Mısır’a yönelik vetoyu kaldırarak adım atarken, Mısır’ın Fransa ile 30 Rafele savaş uçağı anlaşması imzalaması, Port Said’te Ermeni Soykırım Anıtı açması manidardır!
Mısır ile Türkiye arasında 2013’ten bu yana en alt düzeye inen siyasi ve diplomatik ilişkiler yanında, karşılıklı büyükelçilerin çekildiği süreçte 8 yıl sonra ilk resmi diplomatik müzakereler Kahire’de gerçekleştirildi. İki ülkenin Dışişleri Bakan yardımcılarının başkanlık ettiği heyetler arasındaki iki günlük görüşmelerle ilgili yapılan ortak açıklamada; ‘‘Görüşmeler samimi havada ve kapsamlı içerikte gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde ikili konuların yanı sıra Libya, Suriye ve Irak’taki durum başta olmak üzere bölgesel konular ele alınmış, Doğu Akdeniz’de barış ve güvenliğin sağlanması ihtiyacı üzerinde durulmuştur. Taraflar istişarelerin bu turunun sonuçlarını değerlendirecek ve müteakip adımları kararlaştıracaktır.”
Ortak açıklama metnindeki ifadelerden, bu ilk buluşmada masada yer alan sorunlar ve gerilimli konularda henüz somut bir ilerleme ve uzlaşı sağlanamadığı anlaşılıyor. Mısır resmi haber ajansı MENA geçtiği haberde Türkiye’deki İhvan liderlerinin ve Mısır’daki yargılamalarda gıyabında mahkûm edilenlerin iadesi talebinin Türk tarafınca kabul edilmediğini duyurdu.
Yine Libya, Suriye, İhvan ve Hamas başlıklarında da ciddi bir ilerleme elde edilemediği, Doğu Akdeniz’de iki ülke arasında Deniz Sınırları Anlaşması imzalanması müzakerelerine başlanması konusunda ise tarafların olumlu yaklaşım gösterdikleri kaydedildi.
Bu buluşma öncesinde Türkiye bir jest adımı atarak uzun süredir NATO bünyesinde Mısır, İsrail ve Ürdün’ün yer aldığı Doğu Akdeniz Güvenlik İşbirliği Forumu’nun NATO ile ilişkilerinde Mısır’a karşı koyduğu vetoyu kaldırmıştı. Buna karşılık Mısır yönetiminin ilişkilerin hızlı bir şekilde düzeltilmesi ve normalleştirilmesinde iktidar kadar hevesli olmadığı, taleplerinin yerine getirildiğine dair somut adımlar ve eylemler görmek istediği bu yüzden de nispeten ayak sürüdüğünü söyleyebiliriz.
Bu açıdan bakıldığında 5-6 Mayıs’taki Kahire buluşmasının altyapısının hazırlanması, konu başlıklarının belirlenmesi temasları sürerken, Mısır’ın en stratejik ve ünlü liman kenti Port Said’te Ermeni Soykırım Anıtı’nın törenle açılması dikkat çekici bir mesaj olarak görülmeli.
Her ne kadar anıtın açılışına Mısır hükümetinden üst düzey yetkililer katılmamış olsa da ikili ilişkilerin düzeltilmesi girişimlerinin hızlandığı bir aşamada Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetinin göz ardı edilmesi, olası tepkilerin umursanmaması Türkiye’ye bakış açısından incitici bir durum. Kaldı ki iktidarın da bu adıma suskun kalması, resmi bir tepki göstermemesi, tıpkı Biden’ın aynı konuda resmi tanıma kararını ilan etmesine gösterilen cılız tepkinin ve kabullenmişlik tavrının Mısır versiyonu olarak görülebilir.
Ayrıca ortak açıklamada Doğu Akdeniz’in barış ve güvenliğinin teminine vurgu yapılırken Kahire görüşmelerinin başladığı gün Mısır’ın Fransa’dan 30 adet Rafele savaş uçağı alımı için 3,7 milyar Euro tutarında anlaşma imzaladığının resmi olarak iki ülke tarafından duyurulması da Türkiye’ye bir mesaj olarak değerlendirilmeli.
Kahire buluşması sonrasında ortak açıklamanın yanı sıra her iki ülkenin dışişlerinden yapılan açıklamalarda görüşmelerin ‘başarılı ve olumlu’ geçtiği, genişletilerek sürdürüleceği dile getirildi.
Dolayısıyla kısa sürede ciddi bir normalleşme ihtimalinin şimdilik Mısır’ın ‘ağırdan alma’ tavrı nedeniyle nispeten güç göründüğü, iktidarın da Mısır’ın öne sürdüğü 10 koşul ve talep ettiği tavizler konusunda bir değerlendirme yapacağı anlaşılıyor. İki ülke arasında yitirilen güvenin yeniden tesisinin biraz daha zaman alacağını öngörmek durumundayım. ERDOĞAN
3.Türkiye ile Mısır arasında gergin olan ilişkileri yeniden rayına oturtmayı hedefleyen, iki ülke temsilcileri arasında 8 yıl sonra yüz yüze ilk yüksek düzeyli temasın gerçekleştirildiği “kritik görüşme” sonrasında; masada yer alan ve müzakerelere devam edileceği açıklanan konuları kısaca sıralayacak olursak;
Öncelikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de haklarını gözeten bir deniz sınırları ve münhasır bölgeler anlaşması ilk planda geliyor.
Mısır Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile bu mutabakatları daha önce imzaladı ve parlamentosunda da onayladı. Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile yapılan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmalarının Mısır’ın aleyhine olması yanında, Türkiye ve KKTC’nin sahalarına da yayıldığını öne sürüyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs bunu kendileri için bir fırsat olarak değerlendirmeyi başardı. Dolayısıyla Mısır’ın imzaladığı bu anlaşmalar aynı zamanda her ikisi de AB üyesi olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden AB’ye de taahhüt anlamına geliyor ve AB, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki sondaj-doğalgaz arama faaliyetleri nedeniyle yaptırımlarla tehdit ediyor.
Yine masadaki en önemli konulardan birisi Mısır yönetiminin terör örgütü kabul ederek faaliyetlerini yasakladığı İhvan’a iktidar tarafından sağlanan siyasi koruma ve sağlanan destek.
Kahire müzakereleri öncesinde iktidar bu konuda İstanbul’daki İhvan faaliyetlerini kısıtlama, Mısır aleyhine faaliyetleri durdurma, İhvan medyasının yayınlarını askıya alma adımları attı ancak bu kişileri Mısır’a iade ya da sınır dışı etme konusunda Mısır’ın taleplerinin karşılanmadığı anlaşılıyor. Bu da görüşmelerin beklentileri karşılayamamasındaki etkenlerden birisi, ancak 2013’ten bu yana, Mursi’nin devrilmesi sonrasında Türkiye’ye kaçan, İstanbul’da kümelenen, İhvan’a bir anda dirsek çevirme konusunda iktidarın zorlandığını süreci zamana yaymaya çalıştığını öngörmekteyim.
Kahire müzakerelerinin maddelerinden birisi de Mısır’ın en uzun kara sınırına sahip olduğu ve güvenliği açısından çok önemsediği Libya’daki süreç.
Libya Türkiye açısından Doğu Akdeniz’deki dengeler nedeniyle siyasi-askeri-stratejik ve ekonomik açıdan oldukça önemli. Mısır ise Libya’daki gelişmeleri milli güvenlik meselesi olarak görüyor. Bu yüzden iki ülke Libya’daki süreçte pek çok kez karşı karşıya geldi.
Türkiye ve Mısır’ın yanı sıra ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya’nın da dahil olduğu Libya konusu, ülkeyi Aralık ayında seçime götürecek Geçici Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin oluşması ve göreve başlamasıyla yeni bir aşamaya geçti. Şu anda siyasi çözüme öncelik verilecek bir süreç işliyor ancak bundan sonuç alınamazsa sahada çatışmaların yeniden başlaması kaçınılmaz. O nedenle kanımca Libya’da Türkiye-Mısır arasında ortak bir işbirliği zemini bulunması, Ulusal Mutabakat Yönetimi ile üçlü bir mekanizma oluşturulması ve çözüm geliştirilmesi Libya’yı, bölgeyi ve ikili ilişkileri rahatlatacaktır. Mısır Libya’daki paralı-silahlı milislerin ve yabancı ülke askerlerinin çekilmesini istiyor. Türkiye ise Libya’daki TSK varlığının meşru olduğunu ve ikili anlaşmaya dayandığını dile getiriyor.
Yine Mısır’ın Filistin’de sorunlar yaşadığı, terör destekçisi olarak gördüğü Hamas konusunda da Türkiye’den talep ve beklentileri söz konusu.
İktidarın Hamas’a verdiği destek, bazı Hamas yöneticilerinin Türkiye’de barındığı biliniyor. Hamas konusunda İsrail ile de gerginlik yaşanıyor. Mısır’ın ise hem Mahmut Abbas başkanlığındaki Filistin Kurtuluş Örgütü hem de ülkedeki diğer gruplar üzerinde ciddi ağırlığa sahip. Mısır bu ağırlığını İsrail ile kullanarak İsrail’le ilişkisini de dengelemeye çalışıyor. O nedenle şayet Filistin konusunda Türkiye-Mısır arasında ortak bir zemin bulunabilirse bu hem Filistin sorununun çözümünde bir fırsat yaratabilir hem de İsrail ile ilişkilerde yeni bir açılım sağlayabilir. O nedenle 22 Mayıs’ta ilk kez yapılacağı açıklanan ancak İsrail’in Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin oy kullanmasına izin vermemesi nedeniyle şu anda ertelenen Filistin seçimlerinde Türkiye-Mısır işbirliği zemini oluşabilirse çok somut gelişmelerin de önü açılabilir.
Aynı şekilde Libya’nın dışında Sahra altı Afrikası, Kızıldeniz, Libya ile güney sınır komşusu olan ülkelerde ve Sudan, Somali, Etiyopya, Çad’da da Türkiye ile Mısır karşı karşıya.
Mısır yönetimi bu ülkeleri kendi güvenliği açısından arka bahçesi olarak görüyor ve Türkiye’nin buralarda İhvan’cu grupları desteklediği gerekçesiyle karşıt politikalara yöneliyor. O nedenle, Doğu Akdeniz Libya, Filistin, Afrika, Kızıldeniz ve İhvan meselelerini topyekûn ele alıp, uzlaşı zeminine oturtabilecek bir çözüm müzakeresi süreci olumlu sonuçlanabilirse, Türkiye-Mısır ilişkilerinde de kalıcı şekilde somut sonuçların ortaya çıkması olanaklı hale gelecektir.
Türkiye-Mısır arasında işbirliği ve normalleşmenin güven üzerinde yeniden tesisi, Türkiye’ye Afrika’da kapanan kapıları yeniden açacak, uzun süredir yaşanan ağır ekonomik kayıpları, pazar kayıplarını telafi edebilecektir. Arap ülkeleriyle Türkiye arasındaki gerilimlerin azalması, sorunların hızla çözülmesine katkı sağlayacaktır. Türkiye ile Mısır arasında yeniden oluşturulacak uzlaşı ve normalleşme zemini, Doğu Akdeniz’de de Türkiye’nin elini ve kozlarını güçlendirecek, alternatif yelpazesini genişletecektir.
Şayet sosyal, kültürel, tarihsel değerler, karşılıklı ulusal ve ticari çıkarlar üzerinde stratejik ve jeopolitik dengeler güvene dayalı dış politika ve diplomasiyle tekrar güçlü bir şekilde inşa edilirse, gerek ikili ilişkilerde gerekse Doğu Akdeniz’de kalıcı uzlaşının, barışın zemini sağlam biçimde oluşturulabilir. Bu açıdan Kahire’de başlayan müzakerelerin devamında ısrarlı olunmalı, bu olumlu başlangıç daha da ileriye taşınmalıdır.
4.Suriye’de 26 Mayıs’ta yapılacak Devlet Başkanlığı ve Parlamento seçimlerinde devlet başkanlığı için 51 adayın başvurusuna karşılık Beşar Esad ile birlikte sadece üç ismin adaylığına onay verildi. Türkiye’nin peşinen sonuçlarını tanımayacağını ilan ettiği Suriye seçimlerinde, Esad’ın devlet başkanlığına tekrar seçilmesine kesin olarak bakılıyor!
Suriye yeni devlet başkanını ve parlamentoyu belirlemek üzere 26 Mayıs’ta sandık başına gidecek. Suriye Anayasa Mahkemesi, 26 Mayıs'ta yapılacak devlet başkanlığı seçiminde Beşar Esad'ın yanı sıra Abdallah Salum Abdallah ve Mahmut Ahmed Marei'nin adaylık başvurularının onaylandığını açıkladı. Esad dışındaki diğer iki adaydan Abdallah Salum Abdallah 2016-2020 yılları arasında devlet bakanı olarak Suriye hükümetinde görev yapmış olan biri isim. Diğer aday Mahmud Ahmed Marei ise faaliyetine izin verilen küçük bir muhalefet partisinin lideri. Babası Hafız Esad’ın 2000 yılında vefatı ardından yapılan seçimlerde 34 yaşında Devlet Başkanı seçilen Beşar Esad, 21 yıldan bu yana görev yapıyor. ABD, Birleşmiş Milletler (BM) ve Türkiye başta olmak üzere, bazı ülkeler ve uluslararası kuruluşlar peşinen seçimin sonucunu tanımayacaklarını açıkladılar. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgin yaptığı açıklamada, “Başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelerdeki yaklaşık 7 milyon Suriyeli sığınmacının oy hakkından mahrum bırakılmasına ilaveten, hür ve adil olmaktan uzak olan bu seçimlerin uluslararası toplum tarafından meşru kabul edilmesi mümkün değildir. Türkiye, Suriye ihtilafına BMGK'nın 2254 sayılı kararı temelinde siyasi bir çözüm bulunmasına yönelik çabaları desteklemeye devam edecektir” ifadelerine yer verdi.
Suriye’de yeni Anayasa yazımı süreci bugüne kadar Şam yönetimi ve muhaliflerin uzlaşamaması nedeniyle uzun süredir kesilmiş vaziyette. Cenevre’de bir yılı aşkın süre önce başlayan müzakereler sert tartışmalar ve keskin uzlaşmazlıklar nedeniyle kesintiye uğradı ve yeni bir gelişme sağlanamadı.
BM, seçimin ülkede iç savaşı bitirecek siyasi süreçlerin başlatılması, Anayasa'nın yeniden yazılması ve oylamanın BM'nin denetiminde "şeffaf ve hesap verilebilir" yöntemlerle yapılmasına yönelik BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymadığı, sonuçlarının geçersiz sayılacağı uyarısında bulundu.
2010’da Tunus’ta fitili ateşlenen Arap Baharı ayaklanmaları ve protestolar, Tunus, Mısır ve Libya’da yönetimlerin değişmesine neden oldu. Arap ülkelerinde demokratikleşme umudu olarak ortaya çıktı. Ancak sonrasında Libya’da Kaddafi’nin devrilmesiyle iç savaş patlak verirken, pek çok Arap ülkesinde İslamcı yönetimlerin iş başına gelmesine zemin yarattı.
Arap Baharı ayaklanmaları 2011 yılında Suriye’ye de sıçradı. El Kaide kökenli El Nusra ve ardından IŞİD radikal İslamcı örgütler olarak Şam yönetimini devirmek, Suriye’de şeriat rejimi kurmak için iç savaşa girişti.
9 Mart’ta 10’uncu yılını dolduran Suriye iç savaşında yaklaşık 4 milyonu Türkiye olmak üzere 7 milyon Suriyeli Ürdün, Lübnan, Irak gibi komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine, ABD’ye Kanada’ya mülteci olarak sığındı.
BM raporlarına göre bugüne kadar iç savaşta hayatını kaybedenlerin sayısı 600 binin üzerinde.
Bir dönem ülkenin üçte ikisinde kontrolünü kaybeden Esad yönetimi, 2015’ten itibaren Rusya ve İran’ın sahaya inmesi ve Şam’a desteğiyle kaybettiği bölgelerin büyük bölümünü geri almasına karşılık hâlâ ülkenin tamamında kontrolü sağlayabilmiş değil.
26 Mayıs’taki seçimleri kendisi açısından bir dönüm noktasına dönüştürmek isteyen Esad yönetimi bu hamlesiyle diğer Arap ülkelerinin desteğini almayı, Arap Birliği üyeliğine geri dönmeyi Cenevre’de yeniden başlayacak anayasa müzakerelerinde Rusya, Çin, İran, Mısır desteğiyle elini güçlendirmeyi hedefliyor. Türkiye de kendi ulusal çıkarlarını önceleyerek peşinen ve radikal tutumlar benimsemektense süreçleri gözlemleyip ona göre bir diplomatik tavır izlerse kanımca daha akılcı bir yöntem olacaktır.
5.Kahire görüşmeleriyle eş zamanlı olarak, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı ile MİT Başkanı’nın da yer aldığı bir heyet, Libya’da Trablus’u ziyaret etti. Ortak basın toplantısında Libya Dışişleri Bakanı Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’na Libya’daki paralı milislerin ve yabancı askerlerin çekilmesi çağrısını dile getirdi. İktidar medyasının yer vermediği bu çağrıya başta BM ve ABD olmak üzere pek çok ülkeden destek geldi.
Geçtiğimiz hafta Kahire’deki diplomatik müzakerelerin yanı sıra önemli bir ziyaret de Libya’ya gerçekleştirildi. Daha önce vurguladığım gibi bir süredir Türkiye’nin Suriye’den Libya’ya götürdüğü paralı milislerin geri çekilmeye başladığı haberleri Arap ve dünya medyasında yer alırken şimdi iktidar üzerindeki baskıların Libya’daki TSK birimlerinin de çekilmesi üzerinde yoğunlaşacağı anlaşılıyor.
Ankara’da CB Erdoğan ile yapılan görüşmede Libya Başbakanı Dibeybe Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Sınırları Anlaşması’na bağlı olduklarını ifade ederken, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Libya Dışişleri Bakanı Necla el Menguş arasındaki görüşmeler ve ortak açıklamada da benzer konular teyit edilmişti.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Türkiye’nin Lübya’nın toprak bütünlüğü, egemenliği, bağımsızlığı ve siyasi birliğine büyük önem verdiğini ve hep desteklediğini belirterek “Libya halkının ve meşru hükümetlerinin zor dönemlerinde daima yanında yer aldık. Trablus'a saldırılar karşısında Libya'nın meşru hükümeti bazı ülkeleri biz dahil, davet etti. Bu çağrıya sadece Türkiye olumlu cevap verdi. Güvenlik ve askeri işbirliği mutabakat muhtırası kapsamında Libya'ya sağladığımız destek iç savaş, kardeş kavgası ve insanlık dramını önledi” dedi.
Çavuşoğlu’nun bu açıklamalarına karşılık Libya Dışişleri Bakanı Menguş ise “Türkiye'ye Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararlarının tüm hükümlerini hayata geçirmek üzere adımlar atma ve Libya topraklarındaki tüm yabancı askeri güçlerin ve paralı askerlerin çıkartılması çağrısı yapıyoruz. Bu konuda işbirliği çağrısında bulunuyoruz” diye konuştu.
Nitekim Libyalı bakanın bu açıklamasına kısa süre sonra ABD Dışişleri Bakanlığı ve BM ABD Daimi Büyükelçiliğinden yapılan açıklamalarla destek geldi. Libya’daki tüm yabancı güçlerin, BM gözetiminde geçtiğimiz yıl imzalanan kalıcı ateşkes anlaşmasında yer aldığı şekilde ülkeden çekilmesi istenirken, bu konuda öngörülen sürenin 2021’in Ocak ayı sonunda dolduğu hatırlatıldı.
BM’nin açıklamasına göre;
Libya'daki yabancı silahlı güçlerin ve paralı askerlerin sayısının yaklaşık 30 bin olduğu belirtilirken; bunların 13 bininin Suriyeli, 11 bininin ise Sudanlı olduğu, ayrıca Rus ve Çad’lı paralı savaşçılar bulunduğu dile getiriliyor.
Libya Dışişleri Bakanı Necla el Menguş’un ortak basın toplantısında Türkiye’ye yönelik bu çağrısı uluslararası medyada ve kurumlarda büyük yankı buldu. Uluslararası haber ajansları Menguş’un sözlerini “Libyalı bakandan Türk Dışişleri bakanına sitem dolu çağrı” başlıklarıyla verdiler.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu değerlendirmeler üzerine Libya’daki Türk güçlerinin daha önce yönetimde olan Ulusal Mutabakat Hükümeti ile varılan askeri eğitim anlaşmasının bir parçası olduğunu ifade ederek “Libya’daki yasal askeri varlığımızı bu ülkede para için savaşan yabancı paralı savaşçı gruplarla eşitleyenler var. Bunu kabul etmiyoruz” diye konuştu.
Libya Dışişleri Bakanı Menguş bunun üzerine “Tüm zorluklara rağmen bu sürede büyükelçiliğini açık tutması, Libya vatandaşlarına konsolosluk hizmetlerine devam etmesi ve Libya ile Türkiye arasında uçuşların sürdürülmesi nedeniyle Türkiye'ye teşekkür ediyoruz” ifadelerini kullandı.
Bir kez daha vurgulamak gerekirse paralı milisler çekilse de önümüzdeki dönemde TSK mensuplarının da Libya’dan çekilmesi için BM, ABD ve uluslararası kamuoyunun Türkiye üzerindeki baskıları artacak. Libya hükümetinin de Türkiye’ye bu yönde çağrı yapması için cesaretlendirildiği, destek vaat edildiği anlaşılıyor.
Aslında geçtiğimiz yıl iktidarın TBMM’ye gönderdiği tezkere ile Libya’daki TSK varlığının süresi 2 Ocak’tan başlamak üzere 18 ay süreyle 2 Temmuz 2022’ye kadar uzatıldı. Bunun öncesinde Libya Ulusal Geçici Mutabakat Hükümeti’nin kurulması ve 24 Aralık 2021’de seçime gidilmesi kararlaştırılmıştı. Bu yüzden de Türk askerlerinin Libya’da 18 ay kalmasının kararlaştırılması, ABD, AB ve BM’nin eleştirilerine neden olmuş, yılsonundaki seçimlere müdahale edileceği iddiaları ortaya atılmıştı.
Bu açıdan bakıldığında şimdi ülkeyi seçime götürmek üzere kurulan hükümetin, Türkiye’ye paralı milislerin ve yabancı askerlerin çekilmesi çağrısı yapması zamanlama açısından daha da manidar ve dikkat çekici hale geliyor!
6.Berlin’de gerçekleştirilen Dışişleri Bakanları görüşmesinde Alman Dışişleri Bakanı Maas, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’ndan Libya’da ateşkes anlaşması koşullarına, Berlin Konferansı Mutabakatı ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyularak askerlerin çekilmesini istedi. Türkiye, Libya’daki askeri varlığının Askeri İşbirliği ve Savunma anlaşmasından kaynaklı ve meşru olduğunu ifade etse de bu konudaki çember giderek daralıyor!
Geçtiğimiz hafta Trablus’un ardından, Berlin’de resmi görüşmeler gerçekleştirilen Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’na burada da Türk askerlerinin Libya’dan çekilmesi talebi iletildi. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas'ın “Libya'dan tüm yabancı askeri birlikler ve paralı askerler çekilmeli” açıklamasına itiraz eden Bakan Çavuşoğlu, “Yabancı terörist savaşçılarla, meşru mevcudiyet karıştırılmamalı” yanıtını verdi ve iki egemen ülke arasında yapılmış anlaşmalardan kaynaklanan meşru askeri varlığa müdahale edilmemesi gerektiğini savundu.
Türkiye-Almanya Dışişleri heyetleri arasındaki görüşmelerde ikili siyasi ilişkiler, Türkiye AB ilişkileri, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ve turizmin de aralarında yer aldığı pek çok konuda görüş alışverişinde bulunulduğu açıklandı. Alman Bakan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de gerilimi tırmandırmama, sondaj faaliyetlerini durdurma yaklaşımını sürdürmesi gerektiğini, AB üyesi Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı desteklediklerini bir kez daha vurgularken, örtülü şekilde Haziran ayındaki Liderler Zirvesi gündeminde yer alan yaptırımlar konusunu ima etti. Maas, “Tüm devletlerin, Berlin Konferansı’nda verilen taahhütlerini yerine getirmelerini, tüm yabancı birlik ve paralı askerlerin çekilmesini, barışçıl ve özellikle bütünlüğü korunmuş bir Libya için yolun açılmasını istiyoruz” dedi. Çavuşoğlu bir kez daha paralı askerler ve terör gruplarıyla Türkiye’nin meşru askeri varlığının kıyaslanamayacağını ifade etti.
Almanya’dan Türkiye’ye seyahat ve turist gelmesi beklentisiyle ilgili olarak da açıklamada bulunan Heiko Maas, “Yaz aylarında, ancak sorumluluğu üstlenilebilecek kadar tatil yapılabileceğini, Türkiye’de vaka sayılarının düşmesi ve aşılamanın yaygınlaşması gerektiğini” vurguladı. Türkiye Almanya’nın ‘riskli ülkeler’ tasnifinde yer alıyor. Fransa Hükümeti, Türkiye’den gelenlere 10 gün karantina uygulaması başlattı. Dolayısıyla iktidar geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Almanya’ya, Rusya’ya Dışişleri Bakanını göndererek turist gönderilmesini istiyor olsa da kısa sürede bu konuda olumlu bir gelişme elde edilmesinin güç olduğu Alman Bakanın verdiği yanıttan anlaşılıyor.
Diğer yandan Almanya’nın insan hakları, demokratikleşme, yargı bağımsızlığı sınır ötesi askeri operasyonlar, Kuzey Suriye’de PYD-YPG-SDG ile çatışmalar nedeniyle Türkiye’ye karşı uygulamaya koyduğu silah satışı kısıtlamalarının devam edeceği açıklandı. Alman Bakan bu konudaki sorulara verdiği yanıtta Türkiye’nin NATO üyesi olmasına karşılık Almanya’nın savunma sanayii ürünlerinin satışı konusunda kapsamlı kısıtlama politikaları olduğunu, Türkiye’ye karşı da bu politikanın uygulanmaya devam edeceğini ifade etti.
Türkiye-Almanya görüşmelerinde de Libya’nın ana gündem maddelerinden birisi olması ve art arda Türkiye’ye asker çekme taleplerinin dillendirilmesi, önümüzdeki günlerin dış politikadaki sıcak konu başlıklarından birisinin Libya ve Libya’daki TSK askeri varlığı olacağını gösteriyor.
7.İktidar, Suudi Arabistan ile inişe geçen siyasi ve ekonomik ilişkiler ve gerilimler nedeniyle, geri adım atma eğiliminde. Suudi kralıyla telefon görüşmesi gerçekleştiren CB Erdoğan, 11 Mayıs’ta Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nu Riyad’a gönderiyor. Suudi Arabistan’ın Şam ile diplomatik ilişkiye geçmesi, İran ile normalleşmeye yönelmesi iktidarı yalnızlıktan kurtulma arayışına yönlendirmiş görünüyor.
2017’deki Katar ablukası ve Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda cinayete kurban gitmesinin ardından Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı itham eden, olaya karışan Suudi yetkililerin yargılanmak üzere Türkiye’ye iadesini isteyen iktidar, bu girişiminden geri adıma hazırlanıyor.
İki ülke arasındaki gerginliklerle ilişkiler alt düzeye inerken, Suudi Arabistan Ticaret Odaları resmi olarak ilan etmeksizin Türk ihraç mallarına karşı boykot başlattı. Bunun yanı sıra Türk müteahhitler bu ülkedeki ihalelerden dışlandı. Suudi Arabistan yönetimi vatandaşlarına Türkiye’den gayrimenkul almamaları, almış olanların da bunları elden çıkartmaları çağrısında bulunurken, Türkiye’ye turistik seyahat yapmamalarını istedi.
Son olarak Suudi Arabistan’daki 8 Türk okulunu kapatma kararı alan Suudi yönetiminin hamlelerinin yarattığı ekonomik ve siyasi kayıplar yanında giderek hızla değişen dengeler iktidarı eski politikalardan vazgeçmeye zorluyor. Körfez ülkelerinin ambargoyu kaldırarak Katar ile uzlaşmaları, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzalamaları, iktidarı Suudi Arabistan ile ilişkileri yeniden gözden geçirmeye eski politikalarını hızla gözden geçirmeye yönlendirdi.
Suudilerle gerilim en başta dış ticarete oldukça sert bir şekilde yansıdı. Türk mallarına boykot, ürünlerin gümrüklerde bekletilmesi kayıpları büyüttü.
On milyar dolarlardan önceki yıl 201 milyon dolara inen ihracat geçen yıl salgının da etkisi ve boykotla birlikte daha da aşağı indi. Bu yıl ise Ocak-Nisan döneminde Türkiye’nin Suudi Arabistan’a toplam ihracatı sadece 67,4 milyon dolar oldu.
Bu ülkeye yapılan ihracat gerilim öncesi döneme kıyasla yüzde 93,3’lük bir düşüş gösteriyor.
Dolayısıyla iktidar, Mısır, Libya ve diğer ülkelerle ilişkilerde dış politikada ‘U’ dönüşüne geçiş yaptı, ikili ilişkilerdeki gerilimin dozu aşağı çekilmeye çalışılıyor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu bu doğrultuda BAE Dışişleri Bakanı ile de bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın, yabancı medyaya verdiği mülakatta, Suudi yargısının Kaşıkçı cinayeti ile ilgili kararlarına saygı duyduklarını açıklarken, Türk mallarına ve şirketlerine yönelik gayriresmi boykotun da sona ermesini umduklarını söyledi.
Suudi-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-Bahreyn ittifakının Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ile birlikte Türkiye’yi kuşatma ve yalnızlaştırma hamleleriyle sıkışmışlık yaşayan iktidarın geri adımlar süreci de hızlandı.
Bir yandan Biden yönetiminin İran ile Nükleer Anlaşma’ya yeniden dönme ve bazı yaptırımları kaldırma adımı, Kaşıkçı cinayeti raporunu açıklayarak bazı Suudi yöneticilere yönelik yaptırımları devreye sokması önemli unsurlardı.
Ardından 24 Nisan’da ABD Başkanının Ermeni Soykırım iddialarını resmi olarak tanıması, Ortadoğu’da ABD’nin yeni yaklaşımlarla dengeleri ve müttefiklik ilişkilerini yeniden tesis edeceğinin işaretleri.
BAE’nin ardından Suudi Arabistan’ın da Şam Büyükelçiliğini ramazan sonrası açma ve Esad yönetimiyle yeniden resmi diplomatik ilişki tesis etme girişimi, aynı zamanda Şam üzerinden İran ile arabuluculuk ve uzlaşı adımı anlamına geliyor.
Bu adımın bir diğer boyutu, bölgede mezhep eksenli gerginliklerin azaltılması, İran-Suudi Arabistan ve diğer Sünni Arap ülkeleriyle Şii-Sünni çekişmesinin, çatışmaların geri plana çekilmesi…
Önümüzdeki günlerde İran-Suudi Arabistan-BAE arasında bir ortak müzakere masasının kurulması, Şam’ın bu müzakerelere ev sahipliği yapması şaşırtıcı olmayacaktır. Arap medyasına yansıyan haber ve yorumlara bakıldığında bu oldukça yüksek bir ihtimal olarak görünüyor.
Bu süreçlerin sonrasında Suudilerin ve BAE’nin engellemelerinin çekilmesi, Mısır’ın da desteğiyle Suriye’nin yeniden Arap Birliği’ne dönme yolunun açılması, İktidarı Şam karşısında da Arap ülkeleri nezdinde geriletecek, zayıflatacak sonuçlara zemin hazırlayabilir.
Vahhabi, Selefi, Sünni Arap ülkelerinin kendi aralarında ve gerek İsrail gerekse İran ile olan sürtüşmeleri azaltma yaklaşımına yönelmesi ve uzlaşı arayışları, bu noktada Sünni İslam-İhvan temelli diplomasiye öncelik veren ve bölgedeki Arap ülkelerinin neredeyse tamamıyla sorunlu olan iktidarın Türkiye’yi daha da yalnızlığa itmesi olasılığını güçlendiriyor.
Mısır’la başlayan uzlaşı arayışları, eski politikaları terk etme ve geri adımları hızlandırma yönündeki değişim, Suudi Arabistan ile devam ediyor. Tüm bu gelişmeler, Erdoğan’ın Sünni İslam-İhvan eksenli politikayı terk etmeye mecbur kalmasını beraberinde getiren zincirleme etkenler.
Bir anlamda Ortadoğu’da, Körfez’de, Doğu Akdeniz’de dengeler yeniden kurgulanıyor.
Bu sürecin öncesinde neredeyse tamamıyla dışlanmış ve yalnızlaşmış konumdaki Erdoğan yönetimi de süratle manevra yaparak, geri adımlar atıp tavizler vererek, sürece dahil olmaya geri dönülemez noktaya gelmemeye, kendisini yeniden konumlandırmaya çabalıyor.
Tabii bunda dış politikadaki bu sıkışmışlık tablosu yanında, tüm bu ülkelerle yıllardır kopmuş haldeki ilişkilerin yarattığı ağır ekonomik kayıpların, korona salgınının ağır ekonomik tahribatının da eklenmesiyle dayanılamaz hale gelmesi asıl etken.
10 yılı aşkın süreden bu yana yaşanan dış politikadaki eksen kaymasına paralel olarak ortaya çıkan yalnızlaşmanın kısa sürede normalleşmeye dönüşmesini beklemek akılcı bir yaklaşım değil. İktidarın komşu ve bölge ülkeleri açısından aşması gereken en önemli açmazı güven sorunu. Bunun aşılması için geri adım atması ve taviz vermesi istenen tarafın Türkiye olacağı, iktidarın da bunu kabullendiği Mısır ve Suudi Arabistan ile atılan adımlarla açığa çıkıyor.
8.Merkez Bankası Mart ayında yüzde 19’a yükselttiği politika faizini Nisan ve Mayıs ayındaki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantılarında da sabit tuttu. Buna karşılık enflasyondaki yükseliş devam ediyor. İktidarın ‘faiz düşerse enflasyon düşer’ tezi tamamıyla iflas etti. Faiz indiriminden yana olduğu bilinen yeni MB Başkanı da üç aydır üst üste faizi sabit tutarak siyasi baskıyla ekonominin gerçekleri arasında çaresizlik sergiliyor!
Merkez Bankası (MB) 18 Mart’taki PPK toplantısında yüzde 17’den 19’a yükselttiği politika faizini, Nisan ayının ardından ramazan bayramı nedeniyle öne çekilerek 6 Mayıs’ta yapılan PPK toplantısında da yüzde 19’da sabit tuttu.
PPK toplantısından sonra yapılan açıklamada yine Ağbal dönemindeki ‘sıkı duruşun sürdürüleceği’ ifadesi yerine ‘mevcut duruşun devam ettiği’ ifadesi yer aldı. MB’nin yaklaşımı, iktidarın faizlerde indirim yönündeki siyasi baskısıyla, yabancı yatırımcıların ve piyasaların sıkı para politikasının sürdürülmesi beklentilerinin karşılanması arasında bir sıkışmışlığı sergiliyor.
MB açıklamasında ayrıca, “Enflasyonda kalıcı düşüşe işaret eden güçlü göstergeler oluşana ve orta vadeli yüzde 5 hedefine ulaşıncaya kadar politika faizi, güçlü dezenflasyonist etkiyi muhafaza edecek şekilde, enflasyonun üzerinde bir düzeyde oluşturulmaya devam edilecektir” denildi. Ancak bu seviyenin ne olduğu konusu boşlukta kaldı.
MB’nin CB Erdoğan’ın beklentisini karşılaması ve faiz indirimine gitmesi ihtimali mevcut koşullarda çok zor. İktidarın göreve getirdiği yeni MB başkanına daha ne kadar sabır göstereceği apayrı bir konu!
Mart ayında yüzde 16,2'ye yükselen resmi enflasyon PPK toplantısından üç gün önce, 3 Mayıs’ta açıklanan Nisan ayı verilerinde de yükselişine devam etti. TÜİK Nisan’da yıllık enflasyonun yüzde 17,1’e yükseldiğini açıkladı. Böylece politika faizi ile enflasyon arasındaki pozitif fark 1,9 puana indi.
MB Başkan değişikliğinin ekonomiye, kurlara, faizlere ve topluma maliyetinin bir kez daha ciddiyetle sorgulanması gerekiyor.
Öyle ki, politika faizini yüzde 19’a yükselttikten bir gün sonra, sadece 4,5 ay yapabildiği MB Başkanlığı görevinden alınan Naci Ağbal’ın ayrılığı öncesinde dolar kuru 7,20 TL’ye kadar inmişti. Görev değişikliği kararının ardından dolar/TL kuru 8,30’a yükselirken bir ara 8,58’e kadar çıktı. Halen 8,20-8,30 TL arasında değişen dolar kuruyla görev değişikliği ve yeni başkanın göreve başlamasından bu yana 40 günde TL’deki değer kaybı yüzde 12 oldu.
TL değer kaybederken, Mart ve Nisan aylarında enflasyon artışını sürdürdü. Üç aydır yüzde 19’da tutulan, düşürülemeyen faize karşılık enflasyon artıyor, TL’deki değer kaybı sürüyor. O zaman bir kez daha bu kararın ve görev değişikliğinin neden yapıldığını sorgulama yanında, alınan kararlardaki ülke ekonomisine maliyetinin de ortaya konulması gerekiyor. MB Başkanı Şahap Kavcıoğlu geçtiğimiz hafta enflasyonun Nisan ayında zirveye çıkmasını beklediğini ve yılın ikinci yarısında belirgin bir düşüş yaşayacağını söyledi. İktidarın tepkisini hafifletmek için anlaşıldığı kadarıyla MB yönetimi Haziran sonrası ve özellikle son üç ayda ciddi faiz indirimleri yapmayı hedefliyor.
Bunun çok yanlış olacağını ve ekonomik hasarı, TL’deki değer kaybını daha da artıracağını kurları yükselterek dövizdeki artışın kontrolünü iyice zorlaştıracağını bugünden öngörmekteyim.
Döviz rezervlerinin adeta sıfırlandığı bir tabloda kurlara müdahalenin olanaksızlığı ortada iken böyle bir adımın atılması, iktidarın tepkisini frenlemek uğruna yapılacak vahim bir hata olacaktır. Nitekim Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) yılsonu TL/Dolar kuru beklentisini 9,50 TL olarak revize etti. Bu beklenti gerçekleştiği takdirde TL’nin yabancı paralar karşısında yıllık değer kaybı, enflasyonun yaratacağı erime hariç olmak kaydıyla yüzde 40’ı bulacak demektir.
9.TBB Kredi Gruplama Raporu’ndaki veriler, 2020 sonu itibarıyla 500 milyarı aşan batık kredi riski olduğunu ortaya koydu. Tahsili geciken kredilerin takibe intikal süresini 180 güne çıkartan ve iki kez uzatılan BDDK kararının süresi 30 Haziran’da doluyor. İktidar bu süreyi uzatma hazırlığında. TBB raporu, BDDK örtüsü kalktığında, bankacılık sektöründe en az 10 şiddetinde BATIK KREDİ DEPREMİ yaşanacağını işaret ediyor!
Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) Kredi Gruplama Raporu’ndaki veriler, Türkiye ekonomisinin ve bankacılık sektörünün çok ciddi bir batık kredi sorunuyla karşı karşıya olduğunu, salgında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) aldığı karar nedeniyle, bunun resmi verilere yansıtılmadığını işaret ediyor. Geçtiğimiz yıl BDDK tarafından alınan kararla tahsili geciken, geri ödenmeyen kredilerin kanuni takibe intikal süresi 90 günden 180 güne (6 ay) uzatılmıştı. O nedenle neredeyse bir yıldan bu yana BDDK verilerinde takibe intikal eden kredilerle ilgili tutar değişmeksizin 140-150 milyar TL arasında sabitlenmiş vaziyette. BBDK’nın en son 30 Nisan 2021 haftası itibarıyla resmi web sitesinde yer alan verilerinde 148 milyar TL olarak yer alıyor.
BDDK kararının süresi geçtiğimiz Aralık ayı sonunda dolacak olmasına karşılık, bu kez 30 Haziran 2021’e kadar uzatıldı. Şimdi ise yeni bir uzatma daha gündemde. Yeni bir BDDK kararıyla batık kredilerin tahsili için yasal takip süresini 180 güne çıkartan kararın uygulama süresinin en erken 30 Eylül ya da yılsonuna kadar üçüncü kez uzatılması planlanıyor.
2018’deki Rahip Brunson krizi ardından yaşanan kur krizi ve TL’deki değer kaybı ile bir dönem yüzde 24’e kadar yükseltilmek zorunda kalınan politika faizinin ortaya çıkarttığı tablo batık kredi riskini ve reel sektörün kredi ödemedeki sıkıntılarını olağanüstü boyutlara yükseltmişti.
Yine 2018 24 Haziran seçimlerine gidilirken, iktidar Kredi Garanti Fonu (KGF) garantisi ve Hazine kefaletiyle 300 milyar TL dolayında bir kaynağın kredi olarak dağıtılması politikası uyguladı. Dolayısıyla 2018’den bu yana birikimli olarak gelen batık kredi ve takipteki alacak sorunu sürekli şekilde kredi taksit ertelemeleri, düşük faizli yeni kredi paketleriyle çevrilip ertelenerek COVID19 salgını sürecinde de devam etti. Gelinen aşamada ekonomik kriz, kısmi kapanma ve nihayet tam kapanma kararlarıyla daralan ekonomi, işletmelerin faizli olarak ertelenen ya da yapılandırılan kredi borçlarıyla bu tablo ağırlaştı.
Raporda beş gruba ayrılan kredilerde ‘Canlı Krediler’ olarak tanımlanan gruptaki tutar 3 trilyon TL ve 2020 sonu itibarıyla bankacılık sektörü kredileri toplamının yüzde 85’ini oluşturuyor ve yıllık yüzde 34 artış gösterdi.
Yakın İzlemedeki Krediler olarak tanımlanan ikinci grup kredilerin toplam tutarı 370 milyar TL ve toplam krediler içindeki payı yüzde 10. Bir anlamda her an batağa dönüşebilecek, takibe intikal edebilecek bu krediler ‘yüzdürülen krediler’ olarak da tanımlanıyor. İkinci gruptaki 370 milyar TL’lik yakın izlemedeki kredilerin 205 milyar TL’lik kısmını yüzdürülen yani yeniden yapılandırılan krediler oluşturuyor.
Üç, dört ve beşinci gruptaki krediler ise tahsili gecikmiş alacak olarak adlandırılan, tahsil edilmesi olanakları sınırlı, batık, şüpheli alacak ve zarar niteliğindeki krediler olarak alt tasniflerle birlikte 141 milyar TL tutarında. Toplam krediler içindeki payı ise mevcut koşullarda yüzde 5 olarak görünüyor. Bankalar 141 milyar TL’lik bu şüpheli-batak alacaklarının yüzde 75’ine yasal zorunluluk olarak 105 milyar TL karşılık ayırmış durumda.
Bu tablo TBB’nin 2020 sonu itibarıyla sektörün kredi grupları itibarıyla durumunu sergiliyor.
Birinci gruptaki canlı kredileri dışarıda bıraktığımızda ikinci gruptaki her an batağa dönüşebilecek, yakın izlemedeki-yüzdürülen-yapılandırılan krediler (370 milyar TL) ile takibi imkânsız-şüpheli alacak durumundaki kredilerin (141 Milyar TL) toplamı 511 milyar TL’ye, toplam krediler içindeki payları da yüzde 14,2’ye yükseliyor. Güncel dolar kuru üzerinden, 62 milyar dolar (Dolar/TL 8,24).
Bu gerek uluslararası bankacılık kriterleri gerekse Türk bankacılık sektörünün özkaynakları, varlıkları, yükümlülükleri açısından oldukça yüksek bir oran. Kaldı ki üstte de belirttiğim gibi aylardır BDDK verilerinde neredeyse sabitlenmiş halde gerçek boyutu örtülü takipteki alacaklar (148 milyar TL) tutarının da yüzde 300 daha fazlası düzeyinde. Dolayısıyla asıl derin kriz takipteki alacakları örtme kararı uygulamadan kalktıktan sonra ortaya çıkacak.
Muhtemelen iktidar ve ekonomi yönetimi de bu vahim durumun yaratacağı büyük zelzelenin farkında ki, BDDK kararının uygulama süresini 30 Haziran sonrası tekrar uzatmaya hazırlanıyor.
Geçtiğimiz hafta yayınlanan TBB raporunda 2020 sonu itibarıyla yer alan bu verilerin, şimdi hangi noktaya ulaştığı BDDK’nın takibe intikal süresini ikinci kez ve 30 Haziran’a kadar uzatması nedeniyle öngöremiyoruz. Ancak sadece 511 Milyar TL’lik batık riski aynı kalmış olsa dahi banka-finans sektörü ve Türkiye ekonomisi açısından 10 şiddetinde finansal DEPREM etkisi yaratacak bir görüntü karşımızda duruyor!
10.Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Nisan ayı resmi enflasyon verilerinde 18 puana yükselen TÜFE/Yİ-ÜFE farkı, enflasyonun hızla kontrolden çıkmakta olduğunu gösteriyor. Yıllık yüzde 17,1’e yükselen TÜFE’ye karşılık yüzde 35’i aşan Yİ-ÜFE’de bazı alt kalemlerdeki yıllık enflasyon ve maliyet artışı yüzde 150’nin üzerine çıktı!
TÜİK’in 3 Mayıs’ta açıkladığı Nisan ayı enflasyon rakamları, enflasyonun hızla kontrolden çıkmaya başladığını gösterirken, fiyat artışlarının ve enflasyondaki yükselişin ‘dizginlenemez’ bir noktaya doğru ilerlediği endişelerini de artırdı. Merkez Bankası (MB) Nisan ayı enflasyon verilerine ilişkin yaptığı değerlendirmede üretici fiyatlarındaki olağanüstü yükselişe dikkat çekerek; ‘Enflasyon üzerinde üretici fiyatları kaynaklı baskı güçlendi’ dedi. TÜİK’in resmi verilerine göre, Nisan ayında Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) aylık yüzde 1,68 yıllık olarak da yüzde 17,14 arttı. Ocak-Nisan dönemi dört aylık TÜFE artışı ise yüzde 5,45 oldu.
MB, bu gidişi görmüş olsa gerek geçen ay açıkladığı 2021 yılı ikinci Enflasyon Raporu’nda yılsonu için 9,4 olarak öngördüğü enflasyon beklentisini 2,8 puan artırarak yüzde 12,2’ye yükseltmişti. Dört ayda yüzde 5,45’e ulaşan enflasyon, zaten değiştirilen 9,4’lük hedefin yarısını geçmiş durumdaydı ve yılın kalan 8 ayında sadece 4 puanlık bir enflasyon marjının tutturulabileceğine inanan kimse kalmamıştı.
Asıl enflasyonda kontrolün kaybedilmesi ihtimalini güçlendiren ve kaygıları büyüten gelişme ise Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksi’nde (Yİ-ÜFE) gözleniyor. Yİ-ÜFE nisanda aylık yüzde 4,34 oranında arttı. Bu oran, 2003 yılından bu yana gerçekleşen en yüksek üçüncü aylık artış oranı.
Yİ-ÜFE’deki en yüksek aylık artışlar 2018 yılında ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi ve Türkiye’ye yönelik yaptırımların devreye sokulmasıyla yaşandı. 2018’in Ağustos ayında eski ABD Başkanı Trump’ın yürürlüğe koyduğu ekonomik yaptırımlarla kurlar tavana vururken Yİ-ÜFE de kurlardaki yükselişin maliyetlere yansımasıyla Ağustos’ta aylık yüzde 6,60, Eylül ayında ise yüzde 10,88 artmıştı.
Bu yılın Ocak-Nisan döneminde Yİ-ÜFE'de gerçekleşen dört aylık artış toplamı yüzde 12,91 olurken yıllık artış ise yüzde 35,17'yi buldu. Geçen yılın aynı ayında yıllık Yİ-ÜFE yüzde 6,71 iken bu yılın Nisan ayındaki yüzde 35,17’lik düzey, 12 ayda altı kata varan bir üretici enflasyonu artışını gösteriyor.
Buna bağlı olarak da TÜFE-Yİ-ÜFE makası daha da açılmaya devam ediyor. Mart ayı verileri açıklandığında 15 puan olan tüketici-üretici enflasyon makası, Nisan ayında 18 puana çıktı.
TÜFE’de ayın enflasyon rekorunu yüzde 25’lik fiyat artışıyla domates kırarken, üretici cephesinde tablo çok daha vahim. TÜİK verilerine göre Yİ-ÜFE’de petrol ve türevlerindeki enflasyon yıllık yüzde 159 olurken, ara mallarında ise yüzde 42,59.
Dolayısıyla üretici fiyatları endeksinin ana kalemlerindeki bu olağanüstü artışların, önümüzdeki aylarda TÜFE’yi daha da baskılaması kaçınılmaz. Şayet bu maliyet artışları yeni bir kur artışı dalgasıyla da eş zamanlı sürerse kontrolün kaybedilmesi olasılığı daha da yükselecektir. MB Başkanı Kavcıoğlu tarafından açıklanan Enflasyon Raporu’nda yılsonu hedefinde gerçekleştirilen 2,8 puanlık artışın 1,8 puanlık kısmının kar artışı kaynaklı maliyet enflasyonunun yansıması olduğu dile getirilmişti.
Buna karşılık MB, nisan ayında enflasyonun pik noktasına ulaşacağını, ardından düşüşe geçeceğini öngördüğünü dile getirerek faiz indirimine de kapı aralamıştı. Ancak Yİ-ÜFE’deki gelişmeler, nisan sonrasına düşük beklentisinin çok da gerçekçi olmadığını işaret ediyor. Aksine üretim maliyetleri ve kur artışlarının tüketici enflasyonuna yansıması ve yukarı çekmesiyle, yeni faiz artışlarına gidilmesi zorunluluğunun gündeme gelmesi ihtimali daha güçlü görünüyor. Yeni bir faiz artışı ise gerek bireylerin gerek işletmelerin gerekse sanayici ve reel sektörün ertelenen kredi taksitlerinin, güncel kredi borçlarının ödenmesinin tamamıyla olanaksız hale gelmesi, daha önce vurguladığım batık kredi, işyeri kapanmaları ve iflasların patlaması demek.
Nisan ayı verilerinde dikkat çekici olan bir başka unsur ise MB’nin para ve faiz politikaları açısından belirleyici olan çekirdek enflasyondaki yükseliş. Yüzde 18,11’e yükselen çekirdek enflasyon yüzde 17,1’lik TÜFE’nin de üstünde. Halen yüzde 19 olan MB politika faizi ile çekirdek enflasyon farkı 1 puana indi. Buna rağmen MB-PPK muhtemelen iktidarın tepkisinden çekinerek yeni bir faiz artışına gitmeksizin politika faizini yüzde 19’da tuttu.
Çekirdek enflasyonun yüzde 18’i aşması gelecek aylarda enflasyondaki yükselişin süreceğini gösteriyor. MB’nin hem faiz indirimi hazırlıkları ve Nisan’dan enflasyonun düşeceği öngörüsü hem de yılsonu için yüzde 12,2’lik enflasyon hedefi ekonomik gerçeklerle örtüşmüyor!
11.Ekonomi yönetimi ve MB hedeflerinin inandırıcı bulunmadığı, MB’nin Mayıs 2021 beklenti anketinde bir kez daha belirgin şekilde ortaya çıktı. Tüm sektörlerin önde gelen üst yöneticileriyle gerçekleştirilen ankette yılsonu enflasyon beklentisi MB’nin revize ederek yüzde 12,2’ye yükselttiği yılsonu enflasyon hedefinin de üzerine çıkarak yüzde 14’e yaklaştı. Dolar/TL kuru yılsonu beklentisi ise 8,71 oldu.
Merkez Bankası Mayıs ayı beklenti anketinde ortaya çıkan sonuçlar iktidarın, ekonomi yönetiminin ve MB’nin makro ekonomik öngörüleri ve hedeflerinin inandırıcılığının kalmadığını, karamsarlık ve endişelerin artarak devam ettiğini gösterdi. Mayıs anketinde yılsonu TÜFE öngörüsü yüzde 13,81'e, yılsonu dolar kuru beklentisi 8,71 TL seviyesine yükseldi.
Oysa MB Enflasyon Raporu’nda yılsonu için hedeflenen enflasyon yüzde 9,4’ten 12,2’ye yükseltilmişti. Beklenti anketi sonuçları MB’nin revize enflasyon hedefinin de güvenilir ve inandırıcı bulunmadığını, kurlarda ve enflasyonda daha yüksek artışların olacağı beklentisinin ağırlık kazandığını işaret ediyor.
Yılsonu enflasyon beklentisinde yükseliş devam devam ederken Nisan anketinde yüzde 13,12 olan TÜFE beklentisi, mayıs ayında yüzde 13,81'e çıktı.
Ankete katılan reel sektör, sanayi, banka, finans sektörü üst düzey yöneticilerinin yılsonu dolar/TL beklentisi de nisan ayındaki 8,57 TL tutarından 8,71'e yükselirken, 12 ay sonrasına dönük dolar kuru beklentisi ise 8,95 oldu.
Gayrisafi Yurt içi Hasıla (GSYH) 2021 büyüme beklentisi Mayıs ayında Nisan ile aynı seviyede kalarak yüzde 4,3 olurken, 2022 yılı büyüme beklentisi yüzde 4,2'den 4,1'e geriledi.
MB anketinde her geçen ay artarak kötüleşen beklentiler gerek enflasyon gerek döviz kurları gerekse ekonomik büyümede endişelerin yükseldiğini, iktidarın ekonomi politikalarına güvensizliğin kesintisiz şekilde devam ettiğini ortaya koyuyor.
Nisan ayı başında iki haftalık kısmi kapanma ve ardından 30 Nisan-17 Mayıs arasındaki tam kapanmanın ortaya çıkartacağı ağırlaşan ekonomik-sosyal sorunlarla birlikte Haziran ayı beklenti anketinde kaygı ve endişelerin daha da artması, beklentilerin daha da kötüleşmesi kaçınılmaz görünüyor!
12.ABD Ticaret Bakanlığı’nın daha önce New York’ta görülen davada hapis cezasına mahkûm edilen Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısına ilişkin olarak verdiği 10 yıllık ticaret yasağı yaptırımı, halen devam eden Halkbank davasından ciddi bir para cezası çıkması ihtimalini gündeme getiriyor. Temyiz Mahkemesi henüz Halkbank Davası ile ilgili kararını açıklamadı!
Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısına ABD Ticaret Bakanlığı tarafından 10 yıl ticaret yasağı getirilmesi, New York’ta devam eden Halkbank davasında ağır para cezası ihtimalini güçlendirdi. Kararın 16 Mayıs 2028 tarihine kadar geçerli olduğu vurgulanırken, temyiz başvurusunda bulunma hakkının da bulunduğu kaydedildi. ABD’den Türkiye’ye döndükten sonra iktidar tarafından Borsa İstanbul (BİST) Genel Müdürlüğü’ne atanan Atilla’ya ilişkin olarak yapılan bu görevlendirmenin etik ve yasal olmadığı yönündeki uyarılara rağmen iktidar bu konuda ısrarlı oldu.
Geçtiğimiz Mart ayında BİST Genel Müdürlüğü’nden istifa ederek ayrılan Atilla’nın iktidarın istifa baskısıyla görevi bırakmak zorunda kaldığı ABD Ticaret Bakanlığı’nın kararıyla açığa çıkarak somutlaşmış oldu. Anlaşıldığı kadarıyla iktidar bu yönde bir gelişmenin yaşanacağını ya da ABD’nin bu yönde dolaylı uyarısını dikkate alarak Atilla’yı görevden ayrılmak zorunda bıraktı.
Oysa Atilla’nın BİST Genel Müdürlüğü’ne ataması yapıldığında BİST’in tek yabancı ortağı olan Avrupa Kalkınma ve Yatırım Bankası buna tepki göstererek yüzde 10 hissesini devredip ayrılma kararı almıştı.
Bu atama zaten daha en baştan uluslararası piyasalar ve finans çevreleri açısından güveni zedeleyen, BİST’in kurumsal saygınlığını yıpratan bir adımdı. İktidar tüm bu uyarıları dikkate almaktan kaçındı. EBRD’nin BİST’teki hisselerini önce Türkiye Varlık Fonu devraldı ardından da 150 milyon dolara Katar’a sattı.
Şimdi gelinen noktada önce New York mahkemesi tarafından hapis cezasına çarptırılan ardından da 5 Mayıs’ta ABD Ticaret Bakanlığı tarafından 10 yıllık yasak yaptırımı kararı alınan süreci halen devam eden Halkbank davasında, Halkbank’a ağır para cezası verilmesi ihtimalinin arttığını gösteren bir işaret olarak değerlendiriyorum.
Halkbank tarafından yargılamanın ABD’de yapılamayacağına yönelik itiraz geçtiğimiz ay temyiz mahkemesine gitti. Halkbank’ın savunmasını ve savcılığın itirazlarını dinleyen temyiz mahkemesi kararını daha sonra açıklayacağını bildirdi.
Şimdi başvuru reddedilirse Halkbank’ın New York Güney Bölgesi mahkemesindeki davası bu kez jürili olarak devam edecek.
Rıza Sarraf’ın savcılıkla işbirliği yaparak itirafçı olduğu davanın düşürülmesi için iktidarın eski başkan Trump döneminde yoğun girişimlerde bulunduğu ABD medyasında ve Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un yazdığı kitapta yer aldı, iktidar tarafından da bu haber ve iddialar yalanlanmadı.
Halen tamamı açıklanmayan dava dosyası içeriğinin temyiz mahkemesinin yargılamanın devamına karar vermesi halinde ortaya çıkacak ayrıntıları, gerek Halkbank’a gerekse Türkiye açısından ciddi zararlara, yıkıcı süreçlere yol açabilir. Dolayısıyla ABD Ticaret Bakanlığı’nın Hakan Atilla’ya ilişkin 10 yıl süreli yasak yaptırımı, aynı zamanda ABD Hazinesi’nin de Halkbank’a yönelik ağır para cezası uygulamasına zemin hazırlayacak sürecin açılmasını beraberinde getirebilir!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
10 MAYIS 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap