Toprak: “Torpili olmayan aşıya ulaşamıyor”
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi ana başlıkları altında toplayan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu kamuoyu ile paylaştı.
Toprak, açıkladığı raporda; “83 yıl dünyanın en önemli aşı ve serum üretim merkezlerinden birisi olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü (RSHE) kapatan AK Parti hükümetleri, dünyaya aşı ihraç eden Türkiye’yi “aşı ithalatçısı ve dışa bağımlı” konuma getirdi. Aynı zihniyetle salgında gerçek verileri gizleyerek, salgının ve ölümlerin artmasına zemin hazırlayan iktidar; halk sağlığını rant, ticari meta ve siyasi malzemeye dönüştürdü! Korona salgınında herkese öncelikle grip ve zatürre aşısı olma çağrısı yapan iktidar, yeterli aşıyı ithal edemiyor. Milyonlarca insanımız grip ve zatürre aşısını olabilmek için para tedarik etmeye çalışsa da torpili olmayan aşıya ulaşamıyor” ifadelerini kullandı.
TÜRKİYE 60 YIL ÖNCE ÇİN’E KOLERA SALGININDA AŞI GÖNDEREN İLK ÜLKELERDEN BİRİSİYDİ.
Toprak açıklamasının devamında, “Savaştan çıkmış, yoksul ve salgın hastalıklarla boğuşan Cumhuriyetin ilk Sağlık Bakanı Refik Saydam tarafından 1928 yılında kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü, 2011 yılında AK Parti iktidarı ve dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından, KHK ile kapatıldı. CB Erdoğan, şimdi Çin’den gelecek korona aşısını bekliyor. Oysa Türkiye 60 yıl önce Çin’e kolera salgınında aşı göndererek yardım eden ilk ülkelerden birisiydi.
Korona salgınında herkese öncelikle grip ve zatürre aşısı olma çağrısı yapan iktidar, yeterli aşıyı ithal edemiyor. Milyonlarca insanımız grip ve zatürre aşısını olabilmek için para tedarik etmeye çalışsa da torpili olmayan aşıya ulaşamıyor. Oysa Türkiye, koleradan kuduza, tifo-tifüsten dizanteri-difteriye, verem aşısından, şarbon, çocuk felci, çiçek, veba, kızıl, kızamık, BCG aşısına kadar salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı 20’den fazla aşıyı üreten, ihraç eden bir ülke idi. Şimdi hepsini ithal ediyoruz. Şarbon salgınıyla telef olan hayvanlarımız için de aşıda dışa bağımlıyız. Refik Saydam Enstitüsü kapatılmasaydı muhtemelen Korona aşısını ilk bulan ülkelerden birisi Türkiye olacaktı” dedi.
KARA PARA TRAFİĞİ
JOE BİDEN, KARA PARA RÜŞVET VE YOLSUZLUK PARALARININ AKLANMASINI ÖNLEMEYİ VAAT ETMİŞTİ.
ABD seçimlerini kazanan Joe Biden, kampanyası sırasında başkan seçildiği takdirde dünya çapındaki kara para trafiğini önleme, paravan şirketler üzerinden yapılan kara para transferlerini engelleyerek sorumluları açığa çıkartmayı, yasadışı varlıkları edinilmesini, rüşvet ve yolsuzluk paralarının aklanmasını önlemeyi vaat etmişti. Dolayısıyla Trump döneminde kopan ABD-AB bağlarının Biden ile yeniden kurularak güçlendirilmesi, ortak siyasi-askeri-ekonomik politikalar belirlenmesi açıklamaları dikkate alındığında Avrupa Konseyi’nin de GİHAR’ı yıllar sonra şimdi kabul ederek yasalaştırması önemli.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın İç politika, Dış politika ve ekonomi başlığı altında topladığı açıklamasının tamamı şöyle:
İÇ POLİTİKA
- İktidar, dünyaya aşı ihraç eden Türkiye’yi “aşı ithalatçısı ve dışa bağımlı” konuma getirdi!
DIŞ POLİTİKA
- AB Liderler Zirvesi'nden çıkan sonuç: AB, Joe Biden yönetimi ile birlikte Türkiye’ye karşı ortak strateji belirleyecek!
- Avrupa Konseyi, insan hakları ihlallerine karşı yaptırım içeren yasayı kabul etti!
- Kuzey Suriye’de Rusya-Suriye Ordusu ve SDG’nin ortak gözlem noktası için mutabakata varması, önemli bir gelişmedir!
- Uluslararası medyada Suriyeli silahlı-cihatçı yapılanmaların Türkiye tarafından farklı çatışma bölgelerine taşındıkları ileri sürülüyor!
- Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi, Paris’e kritik bir ziyaret gerçekleştirerek Macron ile bir araya geldi.
- ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile yürüttüğü gizli görüşmeleri açığa çıkardı!
EKONOMİ
- Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi’nin araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’de hane halklarının yüzde 20’si tasarruf edebiliyor!
- AK Parti iktidarlarında Asgari Ücret, “Sefalet Ücretine” dönüştü!
- Asgari ücretin 4 kişilik işçi ailesi için tespitini öngören 131 sayılı ILO sözleşmesi acilen imzalanarak TBMM onayına sunulmalıdır!
- TÜİK rakamları yine kafa karıştırdı, işsizlik 1,1 puan azalarak yüzde 12,7 oldu!
- TÜİK’e güven azalıyor! Kurumların saygınlığı ve güvenilirliği, görevlerini şeffaf, doğru, ilkeli şekilde yapmaları sayesinde sağlanır.
- BDDK, yasal takibe intikal etmesi gereken batık kredilerle ilgili süreyi 30 Haziran 2021’e kadar uzattı!
- Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Küresel Görünüm Raporu’ndaki öngörüler gerçekleşirse, Türkiye G20 dışında kalacak!
1.83 yıl dünyanın en önemli aşı ve serum üretim merkezlerinden birisi olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü (RSHE) kapatan AK Parti hükümetleri, dünyaya aşı ihraç eden Türkiye’yi “aşı ithalatçısı ve dışa bağımlı” konuma getirdi. Aynı zihniyetle salgında gerçek verileri gizleyerek, salgının ve ölümlerin artmasına zemin hazırlayan iktidar; halk sağlığını rant, ticari meta ve siyasi malzemeye dönüştürdü!
Savaştan çıkmış, yoksul ve salgın hastalıklarla boğuşan Cumhuriyetin ilk Sağlık Bakanı Refik Saydam tarafından 1928 yılında kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü, 2011 yılında AK Parti iktidarı ve dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından, KHK ile kapatıldı. CB Erdoğan, şimdi Çin’den gelecek korona aşısını bekliyor. Oysa Türkiye 60 yıl önce Çin’e kolera salgınında aşı göndererek yardım eden ilk ülkelerden birisiydi.
Korona salgınında herkese öncelikle grip ve zatürre aşısı olma çağrısı yapan iktidar, yeterli aşıyı ithal edemiyor. Milyonlarca insanımız grip ve zatürre aşısını olabilmek için para tedarik etmeye çalışsa da torpili olmayan aşıya ulaşamıyor. Oysa Türkiye, koleradan kuduza, tifo-tifüsten dizanteri-difteriye, verem aşısından, şarbon, çocuk felci, çiçek, veba, kızıl, kızamık, BCG aşısına kadar salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı 20’den fazla aşıyı üreten, ihraç eden bir ülke idi. Şimdi hepsini ithal ediyoruz. Şarbon salgınıyla telef olan hayvanlarımız için de aşıda dışa bağımlıyız. Refik Saydam Enstitüsü kapatılmasaydı muhtemelen Korona aşısını ilk bulan ülkelerden birisi Türkiye olacaktı.
AK Parti hükümetlerinin öngörüsüzlüğü, vizyonsuzluğu, bilime duyarsızlığı ve insan sağlığını ticari meta olarak gören siyasi zihniyetiyle bugün, her yıl milyarlarca dolarlık aşı ithal ediyor. Korona aşısı için kapı kapı dolaşıp, kuyrukta bekliyor. Halkın sağlığına harcanması gereken milyar dolarlarla dünya ilaç devleri, aşı tekelleri zengin ediliyor. Bir şehir hastanesine verilen bir yıllık dolar-euro garantisiyle, RSHE yeniden ihya edilebilir, altyapısı, laboratuvarları, yerli bilim insanlarımıza sağlanacak olanaklarla Türkiye’yi aşıda, serumda dışa bağımlılıktan kurtarabilir.
Salgında; kan ürünleri üretimini iktidara yakın isimlere ihale edip, Silivri de yüz milyonlarca liralık hazine arazisi tahsis eden iktidar zihniyetinin, sağlığı ranta dönüştürmek dışında bir amacının olmadığı görüldü. Asıl acı olan, halktan ve dünyadan gizlenen rakamlar, üzeri örtülen gerçeklerle, salgının boyutlarına ilişkin verileri tartışmalı görülen, güvenilir bulunmayan iki ülkeden birisi Türkiye diğeri dünyaya kapalı diktatör Kim’in ülkesi Kuzey Kore!
2.AB Liderler Zirvesi'nden sonra yapılan açıklamada Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle bu faaliyetlerde yer alan bazı şirket ve yöneticilerin yaptırım listesine ilave edilmesi kararlaştırıldı. Ortak yaptırımlar için ABD ile birlikte hareket edileceği ifade edildi. Dolayısıyla AB’nin Mart ayındaki zirvede konuyu tekrar ele alacağı ve ABD’de Biden yönetimi ile birlikte Türkiye’ye karşı ortak strateji belirleyeceği anlaşılıyor!
10-11 Aralık’ta Brüksel’de gerçekleşen AB Liderler Zirvesi'nde Türkiye'ye yönelik yaptırım kararlarının çıkması gündemdeydi. Ancak AB, 2021 Mart ayı zirvesine kadar gelişmeleri gözlemleyecek ve 20 Ocak’ta ABD’de göreve başlaması beklenilen Joe Biden yönetimi ile Türkiye’ye karşı ortak yaptırım politikası belirleme yoluna gidecek.
AB Zirvesi sonuç bildirgesine göre, Doğu Akdeniz'deki sondaj çalışmaları nedeniyle yaptırım uyguladığı Türk şirket ve vatandaşlar listesi genişletilecek. AB liderleri Türkiye'ye uygulanacak yaptırımların kişi ve kurumlarla sınırlı tutulmasına, daha sert ve ileri düzeydeki yaptırım adımlarının Mart ayına bırakılmasına karar verdi.
Bu gelişmenin ardından ABD ve Türkiye arasında uzun süredir gerilim konusu olan S-400 yaptırımlarıyla ilgili sıcak bir gelişmeler yaşanmaya ve Washington’dan da yaptırım haberleri gelmeye başladı. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun hazırladığı yaptırım kararını Başkan Trump’a sunduğu ve Trump’ın da görev süresinin bitmesine sayılı günler kala kritik bir karar vererek, Türkiye'ye 'ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası' (CAATSA) kapsamında yaptırım uygulanmasını içeren tasarıyı imzaladığı kaydedildi.
Bloomberg, Reuters gibi önde gelen ajansların ‘son dakika’ uyarısıyla geçtikleri ve Beyaz Saray, ABD Dışişleri ile Pentagon kaynaklarına dayandırdıkları haberler Trump yönetimi tarafından yalanlanmadı.
CB Erdoğan ise Trump ile yakın diyalogunu gündeme getirerek böyle bir tavrın anlaşılamaz olduğunu ifade etti. AB ve NATO’nun yaklaşımından da üzüntü duyduğunu dile getirdi.
AB sonuç bildirgesinin Türkiye ile ilgili bölümünde, ‘Konsey'den 11 Kasım 2019'da kabul edilen kararlar çerçevesinde Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de yetkisiz bir şekilde gerçekleştirdiği sondaj faaliyetleri nedeniyle yeni kısıtlayıcı önlemlerle ilgili ek listeler hazırlaması’ istendi.
Buna göre önümüzdeki günlerde bazı kişilere yönelik yaptırımlar söz konusu olacak ve Türkiye'nin faaliyetlerini sürdürmesi halinde ek önlemlerin alınmasına da karar verilebilecek. Zirve sonrası sızan bilgilere bakılırsa, Türkiye'den altı resmi yetkilinin daha yaptırım listesine alınacağı ve önümüzdeki bir-iki hafta içerisinde de yaptırımların uygulamaya sokulacağı öne sürülüyor. [Hatırlanacağı gibi, AB Konseyi'nin Kasım 2019'da aldığı kararda, Doğu Akdeniz'deki sondaj faaliyetlerine katılan kişi ya da kuruluşlara yaptırımlar uygulanmıştı. Türkiye'den bazı isimlerin AB ülkelerine girişi yasaklanırken, bazı şirketlerle birlikte bu kişilerin AB içindeki mal varlıkları dondurulmuştu. Şubat 2020'de listeye TPAO’nun bazı yöneticileri de eklenmiş, onlara da AB’ye giriş yasağı getirilmiş ve AB ülkelerindeki malvarlıkları dondurulmuştu.]
Zirvede ayrıca Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’e ve AB Komisyonu'na Türkiye-AB ilişkilerinde siyasi, ekonomik ve ticari durum konusunda rapor hazırlama görevi verildi. AB liderleri bu raporda Türkiye ile ilgili nasıl adımlar atılabileceğine de yer verilmesini istedi. Raporların daha geniş yaptırımların görüşüleceği Mart 2021'e kadar hazır olması bekleniyor.
Ayrıca Liderler Zirvesi’nde AB’nin Türkiye ile diyalog kanallarını kesmediği, ilişkilerde pozitif gündem için Türkiye’nin atacağı olumlu adımların izleneceği vurgulandı. Ancak tamamıyla tek taraflı olarak dile getirilen bu beklentilere karşılık, AB’nin hangi adımları atabileceği konusunda herhangi bir güvenceye değinilmedi.
Dışişleri Bakanlığı, AB Zirvesi'nden alınan yaptırım kararına tepki gösterdi. Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, 1-2 Ekim AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nden bu yana Türkiye ile diyalog ve temas yönünde çaba gösteren, Dönem Başkanı dahil birçok AB ülkesi bulunmasına rağmen, bir iki ülkenin dar siyasi hesapları nedeniyle Türkiye-AB ilişkilerinde henüz pozitif gündemin yaratılamadığı ve AB'nin hiçbir yararı olmayan kısıtlayıcı önlem alma arayışından çıkamadığı belirtildi.
AB Zirvesi’nden; Yunanistan ve Fransa gibi ülkelerin savunduğu Türkiye'ye daha sert ekonomik yaptırımlar uygulanması konusunda bir karar çıkmaması nispi bir yumuşama tavrı olarak değerlendirilebilir. Ancak konunun Mart zirvesinde yeniden ele alınması kararının yanı sıra Türkiye’ye yaptırım konusunda ‘ABD ile uyumlu çalışma’ yapılması için mutabık kalındığının belirtilmesi, önümüzdeki üç ay boyunca yaptırım tehditlerinin gündemde olmaya devam edeceğini gösteriyor!
3.Avrupa Konseyi, insan hakları ihlallerine karşı yaptırım içeren yasayı kabul etti. Global İnsan Hakları Ambargolar Rejimi (GİHAR) adıyla kabul edilen bu yeni düzenlemeyle AB, dünyanın herhangi bir yerinde insan hakları ihlallerinden sorumlu veya ilgisi bulunan siyasi liderlere, devlet yetkililerine, özel kişilere veya kurumlara ambargo, yaptırım uygulayabilecek. GİHAR’ın ABD seçimlerinin hemen sonrasında kabul edilmesi dikkat çekici!
Yaklaşık 10 yıldan bu yana üzerinde çalışılan Global İnsan Hakları Ambargolar Rejimi GİHAR’ın kabulüyle bundan sonra AB, ABD gibi dünyanın herhangi bir yerinde insan hakları ihlalleri yaptığı görülen veya ciddi insan hakları ihlalleri ile ilgili olduğu tespit edilen kişileri veya kurumları hedef alabilecek. [ABD, Magnitsky Ambargo Yasası çerçevesinde ilan ettiği ambargo listeleriyle dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde bazen devlet yetkililerini bazen de özel kişileri, şirketleri, kurumları hedef alabiliyor.]
ABD seçimlerini kazanan Joe Biden, kampanyası sırasında başkan seçildiği takdirde dünya çapındaki kara para trafiğini önleme, paravan şirketler üzerinden yapılan kara para transferlerini engelleyerek sorumluları açığa çıkartmayı, yasadışı varlıkları edinilmesini, rüşvet ve yolsuzluk paralarının aklanmasını önlemeyi vaat etmişti. Dolayısıyla Trump döneminde kopan ABD-AB bağlarının Biden ile yeniden kurularak güçlendirilmesi, ortak siyasi-askeri-ekonomik politikalar belirlenmesi açıklamaları dikkate alındığında Avrupa Konseyi’nin de GİHAR’ı yıllar sonra şimdi kabul ederek yasalaştırması önemli.
Bugüne kadar AB ilerleme raporlarındaki eleştiriler, Avrupa Parlamntosu’nda kabul edilen tasarılar tavsiye niteliğinde ve yaptırım gücünden yoksundu. Şimdi GİHAR ile artık AB Liderler Zirvesi beklenmeksizin olası hak ihlalleri, hukuksuzluklar, mahkemelerce uygulanmayan AYM ve AİHM kararları, yıllarca iddianame olmaksızın sürdürülen tutukluluklar için yaptırımlar devreye girebilecek. [Faili meçhul cinayetler, üstü örtülen soruşturmalar, işkence iddiaları, gözaltında kaybedilenler, cezasız kalan iş cinayetleri, ayrımcı uygulamalar, ihraçlar, cezasız kalan kadın ve çocuk cinayetleri vb. durumlarda GİHAR çerçevesinde insan hakları ihlalinden ötürü siyasilere, kamu görevlilerine, yetkililere, kişi ve kurumlara yaptırım devreye girecek]
Muhtemelen AK Parti iktidarı bu durumu da gözeterek yeniden yargı, hukuk reformu, ekonomide yeni dönem söylemlerine yönelme ihtiyacı duyuyor. Ancak iktidarın sahip olduğu siyasi zihniyet ve bakış açısıyla bu konuda gerçekten adım atabilmesi, bu ihlalleri ortadan kaldıracak yasa değişikliklerini gerçekleştirmesi, çok zor bir ihtimal! Hepsinden öte bir kanadı mafya artıklarını sahiplenmekte sakınca görmeyen iktidar ittifakının, kendi içinde bu adımları atma konusunda anlaşması olanaksız görünüyor!
4.Rusya’nın Kuzey Suriye’de Türkiye sınırındaki Resulayn kentinde Suriye Ordusu ve SDG ile ortak gözlem noktası kurma konusunda yapılan müzakerelerde mutabakata varılması, oldukça önemli bir gelişmedir. Bu anlaşma devreye girmeden Resulayn’daki TSK gözetim noktasına bombalı saldırı düzenlenerek askerlerimizin şehit edilmesi, Kuzey Suriye’de yeni bazı sıcak gelişmelerin işaretidir!
Rusya’nın Suriye yönetimi ve YPG-SDG’yi bir araya getirmek suretiyle bölgede ortak gözlem noktaları kurulmasını sağlaması aynı zamanda SDG-Rusya işbirliğinin ve Suriye Ordusu ile SDG’nin bir araya gelmesinin de yolunu açacak. Rusya bir süredir YPG-SDG’yi Suriye Ordusu’na katılmaları ve birlikte hareket etmeleri konusunda ikna etme çabasında. Aynı zamanda Şam yönetimini de Suriye anayasasında Kürtlere daha ileri haklar, daha güçlü siyasi temsil imkanı ve kısmi özerklik konusunda ikna etmeye çalışan Rusya’nın Resulayn-Ayn İsa hattındaki bu askeri hamlesi bu açıdan önemli. Kurulacak ortak gözlem noktalarının ardından Haseke, Kamışlı, Ayn İsa'nın güvenliğinin sağlanması ve kentlerin yönetimi, Suriye Ordusu ve devlet kurumlarıyla, Kürtlerin kentlerdeki özerk yönetim konseyleri tarafından ortaklaşa yürütülecek. Ayn İsa’daki ilk gözlem noktasına Rusya bayrağının çekilmesi de TSK’nın olası bir yeni harekâtının önünü kesmeye dönük hamle olarak değerlendirilmeli.
Bu aşamada geçtiğimiz hafta Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Ürdün’ün Kahire’de gerçekleştirdikleri “Suriye’de krizin siyasi çözümü” konulu toplantı ve yapılan açıklamalar dikkat çekici! Katar ve Türkiye’ye, Suriye’de Arapların inisiyatif alması ve Türkiye’nin manevra-etkinlik alanının daraltılmasını öngören yeni bir işbirliği ittifakı kuruluyor. Toplantı sonrası yapılan açıklamada, Arap ve Körfez ülkelerinin, Suriye Arap Cumhuriyeti’ne yönelik yeni bir Arap Birliği Stratejisi’nin hazırlandığını kaydetti. Rusya ve ABD ile müzakerelerde işbirliği kararı alındığı vurgulanırken, Türkiye’nin Suriye sürecinin dışına çıkartılması için Rusya ve ABD’nin ortak tutum sergilemeleri isteniyor. Körfez ve Arap Ülkelerinin Suriye’de doğrudan inisiyatif alma kararına varmalarında Rusya’nın desteği ve ABD’nin olurunun da etkili olduğunu söyleyebilirim.
Ortaya konulan bu yeni Arap Stratejisi’ne şayet Suudi Arabistan-BAE-Katar arasındaki müzakereler anlaşma ile sonuçlanırsa Katar’ın da onay vereceği, Suriye ve Libya’da Türkiye ile işbirliğinden çekileceği dile getiriliyor.
ÖNÜMÜZDEKİ YAKIN DÖNEMDE; Türkiye’nin Suriye’de tamamıyla yalnız kalması ve Libya’daki gibi Siyasi Çözüm masasının dışına çıkarılmak istenmesi, gündeme gelebilir düşüncesindeyim!
5.Hindistan ve Yunanistan medyasında eş zamanlı olarak yer alan haberlerde Türkiye’nin Suriye’den Keşmir’e paralı cihatçı savaşçıları gönderdiği öne sürülüyor. Hindistan-Pakistan arasındaki Keşmir sorununda Pakistan’ın yanında yer alan iktidarın bu girişimine ilişkin iddialar yalanlandı. Ancak Rusya’nın da Pakistan-Afganistan üzerinden Suriyeli cihatçıların Kafkasya’ya getirildiği yönündeki açıklamalarının çakışması dikkat çekici!
İktidar, Türkiye ile Pakistan arasında uzun bir geçmişi olan iyi ilişkiler çerçevesinde son dönemde yeniden alevlenen Keşmir sorununda tavrını Pakistan’dan yana koydu. Hindistan ve Yunan medyasında son günlerde yer alan haberlerde iktidarın 2 bin dolar maaşla Suriye’den bazı cihatçı silahlı grupları Hint askerlerine karşı savaşmak üzere Keşmir’e gönderdiği iddialarına yer verilmesi yanında iktidarın İhvan desteğiyle Güney Asya'daki Müslümanlar arasındaki nüfuzunu genişletme ve Suudi Arabistan etkinliğini kırmak istediği öne sürülüyor. TSK destekli SMO’nun bünyesinde yer aldığı kaydedilen Süleyman Şah Tugayları’nın lideri Ebu Emşa’nın açıklamalarına da yer verilen haberlerde Ebu Emşa’nın kendisine bağlı Afrin’deki milislerini Keşmir’e göndermek üzere Türkiye ile anlaştığını söylediği aktarılıyor. Ebu Emşa’nın Keşmir’e gönderilecek ve kendilerine 2’şer bin dolar ödenecek milislerin isim listesinin Türk yetkililere iletildiğini ifade ettiği dile getiriliyor.
Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ çatışmaları sırasında ve sonrasında da Rus resmi yetkililer tarafından Suriyeli paralı cihatçıların Kafkasya’ya getirildiği, ayrıca Pakistan-Afganistan üzerinden de bölgeye silahlı-paralı cihatçı savaşçı taşındığı dile getirilmişti. Putin, bu konuda somut tespitleri olduğunu söylerken, Minsk Grubu Eş Başkanları tarafından yapılan ortak açıklamada Dağlık Karabağ’da ateşkesin devamına destek verilirken, bölgedeki paralı yabancı savaşçıların bölgeyi terk etmeleri istenmişti.
Gerek iktidar sözcüleri gerekse Milli Savunma Bakanlığı Kafkasya ve diğer bölgelere Türkiye tarafından Suriyeli paralı cihatçıların savaşmaya götürüldüğü haberlerini yalanlıyorlar. Ancak bir yandan da uluslararası medyada bu konu sürekli şekilde gündeme getiriliyor ve Türkiye’ye suçlamalar yöneltiliyor. Benzer suçlamalar son olarak Macron-Sisi buluşmasında da dile getirilerek Türkiye’ye ithamda bulunuldu. TSK’nın Suriye’deki operasyonlarında SMO ve ÖSO’nun da yer aldığı bizzat iktidar tarafından doğrulandı. Hatta Cumhurbaşkanı ÖSO’yu ‘Kuvay-ı Milliye’ olarak nitelendirdi ve büyük kahramanlıklar yaptıklarını ifade etti.
TSK destekli silahlı-cihatçı yapılanmaların Türkiye tarafından dünyanın çeşitli yerlerindeki çatışma bölgelerine taşındıklarının ileri sürülerek gündeme gelmeye başlaması Türkiye’yi sıkıntıya sokabilecek gelişmelere zemin hazırlayabilir. Türkiye ve TSK’nın sorumlu tutulmaları yönünde hazırlanan raporlar, ülkemiz aleyhine uluslararası alanda yaptırım amaçlı olarak kullanılabilir. Türkiye’nin ve TSK’nın ÖSO, SMO ve diğer silahlı-cihatçı gruplarla bağlarını kesmesi, para-eğitim-silah-teçhizat desteğine son vermesi acildir.
Kafkasya ve Dağlık Karabağ’dan sonra şimdi de Keşmir’de benzeri iddialarla Türkiye’nin suçlanmaya çalışılmasına zemin yaratabilecek süreçlerden uzaklaşılmalı, en üst düzeyden resmi açıklamalarla bu yapılanmalarla tüm bağlar, bağlantılar reddedilmeli ve kesilmelidir!
6.Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi, 7 Aralık’ta Paris’e kritik bir ziyaret gerçekleştirerek Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile bir araya geldi. Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin ele alındığı Macron- Sisi görüşmesinden sonra Libya’da barış ve istikrar için Türkiye ve Rusya’nın bu ülkedeki paralı savaşçıları ve askeri güçlerini çekmeleri ve Libya’nın içişlerine karışılmaması çağrısı yapıldı!
Sisi ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmaneul Macron düzenledikleri ortak basın toplantısında, Mısır'daki insan hakları ihlalleriyle ilgili tartışmalar yanında Fransa’da İslami gruplara karşı alınan kararlar ve izlenen politikaları da gündeme getirdiler. Macron, Charlie Hebdo dergisinin yeniden Hz. Muhammed karikatürlerini yayınlaması nedeniyle, Fransa aleyhine Arap ülkelerinde başlatılan boykot kampanyalarına Mısır'ın katılmamasından dolayı Sisi'ye teşekkür ederken, Fransa'nın karikatürlerin yayınlanmasına ifade özgürlüğü açısından baktığını yineledi.” Macron ve Sisi, “Akdeniz'in istikrarı, Libya krizinin barışçı şekilde çözümünden geçer. Bunun için Türkiye Libya’nın içişlerine karışmaktan vazgeçmeli, Türkiye ve Rusya bu ülkedeki askerlerini ve silahlı paralı milisleri derhal çekmelidir” açıklaması yaptılar.
Sisi'nin ziyareti öncesinde Fransa’nın önde gelen 20 insan hakları örgütü Macron'dan Mısır'a silah satan Fransa'nın silah ihracatını, siyasi tutukluların bırakılması şartına bağlamasını isteyen bir deklarasyon yayınlamıştı. Macron bu yöndeki sorulara Mısır’a silah satışlarını sürdüreceklerini, herhangi bir koşul talep etmeyeceklerini belirterek yanıt verdi. Mısır’ın terör örgütleriyle savaştığını söyleyerek Mısır’a savaş uçağı, savaş gemisi, helikopter satışlarının ikili çıkarlar ve işbirliğinin gereği olduğunu öne sürdü.
Fransa ile Mısır arasındaki yakınlaşmanın temel unsurlarından birisini Türkiye karşıtlığı oluşturuyor. Lefkoşa’da Güney Kıbrıs’ı ziyaret eden ardından Atina ve Kahire’de Yunanistan Cumhurbaşkanı ile bir araya gelen Sisi’nin hemen ardından Fransa’yı ziyaret etmesi şaşırtıcı değil. Doğu Akdeniz’de ve Libya’da Türkiye’ye karşı oluşturulmaya çalışılan ittifakın yeni bir adımı. Bu arada Mısır’ın Fransa’dan silah alımlarına hız vermesi de bir başka boyut.
Sisi-Macron buluşmasını; iki ülkenin işbirliğini daha ileriye taşıma hamlesi olarak görmekteyim. Libya’da dev petrol yatırımları bulunan Fransız petrol şirketi Total, Güney Kıbrıs’ın ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgelerde de (MEB) ruhsat alan şirketler arasında. Siyasi ve askeri işbirliğinin asıl ağırlıklı boyutu ekonomi ve enerji işbirliğine odaklanmış durumda!
7.ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile ilişkileri düzeltme arayışında olduğunu, gizli görüşmeler yürütüldüğünü ve ABD olarak bundan son derece memnuniyet duyduklarını açıkladı. James Jeffrey’in bu açıklaması, iktidarın İsrail’in yanı sıra Mısır ile de kapalı kapılar ardında normalleşme ve yalnızlıktan çıkış yolları arama çabasında olduğunu teyit ediyor!
Önceki hafta İsrail ile istihbarat yetkilileri düzeyinde görüşmeler yürüten Türkiye’nin, benzer bir süreci Mısır ile de yürütmekte olduğu iddiaları Amerikan basınında geniş yer aldı. İç kamuoyundan gizlenen arka kapı diplomasisinin ABD temsilcisi James Jeffrey tarafından açık edilmesi, bu girişimlerin ABD’nin de bilgisi dahilinde yürütüldüğünü, Joe Biden yönetimine hazırlık yapıldığını gösteriyor.
Oysa Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de dengelerin değişmekte olduğu bir dönemde, açık ve şeffaf diplomasi ile İhvancı dış politikadan dönüşle kısa sürede pek çok bölge ülkesi ile ilişkileri düzeltmek, normalleştirmek, sorunlu-kavgalı ülke olmaktan çıkmak, siyasi ve ekonomik anlamda işbirliği sağlamak olanaklı… Anlaşıldığı kadarıyla iktidar, kendisini İhvancılığa endeksleyip angaje ettiği için geri adım atmakta, politika değişikliğine gitmekte zorlanıyor ve bunu kamuoyundan gizliyor. Bir takım pazarlıklarla hayata geçirmeye çalışıyor.
Türkiye’nin çıkarları, ulusal dış politikasının gerekleri doğrultusunda tüm ülkelerle karşılıklı saygı ve içişlerine karışmama ilkesi üzerine kurulu bir diplomasiye hızla dönülmesi gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında da Mısır-Türkiye ilişkilerinin Mısır-Fransa ilişkilerinden çok daha ileri düzeyde olmasının önünde bir engel olmadığı apaçık görülüyor!
8.Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi’nin araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’de hane halklarının sadece yüzde 20’si tasarruf edebiliyor. Tasarruflar altın, gayrimenkul yatırımı ya da vadeli TL hesabı şeklinde yapılıyor. Halkımız muhtemelen iktidar korkusundan dolar-euro ile tasarruf ettiğini söyleyemiyor. Bu çerçevede 4 Aralık’ta 258,9 milyar dolara ulaşan bankalardaki döviz hesaplarının kime ait olduğu sorusu yanıtsız kalıyor!
Cumhurbaşkanlığı bünyesinde oluşturulan Finans Ofisi (CBFO) 6 Aralık’ta ülke çapında 15 bin kişiyle yapıldığını duyurduğu "Türkiye Hanehalkı Finansal Algı ve Tutum Araştırması" sonuçlarını açıkladı. Araştırmada ana amaç finansal piyasaların derinleştirilmesi ve bankacılık dışı kesimin büyütülmesi konusunda iktidarın alacağı kararlara esas teşkil edecek bir altyapı oluşturulması. Tasarruflar ağırlıkla bankalar üzerinden yapılıyor. O nedenle CBFO’nun önümüzdeki dönemde bankacılık dışındaki finansal kesimlerde tasarruf yapılmasını özendirmek, bu alanda farkındalık yaratmayı, ‘tasarruflardan faiz geliri elde etme bağımlılığını azaltmayı’ hedeflediği kaydediliyor.
Araştırmaya göre Türkiye’de hane halkının sadece yüzde 20’si tasarruf edebiliyor. Hane halklarının yüzde 80’i tasarruf edebilecek gelirden yoksun iken, tasarruf edebilen yüzde 20, gelecek kaygısı ile tedbir amaçlı tasarrufta bulunuyor. Yatırım amaçlı tasarruf geri planda. Yani 83 milyonluk Türkiye’de tasarruf yapabilecek gelire sahip hane sayısı 4,6 milyon, kişi sayısı da 15,6 milyon. Yüzde 80’in tasarruf edemediği Türkiye’de tasarruf edebilen kesim, iktidara ve ekonomi politikalarına güvenmediği için parasını altına, gayrimenkule yatırıyor. Döviz tasarruf ettiğini söyleyen kimse adeta yok derecesinde ve yüzde 3 düzeyinde. ‘Asla tercih edilmeyen yatırım araçları’ sıralamasında da döviz ilk sıralarda yer alıyor!
Oysa 4 Aralık 2020 haftası Para-Banka İstatistiklerine göre, döviz mevduat hesapları bir haftada 3 milyar 231 milyon dolar daha arttı. Bankalardaki toplam döviz mevduatı ise 258 milyar 921 milyon dolara yükselerek toplam mevduatın yüzde 58’ine yaklaştı. Cumhurbaşkanlığı araştırmasına yanıt verenler muhtemelen olar-euro tasarruf ettiklerini söyleyemediler!
Bankalarda milyarlarca dolarlık tasarrufun varlığı MB kayıtlarıyla ortada iken, CBFO araştırmasında beyan edenlerin ise yüzde 3’lerde kalması, bu yüz milyarlarca doların kime ait olduğu sorusunun sorulmasını gerektiriyor. Aynı zamanda araştırma sonuçlarının Türkiye’nin gerçek tablosunu yansıtmadığı açığa çıkıyor!
9.AK Parti iktidarlarında Asgari Ücret, “Sefalet Ücretine” dönüştü. Bu yılın Ocak ayındaki Dolar/TL kuru ile 392 dolar iken, şu anda 294 dolar ve 11 ayda yaklaşık 100 dolar eridi! Yeni asgari ücretin 392 dolarlık seviyeye gelmesi için bile en az 3.057 TL olması gerekiyor. İktidar yine, milyonlarca çalışanı yakından ilgilendiren asgari ücret konusunda TÜİK’in enflasyon rakamları makyajının ardına gizleniyor!
AK Parti hükümetleri döneminde alım gücü hızla düşen, giderek sefalet ücretine dönüşen asgari ücret son 4-5 yılda ise iyice eridi ve anlamsız hale geldi. Her kesimdeki çalışanlar ağır hak kayıplarına uğradı.
Eurostat verileriyle bir dönem Macaristan, Polonya, Romanya, Bulgaristan, Çekya, Letonya gibi AB üyesi ülkelerin de üzerinde olan asgari ücret, şimdi gerek Avrupa gerekse dünya sıralamasında, ILO sıralamasında en gerilere düştü!
Sadece bu yılın Ocak ayında 2.300 TL olarak tespit edilerek yürürlüğe giren mevcut asgari ücret 11 ay önce Dolar/TL kuru ile 392 dolar iken şu anda 294 dolara karşılık geliyor. Asgari ücretli 11 ayda yaklaşık 100 dolar yoksullaştı! [2020 Asgari Ücret: Aylık brüt 2.943 TL, aylık net 2.324,70 TL, günlük brüt 98,10TL]
Daha da önemlisi asgari ücretin dolar karşılığının ilk kez dünyada da sefalet düzeyi olarak kabul gören günlük 10 dolar, aylık 300 dolarlık yaşam seviyesinin de altına inmiş olması!
Bilindiği gibi geçen hafta Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, asgari ücret ile geçimini sağlamaya çalışan yurttaşlarımızın, insani yaşam koşullarına kavuşabilmesi için asgari ücretin en az 3.100 TL olması ve vergiden muaf olması gerektiği önerisini kamuoyuyla paylaşmıştı.
Asgari ücretin net ele geçen tutarının en az 3.100 TL olması, çalışanların alım gücünün güncel ekonomik şartlarda bir nebze de olsa korunmasını sağlayabilecek bir tutardır. Asgari ücretin daha da iyileştirilmesi, çalışan kesimin yüzünün gülmesi CHP iktidarının hedefleri arasındadır.
Yeni asgari ücretin 2020 başındaki 392 dolarlık seviyeye gelmesi için en az net 3.057 TL olması gereklidir. İşverenler üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi, kayıt dışı istihdamın ve asgari ücretin de altında işçi çalıştırmanın önlenmesi için gelir vergisinden muafiyet esas olmalıdır. Tüm ücretli çalışanlara uygulanan asgari geçim indirimi (AGİ) oranı, asgari ücretin brüt tutarına yükseltilmelidir.
10.ILO’nun 131 sayılı sözleşmesi asgari ücretin hesaplanmasında tek işçinin değil dört kişilik bir işçi ailesinin en temel insanca yaşam gereksinmelerinin karşılanmasını gerekli ve zorunlu sayıyor. Bu nedenle asgari ücret hesaplanırken 4 kişilik ailenin, açlık ve yoksulluk hesabı rakamlarının asgari ücretin tespitinde dikkate alınmasını ön koşul olarak kabul ediyor. Ancak AK Parti, Asgari Ücret ile ilgili bu sözleşmeyi Meclis’e getirmiyor!
2004 yılında çıkarttıkları yönetmelik çerçevesinde oluşturulan kriterlerle tek işçi için asgari ücret belirlemeyi sürdüren iktidar, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) asgari ücret tespitiyle ilgili 131 sayılı sözleşmesini imzalamamakta ve TBMM onayına sunmamakta ısrar ediyor. Asgari Ücret Tespit Mekanizması ve Komisyon oluşumunu öngören 28 sayılı ILO sözleşmesi Türkiye tarafından imzalanmasına karşın, asgari ücretin hesaplanması yöntemini ve kriterlerini içeren 131 sayılı sözleşmeyi yıllardır imzalamaktan kaçınarak insanca yaşam koşullarından milyonlarca asgari ücretliyi mağdur etme tavrında ısrarını sürdürüyor. Asgari ücret tespit komisyonundaki temsil yapısı nedeniyle iktidar ve işveren ağırlıklı olması, işçileri temsilen komisyonda yer alan Türk-İş’in taleplerinin kabul görmesini olanaksız kılıyor.
Öncelikle Türkiye’nin de ilk üyeleri arasında yer aldığı ILO’nun 131 sayılı sözleşmesi Türkiye tarafından imzalanarak TBMM’de onaylanmalı ve asgari ücretin tek işçi için değil, 4 kişilik bir işçi ailesinin asgari insanca yaşam koşullarını karşılayacak düzeyde belirlenmesi yasal zorunluluk haline getirilmelidir. Ayrıca, komisyon yapısında çalışanların daha güçlü konumda olmasına zemin sağlayacak şekilde düzenlemeye gidilerek 2004 yılında çıkartılan yönetmelik yeniden oluşturulmalıdır. İşverenlerin üzerindeki istihdam vergileri ve ödemelerin yükü azaltılarak, kayıtlı ve daha fazla istihdama olanak sağlanmalıdır. Aksi halde, son yıllarda sürekli tekrarını gördüğümüz şekilde yeni asgari ücret de TÜİK’in makyajlı enflasyon verilerine göre iktidar temsilcisi tarafından belirlenerek komisyona getirilecek çalışanların temsilcisi Türk-İş’e ise yine toplantıyı terk etmek ya da yeni asgari ücret kararına muhalefet şerhi yazmak dışında bir seçenek kalmayacaktır.
Çalışma mevzuatımızda 1936 yılından bu yana 84 yıldır yer alan asgari ücret konusunda artık güncel yaşam ve ekonomik koşullar da dikkate alınarak hesaplama, belirleme, vergilendirme ve karar alma mekanizmalarının bugüne uyarlanarak bir yasal düzenlemeye gidilmesi elzem hale gelmiştir! 1 işçi için belirlenen bir ücretle 4 kişilik bir işçi ailesinin geçinmeye mecbur edilmesi, insan haklarına aykırıdır!
11.TÜİK, salgının olmadığı geçen yılın Eylül ayına kıyasla, bu yılın aynı ayında salgına, binlerce işyerinin kapanmasına rağmen işsizliğin 1,1 puan azalarak yüzde 12,7 olduğunu açıkladı. 20 yaş ve altındaki gençler sokağa çıkamazken genç işsizlik 2 puandan fazla düşmüş. Kısa çalışma ve nakdi ödeme desteği 2021 Haziran’ına kadar uzatıldığı için günlük 39 TL karşılığında ücretsiz izne çıkarılanlara artık “işsiz” denmiyor!
Ağustos-Eylül-Ekim dönemi ortalamasını kapsayan Eylül 2020 İşsizlik ve İstihdam rakamları açıklandı. Geçen yılın aynı dönemine kıyasla 1,1 puan azalan işsizlik oranı yüzde 12,7 olarak duyuruldu. Aynı dönemde tarım dışı işsizlik ise 1,5 puanlık azalarak yüzde 14,9 düzeyine geriledi. Eylül 2020 itibarıyla; İşgücü, önceki aya göre 25 bin kişi azalarak 31 milyon 724 bin, çalışan sayısı 153 bin artarak 27 milyon 707 bin, işsiz sayısı 178 bin kişi azalarak 4 milyon 16 bin ve işsizlik oranı da 1,1 puan azalarak yüzde 12,7 oldu. Böylece işsizlik son 22 ayın en düşük düzeyine indi! Bu dönemde istihdam edilenlerin yani çalışanların sayısı 733 bin kişi azalarak 27 milyon 707 bin kişiye, istihdam oranı da 2 puan azalışla yüzde 44,1'e indi. Genç işsizlik TÜİK’e göre azalarak yüzde 24,3’e inerken gençlerin istihdamında da 2,4 puan düşüş yaşandı ve yüzde 31,6’ya indi. Genç nüfusta işgücüne katılma oranı ise 4,2 puanlık azalışla yüzde 41,8'e geriledi. TÜİK verilerine göre 15-64 yaş grubunda işsizlik oranı da aynı dönemde 1,2 puanlık azalarak yüzde 12,9’a geriledi. Bu yaş grubunda istihdam oranı 1,8 puan düşerek yüzde 49'a, işgücüne katılma oranı da 2,9 puan azalarak yüzde 56,2'ye geriledi. TÜİK’in açıkladığı rakamlara baktığımızda gerek istatistiki olarak gerekse akıl-mantık ve ekonominin gerçekleri bağlamında toplumla, insanlarla, çalışanlarla ve işsizlerle en hafif tabirle alay edildiğini söylemek durumundayım.
TÜİK’in alt verilerinde de ilginç rakamlar söz konusu. Örneğin ‘iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar’ 4 milyon kişinin üzerinde. İş bulmaktan umudunu kesenler 1,4 milyon, umudunu yitirmemekle birlikte çeşitli nedenlerle iş arayamayanlar ise 2,7 milyon kişi! Şayet çalışma çağındaki nüfus artıyor ama işgücüne katılım ve istihdam yani çalışan artmıyorsa işsiz sayısının artmış olması lâzım. Oysa TÜİK’e göre durum tam tersine işsiz sayısı da azalıyor. Geçen yılın Eylül ayından daha az işsiz var. İşsiz sayısı azalınca işsizlik oranı da azalıyor.
Yani TÜİK diyor ki, çalışma çağındaki nüfus artıyor ama bunlar çalışmak istemiyor, işgücüne katılmıyor, iş de aramıyor, hepsinin keyfi yerinde!
TÜİK, iktidarın talimatı doğrultusunda derlediği rakamlarda, gerçekte işsiz olanlara işsiz demiyor. Salgın gerekçesiyle işten çıkartma yasak ama ücretsiz izne çıkartmak serbest. İşten çıkartılan ve ücretsiz izne gönderilenler işsiz sayılmıyor. Buna ilave olarak işsiz olduğu halde günlük 39 TL nakdi ödeme desteği, kısa çalışma ödeneği verilerek evlerinde oturtulanlar da işsiz sayılmıyor. Pek çok işyeri, işletme alınan idari kararlarla, yayınlanan genelgelerle kapatıldı, faaliyetleri kısıtlandı, çalışma süreleri sınırlandırıldı ancak buralarda çalışırken söz konusu önlemlerden ötürü işsiz kalanlar da işsiz sayılmıyor. 20 yaş ve altı, 65 yaş ve üstü grubunda olanlar belirli saatler dışında dışarı çıkamadıkları, işe gidemedikleri, emekliyse ikinci bir işte çalıştığı halde işinden ayrılmak zorunda kaldığı halde işsiz sayılmıyor!
Geçen yıl ortada korona salgını, kapanan yüz binlerce iş yeri-işletme, sokağa çıkma yasakları yokken, oteller, tatil köyleri, restoranlar, kafeler, kahvehaneler, halı sahalar vb. açıkken daha fazla olan işsiz sayısı bu yıl tüm bu sıraladıklarım yaşanmasına rağmen geçen yıla göre düşmüş! İnsanlar işini kaybettiği halde çalışmak istemiyor, işgücüne katılmıyor, çalışanlar işgücü piyasasından çıkıyor, istihdam edilenler azalıyor ama işsizlik artmıyor! Aksine azalıyor!
12.Kurumların saygınlığı ve güvenilirliği, görevlerini şeffaf, doğru, ilkeli şekilde yapmaları sayesinde sağlanır. Salgının Mart’ta başlayıp şiddetlendiği ilk dalgada Nisan-Haziran dönemi ekonomik kapanma ve daralmanın en üst düzeye çıktığı dönemdi. İkinci çeyrek büyüme hızı bu çerçevede eksi yüzde 9,9 olarak açıklandı. Bu hepimizin beklediği bir sonuçtu. Ancak aynı dönemde, TÜİK yine işsizliğin azaldığını ve yüzde 12,9 olduğunu açıklamıştı!
30 Kasım’da açıklanan 3.Çeyrek büyüme hızı verisinde ise bu kez tüm tahminleri ve beklentileri aşan bir büyüme hızı yüzde 6,7 olarak açıklandı. Yani Temmuz-Ağustos-Eylül dönemini kapsayan üç aylık dönemdeki büyüme oranı adeta rekor kırmıştı. En temel ekonomi ilkesi, yüksek büyümenin yaşandığı dönemde işsizliğin de azalması iken, TÜİK’in söz konusu 3. Çeyrekte açıkladığı işsizlik oranı yükselmiş ve yüzde 13,2 olmuştu! Yani yüzde 9,9 eksi büyüme yaşanan ikinci çeyrekte işsizlik yüzde 12,9 iken, yüzde 6,7 büyüme yaşanan üçüncü çeyrekte işsizlik azalacağına artmış ve yüzde 13,2’ye yükselmiş! O zaman açıklanan üçüncü çeyrek büyüme hızı verisinin doğru hesaplanıp hesaplanmadığı sorgulanmalıdır! Şimdi salgının yeniden ikinci dalgayla pik yaptığı, ekonominin hızla daraldığı bir 4. Çeyrek sürecinin sonlarına gelinirken, tüm dünyanın aksine Türkiye’de işsizlik azalıyor. Bu da TÜİK açısından sorgulamaları, verilerin güvenilirliği tartışmalarını beraberinde getiriyor.
Bu açıdan TOBB-ETÜ Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi’nin (SPM) verisine dikkat çekmek isterim. Son dönemde iktidarın yan kuruluşuna dönüşen TOBB yönetiminin dışında Ekonomi Teknoloji Üniversitesi’ndeki (ETÜ) bilim insanları en azından gerçeklerin üzerini örtmek yerine doğrusunu ortaya koymak yönünde çaba gösteriyor.
TOBB-ETÜ SPM, 2 Aralık’ta yaptığı açıklamada TÜİK’in 10 Aralık’ta işsizlik oranını yüzde 12,7 olarak açıklayacağı tahmininde bulunmuştu. SPM’nin kendi geliştirdiği hesaplama yöntemine göre ise geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 23,1! Açıkladığı yüzde 12,7’ye inen resmi işsizlik verisinin yaklaşık 11 puan üzerinde. Çalışma çağındaki 62,8 milyon nüfusun 14 milyonu işsiz!
13.BDDK, yasal takibe intikal etmesi gereken kredilerle ilgili süreyi 30 Haziran 2021’e kadar uzattı. Böylece batık kredilerle ilgili gerçek risk tablosu 6 ay daha verilere yansıtılmayacak. BDDK verilerinde takipteki batık krediler 151 milyar TL. Gerçek tutarın bundan kat kat fazla olduğu gerekçesiyle Moody’s, Fitch gibi kuruluşlar Türk bankalarını uyarıyor. Olası bir ‘Bankacılık Krizi’ BDDK kararıyla 6 ay daha erteleniyor!
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), daha önce salgının başlamasının ardından aldığı bir kararla bankaların tahsili geciken, geri alamadıkları kredilerle ilgili yasal takibe intikal süresini 90 günden 180 güne (6 ay) uzatmıştı. Geçtiğimiz hafta BDDK tarafından alınan yeni bir kararla 31 Aralık’ta sona erecek olan bu uygulamanın süresi 30 Haziran 2021’e kadar uzatıldı. Bankalardan 100 bin dolar ve üzeri tutardaki döviz alım-satımlarındaki bir günlük valörü de yürürlükten kaldırdı. BDDK kararının kapsamında ihtiyaç kredilerinin yanı sıra taşıt, konut ve tüketici kredileri ile tüm ticari krediler de yer alıyor. Söz konusu uygulamadan yeniden yapılandırılan kredilerin yanı sıra, kredi kartı borçları da yararlandırılacak. Bankalar, kredi kartı borçlularına da ödemesiz dönem tanımlayabilecekler.
BDDK’nın 4 Aralık 2020 haftasına ait son bankacılık verilerinde takipteki alacakların tutarı 151 milyar 68 milyon TL olarak görünürken, bunun 135 milyar 439 milyon liralık kısmını takibe intikal eden TL kredileri, 15 milyar 628 milyon lirasını ise tahsil edilemeyen döviz kredilerinin TL karşılıkları oluşturuyor. Takibe intikal eden 151 milyar TL içinde 18,7 milyar liralık kısım bireysel kredi (konut, taşıt, ihtiyaç kredisi vb.) ve kredi kartı borçlarından oluşuyor. Kalan 132 milyar 323 milyon liralık tutar ise ticari kredilerden takibe verilmiş olan kısım. BDDK’nın 151 milyar TL’lik tutarı batıkların gerçek boyutlarını yansıtmıyor.
Fitch, Moody’s, S&P gibi uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, Türk bankacılık sektörünün batık ve geri dönmeyen kredi risklerinin olağanüstü boyutlara ulaştığını, risklerin 2021’de artacağı uyarısında bulunuyorlar.
BDDK’nın bu kararıyla her an ortaya çıkabilecek bir bankacılık krizi ile batıkların bilançolara negatif yansıması yanında, iflas ve konkordatoları patlatacak bir reel sektör krizi 6 ay daha ötelenmiş oldu. Ayrıca BDDK’nın döviz-alım satımlarında bir günlük valör uygulamasını kaldırması, spekülatif döviz talebinin azaltılmasını, bankalardaki ya da yastık altındaki dövizin bozdurulmasına zemin hazırlamayı da amaçlıyor.
14.Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Küresel Görünüm Raporu’nda Türkiye ekonomisi ile ilgili gerçeğe dayalı “kötümser” öngörüler yer alıyor. Türkiye’nin GSYH’sının 2020 yılında 649, 2021 yılında ise 652 milyar dolar olacağı öngörülen rapordaki bu verilerle, uzun yıllar sonra Türkiye ilk kez dünyanın en büyük 20 ekonomisi (G20) sıralamasının dışında kalacak. 2021’de ekonomik toparlanma ihtimali zor görülüyor!
TÜİK’in açıkladığı 3. Çeyrek büyüme hızı verisiyle, dolar bazında GSYH’nın yıllık tutarı, yüzde 6,7’lik büyüme hızına rağmen 736,1 milyar dolar olmuştu. Bu tutar 2010 yılı ile aynı düzeydeydi. Kişi Başına Milli Gelir ise 8850 dolarla 2009 yılının da altına inmişti. Türkiye ekonomisi, ilk çeyrekte yüzde 4,5 büyürken, salgının ilk dalgasının yaşandığı ikinci çeyrekte yüzde 9,9 küçüldü. Üçüncü çeyrekte baz etkisinden kaynaklanan katkıyla yüzde 6,7 büyüme sağlandı. Salgının ikinci dalgasının yükselmesi, alınan önlemler, krediye erişimin zorlaşması ve faiz artışlarıyla, yüksek enflasyon sürecinde dördüncü çeyrek büyümesinin yüzde 1-1,5 arasında ya da eksi olması söz konusu. Bu durumda 2020 yılının tamamına yönelik büyüme hızı ise büyük olasılıkla 0 ya da yüzde 0,50-0,60 arasında kalacak. Şu anda gizlenen verilerle ağırlaşan ekonomik tabloda yer alan sorunların büyük bölümü 2021 yılına devrediliyor.
Dolayısıyla IMF ve OECD 2021 için daha iyimser tahminlerde bulunsa da Türkiye ekonomisi için yapılan projeksiyon, 2020’den devredecek ağır ekonomik sorunlardan ötürü umulan büyüme yakalanamayacak!
Sadece GSYH ve Kişi Başına Düşen Milli Gelir açısından sıralamadaki bu değişim gerçekleşse de bölgesel ve küresel dengeler, stratejik konum vb. kriterler de G20 sıralamasında yer alan diğer önemli ölçüler. Bu açıdan bakıldığında, GSYH’daki sıralama değişse de Türkiye’nin G20 ülkeleri içinde anılmaya devam edeceğini, G20 zirvelerine davet edilerek yer alacağını öngörmekteyim.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
14 ARALIK 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap