Toprak: “Yaylalara yollar açılıyor, ormanlar yok ediliyor”
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
Rapor’da “Giresun'da yaşanan sel felaketi, doğal afet olmanın ötesinde iktidarın rant uğruna doğa katliamına destek politikalarının sonucudur!” denildi.
Toprak Kamuoyu ile paylaştığı raporda, “Giresun'da yaşanan sel felaketi, doğal afet olmanın ötesinde iktidarın rant uğruna doğa katliamına destek politikalarının sonucudur!” ifadelerini kullandı.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve ekonomi başlığı altında önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.
Toprak, “Karadeniz’de yüzlerce dere üzerine ruhsat verilen irili ufaklı Hidroelektrik Santral (HES) projesiyle derelerin yatakları, akış yönleri, rezervuarları, su toplama sahaları değiştirilmektedir. Dereler HES’lere kurban edilirken, dere ıslahı adı altında sağına-soluna beton duvar çekilip kanala dönüştürülen derelerden yararlanma, tarımsal sulama, hayvan sulama-besicilik giderek yok olmakta, üretim gerilemekte, sulu tarım imkânı ortadan kalkmaktadır” ifadelerini kullandı.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın Rapor şöyle:
İÇ POLİTİKA
1.Giresun'da yaşanan sel felaketi, doğal afet olmanın ötesinde iktidarın rant uğruna doğa katliamına destek politikalarının sonucudur!
2.İktidarın felaketlere altyapı hazırlayan bir diğer adımı İmar Barışı’dır.
DIŞ POLİTİKA
3.İktidarın Libya politikası yeni bir açmaza girdi!
4.Libya’da Sarrac’a karşı başlatılan gösterilerin ardında İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın olduğu öne sürülüyor!
5.İktidar, Suriye’den sonra Libya’da da oyun kuruculuktan uzaklaştırılıyor!
6.Almanya, Doğu Akdeniz’de yükselen tansiyonu düşürmek için ikili oynuyor!
7.AB, yaptırım tehdidiyle Doğu Akdeniz geriliminde Türkiye’ye geri adım atması için 24 Eylül’e kadar süre verdi!
8.Türk vatandaşlarının AB ülkelerine yapacakları seyahatlere yönelik kısıtlama, 1 Ekim’e uzatıldı!
9.ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Ankara’da Suriye’deki son durumu görüştü!
EKONOMİ
10.Hazine ve Maliye Bakanı, TPAO ve BOTAŞ’ın halka arz edileceğini ilan etti!
11.BOTAŞ ve TPAO’nun özelleştirilmesi vahim sonuçlar doğurabilir!
12.2020 yılı ikinci çeyrek büyüme hızı verileri, “çok sert bir küçülmeyi” ortaya koyacaktır!
13.Her alanda açık riski hızla büyüyen Türkiye ekonomisinde, “Kamusal Mali Kriz” ihtimali yükseliyor! 14.Ağustos ayında açılan döviz cinsi iç borçlanmaların tutarı, 9 milyar dolara ulaştı!
15.Ekonomik, Sektörel ve Reel Kesim Güven endekslerinde artış gerçekleşti!
1.Giresun'da yaşanan ve 10 yurttaşımızın hayatını kaybettiği, 6 kişinin kayıp olduğu sel felaketi, doğal afet olmanın ötesinde iktidarın rant, kâr, kaynak amaçlı doğa katliamına destek ve onay politikalarının sonucudur!
Ölü sayısının 10’a ulaştığı açıklanan Giresun’daki sel felaketinde halen 6 yurttaşımız kayıptır. İktidar, üç bakanı kepçe içinde sel bölgesinde dolaştırarak vatandaşların yanında olduğunu sergiliyor. Oysa bu felaketin hazırlayıcısı ve bundan sonra yaşanacak diğer felaketlerin de sorumlusu, iktidarın uyguladığı imar, enerji, rant amaçlı doğanın dengelerini göz ardı eden, aklı ve bilimi dışlayan politikalardır.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli sorumluluğu tamamıyla yağış miktarına ve toprağın suya doymasına atarak 18 yıldır Karadeniz’de uygulanan enerji, maden, yapılaşma politikalarının üstünü örtmeye, sahillere yapılan büyük çaplı dolgularla, karayolu, havaalanı, beş yıldızlı turistik otel inşaatları ile derelerin denize ulaşma yollarının kesildiğini göz ardı etmeye çalışmaktadır.
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) tarafından uzun süre önce bu tür yapılaşma, santral, maden, deniz dolgusu gibi rant yatırımlarıyla toprağın dengesinin değiştirildiği belirtilerek, “Yapılan ve açılan yolların topoğrafyayı değiştirdiği, özellikle Doğu Karadeniz’in heyelan bölgesi olduğu, bitki örtüsü üzerinde topoğrafyayı değiştiren projeler yapıldığında toprağın artık su tutamaz hale geleceği” vurgulanıyor.
Dolayısıyla topoğrafya değiştirilip, toprak su tutamaz hale gelince küçükbüyük her yağış sele, heyelana, felakete dönüşüyor. Şu anda bile artık bırakınız Karadeniz sahil şeridini, sahil otoyoluyla kentlerle deniz arasına bent çekilmesi, derelerin denize ulaşım yollarının kesilmesini, artık yaylalara yollar açılıyor, ormanlar yok ediliyor, iktidara yakın şirketlerin maden ruhsatlarıyla yaylalar yağmalanıyor!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rize’de iktidara yakın bir müteahhit tarafından deniz üzerinde dolgu ile inşa edilen beş yıldızlı otelin açılışını yaptıktan sonra Ayder yaylasına çıkıp buradaki turistik yatırımlarla Ayder’in turizm bölgesi olacağını ilan ediyor.
Rize’de yapımı devam eden ve 29 Ekim’de açılacağı belirtilen deniz üzerine dolgu yöntemiyle inşa edilen 2. Havaalanı Rize-Artvin Havaalanı için bölgenin dağlarından, kayalıklarından, Kanlı Mezra ve Tektaş’tan dinamitlerle patlatılan dağlardan, dere yataklarından her gün binlerce ton kaya, taş, kum çekilerek deniz dolduruluyor. Daha önce de benzer yöntemle Giresun ve Ordu’nun dağları, kayaları, dereleri patlatılarak taşınan binlerce ton kaya dolgu ile OrduGiresun (OR-Gİ) havaalanı inşa edildi. Bu yapılaşmaların, yüzlerce hektar doldurulan denizin, yok edilen dağların, kayalıkların, ormanların doğanın dengesini bozmadığı söylenebilir mi? Art arda Ordu’da, Giresun’da, Rize’de ve diğer Karadeniz illerinde, yurdun diğer bölgelerinde şehirlerinde yaşanan doğa felaketlerinin “kader, fıtrat, Takdir-i İlahi” olduğu söylenebilir mi?
Karadeniz’de yüzlerce dere üzerine ruhsat verilen irili ufaklı Hidroelektrik Santral (HES) projesiyle derelerin yatakları, akış yönleri, rezervuarları, su toplama sahaları değiştirilmektedir. Dereler HES’lere kurban edilirken, dere ıslahı adı altında sağına-soluna beton duvar çekilip kanala dönüştürülen derelerden yararlanma, tarımsal sulama, hayvan sulama-besicilik giderek yok olmakta, üretim gerilemekte, sulu tarım imkânı ortadan kalkmaktadır.
Makine Mühendisleri Odası’nın Türkiye’nin Enerji Görünümü 2020 Raporu’nda yer alan verilerle 2011 yılından bu yana iktidarın uygulamaya koyduğu ‘Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından Elektrik Üretimini Destekleme Mekanizması (YEKDEM) çerçevesinde ruhsat ve teşvik belgesi verilen, üretilecek elektrik için dövize endeksli alım garantisi taahhüt edilen özel sektör santrallarının sayısı 818’e ulaşmıştır. Büyük bölümü iktidara yakın müteahhitlere tahsis edilen lisanslarla inşa edilen bu santralların ağırlıklı bölümü HES’tir ve Karadeniz bölgesindedir. 2011’de başlatılan YEKDEM planı ile teşvik kapsamında 2011’de sadece dört HES bulunurken 2020’de sayı 461’e yükselmiştir.
Giresun’da yaşananlar bir sel felaketi, bir doğa felaketi değildir. Yıllardır uygulanan rant politikalarıyla dövize endeksli, alım garantili servet aktarma projeleriyle altyapısı hazırlanan doğa katliamlarının ortaya koyduğu insan cinayetleridir!
2.İktidarın felaketlere altyapı hazırlayan diğer adımı ise kaçak, imara aykırı, hazine ve orman arazilerine, dere yataklarına inşa edilen yaklaşık 13 milyon gayrı nizami yapıya af getiren, İmar Barışı’dır.
Özellikle Karadeniz gibi arazi yapısı nedeniyle yerleşim yeri, bina inşa alanlarının arazilerin kısıtlı, kentleşmenin sorunlu olduğu bölgelerde, dere yatağı, ormanlık, kayalık, dağlık, yaylalık bölgelere inşa edilen kaçak, plansız, imara aykırı yapıların affı, bu felaketlerin ve cinayetlerin en temel nedenlerinden birisidir.
İktidarın yapı ruhsatı ve af karşılığı bu kaçak yapıları yasal hale getirerek bugüne kadar vatandaşlardan topladığı yaklaşık 25 milyar TL’lik gelirde bu felaketlerin vebali vardır. [İmar barışından yaklaşık 7 milyon 400 bin kişi yararlandı. Bu kapsamda 24 milyar 744 milyon lira bedel yatırıldı.]
6 Haziran 2018’de çıkartılan İmar Affı, bu ve gelecekteki felaketlere zemin hazırlayan, bir yasal cinayet ruhsatıdır.
Bir yandan deprem, sel, heyelan felaketlerinin her an yaşanabildiği bir coğrafyaya sahip Türkiye’de büyük çaplı bir kentsel dönüşüm ve dayanıklı yeni yapılaşmadan söz ederken diğer yandan İmar Barışı ve aflarla bu zorunluluğu ortadan kaldırıp, para karşılığı kaçak yapılaşmayı yasallaştırmak kabul edilemez!
Geçmişte her seçim öncesi çıkartılan Gecekondu Afları’nın yarattığı sıkıntılar hâlâ kentlerimizi tehdit ederken, siyasi nema amaçlı aynı zihniyetin ürünü İmar Barışı ile bütçeye tek seferlik gelir uğruna insanlarımızın bu kaçak, imarsız, derme-çatma binalarda yaşamlarını sürdürmelerine göz yummak onları göz göre göre ölüme göndermektir. Giresun’da yaşanan ve bundan sonra da yaşanması kuvvetle muhtemel olan budur.
Yamaçlara, dere yataklarına kaçak dört-beş katlı apartmanlar inşa edenlere göz yuman ruhsat veren hangi siyasi partiden olursa olsun yerel yönetimler kadar, bunları tüm yurt çapında para karşılığı yasallaştıran iktidar da bu cinayetlerin sorumluluğunun ortağıdır!
3.Libya’da Sarrac’a karşı protesto gösterileri yayılırken UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın görevden alınarak hakkında soruşturma açılması, iktidarın Libya politikasının yeni bir açmaza girdiğini gösteriyor!
Libya’da, iktidarın desteklediği Feyiz el Sarrac başkanlığındaki Trablus yönetimi (UMH) ile Akila Salih başkanlığındaki Mareşal Halife Hafter destekli Libya Ulusal Meclisi (LUM) tarafından yapılan eş zamanlı açıklamayla yürürlüğe giren ateşkes anlaşması sonrasında sıcak gelişmeler yaşanıyor.
21 Ağustos’ta açıklanan mutabakatın ardından Sarrac, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile İstanbul’da planlanan buluşmayı iptal ederken, 10 günü aşkın süredir Ankara’da bulunan Libya İçişleri Bakanı Fethi Başağa’yı da görevden alarak hakkında soruşturma başlattı. Sarrac ikinci hamleyle Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanını da görevden aldı.
Birleşmiş Milletler’in (BM) Libya’nın meşru hükümeti olarak tanıdığı UMH ve Başkanı Sarrac’ın Tobruk’taki LUM ile eş zamanlı ilan ettiği mutabakatın ABDAlmanya girişimiyle hayata geçirildiği biliniyor. İktidarın neredeyse iki haftaya yaklaşan suskunluğu ise anlaşmanın Türkiye’den habersiz ya da Türkiye’ye rağmen sağlandığı, iktidarın bu gelişmeden memnun olmadığı kanaatini güçlendiriyor.
Sarrac yönetimi içerisinde, Osmanlı-Türk kökenli İçişleri Bakanı ve Misrata’daki silahlı aşiretlerin Lideri Fethi Başağa, iktidara en yakın isim olarak biliniyor. TSK ve MİT ile yakın işbirliği içerisinde çalışan Fethi Başağa ile Libya Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halid Meşri, mutabakatın açıklanmasının akabinde Ankara’ya geldikten sonra Türkiye’de temaslarda bulundular. Başağa, bu görüşmelerin üzerinden saatler geçtikten sonra henüz Türkiye’de iken görevden alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya gelmesi beklenen Feyiz el Sarrac ise ziyaretini iptal etti.
Dikkat çeken bu gelişmelerin ardında, açıklanan mutabakatın ardından Başağa Ankara’ya geldikten sonra, Sarrac’a karşı UMH kontrolündeki kentlerde ve Trablus’ta başlatılan protesto gösterilerinin yaygınlaşması, son olarak Sarrac’ın evi önünde de geniş katılımlı protesto gösterilerinin gerçekleştirilmesi yatıyor!
4.Libya’da Sarrac’a karşı başlatılan gösterilerin ardında İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın olduğu, Başağa’yı da Türkiye’nin ve Türk istihbaratının desteklediği öne sürülüyor!
Libya ve Arap medyasında yer alan haber ve yorumlarda; Sarrac’ın devrilerek UMH’nin başına Başağa’nın getirilmesinin planlandığı, Sarrac’ın da kendisine yönelik olası bir darbe girişimine karşı Trablus’tan ayrılmamayı tercih ederek Türkiye ziyaretini iptal ettiği kaydediliyor. Libya İçişleri Bakanı Fethi Başağa'nın olası darbe girişimine karşı kendisine bağlı birliklerin komutanları, istihbarat başkanı ile üst üste toplantılar yapan Sarrac’ın, Ankara’da bulunan Başağa’yı hükümetten uzaklaştırma planları yaptığı dile getiriliyordu.
Ateşkes mutabakatından sonra Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Paris davetini kabul eden Sarrac, ayrıca ABD’ye de davet edildi. Türkiye destekli Sarrac’ın bu eksen ve tavır değişikliği üzerine, iktidarın UMH’deki desteğini İçişleri Bakanı Fethi Başağa’ya verdiği, UMH’nin başına geçmesi ve Sarrac’ın uzaklaştırılması için plan yapıldığı anlaşılıyor.
Sarrac, Trablus’taki protestolarla ilgili olarak yaptığı televizyon konuşmasında isim vermeksizin Türkiye’de bulunan İçişleri Bakanı Fethi Başağa’yı ima ederek, “Bazılarının seçim meselesini bozmak için farklı siyasi diyaloglara ve yeni başkanlık oluşumu pazarlıklarına girmesinden korkuyorum” dedi.
Libya medyasında, Sarrac'ın Misrata’daki silahlı milislerin liderleriyle bir araya gelerek görüşmeler gerçekleştirdiği, Trablus'ta “Başağa'ya sadık silahlı kuvvetleri dağıtması” şartıyla, yeni bir içişleri bakanı atama girişimine destek aldığı haberleri birkaç gündür geniş yer tutuyordu.
Bu haberlerin sonrasında ise Ankara’da Hulusi Akar ile temaslar yürüten Başağa’nın “tedbir amaçlı” görevden alındığı, hakkında soruşturma açıldığı, yerine İçişleri Bakan Yardımcısı Halid Ahmed Et-Ticani Mazin'in atandığı duyuruldu. Sarrac Başkanlığındaki Libya Hükümeti Başkanlık Konseyi açıklamasında, Başağa hakkında 72 saat içinde idari soruşturma başlatılacağı kaydedildi.
Libya’daki tüm bu gelişmeler ve iktidarın desteklediği UMH içindeki siyasi kavga ve ayrışmalar, Sarrac’ın İtalya, Fransa, Almanya, ABD ile yakınlaşmaya başlaması, iktidarın Sarrac yerine Başağa’yı getirme planlarının görevden alma kararıyla bozulması, Libya politikasında çözülmeler yaşandığı işaretlerini veriyor. Başağa’nın görevden alınması yanında hakkında soruşturma açılması da UMH içindeki güç dengelerinin değiştiğini gösteriyor.
Bir yandan Ege ve Doğu Akdeniz’de hızla tırmanan gerginlikte Türkiye yalnızlaşırken, diğer yandan Libya’da başgösteren iç çekişmeler Türkiye açısından aleyhte süreçlerin ortaya çıkması ihtimalini güçlendiriyor. Türkiye destekli darbe iddiaları ve Trablus’a bağlı silahlı güçlerin kendi aralarında çatışmaya girmesi ihtimalinin artması, sorunları daha da karmaşık hale getirecek, siyasi çözüm beklentilerini kesintiye uğratacaktır.
5.İktidar, Suriye’den sonra Libya’da da oyun kuruculuktan uzaklaştırılıyor. Libya’da ortaya çıkan yeni tablo, iktidarın bu ülkeye yönelik politikası ve beklentileriyle örtüşmüyor. Sarrac yönetimi yön değiştiriyor!
Libya’da 21 Ağustos’ta ilan edilen çift taraflı ateşkes mutabakatı ve Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) içinde “Türkiye’nin adamı” olarak nitelendirilen İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın Ankara’da iken görevden alınması iktidarın Libya politikasında da mevzi kaybetmeye başladığını gösteriyor. UMH Başkanı Sarrac’tan habersiz şekilde Ankara’ya geldiği, 10 günü aşkın süredir Türkiye’de olduğu iddia edilen Başağa’nın ilk kez 28 Ağustos’ta Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile resmi görüşmede ortaya çıkmasından saatler sonra görevden alınması, Feyiz el Sarrac’ın Türkiye’ye karşı tutum değişikliğine yöneldiği şeklinde değerlendirilebilir. Fethi Başağa’nın yine Sarrac’ın bilgisi dışında, iktidarın desteğiyle kendisine bir özel uçak almaya giriştiği bilgileri de Libya’da sert tepkilere neden oldu. Sarrac bu girişimi Başağa aleyhine kullanarak yolsuzluk ve usulsüzlük suçlamalarına yöneldi. Başağa’nın görevden alınması kararı Trablus’taki Sarrac yanlısı milis güçler tarafından büyük bir coşkuyla kutlandı. Misrata’da ise görevden alma kararına karşı Sarrac’a tepki Başağa’ya destek eylemleri yapıldı. Başağa, yaptığı açıklamada hakkında açılan soruşturmanın adil bir şekilde yürütülmesi ve televizyondan canlı yayınlanması gerektiğini duyurdu.
Trablus hükümeti ile 27 Kasım 2019’da imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması ile Yunanistan’ın deniz sınırlarını sınırlandırmayı amaçlayan iktidar, bu anlaşmayı gerekçe göstererek Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarına son dönemde hız vermişti. Tobruk’taki Libya Ulusal Meclisi (LUM) ise bu anlaşmaların meclis onayından geçmeksizin hukuken geçerli olmayacağını, Türkiye ile yapılan gerek deniz anlaşmasını gerekse askeri işbirliği anlaşmasını tanımadıklarını duyurmuştu.
Sarrac’ın Türkiye’ye rağmen hem ateşkes kararı alması ve hem de Başağa gibi güçlü bir ismi görevden alabilmesi için daha güçlü bir başka ülkeden destek aldığı ya da UMH yönetimine siyasi-askeri-ekonomik birtakım vaatlerde bulunulmuş olması ihtimalini güçlendiriyor. Burada da akla gelen ülkeler ABD, Fransa, Almanya ve dolaylı olarak da BAE ve Suudiler olarak sıralanıyor.
Daha zayıf olabilecek ihtimal ise Sarrac’ın Türkiye ile anlaşarak koordineli bir şekilde ateşkes mutabakatına varması ve Başağa’yı görevden alarak, Trablus’ta iç çekişmeleri önlemeyi, istikrarı sağlamayı hedeflemesi. Ancak şu ana kadar ortaya çıkan somut gelişmeler bu zayıf ihtimali hiçbir şekilde teyit etmiyor. Yine de Türkiye’nin askeri, silah, teçhizat, istihbarat, İHA-SİHA desteği sayıları 7-15 bin arasında telaffuz edilen Suriyeli cihatçı milislerle desteklediği Sarrac yönetiminin Türkiye aleyhine olabilecek bu adımları neye ve hangi güce dayanarak attığı sorularının yanıtlanması gerekiyor.
İktidar, Fethi Başağa’nın görevden alınması konusunda da şu ana kadar resmi bir açıklamada bulunmadı. Oysa Başağa 10 günü aşkın süreden beri Ankara’da idi. Hükümet ile yoğun resmi temaslar yürüttü, ortak basın toplantıları düzenledi, üst düzeyde ağırlandı. Burada akla çeşitli olasılıklar geliyor. Bunlardan ilki ABD ve Almanya’nın Libya’da daha aktif bir politika izlemeye başlamasıyla UMH ve Tobruk üzerindeki etkinliklerini artırmaları, ateşkes mutabakatında olduğu gibi Türkiye’nin dışlanarak açığa düşürülmesi.
Diğer ihtimal, Ege ve Doğu Akdeniz’deki sıcak gelişmelerin daha öne çıkarak hızlanması, tansiyonun iyice yükselmesi. Fransa ve ABD’nin de bu bölgede Yunanistan’ın yanında yer alarak yoğun askeri güç konuşlandırmaya yönelmesi.
Bir başka olasılık ise Libya’da devreye giren ABD ve Almanya’nın Rusya, Mısır, Suudi-BAE ittifakını da yanlarına çekerek Türkiye’nin etkinliğini kırması, iktidarın Libya’daki kontrolünü yitirmeye başlaması. Hangi ihtimal söz konusu olursa olsun ortaya çıkan durum Libya’da da sürecin farklılaştığını Türkiye aleyhine gelişmeler yaşanması ihtimalinin arttığını akla getirmektedir.
Misratalı silahlı cihatçı aşiret gruplarının desteklediği, Müslüman Kardeşler/İhvan’ın Libya’daki güçlü ismi Fethi Başağa, Türk asıllı olarak biliniyor ve Türkiye’nin Libya’daki faaliyetlerinde kilit bir rol oynuyordu. Başağa ve Misratalı grupların, Türkiye’nin Trablus merkezli hükümet nezdindeki etkisini artırmasıyla birlikte ön plana çıkması, başta Arap asıllı İhvancı Feyiz el Sarrac olmak üzere Trablus merkezli pek çok siyasi ve silahlı grubu, aşireti rahatsız etmeye başlamıştı!
6.Almanya, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege ve Doğu Akdeniz’de yükselen tansiyonu düşürmek için hem arabuluculuk yapıyor hem de tüm AB üyelerinin Yunanistan’ı desteklediğini ilan ediyor!
Türkiye ile Yunanistan arasında tırmanan gerginlik sürerken Almanya ve AB Konseyi, Türkiye ve Yunanistan’ı sorunun müzakereler ve diyalog yoluyla çözümü için masaya davet ediyor aynı zamanda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) haklı olduklarını, AB’nin tüm üye ülkeleri tarafından ödünsüz desteklendiklerini duyuruyor. Böylesi bir ön kabul ile oturulacak müzakere masasından somut bir sonuç çıkmayacağı açıktır.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, anlaşmazlıkta Türkiye’yi sorumlu gösteren ve yaptırım tehdidi içeren açıklamasında, “Türkiye ile ilerleme olmaması durumunda 24 Eylül'deki Olağanüstü Türkiye-AB Konseyi Toplantısı’nda tartışılmak üzere daha fazla kısıtlayıcı tedbir geliştirebiliriz.” dedi. Türkiye’ye yönelik yaptırımları sıraladı.
Kamu kurumları (TPAO, BOTAŞ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı vs.) ve bu kurumlardaki bazı kişilere yönelik belirlenecek listeler dahilinde yaptırım tedbirleri alınması, AB ülkeleri ve bankalarındaki varlıkların dondurulması, Türkiye’nin AB sermayesi, kredileri ve finans olanaklarından yararlanmasının durdurulması,
Avrupa limanlarının Türk denizcilik şirketlerine ve gemilerine kapatılması, altyapı imkânlarından yararlanmasının durdurulması, AB ülkelerine ait teknolojilerin kullanımının Türkiye’ye yasaklanması, Türkiye’ye yönelik finansal kaynakların kesilmesinin gündeme alınması, Türkiye ekonomisinin Avrupa ekonomisiyle bağlantılı önemli ve öncelikli sektörlerinin faaliyetlerine, kısıtlama, ambargo, yaptırım getirilmesi.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, AB’nin Türkiye’ye yaptırım ihtimali açıklamasından memnuniyet duyduklarını belirterek, “Türkiye’nin aklını başına almaması halinde yaptırımları gündemimize almaya karar verdik” dedi.
Yunanistan Parlamentosu’nun Mısır ile imzalanan ve Türkiye’nin “yok hükmünde” saydığını ilan ettiği Deniz Sınırları Anlaşması’nı onaylaması da iyi niyet ve diyalog yoluyla çözüm arayışı yaklaşımıyla izah edilemez. Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’e çıkamaz hale getirilmesi, Antalya Körfezi’ne hapsedilmeye çalışılması, kabul edilemez!
7.AB, Doğu Akdeniz geriliminde yaptırım tehdidiyle Türkiye’ye geri adım atması için 24 Eylül’e kadar süre verdi. NATO’nun da devreye girdiği gelişmelere Dışişleri Bakanlığı’ndan çok sert yanıt geldi!
Türkiye gerek Merkel ve Borell’in gerekse Yunanistan’ın iddialarına Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasıyla oldukça sert yanıt verirken bir yandan da 29 Ağustos-11 Eylül tarihleri arasında Mersin’in Anamur ilçesi açıklarında yeni Navtex ilan ederek Deniz Kuvvetlerinin bu bölgede atış eğitimi yapacağını duyurdu. Türkiye’nin hiçbir şekilde geri adım atmayacağı vurgulanan açıklamada şöyle denildi: “AB’nin, ülkemizin yaptığı hidrokarbon faaliyetlerini eleştirmesi ve bunları durdurmamızı talep etmesi, haddine değildir. AB, Doğu Akdeniz’de çözüm arzu ediyorsa tarafsız davranmalı ve dürüst bir arabulucu olmalıdır. AB'yi Yunanistan'ın hukuka aykırı taleplerine destek olmamaya davet ediyoruz. AB'nin yaptırım dili kararlılığımızı daha da artırıyor”
Yunanistan’a destek için bölgeye savaş gemileri ve savaş uçaklarını gönderen Fransa’nın yanı sıra Yunanistan, GKRY, Fransa, İngiltere’nin ABD donanması desteğiyle bölgede ortak askeri tatbikat yürütmesi de Türkiye’ye ayrı bir gözdağıdır.
Her üçü de NATO üyesi olan Türkiye, Fransa ve Yunanistan deniz ve hava kuvvetlerinin karşı karşıya geldiği bu süreçte anlaşıldığı kadarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ile NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg arasında gerçekleştiği açıklanan telefon görüşmesi, NATO içerisinde olası bir krizi önlemeye yöneliktir. NATO Genel Sekreteri görüşme sonrası Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada; Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Doğu Akdeniz'deki gelişmeleri ele aldıklarını, taraflar arasında yaşanabilecek olay ve kazaları engellemek için çatışmayı önleme yöntemleri üzerine görüştüklerini söyledi. Stoltenberg, diyalog ve tansiyonun düşürülmesinin önemli olduğunu, Doğu Akdeniz'deki duruma “NATO dayanışması ruhu” içerisinde bir çözüm bulunması gerektiğini vurguladı.
Gelişmeler ve yaşanan süreç AB ile NATO’nun yaklaşımları arasındaki ayrışmalar bölgede her an sıcak bir çatışma ihtimalinin tüm taraflarca algılandığını, bunu önleme yolları arandığını işaret etmektedir. Yunanistan, Fransa, GKRY tarafından gerçekleştirilen tatbikata, bölgeyle ilgisi bulunmayan, Ege ve Doğu Akdeniz’e kıyısı olmayan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) hava kuvvetlerinden savaş uçaklarının da katılması ayrıca üzerinde durulması, değerlendirilmesi gereken bir durumdur!
ABD ve AB’den eş zamanlı yaptırım tehditlerinin dillendirilmesi Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı bir BATI İTTİFAKININ oluştuğunu, Libya ve Suriye’den sonra Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de de yalnız kaldığını göstermektedir!
8.AB Dönem Başkanı Almanya ve AB Komisyonu, Türk vatandaşlarının AB ülkelerine yapacakları seyahatlere yönelik kısıtlama kararıyla, vizelerin durdurulması uygulamasının süresini 1 Ekim’e uzattı!
T.C. Vatandaşlarına yönelik 31 Ağustos’ta süresi dolan AB ülkelerine seyahat ve vize kısıtlaması uygulaması, 1 Ekim’e kadar uzatıldı. Türk vatandaşları turist vizesi ya da bir başka vize talebiyle Almanya ve diğer AB üyesi ülkelerin konsolosluklarına başvuramayacak. Aynı uygulama Schengen bölgesi ülkelerine yapılacak vize başvuruları için de geçerli olacak. Böylece Türk vatandaşlarına AB kapıları bir ay daha kapalı kalacak.
Almanya, 1 Ekim’den sonra aralarında Türkiye’nin de yer aldığı risk bölgelerinden gelenlerin mecburi karantinaya gireceğini duyururken bu karar, risk bölgesi ilan edilen Türkiye’den gelenlere vize yasağının ancak kışa doğru, belki de yılbaşından sonra kalkabileceği anlamına geliyor.
Söz konusu kararla sadece turist vizesi talep edenler ya da olanlar değil, elinde geçerli bir davet mektubu ya da görev yazısı olmayan yeşil pasaport sahipleri, görevli olmayan diplomatlar da Avrupa Birliği üyesi ülkelere özel ve aksine bir karar alınmadıkça giremeyecek.
Türkiye’den AB üyesi olmayan İsviçre’ye gidecek olanlar için karantina şartı olmamasına karşılık vize başvurularının kabulüne başlanmadı. Dolayısıyla İsviçre de Türk vatandaşlarına resmi olmasa bile fiili vize yasağı ve kısıtlaması uyguluyor.
Almanya'nın aldığı yeni kararlara göre, riskli olmayan ülkelerden gelenler 15 Eylül'den sonra ücretsiz test yaptıramayacak. Test yaptırmak isteyen ücretini ödeyecek ve risk bölgelerinden dönenler de artık test parası kendisi ödemek zorunda olacak. Risk bölgelerinden gelenlere 1 Ekim’den itibaren “mecburi karantina” uygulamasına geçileceğini duyuran Almanya 1 Ekim'den itibaren gelenlerin 5 gün karantinada kalacağını, bu süre içinde bir negatif test getirmesinin zorunlu olduğunu ilan ederek aksi durumda bu kişilerin 14 gün karantinada kalacağını bildirdi. Türkiye’nin de yer aldığı risk bölgelerine gidip, dönenler bir gün içinde ilgili sağlık merkezlerine veya aile hekimine doktoruna test için başvurmazsa ağır para cezalarına çarptırılacak.
Türkiye'ye gidip Almanya'ya dönecek olanlar, vatandaşlıklarına bakılmaksızın negatif test sonucu getirmeye devam edecek. Aksi halde uçağa alınmayacak, pozitif olanlar ise 14 günlük karantina süresini Türkiye'de geçirecek. Karantina nedeniyle gelir ya da serbest kazanç kaybı olursa, bu tazmin edilmeyecek.
Almanya’nın aldığı kararlar AB tarafından da aynen benimsendi. Tüm AB üyesi ülkelere yönelik olarak Türk vatandaşlarının seyahatleri büyük kısıtlamalara tabi tutulurken Türkiye’ye gelip dönen Türk kökenli ve diğer uyruklu Alman vatandaşları için de aynı kurallar geçerli olacak.
İktidarın bu katı yasaklara sessiz kalması iki ay öncesine kadar öne sürdüğü “salgınla mücadelede tüm dünyada en başarılı ve örnek ülke” olma iddiasını artık dile getirmemesi bu açıdan dikkat çekici. Yurt içinde bilim insanlarının, Tabip Odalarının ifade ettiği “verilerin gerçeği yansıtmadığı, olduğundan düşük gösterildiği” yönündeki açıklamalar salgının başından bu yana başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve AB tarafından da öne sürülüyordu. O yüzden de yasaklar, kısıtlamalar sürdürüldü.
Şimdi gelinen noktada hızla yükselişe geçen yeni vaka ve vefat sayılarının da gerçeklikle bağdaşmadığı yönündeki beyanlar yaygın şekilde dile getiriliyor. İktidarın bu söylem ve iddialar karşısında suskunluğu, gerçek bulguların ve verilerin gizlendiği algısını teyit ediyor!
9.James Jeffrey Ankara ziyaretinde Suriye’deki son durumu görüştü. Terörle mücadelede ABD ile işbirliğine devam edileceğini açıklayan iktidarın bugüne kadar yaşananlardan ders almadığı gözleniyor!
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey geçtiğimiz hafta Türkiye’ye gelerek hükümet yetkilileriyle bir dizi görüşmelerde bulundu. Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarına övgüler düzen Jeffrey ana omurgasını YPG-PYDPKK’nın oluşturduğu ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) de başarılarını dile getirdi.
Türkiye’nin Suriye’de çatışmasızlık ortamının korunması konusundaki kararlılığını ilettiği belirtilirken, Suriye’de terör gruplarına karşı ortak mücadele edilmesi gerektiği, terör örgütü PKK’nın uzantısı olarak kabul ettiği PYD/YPG’ye siyasi, ekonomik ve ticari destek verilmesinin kabul edilemez olduğu ABD heyetine aktarıldı.
Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu eleştiriler ve tepkiler ABD heyeti tarafından ciddiye alınmış değil. SDG’nin Suriye’de yürütülen mücadelede ABD’nin en önemli müttefiki olduğu görüşündeki ABD yönetimi, eğitim, silah, para ve son olarak petrolden elde edilen geliri de bu örgüte destek olarak akıtmaya devam ediyor.
Suriye’nin kuzeyinde özerk Kürt Federasyonu kurulması girişimlerine hız veren ABD, Fransa ve İsrail ile birlikte bölgedeki Kürt partilerini, siyasi hareketleri, silahlı milis güçlerini bir araya getirerek tek çatı altında toplama girişimlerinde önemli ilerleme sağladı. Son olarak bu oluşuma Barzani liderliğindeki Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin de destek verdiği açıklandı.
Buna rağmen iktidarın hâlâ Suriye’de ABD ile işbirliğine güvenmesi, teröre karşı ortaklaşa mücadeleden söz etmesi ya gösterilen tepkilerin, dile getirilen eleştirilerin sıradan şekilde gündeme getirildiğini ya da ABD’nin girişimlerinin ve SDG’ye desteğinin sözlü tepkilerden öte görmezlikten gelindiğini gösteriyor.
10.Karadeniz’de keşfedilen doğalgazın üretimi, çıkarılması, kullanıma sunulması süreçlerinin nasıl finanse edileceği soruları yanıt beklerken Hazine ve Maliye Bakanı, TPAO ve BOTAŞ’ın halka arz edileceğini ilan etti!
Karadeniz’de keşfedildiği açıklanan 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervinin ekonomik değere dönüştürülmesi, gazın çıkartılarak, üretilerek boru hatları ya da sıvılaştırma yoluyla kullanıma sunulması oldukça ciddi bir süreyi ve yüklü miktarda bir finansmanı gerektirmektedir.
Mevcut koşullarda yurt dışından sermaye çekemeyen mevcut yabancı sermayenin de çıkışta olduğu Türkiye’nin en az 5-9 milyar dolar arasında tahmin edilen yatırım tutarını kısa sürede karşılaması ya da yurt dışından uygun koşullu döviz finansmanı sağlaması oldukça güç görünmektedir. İktidar ve ekonomi yönetimi bugünkü piyasa fiyatlarından parasal tutarının 45-65 milyar dolar olduğunu ifade ettikleri bu gazın 2023’e kadar nasıl ve hangi yatırımla kullanıma sunulacağı sorularını karşılıksız bırakmaktadır.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın katıldığı bir televizyon programında söyledikleri iktidarın önündeki finansman modelinin Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ve Boru Hatlarıyla Taşımacılık A.Ş.’nin (BOTAŞ) özelleştirilmesi olacağını işaret etmektedir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçiş sonrasında Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredilmiş durumdaki TPAO ve BOTAŞ’ın özelleştirme yoluyla hisselerinin satılacağı, buradan elde edilmesi öngörülen gelirle de Karadeniz’deki gazın çıkarılması için gerekli finansmanın sağlanmasının beklendiği anlaşılmaktadır.
Ancak başta Türk Telekom, Seydişehir Alüminyum, elektrik üretim ve dağıtımı, doğalgaz dağıtımı ve benzeri özelleştirmeler dikkate alındığında iktidarın 18 yılda yaklaşık 70 milyar doları bulan kamu varlığını satarak gerçekleştirdiği özelleştirmelerin akıbeti malumdur.
Dolayısıyla iktidarın TPAO ve BOTAŞ’ı halka arz yoluyla yerli ve yabancılara satarak özelleştirme planı bir süre sonra bu hisseleri toplayacak bir takım yerli ve yabancı kuruluşların bu kuruluşların hakim hissedarı konumuna gelmesine tamamı devlete ait bu iki milli enerji kuruluşunun el değiştirmesine yol açacaktır.
Kaldı ki Cumhurbaşkanı ve Albayrak yönetimindeki TVF’ye devredilmiş bu iki kurum üzerinde anlaşıldığı kadarıyla iktidar kendi keyfi tasarrufunu hayata geçirmek istemektedir. Özelleştirme aynı zamanda sadece halka arz değil blok hisse satışını da içermektedir.
TT’nin blok satış yoluyla çoğunluk hissesinin Hariri ailesine devredilmesi gibi muhtemelen TPAO ve BOTAŞ özelleştirmesinde de;
Cumhurbaşkanının yakın dostu Katar Devlet Petrol Gaz Şirketi’ne (QP) Ya da diğer kardeşim dediği İlham Aliyev’in Azerbaycan Devlet Gaz Şirketi SOCAR’a, Belki de dostum dediği Putin’in Rusya Doğal Gaz Şirketi Gazprom’a bir kısım altın hissenin, imtiyazlı hissenin blok satışı da söz konusu olabilecektir!
TPAO petrol alanında, BOTAŞ doğalgaz alanında tekel konumunda iken ülkemizin bu en köklü ve eski enerji şirketlerinin içeride ve dışarıda yerli ve yabancı alıcılara hisse arzı yoluyla özelleştirilmesi, Türkiye’nin enerji güvenliğinin risk altına girmesidir!
11.BOTAŞ ve TPAO’nun özelleştirilmesi bu kuruluşların tekel imtiyazlarının, ruhsat ve lisanslarının ve sahip oldukları varlıklarının da el değiştirmesi demektir ve çok vahim sonuçlar doğurabilir!
Bakan Albayrak, halka arzda TPAO’nun elindeki petrol ve gaz arama ruhsatlarının, ruhsat sahalarının da önemli değeri olduğunu ifade etmektedir ve bu iki kurumu dünya enerji ligine çıkartmaktan söz etmektedir. O halde böyle bir özelleştirmede TPAO’nun arama-sondaj ruhsat sahaları mal varlığına ve değerinin belirlenmesine dahil edilecekse satın alınan arama ve sondaj gemileri de mal varlığı envanterinde yer alacaktır! Türkiye’de doğalgaz ithal ve dağıtım lisansına, boru hattı taşımacılığı tekeline sahip BOTAŞ’ın bu ayrıcalıklı imtiyazları da halka arz ve özelleştirme esnasında değer tespitine dahil edilecek demektir!
İktidara yakın müteahhitlere, şirketlere verilen elektrik ve doğalgaz dağıtım lisansları sonrasında özelleşen sistemin ortaya çıkarttığı tablo, en küçük bir ödeme gecikmesinde milyonlarca abonenin elektrik ve doğalgazının kesilmesi, gecikme bedeli, ceza faizi, açma kapama bedeliyle faturaların kabartılmasıdır. Kırsal kesimde yüz binlerce üretici elektrik-doğalgaz faturasını ödeyemediği için sulama yapamamakta, icrayla boğuşmakta, tarlada ürünü yok olmaktadır! Devletin üreticiye yaptığı destekler daha Ziraat Bankası’na yatar yatmaz bloke edilmekte önce özel enerji ve doğalgaz şirketinin alacağı kesilmektedir! TPAO ve BOTAŞ özelleştiğinde ise böyle bir tablo artık bireyler, haneler, köylüler için değil topyekûn Türkiye için söz konusu olacaktır.
Hisse satışı ya da blok hisse yöntemiyle yabancı ellere geçecek enerji kontrolü en hayati ve kritik süreçlerde Türkiye’nin elektriğinin, petrolünün, doğalgazının kesilmekle tehdit edilmesine zemin hazırlayacaktır.
İktidara çağrım; bu öngörüsüz ve yanlış yoldan dönmesi, TPAO ve BOTAŞ’ın özelleştirilmesini gündemden çıkartarak Türkiye’nin enerji bağımsızlığını sağlayacak arama-sondaj-üretim aşamalarında ve yatırımlarda ulusal politikaları ve çıkarları öne almasıdır! Bunun yol ve yöntemleri için TVF’nin başındaki bir kişi ve yardımcısının keyfine göre değil, ortak akla önem vermesi ortak akılla hareket etmesidir.
12.Türkiye İstatistik Kurumu’nun bugün (31 Ağustos) açıklayacağı 2020 yılı ikinci çeyrek büyüme hızı verileri “çok sert bir küçülmeyi” ortaya koyacaktır!
Önceki değerlendirmelerimde yüzde 10 ve üzerinde bir negatif (eksi) büyümenin, ekonomik küçülme ve daralmanın şaşırtıcı olmayacağını dile getirmiştim. Bugüne kadar açıklanan ekonomik göstergeler, bütçe açığı, hazine nakit açığı, cari açık, dış ticaret açığı ve nihayet geldiğimiz noktada eriyen rezervlerle birlikte nakit döviz açığı tablosu ekonominin her alanda döküldüğünü ortaya koymakta, negatif büyümenin düzeyi ile ilgili öngörüleri teyit etmektedir.
Bir yanıyla bu tablonun gerekçesi koronavirüs salgınının ekonomik etkileriyle izah edilebilirse de, asıl temel sorun Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) ve tek kişilik karar sistemine geçişle birlikte ekonomide kurumsal tahribatın hızlanmasıdır.
Karar alma mekanizmalarındaki kaosun en üst düzeye çıkması, bütçe disiplini, mali disiplin, kamu borç yönetimi ilkelerinin ortadan kalkması, kamu harcamalarında şeffaflığın yok edilmesi ve bağımsız-özerk düzenleyicidenetleyici kurumların siyasallaşmış olmasıdır.
İkinci çeyrek için bugün açıklanacak büyüme hızının negatif olacağı iktidar tarafından kabul edilmesine karşılık ekonomi yönetimi ülke gerçeklerinden kopuk şekilde yılsonunda pozitif büyüme ve tek haneli enflasyon hedefine ulaşılacağını savunmaktadır. Yılın bitimine dört ay kala çift hanede seyreden ve yükselme eğilimindeki enflasyon karşısında faizleri örtülü yöntemlerle çift haneye yükseltmek zorunda kalan MB, kur artışlarını frenlemek için tükettiği döviz rezervleriyle çaresiz durumdadır!
Ekonomik daralma ve küçülmenin tek sorumlusu olarak korona salgınının öne sürülmesi büyük bir yanılgı olacaktır. Salgın öncesinde de ülke ekonomisini krize sürükleyen, politik riskler, jeopolitik belirsizlikler, dış politikadaki gerginlikler, hızla hukuk devleti ve yargı bağımsızlığından uzaklaşılması, buna paralel olarak yabancı sermaye ve yatırımcı kaçışı en üst düzeydeydi. Şimdi ise bu riskler katlanmış durumdadır!
13.Her alanda açık riski hızla büyüyen Türkiye ekonomisinde, iktidarın ortaya tutarlı bir ekonomik-mali program koyamamasından ötürü topyekûn “Kamusal Mali Kriz” ihtimali yükseliyor!
Bir durum tespiti yapmak gerekirse Türkiye bir “Çoklu Devlet Krizi, Kamusal Mali Kriz” ile karşı karşıyadır! Yeni yatırım ortamı ortadan kalkmıştır. Tüm güven endekslerinde gelecek 12 aya ilişkin karamsarlık, endişe ve daha da kötüye gidiş beklentisi öne çıkmaktadır.
Sanayi üretimi bu yılın ikinci çeyreğinde geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde - 16,9 azaldı. Geniş tanımlı işsizlik ve istihdam kaybı oranı yüzde 50’ye yaklaşırken, gerçek işsiz sayısı 10 milyonun çok üzerine çıktı! Dolar kuru 7,40 TL’yi aşarken yapılan tüm müdahalelerle ancak 7,33 TL’ye düşürüldü! MB yeniden sıkı para politikasına dönmek, resmi faizi yüzde 8,25 olmasına karşılık uyguladığı fiili faizi yüzde 11,5 düzeyine çıkartmak zorunda kaldı. Ülke risk primi (CDS) Ağustos ayında 560 puan düzeyine ulaştı. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, iç ve dış finansman risklerinin, belirsizliklerin, borçların çevrilmesi risklerinin arttığı gerekçesiyle, not görünümünü negatife çevirdi. Toplanamayan, sık sık affedilen, uzlaşma yoluyla eksik alınan ve Korona salgını yüzünden indirim, erteleme biçiminde özel sektörden tahsil edilmeyen vergiler ve diğer mali yükümlülükler ciddi boyutlara ulaştı. 2019 yılının tamamında - 80,6 milyar lira olan bütçe açığı 2020 yılında yedi ayda yılsonu hedefini aşarak –139,2 milyar lira olarak gerçekleşti.
Sadece Temmuz ayındaki açık -29,7 milyar lira oldu. Bu rakamlar Dünya Bankası'nın son raporunda Türkiye için öngördüğü bütçe açığının tarihi zirveye ulaşacağı ve milli gelirin yüzde 5,2'sini bulacağı yönündeki tahminini doğruluyor. Maastrich ekonomi kriterlerinde bütçe açığının milli gelire oranının azami yüzde 3 olmasının öngörüldüğünü ve Türkiye’nin de bu kritere uymayı, aşmamayı taahhüt ettiğini anımsadığımızda yüzde 5,2’lik oran Maastricht Kriterinin iki katına yaklaşıyor.
Bu da devlet bünyesinde mali krizin derinleştiğini, mali disiplinin kalmadığını, gelirleri giderlerini karşılayamayan her geçen gün ödemelerini yapamayacak konuma gelmesi ihtimali artan bir kamu mali yönetimi ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Bu tablonun görünmeyen yüzü, dış politikada yaşanan gerilim politikası ve her alanda artan sıcak çatışma risklerine paralel olarak sınırlarımız dışında bulunan askeri varlığımızın ve dolayısıyla savunma harcamalarının da olağanüstü boyutlarda artmasıdır!
2020 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi ödeneklerinin dağılımına bakıldığında bu yılın bütçesinde ödeneklerin yüzde 13,2'sinin 145 milyar TL iç ve dış güvenlik ile yargı hizmetlerine ayrıldığını görüyoruz. Devlet savunma sanayii kuruluşları, Savunma Sanayiini Destekleme Fonu için ayrılan ödeneklerle birlikte bu tutar 272,9 milyar liraya, bütçe ödenekleri içinde savunma ve güvenliğe ayrılan pay ise yüzde 25’e çıkıyor. Bütçenin dörtte biri daha başlangıç ödenekleri itibarıyla tek başına savunma harcamalarına ayrılmıştı.
Bütçe dışı bir fon olan ve harcamaları denetlenemeyen Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF) yanında askeri harcamalardaki diğer artışlar da bütçe harcamalarının şeffaf olmaması, güvenlik gerekçesi gibi nedenlerle tam olarak bilinmiyor. Kanımca yukarıda dile getirdiğim savunma harcamalarına yönelik bütçe ödenekleri fazlasıyla aşılmış durumda olabilir.
Salgın ve ekonomik daralma nedeniyle vergi gelirlerinin düştüğü bir ortamda artan kamu harcamaları, sağlık giderleri ve yoğunlaşan dış gerilimlerle hızla yükselen savunma harcamaları bütçeyi kuruturken, hazine nakit açığının yükselişi, yasal borçlanma limitlerinin aşılmasını beraberinde getiriyor ve bütçe disiplini kalmıyor.
Bu tablo hızla bir Kamusal Mali Krize, Devlet Mali Krizine doğru ilerlediğimizi gösteriyor. Salgın sürecinde halka sosyal destek ve yardım için bile IBAN numarası gönderen bir yönetimin uygulamaları, son olarak Giresun’daki sel felaketinin üzerinden saatler geçmeden cep telefonlarına gönderilen 10 TL yardım yapın mesajları bu mali krizin, bütçe kaynaklarının kuruduğunun somut işaretleridir!
14.Bütçe açıklarıyla baş edemeyen, kaynak yaratamayan iktidar, tüm gücünü borçlanmaya verdi! Ağustos ayında açılan döviz cinsi iç borçlanmaların tutarı, 9 milyar dolara ulaştı!
Hazine, kamu bankalarının döviz kurlarını dizginlemek için döviz rezervlerini satmasıyla ortaya çıkan nakit döviz açığı 13 milyar dolara ulaşarak riskli bir aşamaya gelince, yurtiçinden döviz cinsi borçlanarak bu açığı kapatmaya yöneldi. 26 Ağustos’ta yaptığı ihaleyle bir günde 3 milyar dolarlık döviz cinsi borçlanmaya gitti. Böylece son bir ayda yurtiçinden döviz cinsi borçlanma tutarı 9 milyar dolara yükseldi.
En son 2010 yılında yurt içinden döviz cinsi borçlanmaya giden hazine 2011 yılından bu yana bu yöntemle borçlanmaya ara vermiş ve altı yıl sonra ilk kez 2017 yılında yeniden sınırlı miktarda yurt içinden döviz cinsi borçlanma yapmıştı. 2017 yılında yeniden başlatılan yurt içi döviz cinsi borçlanma ihaleleriyle bugüne kadar son 2 yılda 8,7 milyar euro ve 14,1 milyar dolar borçlanma yapıldı.
Hazine, ağustos başında açıkladığı Ağustos-Ekim dönemi üç aylık borçlanma programında ağustos ayında 28,1 milyar liralık iç borç ödemesine (anapara+faiz) karşılık 6 ihaleyle 19 milyar lira iç borçlanma planlıyordu.
Ancak döviz kurlarındaki hareketlilik ve kamu bankalarının döviz açığının özkaynaklara oranının BDDK’nın belirlediği yüzde 20’lik azami yasal sınırı aşarak yüzde 30’un üzerine çıkması üzerine programda değişiklik yapıldı. Altı adet TL cinsi iç borçlanma ihalesiyle 13,9 milyar lira, 2 adet döviz cinsi iç borçlanmayla 43,8 milyar lira olmak üzere toplamda 57,7 milyar lira borçlanıldı. İç borç çevirme oranı Ağustos ayında yüzde 205 oldu.
Hazine kendi yurttaşlarına ve yerli bankalara döviz cinsi borçlanarak sattığı DİBS’leri kamu bankalarına veriyor. Bu yolla kamu bankalarının nakit döviz açığı dövize endeksli hazine kâğıdıyla kapatılarak riskleri hazine tarafından üstleniliyor. Kurlardaki her yükselişle de gerek hazineye binen kur farkı yükü gerekse bunun TL karşılığındaki artışın kabarttığı borç stokunun ağırlığı 83 milyonun sırtına bindirilmiş oluyor. TL’nin hızlı değer kaybetmesine paralel olarak döviz cinsi borçların TL karşılığı da hızla arttı.
Merkezi yönetim brüt borç stoku Temmuz 2020’de 1 trilyon 720 milyar TL’ye yükselirken, bu rakamın 892 milyar TL’sini, yani yüzde 51,8’ini döviz cinsi borçlar oluşturdu. Oysa 2017 sonunda merkezi yönetimin brüt borç stoku 876 milyar TL iken, bu rakamın 341 milyar TL’si, yani yüzde 39’u döviz cinsindendi.
Yurtiçinden döviz cinsi borçlanma yoluyla, kamu bankaları ve Merkez Bankası’nın döviz açık pozisyonlarından kaynaklı riskleri ve zararları bu işlemlerle Hazine’ye aktarılıyor. Yapılandırmalarla özel sektörün döviz borcu kamu bankalarına aktarılırken bankaların döviz açığı da bu yolla Hazine'ye devrediliyor. Böylece kamu bankaları kasalarındaki nakit dövizi tüketirken yerini nakit dövizle değil dövize endeksli hazine tahvilleriyle dolduruyor. Bu yöntemle BDDK’nın öngördüğü yasal kriterleri sağlamış oluyorlar ve bu dövize endeksli kağıtlarla da cari açığın kapatılmasına kâğıt üzerinde katkı sağlıyorlar.
Bu uygulama sürdürüldükçe yakında kâğıt üzerinde döviz açığının kapanması, hatta cari fazla verilmesi bile sürpriz olmaz! Kâğıttan ibaret dolar ve Eurolarla iktidar kendisinden başka kimseyi, ne yerli ne de yabancı yatırımcıyı inandıramaz. Herkes bu arka kapı ve kâğıt üstü yöntemlerin farkında!
15.Ekonomik, Sektörel ve Reel Kesim Güven endekslerinde görülen kısmi toparlanmanın sürekli ve kalıcı olması ekonomik süreç açısından olumlu bir beklentidir. Ancak bir aylık iyileşme ile umuda kapılmak yanlış olacaktır!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan ekonomik güven endeksi (EGE) Temmuz ayında 82,2 puan iken, Ağustos ayında yüzde 4,4 oranında artarak 85,9 değerine yükseldi. Ekonomik güven endeksindeki bu artış, reel kesim (imalat sanayi), hizmet ve perakende ticaret sektörü güven endekslerindeki artışlardan kaynaklandı. Reel kesim güven endeksi (RKGE) ise bir önceki aya göre Ağustos ayında yüzde 5,8 oranında artarak 105,2 değerini, hizmet sektörü güven endeksi yüzde 5,7 oranında artarak 70,5 değerini, perakende ticaret sektörü güven endeksi de yüzde 0,2 oranında artarak 94,9 değerini aldı. Daha önce belirttiğim gibi TÜGE Ağustos ayında yüzde 2,2 oranında azalarak 59,6 değerine gerilemişti. Sektörel güven endeksleri içerisinde inşaat sektörü güven endeksi de yüzde 2,3 oranında azalarak 85 puana indi.
Söz konusu dört endeks, korona salgını nedeniyle ekonominin neredeyse tamamıyla kapalı olduğu Nisan ayında çok sert düşüş gösterdi. Mayıs’tan itibaren dört endekste de nispi yükselişler görülmeye başlandı. Haziran ve Temmuz aylarında da TÜGE dışındaki endekslerde yükseliş sürdü. Endekslerdeki bu yükseliş trendine rağmen salgın öncesi dönemle, Ocak ve Şubat aylarıyla kıyasladığımızda endekslerin inşaat sektörü dışında hemen hiç birisi bu aylardaki düzeyine dönemedi. Ağustos ayı verilerini geçen yılın aynı ayıyla kıyasladığımızda ise;
İnşaat güven endeksi Temmuz ayının 2 puan altında, geçen yılın 29,5 puan üzerinde, Perakende güven endeksi Temmuz ayının 0,3 puan üzerinde, geçen yılın 0,1 puan altında, Hizmet güven endeksi Temmuz ayının 3,8 puan üzerinde, geçen yılın 18,6 puan altında, Sanayi (reel kesim) güven endeksi Temmuz ayının 5,8 puan, geçen yılın da 3,1 puan üzerinde.
Yani perakende, hizmet ve reel kesim güven endekslerinde artış varken, inşaat sektörü güven endeksi kamu bankalarının konut kredisi kampanyalarına, Temmuz’da konut satışındaki patlamaya rağmen gerilemiş!
Yılın kalan dört aylık döneminde de güven endekslerinde ciddi yükselişler beklemek doğru olmaz. Düşük faizli kredi kampanyalarının sonlandırılması konut ve otomotiv satışlarının gerilemesi inşaat ve sanayi güven endekslerinde gerilemeye dönüşecektir.
Turizmde boş bir sezonun sonuna gelinirken Rusya’nın turist göndermesi de sorunu çözmediği için hizmet sektörü güveni de gerilemeye devam edecektir. Perakende ticaret güveni ise muhtemelen enflasyon yükselişi ve talep düşüşünden olumsuz etkilenecektir.
Ağustos ayındaki nispi yükselişlere bakarak ekonomide güvenin yükseldiği, sektörel güven endekslerinin artık yükselişe geçtiği ve canlanmanın pozitif büyümeye dönüşeceği beklentisine girmek kanımca doğru bir yaklaşım olmayacaktır.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
31 AĞUSTOS 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap