Toprak: “Madenler kâr paylaşımı esasıyla 25-30 yıllığına iktidara yakın şirketlere verildi”

CHP Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, “2002’den bu yana bu iktidar döneminde iş kazaları, özellikle maden faciaları ve can kayıpları büyük artış gösteriyor. Hiçbir iktidar döneminde bu iktidar dönemi kadar maden ruhsatı dağıtılmadı. Zeytinlikler, yeşil alanlar, ormanlar, maden rantına açıldı.  Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) ve TTK’ya ait linyit ve taşkömürü maden sahalarının işletmesi rödovans yöntemiyle, kâr paylaşımı esasıyla 25-30 yıla varan sürelerle iktidara yakın özel şirketlere, müteahhitlere verildi.” açıklamasını yaptı.

CHP Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak yaptığı açıklamada şunlara değindi:

“ERDOĞAN İKTİDARINDA 20 YILDA, HAYATINI KAYBEDEN MADENCİ SAYISI 1983’E YÜKSELDİ”

Bartın-Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ait maden sahasında; Sayıştay başta olmak üzere denetim raporlarında tüm uyarılara rağmen alınmayan önlemlerin, ihmallerin sonucunda, adeta bir katliam yaşandı! Facianın ardından iktidar sözcülerinin de dezenformasyon uyarısı yapmaları, TBMM’den geçirilen dezenformasyon ve gerçeği örtme, halkın haber almasını engelleme yasasının gerçek amacını daha ilk günden açık etti!   

2002’den bu yana bu iktidar döneminde iş kazaları, özellikle maden faciaları ve can kayıpları büyük artış gösteriyor. Hiçbir iktidar döneminde bu iktidar dönemi kadar maden ruhsatı dağıtılmadı. Zeytinlikler, yeşil alanlar, ormanlar, maden rantına açıldı.  Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) ve TTK’ya ait linyit ve taşkömürü maden sahalarının işletmesi rödovans yöntemiyle, kâr paylaşımı esasıyla 25-30 yıla varan sürelerle iktidara yakın özel şirketlere, müteahhitlere verildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve başında bulunduğu AK Parti iktidarında (2002-2022) 20 yılda, 41 madencinin yaşama veda ettiği Amasra faciası da dahil, maden ocaklarındaki ihmallerde hayatını kaybeden madenci sayısı 1983’e yükseldi. İşçinin, çalışanın hayatını hiçe sayan, güvenli ve sağlıklı çalışma ortamını işçilere çok gören, madenleri, işletmeleri kâr hırsı odaklı bir anlayışa dönüştüren bu politikalarla Türkiye, Eurostat verileriyle iş kazalarında, işçi ölümlerinde Avrupa’da birinciliğe yükseldi. Türkiye yine bu iktidar döneminde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) istatistik ofisinin (ILOSTAT) 2021 verileriyle, dünya sıralamasında 9’uncu!

“GENÇ İŞSİZLERİN ULAŞTIĞI VAHİM TABLOYU GİZLEMEK İSTİYOR”

İlk 500’de Türkiye’den üç özel üniversite Çankaya Üniversitesi, Koç ve Sabancı üniversiteleri yer alırken sıralamada her yıl çok önlerde olan Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) 501-600 arasında yer bulabildi. Özel Bahçeşehir Üniversitesi ile devlet üniversiteleri Hacettepe ve İTÜ sıralamada 600-800 arasında. Bilkent, Boğaziçi, Düzce, Fırat, İstanbul Medeniyet ve Özyeğin Üniversitelerinin sıralamadaki yerleri 800-1000 arasında oldu.

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) verilerine göre halen 129’u devlet üniversitesi, 75’i vakıf üniversitesi ve 4’ü vakıf meslek yüksek okulu olmak üzere 208 üniversite ve yüksek okul faaliyet göstermektedir.

Bu yüksek öğrenim kurumlarında 2022-2023 öğrenim yılı itibarıyla kayıtlı öğrenci sayısı 4 milyon 579 bin 47’si dört yıllık lisans öğreniminde olmak üzere, ön lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileriyle toplam 8 milyon 296 bin 959’a ulaşmaktadır. Diğer deyişle 85 milyonluk nüfusun yaklaşık yüzde 10’u üniversite öğrencisi konumundadır. Üniversitelerdeki öğrenci sayısı pek çok Avrupa ve dünya ülkesinin nüfusundan daha fazla olan Türkiye’nin yüksek öğrenimin içeriği, kalitesi, niteliği açısından dünya sıralamasının diplerine gerilemesi, iktidarın eğitime bakışının, bilime mesafeli durma zihniyetinin sonucudur. İktidar üniversitelere yönelik izlediği politikalarla; 8 milyon gencin işsizler ordusuna dahil olmasını 4 yıl geciktirerek, yüksek öğrenimi, üniversiteleri ve üniversite mezunu genç işsizlerin ulaştığı vahim boyutları gizlemek istiyor!

“ERDOĞAN’IN YOLSUZLUK VE RÜŞVETLE MÜCADELE İÇİN HAZIRLIK BAŞLATTIKLARINI İFADE ETMESİ İLK AĞIZDAN İTİRAFDIR”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, aile bireylerinin kurucusu ve yöneticisi olduğu Türkiye Gençlik Vakfı’nda (TÜGVA) gençlere hitap ederken, yolsuzluk, rüşvet ve yoksulluktan arınmış bir Türkiye’yi kurma hazırlıklarına başladıklarını ilan etti. Böylece iktidarları boyunca yolsuzluk ve rüşvete göz yumduklarını, yoksulluğu rutinleştirerek siyasi amaçla istismar ettiklerini itiraf etti!

Salondaki gençlerin çoğu 20’li yaşlarda olduğu için, AK Parti 2002’de iktidara geldiğinde 2-3 yaşlarında veya azami 4-5 yaşındaydılar. Oysa 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidar olan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’nin en temel kampanya vaadi yolsuzluk-yoksulluk ve yasaklarla mücadele, 3Y olarak nitelendirdikleri bu tabloyu ülke gündeminden yok etmek idi. 20 yıl sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkıp yolsuzluk, yoksulluk ve rüşveti yok etmek vaadiyle hazırlıklara başladıklarını ifade ederek, 20 yıl önceki vaatlerini hatırlamayan gençleri buna inandırmaya çabalıyor. Türkiye, bu iktidar döneminde yolsuzluk ve rüşvetin sona erdirilmesi yerine tam anlamıyla yolsuzluk ve rüşvet bataklığına dönüştürüldü.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yoksullukla mücadeleyi 20 yıl sonra yeni bir vaat gibi gençlere söylemesi, yolsuzluk ve rüşvetle mücadele için hazırlık başlattıklarını ifade etmesi, 20 yıllık iktidarları boyunca tüm rüşvet, yolsuzluk, vurgun, soygun, kara para, kayıt dışı servetlere bilerek göz yumduklarının, görmezden geldiklerinin, yargıda hesap sormadıklarının ilk ağızdan itirafıdır. TBMM’den geçirilen Dezenformasyon Yasası iktidarın yasakları normalleştirme ve hayatın her alanına yayma niyetinin ürünüdür!

“GİDİŞAT YILSONUNDA 55-60 MİLYAR DOLARLIK CARİ AÇIK RAKAMINA VARILACAĞINI İŞARET EDİYOR”

Ocak ayından bu yana sekiz ayda 28 milyar 307 milyon dolara ulaşan kaynağı belirsiz döviz girişleri, geçen yılın aynı döneminde 13,1 milyar dolardı. Geçen yıla göre yüzde 115 artan kaynağı belirsiz girişler, bugüne kadar görülen en yüksek tutarlardan birisi. Bu rakamlar aynı zamanda sekiz ayda 39,7 milyar dolar olan cari açığın 28,3 milyar dolarının kaynağı belirsiz döviz girişleriyle finanse edildiği gösteriyor. Dolayısıyla normal ve şeffaf bir ekonomide çok ciddi şüphe uyandırması gereken, görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir durum.

Cari açıktaki gidiş yılsonunda 55-60 milyar dolarlık bir açık rakamına varılacağını işaret ediyor.  MB rezervleri swap hariç eksi 59 milyar dolar düzeyine inmişken hızla büyüyen cari açığın şüpheli döviz girişleriyle finanse edilmesi, içeride ve dışarıda normal görünmüyor. Cari açıktaki artışın temel nedenlerinin başında dış ticaret açığının her ay rekor kırarak eylül itibarıyla 90 milyar dolara yaklaşması geliyor. Döviz dengesindeki bu görüntü, kaynağı belirsiz girişlerin yüksek tutarlara ulaşması, TÜİK gibi MB’nin hesapları için de güvenilirlik sorununu öne çıkartıyor.

“YAPILACAK ÜCRET ZAMLARI BİR-İKİ AYDA ENFLASYON KARŞISINDA EKSİYE DÜŞECEK”

Eylül ayında Tarım-ÜFE’deki artış ağustosa göre bir ayda yüzde 7,14 olurken, ocak-eylül dönemi 9 ayda yüzde 113,98’yükseldi. Geçen yılın aynı ayına göre yıllık Tarım-ÜFE artışı ise yüzde 156 seviyesine ulaştı. Tarım-ÜFE endeksinde kapsanan 84 gıda maddesi ve üründen 48’inin ortalama fiyatında sert yükselişler gerçekleşti. Tarım-ÜFE’deki bu gelişme önümüzdeki aylarda üretim maliyetlerindeki yükselişin hızlanacağını, üretici fiyatındaki yükselişlerin market ve Pazar fiyatlarına daha yüklü zamlar olarak yansıyacağını gösteriyor.

İktidar seçim ekonomisiyle yılbaşında asgari ücrette, emekli maaşlarında, memur aylıklarında enflasyonun tahribatını giderme vaadini dile getirse de gıda enflasyonu ve fiyatların ulaşacağı seviyeler, bu yılbaşında ve temmuz maaş zamlarından sonra yaşandığı gibi, yapılacak ücret zamlarının bir-iki ayda enflasyon ve zamlar karşısında eksiye düşmesini kaçınılmaz kılacak. İvedi olarak yapılması gereken, kapsamlı bir üretime destek paketinin ilan edilmesi, üreticinin her türlü girdi maliyetlerine nakdi destek ve sübvansiyon sağlanarak hem üreticinin hem tüketicinin yaklaşan gıda enflasyonu krizine karşı korunmasıdır.      

DOLAR/TL BEKLENTİSİ İSE 22,07'DEN 23,61'E YÜKSELDİ!

Merkez Bankası Piyasa Katılımcıları Anketi (MB-PİKA) Eylül 2022 sonuçlarının ağırlıkla enflasyon ve kur artışları üzerinde yoğunlaştığı her iki alanda da iktidarın söylemlerinin tersine sonuçlar beklendiği görülüyor. Katılımcıların yanıtlarında yılsonu enflasyon beklentisi ağustos ayında yüzde 67,73 iken eylül anketinde yüzde 67,78’e yükseldi. Ekim ayı tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi de bir önceki ayda yüzde 2,94 iken eylül döneminde yüzde 3,39’a çıktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin algı amaçlı dile getirdikleri yılsonundan itibaren enflasyonun düşmeye başlayacağı, böylece faiz düşünce enflasyonunda düştüğünün görüleceği şeklindeki ifadelerine karşılık PİKA katılımcısı sektör temsilcilerinin 12 ve 24 ay sonrasına dönük enflasyon beklentileri de eylül ayında, ağustosa göre artış gösterdi.

Yılsonu dolar/TL kuru için ağustos ayında 19,51 TL olan beklenti, eylülde 19,82 TL’ye çıkarken, 12 ay sonrası dolar/TL beklentisi ise 22,07'den 23,61'e yükseldi.  Dolayısıyla önümüzdeki bir yıl boyunca döviz kurlarının artmaya, TL’nin değer kaybetmeye devam edeceğini yansıtan bu sonuçlar iktidarın ‘liralaşma’ stratejisinin, Yeni Ekonomi Politikası diye sunulan tutarsız mali ve parasal politikaların karşılık bulmadığını apaçık gösteriyor.

Merkez Bankası (MB) anketinde katılımcılar politika faizinin yüzde 11,22’ye yılsonunda ise yüzde 9,41 düzeyine inmesini bekliyorlar. MB-PİKA eylül sonuçları gerek reel sektörün gerekse finans sektörünün ekonomiye dönük endişelerinin sürdüğünü, enflasyon ve döviz kurlarında ise karamsarlığın arttığını, uygulanan ekonomi, maliye, para politikalarına güvenilmediğini apaçık sergiliyor

“RUSLARIN SAVAŞIN ETKİSİYLE BU YILSONUNA KADAR 30 MİLYAR DOLARLIK GAYRİMENKUL ALIMI GERÇEKLEŞTİRECEKLERİ ÖNGÖRÜLÜYOR”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidarları döneminde milyonlarca konut inşa ederek, sorunun çözümüne katkı sağladıkları iddiası, kendi ilan ettikleri 5 yılda 500 bin sosyal konut projesiyle tekzip edildi. Ocak-Eylül döneminde yabancılara yapılan konut satışları 50 bine yaklaşırken her beş konuttan birisini Ruslar aldı.

Türkiye’nin yanı sıra Dubai (BAE), Yunanistan, İspanya, Güney Kıbrıs, Tayland gibi ülkelerde gayrimenkul satın alan Rusların 2015’ten bu yana küresel gayrimenkul pazarındaki alımları yılda ortalama 25 milyar dolar olurken, savaşın etkisiyle bu yılsonuna kadar geçmiş yılların üzerine çıkarak 30 milyar dolarlık gayrimenkul alımı gerçekleştirecekleri öngörülüyor.

Haziran ayından bu yana yabancılara konut satışında ve vatandaşlık verilmesinde 250 bin dolardan 400 bin dolara yükseltilen limitin Rus vatandaşlarını etkilemediği, Türkiye’deki gayrimenkul yatırımlarına aynı hızla devam ettikleri anlaşılıyor.  Özellikle TL’deki aşırı değer kaybı ve kurlardaki yükseliş, yurt dışında ev almayı planlayan Ruslar için Türkiye’yi çok cazip hale getirirken, ilk tercihlerini Türkiye’ye yönlendirmiş görünüyor.

Konut-inşaat alanında iki yılı aşan süreden bu yana devam eden küçülme ve gerileme eylül ayında da devam etti. İktidarın ekonomi modeli, para-faiz-kur politikaları Türk vatandaşları için ev sahibi olmayı hayal bile edilemez noktaya taşırken, sosyal konutlar için 500 TL yatırıp, kurada çıkmayı ummak dışında bir seçenek bırakmıyor.

“İŞKUR’A KAYITLI İŞSİZ SAYISI 3 MİLYON 342 BİN KİŞİYE YÜKSELDİ”

TÜİK’in hesaplamalarına göre ‘atıl işgücü’ olarak adlandırılan geniş tanımlı işsizlik ağustos ayında 2,6 puan azalarak yüzde 19,8’e indi. Bu oran geniş tanımlı işsizlerin; yani çalışma çağında olduğu halde iş bulmaktan umudunu kaybettiği için iş aramayanların ne eğitimde ne işte olan gençlerin, çalışma çağında olduğu halde işgücüne dahil olmayanların, diğer deyişle TÜİK’in ‘işsiz’ olarak tanımlamadığı işsizlerin sayısının 7,3 milyon kişi olduğunu gösteriyor. TÜİK’in yüzde 9,6 olarak açıkladığı dar tanımlı resmi işsizlik oranı ile yüzde 19,8 oranında açıkladığı ‘atıl işgücü-geniş tanımlı işsizlik’ arasındaki makas 10,4 puan! Sadece bu fark bile TÜİK’in işsizlik ölçümleriyle ilgili hesaplamaların ne kadar güvenilir olduğunun sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

TÜİK ile İş ve İşçi Bulma Kurumu (İŞKUR) verileri arasında tutarsızlıklar derinleşiyor. TÜİK işsiz sayısının bir önceki aya göre 100 bin, geçen yılın aynı ayına kıyasla 560 bin kişi azalarak 3 milyon 212 bin kişiye gerilediğini açıklarken, İŞKUR’un Ağustos 2022 bülteninde kayıtlı işsiz sayısının geçen yılın aynı ayına göre 148 bin kişi artarak 3 milyon 194 binden, 3 milyon 342 bin kişiye yükseldiğini duyuruyor.

TÜİK, insanları yok sayarak adeta buharlaştırarak işsiz sayısını düşük gösterebiliyor. İŞKUR kendisine yapılan işsizlik başvurularının kayda girmesinden dolayı gerçeği gizlemekte güçlük çekiyor.  İktidar her alanda, her konuda dezenformasyona başvururken, TBMM’den geçirdiği yasayla ‘yalanı da ben söylerim, dezenformasyonu da ben yaparım’ diyor.

AKPM TÜRKİYE RAPORUNDA ‘DEZENFORMASYON YASASINA' SERT ELEŞTİRİLER YÖNELTİLDİ.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Denetim Komitesi tarafından hazırlanan Türkiye İlerleme Raporu, Türkiye’nin demokrasiden hızla uzaklaştığını, insan hakları ve özgürlüklerin yok edilmeye çalışıldığını gözler önüne serdi. AKPM’nin bazı konularda Türkiye hakkındaki önyargılarının ve taraflı değerlendirmelerinin de yer aldığı rapor, ağırlıklı olarak iktidarın ülkeyi getirdiği ağır baskı ortamı ve yaygınlaşan anti-demokratik uygulamalara ayna tuttuğu için iktidarın tepkisine neden oldu.

AKPM Türkiye raporunda ‘dezenformasyon yasasına' sert eleştiriler yöneltildi. Sansür-Sindirme-Susturma yasasının özellikle seçim öncesi alelacele çıkartılmasından büyük endişe duyulduğu vurgulanırken yasanın Türkiye’nin de imzacıları arasında yer aldığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğüne ağır hasar verdiği, bu hak ve özgürlüklerin kullanımına engeller getirildiği belirtildi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin demokratik kurumları, TBMM’yi, yargıyı önemli ölçüde zayıflattığı, denge-denetim-kuvvetler ayrılı ilkelerini işlevsiz ve yetersiz hale getirdiği uyarısı yer aldı. Seçim yasasında yapılan değişikliklerin, seçim kurullarındaki en kıdemli yargıç ilkesinin değiştirilerek bağımsız yargının gözetim ve denetiminin bertaraf edilmesinin, seçimlerin güvenliği açısından ciddi endişe kaynağı olduğu vurgulandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına saygı gösterilmemesi ve uygulanmaması konusunda da ağır eleştiriler yöneltildi.

Raporun sonuç bölümünde, AKPM’nin Türkiye için denetim süreci çerçevesinde demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarıyla ilgili gelişmeleri yakından izlemesi tavsiyesine yer verildi.

Şimdi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde (AKPM) kabul edilen raporda bir kez daha Türkiye’nin insan hakları, temel hak ve özgürlükler, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti uygulamalarıyla AİHS’ye aykırılıklar nedeniyle denetim sürecine alınması tavsiye ediliyor!”