Özgür Özel Eskişehir’den seslendi: Pusulamız millet, rotamız iktidar
Toprak: Joe Biden, Erdoğan’ın kutlama mesajına hâlâ dönmedi!
CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, kamuoyu ile paylaştığı haftalık raporunda, “Erdoğan’ın 10 Ocak’ta gönderdiği kutlama mektubuna henüz Biden tarafından bir dönüş olmadı” dedi.
Toprak, “ABD’de yeni yönetimin göreve başlamasından bu yana CB Erdoğan’ın 10 Ocak’ta gönderdiği kutlama mektubuna henüz Biden tarafından bir dönüş olmadı. Farklı düzeylerde yapılan resmi açıklamalarda başta Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemleri alımı nedeniyle başlatılan CAATSA yaptırımlarının sürdürüleceği olmak üzere, Halkbank davası, F-35 gibi konulardaki tavırlarda da herhangi bir yumuşama söz konusu değil!” ifadelerini kullandı.
Toprak'ın açıklamasının satırbaşlarından bazıları şöyle:
İktidarın üç aydır yinelediği ekonomik-demokratik reformlar ortada yokken, bir anda yeni bir anayasa yapma tartışılmasının başlatılması manidardır. Anlaşılan ‘sınırsız sorumsuz ama sınırsız yetkili’ tek adam sistemi iktidara yetmemektedir. Hukuk devletinin son kırıntıları, AYM, yitirilen yerel yönetimler rahatsızlık yaratmaktadır. Bu sistemle anayasal zırh sağlayacak bir sistem dizayn etmek istemektedirler!
ABD’de yeni yönetimin göreve başlamasından bu yana CB Erdoğan’ın 10 Ocak’ta gönderdiği kutlama mektubuna henüz Biden tarafından bir dönüş olmadı. Farklı düzeylerde yapılan resmi açıklamalarda başta Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemleri alımı nedeniyle başlatılan CAATSA yaptırımlarının sürdürüleceği olmak üzere, Halkbank davası, F-35 gibi konulardaki tavırlarda da herhangi bir yumuşama söz konusu değil!
Pek çok dünya liderine teşekkür telefonları açan Joe Biden’ın CB Erdoğan’ın kutlama mesajına hâlâ dönmemesine karşılık SDG’nin başındaki Mazlum Kobani’ye annesinin vefatı nedeniyle taziye telefonu açarak görüşmesi de yeni yönetimin Suriye politikası ve Suriye Kürtlerine yaklaşımı açısından dikkat çekici bir işaret!
CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, kamuoyu ile paylaştığı haftalık raporun tamamı şöyle:
İÇ POLİTİKA
- Ekonomik-demokratik reform söyleminden yeni anayasaya geçiş yapılması manidardır!
DIŞ POLİTİKA
- S-400 alımı nedeniyle başlatılan CAATSA yaptırımlarının sürdürüleceği gözleniyor!
- Libya’da yönetim ve dengeler değişti!
- Türkiye, Libya Çözüm Süreci’nde yine masada yok!
- Kıbrıs’ta GKRY’nin tavrı çözüm masasından sonuç çıkmayacağını gösteriyor.
- Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İsrail’i yargılama kararı Filistin’in zaferidir!
- Muhalif lider Navalni’nin tutuklanması AB-Rusya gerilimini tırmandırdı!
EKONOMİ
- 500 milyar TL olarak hedeflenen yapılandırma başvuruları, 200 milyarda kaldı!
- İktidarın esnaf kredilerini faizle ertleme kararı müjde değil, esnafı boğmaktır!
- TÜFE aylık yüzde 1,68, yıllık yüzde 14,97 arttı!
- TÜİK verilerine güven için danışma kurulu oluşturdu!
- Euro Bölgesi, 2020 yılında eksi yüzde 6,8 ile rekor düzeyde küçüldü!
- Türkiye, küresel yolsuzluk algısında demokratik olmayan birçok ülkenin gerisinde kaldı!
1.İktidarın üç aydır yinelediği ekonomik-demokratik reformlar ortada yokken, bir anda yeni bir anayasa yapma tartışılmasının başlatılması manidardır. Anlaşılan ‘sınırsız sorumsuz ama sınırsız yetkili’ tek adam sistemi iktidara yetmemektedir. Hukuk devletinin son kırıntıları, AYM, yitirilen yerel yönetimler rahatsızlık yaratmaktadır. Bu sistemle anayasal zırh sağlayacak bir sistem dizayn etmek istemektedirler!
CB Erdoğan üç aydır sürekli yinelediği ekonomik-demokratik reformlar yakında söyleminin içini doldurmadan birdenbire ‘Yeni Anayasa’ önerisini ortaya attı. Bu kez anayasa değişikliğinden değil, sayısal yetersizlikleri de ortada iken doğrudan ve tamamıyla yeni bir anayasa yazımından söz ediyor. Üstelik bunu ‘sivil ve demokratik’ sözleriyle makyajlıyor. Öneriyi ortaya attığında tüm taraflarla, partilerle, akademi ve STK’larla ortaklaşa ilk sivil anayasadan söz ediyor. Ertesi gün İttifak ortağı partiden yapılan destek açıklaması ile CB önerisinin sınırları çiziliyor. İttifak ortağı yeni anayasaya destek verirken bunun yeni yönetim sisteminin ‘tahkimi ve takviyesi’ için yapılmasını istiyor!
Bunun hemen ertesinde de CB Erdoğan çizilen bu sınırı aynen kabul ettiğini ifade etmeye, yeni anayasanın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni güçlendirmek için hazırlanacağını, AK Parti ve MHP tarafında kurulacak ortak komisyonda yazılacağını ve ardından da diğer partilerle paylaşılacağını dile getiriyor! Yani Cumhur İttifakı bir anayasa metni yazacak, bunu meclise getirip diğer partilere dayatıp-dikte edecek ve ‘oy verin’ diyecek. Böylece daha baştan ‘en geniş katılımlı, sivil, demokratik anayasa önerisini’ kendileri tekzip ederek dillerindeki baklayı çıkarttılar.
İttifak ortağı partinin ‘Cumhurbaşkanı sisteme uymuyorsa, sistemi ona uyduralım’ diyerek başlattığı süreçte de iki parti kendi kurguladıkları yönetim sistemi ve anayasa değişikliklerini referanduma götürüp, son anda YSK’ya aldırdıkları ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ kararıyla hayata geçirdiler. Kurguladıkları sistem ülkeyi karanlığa, çöküşe sürükledi.
Türkiye’nin kurucusu ve paydaşı olduğu Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu o dönemde bu değişikliklerin demokrasinin özüyle bağdaşmadığını içeren şu tespitini duyurmuştu: “Venedik Komisyonu, teklif edilen anayasa değişikliklerinin özünde, Türkiye’nin anayasal demokrasi geleneğinde geriye atılacak tehlikeli bir adım olduğu görüşündedir. Venedik Komisyonu, teklif edilen sistemin bozularak dikta rejimine ve kişisel bir rejime dönüşme tehlikesinin altını çizmek istemektedir.
Ayrıca zamanlama da son derece talihsiz olup, başlı başına bir endişe sebebidir. Mevcut olağanüstü hâl, anayasa referandumuna layık demokratik bir ortam temin etmemektedir. Taraftar ve karşıt düşüncelerin özgürce dile getirilebileceği, kampanyaların serbestçe yapılacağı, değişiklikler konusunda medyada özgürce propaganda veya anti propagandanın yapılabileceği ve dolayısıyla seçmenin net düşünce sahibi olarak oyunu kullanabileceği bir ortam OHAL nedeniyle söz konusu değildir.”
Oysa 2017 değişiklikleri OHAL koşullarında ve muhalefetin, medyanın baskılandığı bir ortamda yapıldı. Değişikliklerin hemen ertesinde HSK yapısı kontrollü şekilde değiştirildi. CB kararnameleri ile yürütme, tek kişiyi tüm idari, siyasi, ekonomik ve yargı sisteminde sınırsız yetkilerle donatır hale getirildi. O dönemde dile getirdiğimiz tüm uyarılarımız doğrulandı. Venedik Komisyonu’nun da ‘diktaya evrilir’ diye uyardığı süreç hayata geçirildi. Nitekim son üç yıldan bu yana Türkiye özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, şeffaflık vb. tüm küresel endekslerde hızla geriledi. Özgür olmayan ya da demokratik olmayan ülkeler kategorisine düştü.
CB Erdoğan’ın mevcut anayasayı kast ederek “Ne kadar değiştirirsek değiştirelim bu vesayet izini silmek mümkün olmuyor?” sözleriyle gerekçelendirdiği yeni anayasa talebi, artık anayasadaki son güvenceleri de temizlemek istediğini ortaya koyuyor. Kişisel ve ailece korunmalarına zırh sağlayacak bir yeni anayasa istiyorlar. Muhtemelen arzuladıkları yeni anayasa;
- AYM ve TBMM’nin yargı ve yasama denetiminin tümüyle etkisizleştirilmesi,
- AİHM kararlarının bağlayıcılığının anayasadan çıkarılması,
- Yerel yönetimlerin, belediyelerin, muhtarların merkezi yönetime bağlanarak seçimle değil atamayla göreve getirilmesi,
- Sivil toplum örgütlenmesinin kısıtlanması ya da tümden kaldırılması,
- Temel hak ve özgürlüklere anayasal ve hukuki güvence sağlayan maddelerin anayasadan ayıklanması,
- Etnik azınlıklara oy ve seçme-seçilme hakkının kaldırılması,
- Milletvekili adayı olacakların Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması,
- Cumhurbaşkanına sınırsız kez aday olma imkânı getirilmesi, yüzde 50+1 ve iki turlu seçim koşulunun kaldırılması,
- Partili Cumhurbaşkanı yanında, iktidar partisi il başkanlarının aynı zamanda Vali ve Belediye Başkanı olması,
- Bütçenin Cumhurbaşkanınca hazırlanıp, kararnameyle yürürlüğe konulması,
… gibi maddelerin de mevcut siyasi zihniyet göz önünde tutulduğunda, iktidar ittifakının Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini ‘TAHKİM ve TAKVİYE’ amacıyla hazırlayacağı yeni anayasa metninde yer alması hiç de şaşırtıcı olmaz!
2.ABD’de yeni yönetimin göreve başlamasından bu yana CB Erdoğan’ın 10 Ocak’ta gönderdiği kutlama mektubuna henüz Biden tarafından bir dönüş olmadı. Farklı düzeylerde yapılan resmi açıklamalarda başta Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemleri alımı nedeniyle başlatılan CAATSA yaptırımlarının sürdürüleceği olmak üzere, Halkbank davası, F-35 gibi konulardaki tavırlarda da herhangi bir yumuşama söz konusu değil!
Pentagon Sözcüsü John Kirby, ABD'nin Türkiye'nin Rusya'dan S-400 füze savunma sistemi satın almasına karşı duruşunda bir değişiklik olmadığını ifade etti. Bu açıklamalar Başkan Joe Biden yönetiminin de, Türkiye'ye S-400 alımından dolayı yaptırımlar getiren ve Ankara'yı F-35 savaş uçakları programından çıkaran bir önceki yönetimin aldığı kararlarda değişiklik olmayacağı anlamına geliyor.
Türkiye’nin uzun yıllardır değerli bir NATO müttefiki olmasına karşılık S-400 satın alma kararının, Türkiye'nin ABD ve NATO müttefiki olarak yükümlülüklerine ters düştüğünü öne süren Pentagon sözcüsü Kirby, “Türkiye'nin Rusya'ya gelir, erişim ve nüfuz sağlayan bir kararla S-400 sistemini satın almayı tercih ettiğini” dile getirdi.
Türkiye ile ABD’nin yeni yönetimi arasındaki ilk üst düzey temasa ilişkin olarak Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamayla, Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalar birbiriyle örtüşmüyor. CB Sözcülüğünün açıklamasında İbrahim Kalın ve Jake Sullivan, arasındaki telefon görüşmesinde; Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Dağlık Karabağ meselelerinin ele alındığı belirtildi. Kalın’ın, Sullivan'a, Türkiye'nin Rus S-400 savunma sistemini satın alması ve ABD'nin Suriye'nin kuzeyinde Kürt milis gruplara destek vermesi gibi iki ülke arasında anlaşmazlığa yol açan mevcut meselelere çözüm bulmak için ortak çaba harcanması gerektiğini söylediği kaydedildi.
Beyaz Saray’ın görüşmeye ilişkin açıklamasında ise Sullivan’ın, Biden yönetiminin NATO üzerinden transatlantik güvenliği güçlendirme niyetini ifade ederek, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 füze savunma sistemi satın almasının ittifakın uyumu ve etkinliğine zarar verdiği endişesini dile getirdiği vurgulanıyor. Türkiye ve Yunanistan arasında istikşafi görüşmelerin yeniden başlamasından memnuniyet duyulduğu ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs görüşmelerini yeniden başlatma planına destek verildiği mesajları açıklamada yer alıyor.
Görüşmede Jake Sullivan’ın, İbrahim Kalın’a ‘Biden yönetiminin demokratik kurumlar ve hukukun üstünlüğünü desteklemeye yönelik kararlılığının da altını çizdiği’ Beyaz Saray açıklamasında yer alırken, Cumhurbaşkanlığı açıklamasında buna hiç değinilmiyor. Dolayısıyla Kalın-Sullivan görüşmesinin iktidarın Biden yönetimiyle kurmayı planladığı diyalog açısından beklendiği gibi geçmediğini söyleyebilirim.
Bilindiği gibi ABD ve NATO, S-400 savunma sisteminin, F-35 savaş uçaklarına ve NATO'nun hava savunma sistemlerine yönelik bir tehdit unsuru olduğunu iddia ediyor. İktidar ise S-400'lerin NATO'ya entegre edilmeyeceğini, Türkiye’nin hava savunması için kullanılacağını dile getirerek bu iddiayı reddediyor ve iddiaları değerlendirmek üzere ortak bir çalışma grubu oluşturulması önerisinde bulunuyor.
Ancak bu öneri şimdiye kadar gerek ABD gerekse tarafından kabul görmediği gibi, Türkiye pek çok parçasını ürettiği, 116 uçak sipariş ettiği, 1,5 milyar dolar da ödeme yaptığı F-35 projesinden çıkarıldı.
Şu ana kadarki ilk temas ve açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, Biden yönetimi Trump yönetiminin aldığı ve savunma bütçesine de madde olarak konulan CAATSA yaptırımlarını sürdürecek. İktidarın tavrı ve sergileyeceği tutuma göre, 12 yaptırım seçeneği içerisinde daha ağır olanlarını da yürürlüğe koyma planları söz konusu.
Aynı şekilde salgın nedeniyle erteleme olmadığı takdirde Mart ayında New York mahkemesinde jürili duruşması başlayacak olan Halkbank davasına da müdahale etmeyi, ABD hazinesine davayı geri çektirmeyi düşünmüyorlar. Halkbank’ın korona salgını nedeniyle duruşmaların 2022’ye ertelenmesi talebi mahkemede reddedildiği gibi savcılığın geçtiğimiz hafta dava dosyalarına, 14 gizli dosyayı daha ilave ettiği böylece davadaki gizli dosya sayısının 40’a ulaştığı bildirildi. Trump döneminde iktidarın girişimleriyle dava süreci uzatılmış, davaya bakan savcılar görevden alınarak değiştirilmişti.
Ayrıca, Kuzey Suriye’de Türkiye’nin terör örgütü ve PKK’nın Suriye uzantısı olarak gördüğü, PYD-YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) desteğin artırılarak sürdürüleceği anlaşılıyor. Pek çok dünya liderine teşekkür telefonları açan Joe Biden’ın CB Erdoğan’ın kutlama mesajına hâlâ dönmemesine karşılık SDG’nin başındaki Mazlum Kobani’ye annesinin vefatı nedeniyle taziye telefonu açarak görüşmesi de yeni yönetimin Suriye politikası ve Suriye Kürtlerine yaklaşımı açısından dikkat çekici bir işaret!
3.Libya’yı 24 Aralık 2021’deki seçimlere götürecek olan konseyin üyeleri ve yeni Libya Başbakanı belli oldu. 1 Şubat’tan bu yana Birleşmiş Milletler gözetiminde İsviçre’de yapılan seçimlerde iktidarın desteklediği İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın listesi kaybetti. Ortaya çıkan tablo; Libya’daki dengelerin değiştiğini, bir sonraki adımın yabancı askerlerin ülkeden çekilmesi olacağını gösteriyor!
Libya’yı 24 Aralık’a kadar yöneterek anayasa referandumu ve sonrasında ülkeyi seçimlere götürecek olan Geçiş Konseyi İsviçre’de beş gün süren seçimler sonrasında tamamlandı. Üç kişilik Başkanlık Konseyi'nin yeni lideri Muhammed Yunus el Menfi olurken Başbakanlık görevini Abdulhamid Muhammed Dibeybe yürütecek. Başkanlık Konseyi’nde yer alan diğer iki isim ise eski Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Musa el Koni ve Abdullah Hüseyin el Lafi oldu. Başbakanlığı üstlenen ve Mısratalı bir iş insanı olan Abdulhamid Muhammed Dibeybe, Kanada'danın Toronto kentinde mühendislik eğitimi almış bir isim. Libya Gelişim ve Yatırım Şirketi'nin başında olan Dibeybe, aynı zamanda Liberal çizgideki Gelecek Akımı Partisi'nin de lideri.
Başağa'nın listesinde, Başkanlık Konseyi Başkan adayı olarak, Tobruk yönetiminin ve Libya Ulusal Meclisi’nin başkanı, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Başkanı Mareşal Halife Hafter’in destekçisi Akile Salih de yer alıyordu. Bir anlamda Trablus ve Tobruk’taki mevcut yönetimlerin önde gelen isimlerinden oluşan Başağa’nın listesinin kaybetmesi, Libya’da dengelerin de radikal biçimde değiştiğini, Misrata başta olmak üzere ülkenin doğusu, batısı ve güneyindeki büyük kabile ve aşiretlerin etkinliklerini, ağırlıklarını yönetime koyduklarını gösteriyor. Aynı zamanda Geçiş Konseyi’nin BM-AB-ABD ortaklığıyla şekillendirildiği, şu ana kadar iç savaşın tarafı olan yönetimlerin geri plana itildiği, Türkiye’nin de dışarıda kaldığı şeklinde de algılanabilir.
Arap medyasında yer alan haber ve yorumlarda; Başbakan Abdülhamit Dibeybe’nin Kaddafi döneminde yıldızı parlayan ve ülkedeki pek çok önemli projeyi üstlenen Libya’nın önde gelen müteahhitlerinden olduğuna vurgu yapılarak Türk müteahhitleri ve Türkiye ile yakın ticari ilişkilerinin bulunduğu dile getiriliyor. Başta Fransa olmak üzere batılı ülkelerle de yakın ticari ve siyasi bağlantılarının olduğu, kendisini ‘liberal’ olarak tanımlarken, gerçekte ‘ihvan’ bağlantısının güçlü olduğu vurgulanıyor. Ayrıca Dibeybe’nin Kaddafi’nin yakın çevresinden olması ve halen Kaddafi’nin oğlu Seyfül İslam ile bağlantılarının sürüyor olması ve Seyfül İslam’ın Libya Devlet Başkanlığına aday olarak seçimlere girmesine sıcak bakacağını ifade ettiği aktarılıyor.
4.Libya’da son 7-8 aydan bu yana gelişen süreçte yaşanan gelişmeler iktidarın Libya’da izlediği politikaları ve yaklaşımları büyük ölçüde açığa düşürdü. Gerek kalıcı ateşkes müzakerelerinde gerekse sonrasındaki siyasi çözüm müzakerelerinde Türkiye devre dışına itildi. AB sürece ağırlığını koyarken, Mısır, etkinliğini artırarak her iki tarafla diyaloga geçti ve siyasi çözüm müzakerelerine ev sahipliği yaptı.
Dışişleri Bakanlığı Libya’da yeni Geçiş Konseyi ve Başbakan seçiminin tamamlanması üzerine yaptığı açıklamada sonucun memnuniyetle karşılandığını belirterek, “Türkiye, Libya'da uluslararası toplumun bu tarihi fırsatı akim bırakmak isteyebilecek çevrelere bu defa izin vermeyeceğine inanmaktadır” denildi. İktidarın daha çok askeri güç ekseni üzerine oturttuğu Libya politikasında gelinen nokta, ülkedeki yabancı askeri güçlerin ve paralı askerlerin Libya’dan çıkarılması veya kendiliklerinden çekilmesi aşamasına varmış bulunuyor. Daha önce aktardığım gibi önceki hafta BM Genel Sekreteri ve ardından da BM Güvenlik Konseyi üyesi 15 ülke bu yönde karar alarak çağrıda bulundular. ABD’nin BM daimi Büyükelçisi de Türkiye, Rusya ve BAE’nin isimlerini sıralayarak, Libya’daki askerlerin, paralı milislerin çekilmesini içeren bir açıklama yaptı. Son olarak geçtiğimiz hafta ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield gazetecilerle bir araya gelerek Türkiye-ABD ilişkilerine ve gündemdeki sorunlara ilişkin değerlendirmeler yanında, Biden yönetiminin tutumuna ilişkin olarak da mesajlar verdi. Büyükelçi Satterfield, “Libya’da BM tarafından yürütülen siyasi diyaloğu sonuna kadar destekliyoruz. Libya’daki tüm yabancı askeri güçlerin de yakında geri çekilmesini bekliyoruz” diyerek iktidara Libya mesajını iletti.
TSK’nın Libya’daki görev süresini 18 ay uzatan tezkereyi meclisten geçiren iktidar bu konuda geri adım atmak istemeyebilir. UMH yönetimi imzalanan anlaşmaları gündeme getirerek Libya’daki askeri varlığın meşru olduğunu vurgulayabilir. Buna karşılık Libya’da artık yeni bir sürecin ve yeni bir merkezi yönetimin var olduğunu ve bu yönetiminin LSDF’deki (Libya Siyasi Diyalog Forumu) 75 ulusal temsilcinin oylarıyla seçilerek, BM ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde göreve geldiğini göz ardı etmemek durumundayız.
Libya’da Yeni Başbakan Dibeybe ve Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi ülkedeki tüm yabancı askerlerin ve paralı milis güçlerin silah bırakması, Libya’yı terk etmesi kararı alırsa, bu kararı tanımamak Türkiye’yi hızla dışlandığı Libya çözüm sürecinde çok daha fazla sıkıntılılara sokabilir!
5.Kıbrıs’ta Mart ayında tarafların yeniden bir araya gelerek BM gözetiminde başlatılması planlanan gayrı resmi konferans öncesinde temas trafiği hızlanıyor. 2017’de başarısızlıkla sonuçlanan son çözüm müzakerelerinden bu yana yeni bir gelişme kaydedilmedi!
BM öncülüğünde Mart ayı başında yapılması planlanan 5+1 formatındaki konferansta garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), BM temsilcileri yer alacak.
Geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun KKTC ziyareti ve Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile bir araya gelmesinden sonra 5 Şubat’ta da üç garantör ülkeden birisi olan İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab GKRY ve KKTC’yi ziyaret ederek görüşmeler gerçekleştirdi. Dominic Raab adada son aylarda yükselen gerilimi düşürmek ve açmazı çözmek için yardım etmeye hazır olduklarını, Ada'da adil ve kalıcı barışın sağlanması için Kıbrıs halkı ve BM ile birlikte çalışacaklarını ifade etti.
KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında CB Erdoğan, artık iki taraflı, iki toplumlu konfederasyon modelini tartışmanın anlamının kalmadığını, bugüne kadar bu model üzerinde yürütülen müzakerelerden sonuç çıkmadığını belirterek adada iki devletin varlığını kabul eden bir çözümün müzakere edilmesi gerektiğini söylemişti. KKTC medyasında Cumhurbaşkanının bu açıklamaları ‘ilhak’ iddialarını ve sert tartışmaları beraberinde getirdi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun geçen hafta yaptığı ziyaret sonrasında da benzer görüşler dile getirilirken, bu kez Çavuşoğlu’nun Cumhurbaşkanına kıyasla daha örtülü ve ılımlı ifadeler kullanmasının dikkat çektiğini belirtmeliyim.
BM Genel Sekreteri Guterres iki tarafın da talep etmesi durumunda çözüm modeli konusunda değişikliğe gidilebileceğini, bunun üzerinden müzakerelerin yürütülebileceğini açıklamasından hemen sonra GKRY Cumhurbaşkanı Anastasiades’in federasyon önerisinden geri adım atmayacaklarını, böyle bir girişimin mümkün olmayacağını ilan etmesi müzakerelerin daha başlamadan sonuçsuz kalmaya mahkûm olduğu ihtimalini güçlendiriyor!
KKTC’nin bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ve bağımsız bir ülke olarak tanınması için diplomasi kampanyası başlatılması elzem hale geliyor. İktidarın Türkiye’yi dış politikada içine düşürdüğü yalnızlıktan ve tecritten çıkartması gerekir. Bu adımların atılması Türkiye ve KKTC’ye uluslararası alanda mevzi kazandıracak, çözüm konusunda elini güçlendirecektir.
6.Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) dava ve yargılamalardaki yetki alanının İsrail'in 1967'deki “altı gün savaşı” sırasında işgal ettiği toprakları da kapsadığına hükmetti. Bu kararla birlikte UCM savcılarının İsrail'in askeri operasyonlarına yönelik savaş suçu soruşturması başlatmalarının önü açılmış oldu. İsrail kararı tanımadığını açıkladı!
UCM’nin aldığı yargılama kararını, Filistinliler zafer olarak nitelerken, İsrail hükümeti sert tepki gösterdi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “UCM'nin İsrail'i uydurma savaş suçları için soruşturması tamamen anti-semitizmdir. Yahudilere karşı yapılan Nazi katliamları gibi suçları önlemek için kurulan mahkeme şimdi Yahudilerin tek devleti olan İsrail'i hedef almakla” suçladı. Netanyahu, adaletsizliğe karşı mücadele edeceklerini ifade etti. İsrail’e destek veren ABD, mahkemenin kararını tanımadığını açıkladı.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı açıklamasında “UCM'nin 1967‘den bu yana İsrail'in işgali altındaki Doğu Kudüs dahil Filistin topraklarında yargı yetkisinin bulunduğuna hükmetmesini memnuniyetle karşılıyoruz.” denildi.
2015 yılında UCM’ye üye olan Filistin, UCM’ye başvurarak İsrail ordusunun 2014'de Gazze Şeridi'nde Filistinli savaşçılarla çatışmalarda ve işgal altındaki Batı Şeria ile Doğu Kudüs'teki Yahudi yerleşimleri için yürütülen inşaatlara karşı gerçekleştirilen protesto eylemleri sırasında sivillere yönelik harekâtların incelenmesi talebinde bulunmuştu. Filistin, sürecin davaya dönüştürülmesi için uluslararası alanda mücadele yürütüyor.
UCM üyesi olmayan İsrail Filistin'in bir devlet olmadığını, gelecekte kurulacak bir devletin sınırlarına yönelik olarak barış görüşmeleri ve yürütülen müzakereler sonrasında karar verileceğini öne sürerek UCM’nin yargı yetkisinin olmadığını savunuyordu.
Kaldı ki, böyle bir uluslararası yargılama sürecinin başlaması, İsrail’in gündeme getireceği iddialarla Gazze'deki Hamas yanlıları ve diğer silahlı grupların İsrail’in sivil bölgelerine yönelik roketli saldırılarla, Filistinli grupların da bazı savaş suçlarından soruşturulmasına ve yargılanmalarına da zemin hazırlayabilir.
UCM savcısının İsrail’e karşı başlatılacak savaş suçları soruşturması sırasında resen Hamas ve diğer silahlı grupların eylemlerini bir arada değerlendirmesi ihtimali mevcut. İsrail’in UCM savcısı ve yargıçlarına karşı harekete geçmesi beklenebilir! UCM'nin İsrailli resmi görevlileri ve yetkilileri dava etme konusunda başta ABD olmak üzere baskılarla karşılaşması olasılığı yüksektir!
7.Rusya’da muhalif lider Navalni’nin önce zehirlenmesi, sonrasında 2014 yılındaki bir davadan ötürü 3,5 yıl hapse mahkûm edilmesine yönelik yayılan protestolar, Putin yönetimini sıkıntılı bir duruma soktu. Protestolara destek gerekçesiyle Rusya’daki AB diplomatlarını sınır dışı etme kararı alan Putin’e AB’den çok sert tepki ve misilleme uyarıları geldi!
Rusya’da muhalif lider Aleksey Navalni birkaç ay önce bir uçak seyahati sırasında zehirlendikten sonra Almanya’da tedavi edilerek iyileşti. Hakkında açılan çok sayıda dava nedeniyle Rusya’ya dönmeyeceği, batıda kalacağı sanılan Navalni aksine Ocak ayında ülkesine döndü. Döner dönmez de havaalanında gözaltına alınarak çıkarıldığı mahkeme tarafından 2014 yılındaki bir davada verilen ev hapsi cezasını ihlal ettiği gerekçesiyle 3,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Rusya’da son iki haftadan bu yana başkent Moskova diğer şehirlerde kitlesel Navalni protestoları yapılıyor. Protesto gösterilerini gerçekleştirenlere çok sert müdahalelerde bulunularak 11 bin kişi gözaltına alındı. Buna rağmen eylemler sürüyor.
Moskova’daki gösterilere katılarak destek verdikleri gerekçesiyle gözaltına alınan İsveç, Almanya ve Polonya Büyükelçiliği’nden bazı diplomatlar ‘istenmeyen adam’ ilan edilerek ülkeyi terk etmeleri, sınır dışı edilmeleri kararlaştırıldı. Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasında, İsveç ve Polonya konsoloslukları ile Moskova'da Alman Büyükelçiliği'nde görevli diplomatların izinsiz protestolara katıldığının tespit edildiği, bunun diplomatik statü ile bağdaşmadığı öne sürüldü. Ardından da Avrupa Birliği (AB) üyesi İsveç, Polonya ve Almanya büyükelçileri Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak protesto notası verildi. Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron diplomatların sınır dışı edilmesi kararına sert tepki gösterdi. Rusya’ya ve Putin’e yönelik uluslararası tepkiler ve baskılar giderek artıyor.
Anayasa değişikliğiyle 2030 yılı sonrasına kadar devlet başkanlığında kalma yolu açılan Putin’in baskıları artırdığı, ülkede çok büyük yolsuzlukların üzerinin örtüldüğü öne sürülüyor. Daha önce Rusya’daki yolsuzlukları ortaya çıkartarak dava açan avukat Magnitsky tutuklanmış ve cezaevinde öldüğü açıklanmıştı.
Şimdi serbest bırakılması istenen Navalni’nin de cezaevinde Magnitsky’nin akıbetine uğraması endişesiyle ülke çapında protestolar yayılıyor. Rusya’nın AB diplomatlarını sınır dışı etme kararı, AB yaptırımlarının devreye girmesine neden olabilir. Böyle bir durumda Rusya’nın AB’ye karşı doğalgaz kozunu devreye sokması söz konusu olursa tablo daha da ağırlaşabilir!
8.İktidarın 19 yılda 12 kez yasalaştırdığı Vergi-SGK barışı adı altındaki yapılandırma düzenlemesinde başvuruş süresinin dolmasıyla açıklanan rakamlar, ekonomideki büyük çöküşü, şirketlerin, esnafın, çiftçinin, milyonlarca mükellefin iki yapılandırma taksitini dahi ödeyecek takatinin kalmadığını apaçık göstermektedir. 500 milyar TL olarak hedeflenen yapılandırma başvuruları 200 milyarda kaldı!
Hazine ve Maliye Bakanı başvuruların sona ermesinin ardından yaptığı paylaşımda yapılandırmadan yararlanmak için 7 milyon 679 bin kişinin başvurduğunu 110 milyar liralık vergi alacağının yapılandırıldığını açıkladı.
Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı da SGK prim alacaklarına ilişkin yapılandırmaya 1 milyon 77 bin borçlunun başvurduğunu, yapılandırılan prim alacağı tutarının 90 milyar TL olduğunu duyurdu. Dolayısıyla 500 milyar liralık vergi ve prim alacaklarının 5’te 2’si toplamda 200 milyar lirası yapılandırılabildi.
Özellikle esnaf, tüccar, sanayici ve işverenlerin ödenemeyen vergi ve SGK primlerine işletilen yüklü ceza ve gecikme faizlerinin silinmesini, anapara üzerinden yapılandırmaya gidilmesini, mükelleflerle görüşülerek ödeme güçlerine göre taksitlendirme yapılmasını vurgulamamıza rağmen, mükellefler de ısrarla bu talepleri dile getirmesine rağmen iktidar hep kulaklarını tıkadı.
Nitekim bugüne kadar uygulamaya konulan uygulamalarda en düşük yapılandırma tutarı bu dönemde gerçekleşti. Korona salgını nedeniyle yüz binlerce işyeri ve işletme kapalı. Faaliyette bulunamadıkları için zaten gelir elde edemiyorlar. İktidar bu süreçte rutin ve güncel vergi-SGK prim ödemeleri için sadece 6 aylık bir ertelemeye gitti.
İktidar yapılandırmadan gelecek gelirlerle bütçe açığını azaltmayı, bütçe açığını hedeflenen 245 milyar TL düzeyinde tutmayı, hazinenin borçlanma ihtiyacını aşağı çekmeyi öngörüyordu. Ortaya çıkan tablo, yapılan hesapların sapmaya uğrayacağını gösteriyor. Şimdi iktidar, 300 milyarlık vergi-SGK borçları için elektronik haciz uygulaması başlatacak. Banka hesaplarına bloke koyacak, taşınmazlarına icra-haciz takibi başlatacak. Böyle bir durumda ekonominin çarkları tamamıyla duracağı gibi, ödeme zinciri tümden kopabilir.
Süratle yeni bir yapılandırma yasası çıkartalım. Aylardır para kazanamayan esnafa, KOBİ’lere, çiftçilere, işletmelere nefes aldıralım. Tümünün ceza, gecikme faizlerini silelim. Aylardır işyeri kapalı, kazanamayanların boğazına sarılmanın kime yararı olacak?
9.İktidar Haklbank’ın düşük faizle 1 milyon 300 bin esnafa verdiği 13 milyar kredinin taksit ödemelerinin 6 ay ertelendiğini müjdeleyerek, sözde esnafa destek çıktığını ilan etti. Halkbank ise ertelenen kredi taksitlerine faiz işletmeye devam edeceğini, kredisini yapılandırmak isteyenlere de yeni faiz üzerinden kredi verileceğini bildirdi. Bunun adı esnafa müjde değil, iki kat borca batırıp esnafı boğmaktır!
Halkbank’ın TESKOMB kefaletiyle verdiği ve tutarı 13 milyar lira açıklanan düşük faizli bu kredinin taksitleri sözde 6 ay ertelendi. Bu iktidarın salgın döneminde uyguladığı en büyük aldatma senaryolarından birisi. Öncelikle şayet esnafa gerçekten destek, nefes sağlanmak isteniyorsa kredilerde erteleme değil dondurmaya gidilmeliydi. 30 Haziran geldiğinde kredi borcu ertelenen esnaf 6 aylık erteleme süresince tahakkuk ettirilecek faizlerin kredi taksitlerine ilavesiyle, daha yüksek tutarlı taksitler ödemek zorunda kalacak.
Üstelik erteleme için kredi borçlularına işçi çıkartmayacağına dair taahhütname imzalatılıyor. Aylardır işyeri kapalı olan, gelir elde edemeyen işyerlerine bu dayatmayla şayet eleman çıkartırsa ertelemenin bozulacağı, ertelenen taksitlerin tahsil edileceği bildiriliyor.
Koskoca TOBB bile salgını bahane edip üstelik de TOBB-ETÜ Hastanesini kapattı, doktoru, hemşiresi, sağlık teknisyeni, 100’den fazla personeli ‘ÜCRETSİZ’ izne çıkarttı. İşsizlik Fonundan yeni yıl zammıyla günlük 47 liraya yükseltilen nakdi ödeme desteğine mahkûm etti.
İktidar ise zaten kredi ve borçtan başka bir şey vermediği esnafın kredi taksitini hem de faiziyle ertelemek için taahhütname istiyor. Ayrıca, krediyi ödeyemeyip yapılandırmaya giden esnafa da mevcut faiz üzerinden değil, MB tarafından artırılan faizle yüzde 20-25’e dayanan yeni kredi faizi üzerinden kredi teklif ediliyor. Yüksek faizlerle esnafı ‘son nefesini vermeye’ mahkûm edecek destek paketlerine TOBB, TESKOMB, TESK,…, ses çıkaramıyor!
BDDK kararıyla takibe intikali 180 gün ertelenen batık kredilerin tam miktarı bilinmiyor. Bu faizli kredi erteleme kararlarıyla batmış krediler sanki ödenebilirmiş gibi tekrar sürdürülmeye çalışılıyor. Bu gidişin sonu bankacılık krizi ve tüm batık kredilerin ödenemez hale gelmesinden ötürü kamu-özel ayrımı olmaksızın ‘kamulaştırılarak’ hazinenin üzerine yıkılmasıdır! Kamulaştırılan bu borç yükü de yeni zamlar ve vergi artışlarıyla vatandaşın sırtına yüklenecek!
10.TÜİK, 2021 yılının ilk ayında TÜFE’nin yüzde 1,68, yıllık bazda da yüzde 14,97 arttığını açıkladı. Beklentiler ocak ayı enflasyonunun yüzde 1,4 düzeyinde olacağı yönündeydi. İstatistik-Matematik-Ekonomi bilim insanlarının oluşturduğu ENAG’ın TÜİK enflasyon sepeti üzerinden günlük izleme yöntemiyle hesapladığı ocak ayı enflasyonu ise resmi enflasyonun iki katına yakın ve yüzde 2,99 oranında açıklandı!
Yurt İçi Fiyatları Endeksi’ndeki (Yİ-ÜFE) bir aylık artış rakamı da TÜİK tarafından aylık yüzde 2,66, olurken, yıllık yüzde 26,16’ya yükseldi. Aylık TÜFE artışında en büyük katkı yine gıda fiyatlarından geldi. Gıda grubunda aylık yüzde 2,48 artan fiyatlar enflasyonu 0,64 puan yukarıya çekti.
- Ekmek zammı, bakliyat ürünlerindeki fiyat artışları süt ve süt ürünlerinde yüzde 20, şekerde yüzde 10 olarak gerçekleşen zamların yanı sıra ayçiçek yağında süreklilik kazanan fiyat artışları gıda enflasyonunun bu ay da yüksek olacağının işaretleri!
Ocak ayında elektrik, su ve doğalgaza yapılan zamlar konut grubu enflasyonunda artışa neden olurken, Şubat başında doğalgaza yine zam yapılması yine enflasyona ciddi bir etkisi olacaktır. Ev eşyası grubunda özellikle beyaz eşyadaki fiyat artışlarının etkisiyle aylık enflasyon yüzde 2,90 arttı.
Çekirdek enflasyon göstergeleri ise yıllık olarak TÜFE’yi geçti. Merkez Bankası'nın fiyat istikrarı ve faiz kararları için yakından izlediği çekirdek enflasyon yıllık yüzde 16'ya yükseldi. Yine de halen yüzde 17 olan politika faizinin bir puan altında olan çekirdek enflasyon ve 2 puan altında olan TÜFE dikkate alındığında MB Para Politikası Kurulu’nun (PPK) 19 Şubat’taki toplantıda da politika faizini 17’de tutarak değişikliğe gitmemesi sürpriz olmaz.
TÜFE/Yİ-ÜFE farkının 11,19 puan olması ve tüketici-üretici enflasyonu arasındaki makasın açılmaya devam etmesi, enflasyonda risklerin arttığını gösteriyor. Yüzde 14,97’lik TÜFE’ye karşılık yüzde 26,16’ya yükselen Yİ-ÜFE, üretici maliyetlerinde girdi ve kur artışlarının etkisinin kendisini göstermeye başladığını ve bu yansımanın perakende fiyatlardaki artışı tetiklemeye devam edeceğini ortaya koyuyor.
Ocak ayında resmi enflasyonun yüzde 1,68 olması, bundan sonraki aylarda aylık enflasyon yüzde 0,5 olsa bile yılsonu için Merkez Bankası ve ekonomi yönetiminin ilan ettiği yüzde 9,4’lük enflasyon hedefinin tutmayacağını şimdiden gösteriyor.
Kur artışlarının etkisini önemsemeyen ve ‘Ben dövize bakmıyorum’ diyen eski Hazine ve Maliye Bakanına karşılık yeni Bakan Lütfi Elvan Ocak ayı rakamları sonrasında ‘Enflasyon hedefimizin oldukça uzağındayız’ açıklamasını yaptı. Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal ise bir kez daha uluslararası ajanslara verdiği mülakatlarda önceliğin enflasyonu düşürmek ve fiyat istikrarı olduğunu belirterek ‘Kimse uzun süre faiz indirimi beklemesin’ mesajını yineledi.
TÜİK’in enflasyon sepetini güncellemesi ve salgın nedeniyle temel tüketim malları arasında giren maskeyi ve evden çalışma mecburiyeti nedeniyle tüketimi artan sweatshirt, eşofman vb. giyim eşyalarını sepete ilave ederek ağırlıklarını artırması yanında dana etinin ağırlığının azaltılması ise halkın alım gücünün düştüğü ve gıdada et tüketiminin azaldığının itirafıdır!
11.TÜİK verilerinin güvenilirliği ile ilgili tartışmaların ve resmi verilere itibar edilmemesinin yeni ekonomi yönetimi tarafından dikkate alındığını gösteren önemli bir adım atıldı. Bu adımlar çerçevesinde enflasyon ve işsizlik verileri ile ilgili uzman akademisyenlerden oluşan danışma kurullarının kurulduğu açıklandı!
TÜİK’in açıklamasına göre, tamamı iktisatçılardan oluşan bu kurulda, MB, TEPAV, BETAM gibi kurumlardan bağımsız akademisyen, araştırmacılar yer alacak. Açıklamaya göre ‘Fiyat İstatistikleri Danışma Kurulu’ ekonomi alanında çalışan akademisyenler, sivil toplum kuruluşları ve ilgili kamu kurumu temsilcilerinden oluşuyor. Danışma Kurulu toplantı tutanaklarına ve raporlara TÜİK internet sayfasından erişim sağlanacak.
Nihayet anladılar! TÜİK ve bağlı olduğu ekonomi yönetimi kanımca sürekli dile getirdiğim kurum verilerine yönelik güvensizliği, şaibeleri, makyaj tespitlerini ciddiye almak zorunda kalarak kurumların saygınlığı üzerindeki ‘siyasi talimat’ gölgesini kaldırmaya, daha gerçek ve şeffaf olmaya yöneliyor! Zaten Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından açıklanan enflasyon verileri ile TÜİK verileri arasındaki uçurum, tüm gerçeği yansıtıyor!
Ancak şu anda sadece ‘danışma kurulu’ olarak kuruldukları açıklanan bu kurulların, aynı zamanda ‘denetim görevi’ de üstlenmesi, kamuoyuna, topluma sağlıklı, doğru ve gerçek veri akışının denetlenmesi saygınlık ve güvenilirliği daha da artıracaktır. İktidarın bu önerimi dikkate alması ortak aklın gereğidir. TÜİK’in sahada ham veri toplamasından, hesaplara nihai şekli verilene kadar tüm aşamalar için denetim yetkisi verilmez ise güvensizlik sürecektir!
12.Korona salgını nedeniyle 19 önde gelen AB üyesi ülkeyi kapsayan Euro Bölgesi ekonomisindeki küçülme 2020 yılında eksi yüzde 6,8 ile rekor düzeyde gerçekleşti. Geçen yılın son çeyreğinde yüzde 5,7 küçülen Euro Bölgesi ekonomisinde işsizlik de artış gösterdi. Euro Bölgesi ülkeleri içinde en yüksek daralma Avusturya’da yaşandı.
Korona salgını nedeniyle Çin dışında tüm dünya ülkelerinin ekonomilerinde sert daralma ve eksi büyüme hızları yaşanırken Euro Bölgesi’nde ortaya çıkan tablo diğer gelişmiş ülkelerin ve büyük ekonomilerinde ötesinde bir kötüleşmeyi işaret ediyor.
Almanya, Fransa, İtalya gibi Avrupa'nın en büyük ekonomilerini barındıran Euro Bölgesi Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH), 2020'nin son çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,7 oranında azalırken, 2019 yılının son çeyreğine kıyasla da yüzde 5,1'lik düşüş gösterdi.
Almanya'nın da aralarında bulunduğu çok sayıda Euro Bölgesi ülkesinde 2020'nin son çeyreğinde ekonomide hafif bir canlanma meydana gelmesine karşılık, büyüme rakamları 2019'a kıyasla gerileme kaydetti. Üçüncü çeyrekteki yüzde 12,4'lük büyüme de genel eğilimde bir değişikliğe neden olmadı.
ABD ekonomisi 2020'de bir önceki yıla kıyasla yüzde 3,5 oranında küçülürken Rusya’daki küçülme yüzde 3,1 oldu. Salgının ilk ortaya çıktığı ve uzun süre en büyük şehirlerinde tam kapanma uygulayan Çin ekonomisi ise yüzde 2,3 oranında büyüme sağladı.
Eurostat’tan yapılan açıklamada yüzde 6,8'lik ekonomik küçülmenin Euro Bölgesi tarihinde bir rekor olduğu, bugüne kadar Euro Bölgesi GSYH’sindeki en yüksek oranlı gerilemenin eksi yüzde 4,5 ile küresel finansal-mali krizin yaşandığı 2009 yılında kaydedildiği vurgulandı.
Eurostat verilerine göre, 2020 yılı Aralık ayında Euro Bölgesi'ndeki işsizlik rakamlarında yüzde 8,3 ile bir değişiklik olmamasına karşılık bir önceki yılın aynı ayına göre ise bu işsizlik oranı yüzde 0,9 oranında artış anlamına geliyor.
13.Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün (Transparency International) 2020 yılı raporunda yolsuzluk-usulsüzlük-şeffaflık puanlamasında yine geriledi. Türkiye’ye KÖİ projeleri, kamu ihaleleri, kamu harcamaları vb. alanlarda şeffaf olunmadığı gerekçesiyle eleştiriler yöneltiliyor, yolsuzluklara yasal zemin hazırlandığı vurgulanıyor!
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi sonuçları Türkiye’nin uluslararası yolsuzluk-rüşvet-usulsüzlüklerdeki yerinin değişmediğini, pek çok kriterde daha da geriye gidildiğini gösteriyor.
180 ülkenin ve bölgesel düzeyde değerlendirmelerin sergilendiği raporda küresel açıdan öne çıkan bulgulara bakıldığında; dünyada yolsuzluk ortalamasının arttığı, dünya şeffaflık puan ortalamasının 100 üzerinden 50’nin de altına inerek 43’ gerilediği anlaşılıyor.
Şeffaflık sıralamasında yıllardır en üst sırada yer alan ülkeler 2020 raporunda da değişmemiş. Danimarka ve Yeni Zelanda 100 üzerinden 88 puanla ilk sırada yer alırken, bu ülkeleri 85 puanla Finlandiya, Singapur, İsveç ve İsviçre izliyor.
Türkiye ise 2020 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 100 üzerinden 40 puanla 86’ıncı sırada bulunurken 28 AB ülkesi sıralamasında sonuncu, OECD ülkeleri arasında ise sondan üçüncü. Geçmiş yıllarda Doğu Avrupa ve Orta Asya Bölgesi ülkeleri arasında ilk sırada olan Türkiye, beşinciliğe geriliyor.
Ayrıca raporda;
Korona salgını için de farklı bir açıdan yapılan değerlendirmede COVID-19’un sadece bir sağlık ve ekonomik kriz olmadığı aynı zamanda bir yolsuzluk krizi olarak da görülmesi gerektiğine dikkat çekilirken, yolsuzluğun daha yaygın olduğu ülkelerin vatandaşlarına sağlık hizmeti sunma, salgınla mücadele konusunda daha geride kaldıkları dile getiriliyor. Şeffaflıktan kaçınan, yolsuzluğun yüksek olduğu ülkelerde, ne yazık ki ülkemizde de olduğu gibi, salgının demokratik talep ve tepkileri bastırmak, geriletmek amacıyla da gerekçe olarak kullanıldığı, yolsuzlukların da salgın bahanesiyle hızlandığı demokrasilerin kısıtlanmasına zemin yarattığı kaydediliyor.
Türkiye açısından üzücü bir başka görüntü; küresel sıralamada ekonomik, sosyal ve politik açıdan Türkiye’den çok daha gerilerde olan, istikrarsızlıkların iç çatışmalar ve sorunların yoğun olduğu, demokratik olmayan birçok ülkenin de hem sıralama hem yolsuzluk algı puanı açısından gerisinde olması! Ve iktidarın salgın sürecini de işine geldiği gibi kullanması!
Türkiye’nin en büyük ihraç pazarını oluşturan AB ekonomisinin ana omurgası durumundaki Euro Bölgesi’nde gerçekleşen bu rekor küçülme, ülkemiz açısından da endişe verici bir tablodur. Kısıtlama ve kapanma kararları nedeniyle zaten sınırlı olarak gerçekleşen ticari ilişkiler ve ihracat, Euro Bölgesi’ndeki küçülmeyle birlikte beraberinde, talep düşüşünü, ithalat siparişlerinin azalmasını, dolayısıyla ihracatımızın gerilemesini getirecektir.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
08 ŞUBAT 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap