Toprak: İktidarın yegâne savunması 'aldatıldık'

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu kamuoyu ile paylaştı.

Toprak, “Kamu kurumlarının ve devlet bürokrasisinin kilit noktalarının farklı cemaat-tarikatlarca paylaşılması, devletin bu yapıların rekabet ve çıkar mücadelesi alanına dönüşmesi, inanç özgürlüğü ile savunulamaz!” dedi.

Erdoğan Toprak Maraş’ta sahil şeridinin kısmen açılması  ile ilgili, “KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde 1974 Barış Harekâtı’ndan bu yana BM gözetiminde kapalı olan Maraş’ta sahil şeridinin kısmen açılması kararı, uluslararası alanda ve KKTC içinde farklı tepkilere yol açtı!” ifadelerini kullandı.

“Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalarda Rusya’nın devreye girmesiyle ateşkesin sağlanması müzakerelerin başlaması açısından önemli bir gelişme. Ancak nihai nokta, Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesidir!” diyen Toprak Uygur Türkleri konusunda, “ iktidarın içerde sergilediği yaklaşım ile uluslararası alanda Çin’e karşı yaklaşımındaki çelişkiler, Uygur sorununun da iç politika endeksli olarak malzeme yapıldığını işaret etmektedir!” dedi.

Toprak AB konusunda ise “AB Komisyonu Raporu’nda Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltilirken, mülteciler konusunda övgüler düzüldü. Türkiye’nin AB tam üyeliğine ‘ortaklık’ vurgusu yapılması, üyelik perspektifinin rafa kalktığını gösteriyor!” ifadesini kullandı.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği rapor şöyle:

İÇ POLİTİKA

1.Devlet bürokrasisinin kilit noktalarında cemaat-tarikat yapılanması!

DIŞ POLİTİKA

2.46 yıl sonra KKTC’de Maraş sahil şeridinin açılması yeni krize yol açtı!

3.Rusya, Azerbaycan - Ermenistan arasındaki çatışmalarda devreye girdi!

4.İktidar Uygur Türkleri konusunda samimi olmadığını gösterdi!

5.AB Komisyonu Raporu’nda Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltilirken, mülteciler konusunda övgüler düzüldü.

EKONOMİ

6.Maden Holding A.Ş.’nin TVF’ye devriyle yeraltı zenginliklerimizin satışına zemin hazırlanıyor!

7.Tek adam yönetimi Türkiye’yi geriye götürüp yoksullaştırdı, bireyleri ve aileleri fakirleştirdi!

8.Hazine nakit dengesinin 31 milyar TL açık vermesi, bütçe ve mali disiplinin alt üst olduğunu gösteriyor.

9.2021-2023 dönemi OVMP hedefleri kendi içinde tutarsız ve çelişkili!

10.OVMP’deki hesaplamalara göre, Türkiye üç yılda 600 milyar TL faiz ödeyecek!

11.Eylül 2020 enflasyon verileri gerçeği yansıtmıyor!

12.MB raporunda yıllık Yİ-ÜFE enflasyonunun kur artışlarıyla yüzde 14,33 olduğuna dikkat çekildi!

1.Kamu kurumlarının ve devlet bürokrasisinin kilit noktalarının farklı cemaat-tarikatlarca paylaşılması, devletin bu yapıların rekabet ve çıkar mücadelesi alanına dönüşmesi, inanç özgürlüğü ile savunulamaz!

Son dönemde devlet kurumlarında, bürokraside, kamu kuruluşlarının ve kilit birimlerin üst yönetimlerinde ortaya çıkan bazı olaylar, devletin yeniden farklı tarikat ve cemaatlerin etkisi altında girdiğini, kurumların bu yapılanmaların güç alanına dönüştüğünü, devlet içinde cemaat ve tarikatlar arasında rekabet ve çıkar mücadelesi yaşandığını göstermektedir. Gerek bulundukları makam ve unvan ile dikkat çeken gerekse Cumhuriyetin, devletin temel işleyiş ve ilkelerine karşı söylemleriyle pervasız tutumlar sergileyen, valiler, eğitimciler, il-ilçe milli eğitim müdürleri, üniversite rektörleri, bulundukları kurumların üst yöneticileri çekincesiz bir şekilde toplumun inanç, yaşam tarzı, düşünce ve kimliklerine yönelik tedirginlik yaratan söylemler sergileyebilmektedir.

VAHİM VE ÜRPERTİCİ

Son olarak 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü sonrasında lağvedilerek, Sağlık Bakanlığı’na devredilen askeri sağlık kurumları ve hastanelerin en köklüsü, mazisi Osmanlı’ya kadar uzanan Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Hastanesi Başhekim Yardımcısı doktorun paylaşımları, vahim ve ürpertici olmanın ötesinde, devletin kimlere teslim edildiği, kimlerin eline geçtiği endişesini haklı olarak gündeme taşımıştır.

Bu kişinin Cumhuriyet, laiklik karşıtı, kadınlarımızı aşağılayan, cariye mertebesinde gören, erkeklere boşanma yerine ikinci eş almalarını tavsiye eden paylaşımları sonrasında, Sağlık Bakanlığı’nın bir tarikatın egemenlik alanına dönüştüğü ortaya çıktı. Kamuoyu tepkisi üzerine soruşturma açılarak görevden uzaklaştırılan, doktorluk yapması engellenen bu şahsın sadece bir örnek olduğunu düşünürsek ülkemizin, devletimizin, toplumumuzun, kadınlarımızın, gençlerimizin ve çocuklarımızın geleceği için kaygı duymamak olanaksızdır.

İçişleri Bakanı her ne kadar devlet kurumlarında cemaat ve tarikat örgütlenmelerinin, devletin ele geçirilmesinin söz konusu olmadığını, buna kesinlikle izin verilmediğini söylese de ortada apaçık duran bir gerçek var. Sayın Bakan bir yandan bunu söylerken diğer yandan da insanların inanç özgürlüğünden söz ederek tarikatların da ülkenin bir gerçeği ve kabulü olduğunu.

İKTİDARIN YEGÂNE SAVUNMASI "ALDATILDIK"

Oysa bu tarikat ve cemaatlerin bizzat şeyhleri ve müridleri hangi kurumları ele geçirdiklerini, nasıl etkili olduklarını iftihar vesilesi sayarak ifade etmektedir. Geçmişte de Milli Güvenlik Kurulu’nun uyarılarına kulak tıkandığı darbe teşebbüsüne kadar varan sürecin çok öncesinde, buna benzer yapılanmanın devleti, emniyeti, yargıyı, eğitim kurumlarını, bürokrasiyi ele geçirerek hedefine varmak isteyen paralel bir yapılanma olduğu yönündeki raporların işleme konmadığı, bizzat Başbakan, iktidarın bakanları, başbakan yardımcıları, adalet bakanları tarafından dile getirildi.

Sonrasında ise yüzlerce insanımızın canı pahasına önlenen darbe teşebbüsü ardından iktidarın yegâne savunması ‘Aldatıldık, milletim bizi affetsin’ oldu.

O dönemde bu tehlikeye işaret edenler çeşitli bahanelerle gözaltına alınıp, düzmece yargılamalarla, kumpas davalarıyla cezaevlerine atılırken şimdi de benzer tehdit ve tehlikeye karşı yapılan uyarılar İçişleri Bakanı tarafından ‘istismar ve provokasyon’ olarak nitelendirilmekte, aynı yanlış ve yanılgı tavrı sürdürülmektedir.

Tasfiye edilenlerin yerini yeni cemaat ve tarikatların aldığına ilişkin yaşanan son örneğin öncesinde de yapılan uyarıların dikkate alınmaması, uyarı sahiplerinin aksine itham edilmesi tavrı sergilenmektedir. İktidarın aynı aymazlık içinde olduğu ya da siyasi nedenler ve beklentilerle bu yapılanmalarla bağlarını kopartacak, mücadele yürütecek cesaretinin olmadığını söylemek, ortadaki gerçekliğin tespitidir.

TÜRKİYE’NİN YENİ BİR ‘ALDATILDIK’ BAHANESİNE TAHAMMÜLÜ TAKATİ YOKTUR.

Her birisi müritleri ve devlet üzerinden ciddi gelirlere sahip olan, külliyeler, medreseler, gayrimenkuller, üniversiteler, hastaneler, ticari işletmeler, medya kuruluşları, televizyon kanalları edinen, şatafat ve safahat içinde yüzen bu yapılanmaların en temel karakteri saf ve temiz inançların istismar edilmesidir.

İnsanların inançlarının dini, siyasi, maddi, ekonomik çıkarlar için istismar edilmesinin buradan maddi çıkar sağlanmasının, inanç özgürlüğü ile alakası yoktur. Türkiye’nin ve toplumumuzun yeni bir ‘aldatıldık’ bahanesine tahammül edecek, takati yoktur. Yeşeren, serpilen ve yaklaşan tehlikeye dikkat çekmek, yetkili ve sorumluları uyarmak öncelikle hepimizin yurttaşlık ve yurtseverlik sorumluluğu aynı zamanda da seçilmiş siyasetçiler olarak öncelikli görevimizdir.

HÜKÜMET DÜŞTÜ, HÜKÜMET KRİZİ ORTAYA ÇIKTI.

2.KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde 1974 Barış Harekâtı’ndan bu yana BM gözetiminde kapalı olan Maraş’ta sahil şeridinin kısmen açılması kararı, uluslararası alanda ve KKTC içinde farklı tepkilere yol açtı!

11 Ekim Pazar günü yapılan ve 18 Ekim’de ikinci tura kalan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Ankara’yı ziyaret eden KKTC Başbakanı Ersin Tatar ve CB Erdoğan tarafından yapılan ortak açıklamada 46 yıldır BM gözetiminde kapalı olan Maraş şehrinin sahil şeridinin açıldığı duyuruldu. KKTC iç siyasetinde oldukça sert tartışmalara neden olan bu karara uluslararası düzeyde de eleştiriler ve karardan dönülmesi çağrıları yapıldı.

Karar bir yanıyla iktidarın KKTC seçimlerine müdahalesi ve Başbakan Tatar’ın adaylığına destek girişimi olarak yorumlandı. Başbakan Tatar başkanlığındaki koalisyon hükümetinin ortakları Ankara ziyaretinde açıklanan karardan hükümetin, KKTC Dışişleri Bakanlığı ve meclisinin de haberinin olmadığını dile getirerek hükümetten çekildiler ve hükümet düştü, hükümet krizi ortaya çıktı.

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, kararın kendisine de haber verilmeksizin ve bilgisi dışında alındığını belirterek bunun KKTC seçimlerine ve içişlerine Türkiye’nin müdahalesi olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı Akıncı, ayrıca Türkiye yönetimi adına seçimlerde adaylıktan çekilmesinin kendisi ve ailesi adına hayırlı olacağı yönünde tehdit ve uyarı mesajının özel kalemi aracılığıyla iletildiğini öne sürdü.

KKTC Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Maraş sahilinin açılması ve Türkiye-KKTC arasında 2015 yılında açılışı yapılan ancak daha sonra patlayan boru hattının onarılarak seçimlerden hemen önce CB Erdoğan’ın katıldığı törenle yeniden açılmasının ‘seçim yasakları’ arasında yer aldığını içeren ve seçim propagandasında kullanılmasını men eden bir karar aldı!

KKTC seçimlerine müdahale iddialarından ziyade, söz konusu kararın uluslararası alanda KKTC ve Türkiye açısından yarattığı atmosfer dış politikadaki sorunlara bir yenisini daha eklemeye aday görünüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), kapalı Maraş'ın sahil şeridini halka açma kararı alan KKTC’ye bu konudaki BMGK kararlarının halen yürürlükte olduğunu anımsatarak karardan geri adım atılması çağrısı yaptı.

BMGK kararlarına saygı duyulması ve kararların uygulanması çağrısında da bulunan Konsey, Kıbrıs halkının istekleri doğrultusunda siyasi eşitliğe sahip iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyona dayalı, kalıcı, kapsamlı ve adil bir çözüme destek verdiğini bildirdi.

Rusya’dan da oldukça sert bir açıklama geldi ve KKTC ile Türkiye’nin aldığı kararın “kabul edilemez” olduğu belirtildi.

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Türkiye’nin Maraş'ın açılmasına verdiği destekle Kuzey Kıbrıs Türkleri ile AB üyesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasındaki gerginliği körüklediğini öne sürerek, kararın BM arabuluculuğunda Kıbrıs'ta kararlaştırılan ateşkes anlaşmasının “ciddi bir ihlali” olduğunu belirtti. Kararın Türkiye ve GKRY arasında Doğu Akdeniz'de yaşanan doğal gaz anlaşmazlığına çözüm bulunmasına da yardımcı olmayacağını ifade eden Borrell, “Aksine, tansiyon yükselecek ve Doğu Akdeniz'deki zorlu durumda bir anlaşma sağlanmasını bizim için daha da zorlaştıracak” dedi.

Yunanistan ve GKRY, Türkiye ve KKTC’nin karardan geri adım atmamaları, BMGK kararlarını çiğnemeye devam etmeleri halinde konuyu AB Liderler Zirvesi’ne taşıyacaklarını açıkladılar.

Dışişleri Bakanlığı ise BMGK toplantısı sonrasında yapılan açıklamaya, AB ile Yunanistan ve GKRY’den gelen tepkilere karşı çıkarak, “Statükonun devamını savunmak, ne Kıbrıs Adası'nın ortak sahibi iki halka fayda sağlayacak, ne de Kıbrıs meselesinin çözümüne yardımcı olacaktır” açıklamasında bulundu.

Doğu Akdeniz’de yaşanan gerginliklerde sıklıkla KKTC’nin varlığının ve egemenliğinin tanınması konusunda dünyaya mesajlar veren, çıkışlarda bulunan iktidarın bizzat kendisinin KKTC’nin serbest seçimlerine, seçmen iradesine, KKTC’nin egemenliğine doğrudan müdahalede bulunmasının savunulacak hiçbir yanı yoktur.

Maraş’ın açılması 46 yıldır Rum-Yunan ikilisinin çözümsüzlüğe mahkûm etmeye çabaladığı Kıbrıs sorununun çözümü adına atılması gereken bir adımdı. Ancak zamanlama ve yöntem, haklı olunan bir konuda KKTC ve Türkiye’yi uluslararası alanda sıkıntılı bir pozisyona sokmuş, yalnız konuma getirmiştir!

NİHAİ NOKTA, ERMENİSTAN’IN İŞGAL ETTİĞİ TOPRAKLARDAN ÇEKİLMESİDİR!

3.Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalarda Rusya’nın devreye girmesiyle ateşkesin sağlanması müzakerelerin başlaması açısından önemli bir gelişme. Ancak nihai nokta, Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesidir!

Ermenistan ile Azerbaycan Dışişleri Bakanlarının Rusya’nın devreye girmesiyle Moskova'da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arabuluculuğunda gerçekleştirdikleri görüşmeden ateşkesin çıkması olumlu bir gelişme olarak görülebilirse de tarafların sonrasında yaptığı açıklamalar ateşkesin kalıcılığı konusunda tereddütleri artırmaktadır. Görüşmelere aracılık eden Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 'esirlerin ve cenazelerinin takas edilmesi için ateşkes ilan edildiğini' ve Azerbaycan ile Ermenistan'ın görüşmelere başlayacağını söyledi. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın ısrarla Türkiye’yi itham eden açıklamalarla uluslararası kamuoyunu, AB ülkelerini ve Rusya’yı etkileme çabalarını sürdürdüğü gözlenirken, Suriye’den cihatçı paralı milislerin Azerbaycan yanında çatışmak üzere götürüldüğü iddialarını Türkiye aleyhine yaymaya ağırlık vermesi ve Rusya ile İran’ın da bu iddialar doğrultusunda açıklamalar yapması dikkat çekici!

Dışişleri Bakanlığı'ndan ateşkese ilişkin yapılan yazılı açıklamada “Türkiye başından beri ancak Azerbaycan'ın evet diyeceği çözümleri destekleyeceğini vurgulamıştır. Bu anlayışla sahada ve masada Can Azerbaycan'ın yanında olmaya devam edecektir” denildi.

İktidarın her koşulda ve her türlü desteği vereceğini ilan ettiği Azerbaycan için kanımca en büyük destek diplomasi açısından müzakere masasında sağlanabilecektir. Ne var ki iktidarın söylemleri ve izlediği strateji Türkiye’nin çözüm masasında yer alma şansını zayıflatmaktadır. Ayrıca Rusya’nın doğrudan ‘arka bahçesi’ olarak gördüğü Güney Kafkasya’da Türkiye’nin etkinliğine müsaade etme tavrının zor olduğunu, iki ülkenin karşı karşıya gelmesi ihtimalinin yüksek olduğunu öngörmek yanlış bir tespit olmaz.

Dağlık Karabağ konusunda daha ılımlı, soğukkanlı, çözüm endeksli bir strateji ve diplomasi, askeri caydırıcılıkla da desteklenerek daha olumlu ve lehte sonuçların elde edilmesinde kazanım sağlayacaktır. İktidarın bu çerçevede yaklaşım oluşturması gerek Azerbaycan’ın gerekse çözüm masasında Türkiye’nin yer almasının lehine bir zemin yaratacaktır.

MEKTUPTA İMZASI BULUNAN 39 ÜLKE ARASINDA TÜRKİYE YER ALMADI.

4.Uygur Türkleri konusunda iktidarın içerde sergilediği yaklaşım ile uluslararası alanda Çin’e karşı yaklaşımındaki çelişkiler, Uygur sorununun da iç politika endeksli olarak malzeme yapıldığını işaret etmektedir!

Çin’in Şincan-Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türklerine karşı sergilediği katı şiddet ve asimilasyon politikası tüm dünyanın tepkisini çekerken, iktidarın sergilediği tavır ve izlenen politika, bu sorunun iç politika malzemesi yapılarak, içeride siyasi nema için kullanıldığını, uluslararası alanda ise Çin ile karşı karşıya gelmeme yaklaşımının önde olduğunu göstermektedir. Uygur Türklerinin yaşadığı baskılara karşı son olarak dünya çapında yürütülen kampanya ile Çin yönetiminin baskı altına alınması, Uygur Türklerinin özgürlük ve temel insan haklarının tanınması konusundaki girişimde iktidar yer almadı, sessiz ve tavırsız kalma yoluna gitti. Geçtiğimiz hafta 39 ülke Çin yönetimine ortak bir mektup göndererek, Doğu Türkistan'daki toplama kamplarında zorla tutulan Uygurların derhal serbest bırakılması, Uygurlara uygulanan asimilasyon politikalarının terk edilmesi çağrısında bulundu. Ancak mektupta imzası bulunan ülkeler arasında Türkiye yer almadı.

Çin Devlet Başkanı Şi Cin Ping’e gönderilen mektupta şu çağrıya yer verildi: “Bölgede giderek artan ağır insan hakları ihlallerine ilişkin raporları gördük. Sincan'daki insan hakları durumunu ele alarak, hiç bir ülkenin buradan gelen sığınmacıları geri göndermemelerini, sorunların yerinde tespiti için tam erişimin sağlanmasını istiyoruz.”

İçeride sıklıkla Uygur Türklerine yönelik söylemlerde bulunan, bu konuyu iç politikası malzemesi olarak kullanmakta sakınca görmeyen iktidarın imzacılar arasında yer almaması, sorunun siyasi nema amacıyla kullandığının işaretidir. Çin ile mevcut ekonomik ilişkiler, Çin şirketlerinin Türkiye’deki yatırımları, dış ticarette Çin’in ithalatta ilk sırada yer alması kanımca bu açıdan iktidarı frenleyen unsurların başında gelmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Başkanlığındaki Türkiye Varlık Fonu’nun geçen yıl Çin piyasalarından 1 milyar Euro borçlanmasının ardından, şimdi milyar dolarlık ikinci bir borçlanma için uluslararası bankaları yetkilendirmesi göz önünde tutulduğunda imzacılar arasında yer alınmamasının gerekçesi de açığa çıkmaktadır!

5.AB Komisyonu Raporu’nda Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltilirken, mülteciler konusunda övgüler düzüldü. Türkiye’nin AB tam üyeliğine ‘ortaklık’ vurgusu yapılması, üyelik perspektifinin rafa kalktığını gösteriyor!

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun 2020 Genişleme Paketi kapsamında hazırlanan Türkiye Raporu kamuoyuna açıklandı. Raporda, Türkiye'nin göç ve iltica politikasında ilerleme kaydedildiği belirtilerek övgülere yer verilirken, ekonomik işleyiş, kurumsal bağımsızlık, hukukun üstünlüğü ile temel özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik olarak sert eleştiriler yer aldı.

AB Komisyonu'nun tam üyeliğe aday ülkeler Türkiye, Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve adaylık başvurusunda bulunan Bosna Hersek ile Kosova'ya ilişkin son değerlendirmelerinin yer aldığı 2020 Genişleme Paketi, AB Komisyonunun Komşuluk ve Genişlemeden sorumlu üyesi Oliver Verhalyi tarafından kamuoyuna açıklandı.

2018'de kaldırılan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasının etkilerinin demokrasi ve temel hakları etkilemeyi sürdürdüğü belirtilen raporda, Avrupa Konseyi ve organlarının tavsiyelerinin yerine getirilmediği, tüm yetkilerin başkanlık düzeyinde toplanmaya devam ettiği savunuldu. Güvenlik ortamındaki iyileşmeye rağmen Güneydoğu’daki durumun büyük endişe kaynağı olduğu vurgulanan raporda, “Terörle mücadele hükümetin meşru hakkı olmakla beraber, hükümet aynı zamanda bu mücadelenin hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve temel özgürlüklere uygun olarak yürütülmesini sağlamakla yükümlüdür. Terörle mücadelede alınan önlemler bu kriterlerle orantılı olmalıdır” denildi.

Türkiye’nin göç ve iltica politikasında önemli ilerleme sağladığı belirtilen raporda, Türkiye'nin 2019 yılı boyunca Mart 2016 tarihli AB-Türkiye Mülteci Anlaşması’nın uygulanması konusundaki kararlılığını sürdürdüğü, Doğu Akdeniz güzergâhından göç dalgalarının etkin yönetilmesinde kilit rol oynadığı vurgulanarak göç politikası övüldü.

Raporda, “Türkiye, 3,6 milyonu aşkın kayıtlı Suriyeli mülteciye ve diğer ülkelerden gelen yaklaşık 370 bin kayıtlı mülteciye sağladığı benzeri görülmemiş insani yardım ve destek çalışmalarını sürdürmüştür. Böylelikle Türkiye dünyadaki en büyük mülteci topluluğunu ağırlayan ülke konumuna gelmiştir” ifadeleri yer aldı.

Türkiye'nin dış politikasının AB öncelikleriyle zıt düştüğü, Doğu Akdeniz bölgesindeki gerginliklerin daha da arttığı görüşünün yer aldığı raporda, üye ülkelerin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi, gerginliğin azaltılmasına yönelik çabaların sürmesi şartıyla, AB-Türkiye siyasi ilişkilerinde pozitif bir aşamaya geçilebileceği görüşünün AB Konseyi tarafından 1 Ekim'de kabul edildiği hatırlatıldı.

Türkiye’deki piyasa ekonomisinin işleyişi konusunda değerlendirmelere de yer verilen AB Komisyonu raporunda, “Ekonominin işleyişi konusunda ciddi endişeler devam etmektedir” denildi. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, regülasyon kuruluşları ve düzenleyici-denetleyici kurulların özerkliği konusunda endişelerin arttığı, ekonomik kurumlara ve işleyişe siyasi müdahalelerin yoğunlaştığı görüşleri de raporda yer aldı.

Dışişleri Bakanlığı, AB Komisyonu Türkiye Raporu’na oldukça sert açıklamalarla tepki gösterirken 2020 yılı Türkiye Raporu’nun da önceki raporlar gibi, AB’nin önyargılı, yapıcılıktan uzak ve çifte standartlı yaklaşımını yansıttığı öne sürüldü.

Kanımca AB komisyonu raporunda asıl dikkat çeken yaklaşım, Batı Balkan ülkelerinden ‘tam üyeliğe aday’ diye söz edilirken, Türkiye için ‘ortak’ ifadesinin kullanılması.

Sırbistan, Karadağ, Kosova, Bosna Hersek, Kuzey Makedonya gibi Batı Balkan ülkelerinden çok önce AB tam üyeliğine adaylığı onaylanarak kabul edilen ve müzakerelere başlayan Türkiye için kullanılan bu ifade aynı zamanda AB’nin gündeminde Türkiye’nin birliğe tam üyeliğinin artık yer almadığının açıkça dile getirilmesidir.

Komisyon, Türkiye için ‘ortak’ tanımlamasını kullanarak, öteden beri örtülü şekilde dile getirilen ‘tam üyelik yerine AB ile özel statüde ortaklık ilişkisine’ vurgu yapmakta, Türkiye’yi de bu statüye alıştırmaya çalışmaktadır.

Olası bir seçim ve iktidar değişikliğinde Türkiye-AB ilişkilerinin çok farklı bir boyuta taşınması mümkündür. O nedenle bir kısım eleştirilerinde haklılık payı olsa da AB Komisyonu’nun raporunda Türkiye için ‘ortak’ sıfatının kullanılması kabul edilemez! Müzakerelerde yeni fasılları açmayan, bu konuda Güney Kıbrıs, Yunanistan, Fransa’nın baskılarına ve vetolarına boyun eğen AB’nin kendisidir!

6.Maden Holding A.Ş.’nin kurulması ve bünyesindeki maden sahalarının ruhsat vb. imkânlarının TVF’ye devriyle, Sayıştay ve TBMM denetimi dışına çıkarılması, yeraltı zenginliklerimizin satışına zemin hazırlamak içindir!

İktidarın 46 maddelik torba yasa teklifiyle TPAO, BOTAŞ, Eti Maden başta olmak üzere kamusal enerji şirketleri ve ülkemizin yeraltı zenginlikleri konusunda yapılmak istenen düzenlemeler, ulusal varlıkların ve zenginliklerin sahipliği, el değiştirmesi, kontrol ve denetimi konusunda keyfilikler içermektedir.

Daha önce Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) sağlanan Kamu İhale Kanunu’ndan (KİK) istisna ve muafiyetlerin kapsamı genişletilirken, Boru Hatlarıyla Taşımacılık A.Ş. (BOTAŞ) için de doğalgaz satış, pazarlama, dağıtım, depolama, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ticaretinde, nakliyesinde KİK’ten istisna ve muafiyetler sağlanmaktadır. AK Parti hükümetleri döneminde bugüne kadar 180’den fazla değişikliğe uğrayan KİK bir kez daha delinmekte, kamusal enerji şirketlerinin açacakları ulusal ve uluslararası milyarlarca TL ve döviz bazlı ihalelerde istisna ve muafiyetlerle şeffaflık ortadan kaldırılmaktadır.

Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesinde yer alan TPAO ve BOTAŞ için getirilen ihale muafiyetleri, torba yasadan da anlaşıldığı gibi söz konusu kuruluşların ihalelerinde tek kişinin, TVF başkanı olarak inisiyatif almasının, ihaleye davet edilecek ve kazanacak şirket ya da şahısların kim olacağına karar vermesinin yasal kılıfını oluşturacaktır.

Yapılan değişikliklerle kapsamı alabildiğine genişletilen davet usulü ihaleleri düzenleyen KİK 21/b maddesi olağanüstü hallerde, acil durumlarda, hayati konularda bu tür ihalelerin yapılmasına olanak sağlamaktadır. Oysa iktidar sürekli şekilde ihaleleri bu madde kapsamında ve davet usulüyle yaparak sürekli şekilde sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen sayıda şirketi, müteahhidi ihalelere davet ederek kamu kaynaklarını, kamu ihalelerini paylaştırmaktadır.

Şimdi TPAO ve BOTAŞ için de aynı yol açılırken daha da vahim ve dikkat çeken bir başka değişiklik ulusal madenlerin, ülkemizin yeraltı zenginliklerinin Maden Holding adı altında bir yapılanma çatısı altında toplanmasını ve bu yeni yapılanmanın da TVF’ye devrini öngören düzenlemedir.

Geçtiğimiz Nisan ayında Çin Devlet İhracat Sigortası Kuruluşu Sinosure ile TVF arasında imzalanan bir anlaşma çerçevesinde Çinli altyapı, ulaşım, müteahhitlik, madencilik, enerji, lojistik şirketlerinin Türkiye’deki satın alma, yatırım, ortaklık, hisse alımlarına danışmanlık ve yönlendirme amacıyla ilk aşamada 5 milyar dolarlık finansmanın Çinli şirketlere sağlanacağı ilan edilmişti. O dönemdeki değerlendirmelerimde, TVF bünyesindeki bazı ulusal varlıkların Çinli şirketlere satışı, ortaklık ya da hisse alımının gündeme gelebileceğini, TL’deki hızlı değer kaybı ve döviz kurlarının olağanüstü yükselişi ile birlikte kamu ya da özel pek çok kritik, stratejik kuruluşun yabancı alıcılar, yatırımcılar açısından ‘kelepir’ fiyatına düştüğünü vurgulamıştım.

Şimdi iktidarın TBMM açılır açılmaz alelacele getirdiği torba yasa teklifinin içeriğine ve kapsamına bakıldığında, Plan ve Bütçe Komisyonunda iktidar ittifakı tarafından süratle geçirilmek istenmesi göz önünde tutulduğunda çok önceden bir hazırlık dahilinde planlandığı anlaşılıyor.

Ancak TVF’ye devredilen kamu varlıklarının fona geçtikten sonra zararlarının büyümesi, TVF’nin ise çatısı altındaki milyarlarca dolarlık kamusal varlığa rağmen uluslararası piyasalardan borç arayışına girmesi dikkat çekiyor. Getirilen torba yasa ile de TPAO ve BOTAŞ’a sağlanan istisna ve muafiyetlerle madenlerin-yeraltı varlıklarının da bu borç arayışında kullanılacağını öngörmekteyim. Yasa teklifindeki düzenlemelere bakılırsa TVF madenlerin çıkarılmasında ve işlenmesinde rol oynayacak. Bunun için de Maden Holding A.Ş kurulacak.

İktidar ETİ Maden, Eti Gümüş, Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ), Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) vb. bir kamusal madencilik şirketinin çatısı altında madenleri toplamak yerine, özel hukuk tüzel kişiliğine sahip, A.Ş. statüsünde Maden Holding kurup, TVF’ye devrederek madenlerle ilgili faaliyetleri, işletmeleri, TVF üzerinden Sayıştay ve TBMM denetimi dışına çıkartıyor.

Dolayısıyla yakın dönemde TVF’nin Maden Holding bünyesindeki ülkenin değerli maden sahalarını ve ruhsatlarını kısa bir süre işletip, sonrasında satışa çıkartmasının planlandığı, elde kalan son kamusal varlıkların, ülkenin yeraltı zenginliklerinin de satılarak kaynak gereksinmesine yama yapılacağını öngörmekteyim.

Bugüne kadar 70 milyar doları aşkın özelleştirme yaparak ülkemizin en kıymetli kamu şirketlerini, kamu tekellerini satan AK Parti iktidarlarının ülkemizi getirdiği aşamada, artık yerüstü zenginliklerimizin tüketilmesinden sonra, sıranın yeraltı zenginliklerine, madenlerin peşkeş çekilmesine geldiği anlaşılıyor.

Bunun bir sonraki aşaması, tıpkı Osmanlı’nın yaptığı gibi ülkenin gelirlerinin satılması, Gelir İdaresi’nin de TVF’ye devriyle, kamu gelirlerinin teminat gösterilip borç bulma, borç arama yoluna gidilmesidir. Tarihin acı gerçeklerinden de öğrendiğimiz gibi Osmanlı’nın vergi gelirlerini teminat gösterip, demiryolu imtiyazı, Tütün Tekeli Rejisi gelirlerini yurt dışından borç bulmak amacıyla temlik ve ipotek ederek yabancılara teslim ettiği bu yolun sonu ise Düyun-u Umumiyedir!

7.İktidar 29 Eylül’de ilan ettiği 2021-2023 dönemi YEP ile dikkatlerden kaçan çok somut bir itirafta bulundu; Tek adam yönetimi Türkiye’yi geriye götürüp yoksullaştırdı, bireyleri ve aileleri fakirleştirdi!

24 Haziran 2018 seçimlerinden sonra geçilen tek adam yönetimi ve CHS ile birlikte Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından bu yeni yönetim sisteminin ekonomide mucizeler yaratacağı iddia edilen YEP’i 2018 Eylül ayında açıklandı.

2018 yılında ilan edilen 2019-2021 dönemi YEP’inde 2021 yılı için öngörülen Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla-Milli Gelir (GSYH) 926 milyar dolardı. Yani Türkiye ekonomisinin 1 trilyon dolarlık bir büyüklüğe ulaşacağı kişi başına düşen milli gelirin de (KBMG) 10 bin 973 dolar olacağı programda yer alıyordu.

Aynı şekilde diğer makro hedefler açısından da 2021’de işsizlik oranının yüzde 10,8’e gerileyeceği, enflasyonun ise tek haneli yüzdelerle 2021 sonunda yüzde 6 olacağı tablosu ilan edilmişti.

2019 Eylül ayında açıklanan CHS-Tek Adam Yönetimi’nin 2020-2022 dönemine ilişkin ikinci YEP’inde ise bu kez 2021 yılında Türkiye ekonomisinin büyüklüğü 114 milyar dolar aşağı çekilerek 812 milyar dolara KBMG ise 829 dolar düşürülerek 10 bin 144 dolara indirildi.

Yani 2018’den 2019’a bir yılda CHS ile daha fakirleşen bir Türkiye, daha yoksullaşan bireyler ve aileler tablosuna geçiş yapıldı.

Bu yıl 29 Eylül’de açıklanan 2021-2023 dönemi YEP’inde ise tek adam yönetiminde ekonomik çöküş, her alandaki tahribat, yıkım ve bozulma bizzat iktidarın kendi kaleme aldığı üç yıllık hedeflerine de yansıdı. Üçüncü YEP’in ilk yılı olan 2021’de Türkiye ekonomisinin büyüklüğü 110 milyar dolar daha aşağı indirilerek GSYH-Milli Gelir 702 milyar dolara düşürüldü. KBMG de buna bağlı olarak 1483 dolar daha azaltıldı ve 8661 dolara çekildi.

İktidar ekranlarda ‘ekonomi uçuşa geçti, yukarı doğru pik yaptı’ diyerek aldatmaca öyküleri anlatsa da bizzat Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca hazırlanan, Cumhurbaşkanı imzası ve onayıyla resmi gazetede yayınlanan hedeflerinde ise yeni yönetim sisteminde ülkenin fakirleştiği, bireylerin-ailelerin yoksullaştığı, ekonominin üç yıl öncesinden de daha küçüldüğünü itiraf etmeye, açıklamaya mecbur kaldı.

İşsizlik tahminini yüzde 12,9’a yükseltmek zorunda kalan iktidar ve ekonomi yönetimi, bir yıl önce ‘fazla vermekle’ övündüğü cari açığın ise ekonomideki sert daralmaya, küçülmeye rağmen ikiye katlanacağını kabul ettiğini ilan etti.

Tek Adam yönetiminin iş başına geçtiği 2018 yılındaki 2021 YEP hedefleri ile bu yıl açıklanan YEP’teki 2021 hedeflerini kıyasladığımızda üç yılda milli gelirin 224 milyar dolar daha düşük hedeflendiğini KBMG’in ise üç yılda 2312 dolar azaldığının kabullenildiğini görüyoruz.

Bir başka açıdan iktidar, ekranlarda ve meydanlarda söylediklerinin gerçek değil halkı aldatmaya yönelik olduğunu, üç yılda ülkeyi ekonomide geriye götürdüğünü, Türkiye’yi fakirleştirdiğini, halkı yoksullaştırdığını kendi açıkladığı resmi belgeyle itiraf ediyor.

2011 genel seçimlerinin öncesinde aynı iktidarın ilan ettiği 2023 Cumhuriyetin 100’üncü yılı hedefleri ise dünyanın ilk 10 ekonomisi arasında yer alacak 2 trilyon dolarlık GSYH’sı, KBMG’si 25 bin dolar, işsizlik oranı yüzde 5 olan ve 500 milyar dolarlık ihracat yapan bir Türkiye idi.

2011’deki bu hedeflerden 10 yıl sonra, üç yıl öncesinden de daha geriye giden bir Türkiye hedefi CHS yönetimine geçişle birlikte açıklanan YEP’lerde yer alıyor. Ancak ne yapılırsa yapılsın, sonunda iktidarın kendisi de Türkiye’yi ve yurttaşları geriye götürdüğünü, ülkeyi fakirleştirdiğini, uluslararası sıralamada aşağılara indirdiğini, ilan ettiği plan ve programlarla itiraf ediyor!

8.Hazine nakit dengesinin 31 milyar TL açık vermesi, bütçe ve mali disiplinin alt üst olduğunu gösteriyor. İktidar alelacele ‘bütçeyi karartma, borçlanma yetkisini iki katına çıkartma’ düzenlemelerini TBMM’ye sevk etti!

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, Hazine nakit dengesi eylül ayında 30 milyar 824 milyon lira açık verdi. Bu tutar aylık bazda en yüksek nakit açıklarından birisi. Hazinenin gelir gider dengesi, harcamaların artması karşısında alt üst olmuş durumda. Aynı zamanda bu rakamlar, bütçe ve mali disiplinin tamamıyla ortadan kalktığını, devlet çarkının döndürülmesi ve devletin ödeme yükümlülüklerinin yerine getirilmesinin iyice zorlaştığını gösteriyor.

Açıklanan rakamlara bakıldığında, eylül ayında hazinenin nakit gelirleri 78 milyar 190 milyon lira olurken, nakit giderleri ise 109 milyar 423 milyon lira tutarında gerçekleşti. Aynı zamanda geçen ay faiz dışı giderler 94 milyar 595 milyon lira, faiz ödemeleri ise 14 milyar 828 milyon lira oldu. Dolayısıyla faiz dışı denge de 16 milyar 405 milyon lira açık verdi.

Hazine nakit dengesi açığında 3 milyar 24 milyon liralık tutar ise kur artışlarından kaynaklandı. Diğer açıdan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “kur artışının önemsiz olduğu, bununla ilgilenmediği” söylemlerinin aksine başında bulunduğu bakanlık, nakit açığı üzerinde kur artışlarının aylık en az yüzde 10 düzeyinde negatif yansımasının olduğunu gösteriyor.

Bütçe ve mali disiplinden kopuşun artık gizlenemez hale geldiğini ortaya koyan bu rakamları bundan sonrasında gizleyebilmek, üzerini örtebilmek için de iktidar apar topar Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nda değişiklik yapılmasına yönelik teklifi TBMM’ye sevk ederek Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçirme yoluna gitti.

Geçtiğimiz Temmuz ayında bütçe açığının 7 aylık toplamının 2020 yılsonu için bütçe yasasında öngörülen 138,9 milyar TL’yi aşması, bütçe yasasında iktidara verilen bütçe tutarının yüzde 5’i düzeyindeki borçlanma limitleri aşılmıştı. Bunun üzerine iktidara uyarıda bulunarak acilen TBMM’ye ek bütçe yasası sevk etmesi ve yılın kalan dönemi için harcama-borçlanma yetkisi almasının yasa gereği olduğunu dile getirmiştim.

Ancak iktidar bir kez daha hukuk devletinden hoşlanmadığını, yasa tanımaz bir yönetim anlayışına sahip olduğunu gözler önüne sererek, Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Yasası’nda değişiklik teklifini meclise getirdi ve iktidar ittifakının sayısal çoğunluğuyla yasalaştırma çabasına girişti.

Öncelikle bütçe harcamalarının karartılması, zaten giderek ortadan kaldırılan kamu kaynaklarının kullanımındaki şeffaflığın yok edilmesi ve bütçe ödeneklerinin kullanımının TBMM denetimi dışına çıkartılması yönünde değişiklikleri komisyondan geçirdi.

Buna ilave olarak son anda AK Parti tarafından komisyonda verilen bir başka değişiklik önergesiyle de 2020 yılı için bütçe yasasında TBMM’den aldığı borçlanma yetkisini iki katına çıkartmayı hedefliyor.

Oysa yasa uyarınca bütçe kanununda meclisin hükümete tanıdığı borçlanma yetkisinin aşılması durumunda hükümetin TBMM’ye ek bütçe yasası sunarak ilave harcama yetkisi alması gerekiyor. Ancak komisyonda AK Parti tarafından verilen önerge ile COVID19 salgınında artan kamu harcamaları gerekçe gösterilip, yasanın arkasından dolaşılarak 2020 bütçesindeki 154 milyar TL’lik borçlanma yetkisi iki katına, 308 milyar TL’ye yükseltiliyor.

Söz konusu önergenin gerekçesinde yer alan rakamlara göre salgın nedeniyle Ekim ayına kadar yapılan borçlanma tutarı 240 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Bu tutar bütçe yasasında iktidara tanınan 154 milyarlık yetkinin 9 ayda 86 milyar TL aşıldığı anlamına geliyor. İktidar borçlanma yetkisini iki katına çıkartarak 308 milyar TL tutar üzerinden zaten 86 milyar TL aşılmış durumdaki borçlanmaya ilave olarak yılın kalan üç ayında 68 milyar TL daha borçlanmaya gitmek istiyor.

Bu rakamlar ve gelinen aşamada meclisten çıkarılmak istenen değişiklikler, bütçenin iflas ettiğini, devletin çarklarının aylardır borçlanarak döndürüldüğünü apaçık ortaya koyuyor.

Sadece geçen hafta hazine üç ayrı ihalede 7,5 milyar TL borçlanırken, buna ilave olarak yurtiçinden 2,5 milyar dolar da döviz cinsi iç borçlanmaya gitti. Üstelik yurtiçi döviz borçlanmasında verilen faiz yüzde 6,4 oldu. Bu oran döviz borçlanmasında ödenen en yüksek faiz oranı!

Bir yandan Merkez Bankası’nı baskı altına alarak faiz indirmesini isteyen iktidar TL tasarruf sahiplerini enflasyon karşısında eksi faizle TL’den kaçırarak, dövize yönlenmelerini adeta teşvik ederken, diğer yandan dövize talebi düşüremeyince çaresizlikle yurtiçinden yüksek faizle döviz cinsi borçlanarak parasını dövize yatıranları ödüllendiriyor.

AK Partili üyeler tarafından aynı yasada değişiklik için verilen ve komisyonda kabul edilen bir başka son dakika önergesiyle proje ve harcama bazlı bütçeden, performans bazlı program bütçesine geçilecek!

2021 bütçe yasa tasarısı TBMM’ye gelmeden yapılan bu değişiklikle, özellikle şehir hastaneleri, köprü, tünel, otoyol, havaalanı gibi Kamu-Özel İşbirliği Projeleri (KÖİ), bu projelere verilen hazine garantileri ve yapılan ödemelerin bütçe harcamaları ve ödenekler üzerinden izlenmesi, engellenecek, meclis ve Sayıştay tarafından denetlenmesi güçleştirilecek.

Bir iktidar daha çok borçlanmaya gitmek için yetkiyi neden ister? Devletin bütçesini tükettiği, kasasını boşalttığı için. Bunun yanı sıra yaptığı harcamaların, millete ait kaynakları nerede kullandığının bilinmemesini, milletten ve milletin vekilleriyle temsil edildiği meclisten gizlenmesini neden ister?

Ulusa ait kaynakları, topladığı vergilerle yaptığı harcamaları keyfi olarak yapabilmek, hesap vermemek, harcamalardaki adaletsizliğin, usulsüzlüklerin üzerini örtmek için ister. Meclis açılır açılmaz iktidarın adeta yangından mal kaçırırcasına meclise getirip yasalaştırmak istediği bu değişikliklerin başka hiçbir amacı olamaz.

9.Yasaya rağmen 20 günü aşan gecikmeyle açıklanan 2021-2023 dönemi OVMP hedefleri kendi içinde tutarsız ve çelişkili. Bugünden OVMP’de ciddi sapmaların kaçınılmaz olacağını öngörmekteyim!

Ekonomideki defolarını ve çöküşü örtmeye, denetimden kaçırmaya çalışan iktidarın açıkladığı plan ve programlar da yer alan hedefler, çözümler, rakamsal öngörüler; kendi içinde tutarsız, çelişkili ve inandırıcılıktan yoksun.

Son olarak 29 Eylül’de açıklanan Yeni Ekonomik Program’ın (YEP) ardından, 2021-2023 dönemi üç yıllık Orta Vadeli Mali Plan 20 günü aşan rötarla (OVMP) 8 Ekim’de Resmi Gazete’de yayınlandı.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı YEP’in enflasyon, dış ticaret, cari açık, büyüme hızı, işsizlik vb. makro hedeflerinin tutarsızlığı yanında 2020 sonu için YEP’te yer verilen enflasyon, dış ticaret açığı ile cari açık hedeflerinin tutmayacağı eylül ayı verileriyle ortaya çıktı ve YEP ilan edildikten bir hafta sonra çöktü.

Son olarak çöken öngörülere 2020 ve üç yıllık YEP dönemi ortalama dolar kuru beklentisi de katıldı.

Programda yıllık ortalama dolar/TL kuru tahmini 2021 için 7,68, 2022 için 7,88, 2023 için 8,02 olarak belirlendi. Ancak 8 Ekim itibarıyla dolar/TL 7,95'e ulaşarak yeni bir rekor kırarken, 2021 ve 2022 tahminleri şimdiden aşılmış oldu, 2023 tahmininin aşılmasında ise birkaç kuruşluk fark söz konusu Muhtemelen yılsonuna kadar YEP’in 2023 dolar kuru hedefi de aşılacaktır.

2020 yılsonu için 6,91 TL olarak YEP’te yer alan dolar kuru hedefi ise tamamıyla çökmüş halde. O yüzden de ekonomide en temel unsurların başında gelen güvenilirlik, inandırıcılık, şeffaflık, iç tutarlılık açısından 2021-2023 YEP’i bugünden içi boş bir vaatler ve rakamlar metninden ibaret.

Dolayısıyla YEP’teki büyüme, enflasyon, istihdam, ortalama dolar kuru tahminleri üzerinden oluşturulan OVMP’deki bütçe ve diğer mali hedeflerin de tutması otomatik olarak olanaksız hale geliyor.

2021 bütçe yasası hesaplamalarında 7,68 TL olarak esas alınan yıllık ortalama dolar kuru bugünden aşılınca, yeni bütçe henüz meclise sunulmadan tüm ödenek, gelir, harcama, bütçe açığı hedeflerinin ciddi ölçüde sapacağını söylemek yanlış olmaz.

OVMP’ye göre, 1 trilyon 346 milyar 139 milyon TL olması öngörülen 2021 bütçesinin açık hedefi 244 milyar 993 milyon TL.

Ancak 2020 bütçesinde 138,9 milyar TL’lik yılsonu açık hedefinin şimdiden iki katına yaklaştığı dikkate alındığında, 2021, 2022 ve 2023 yılları için öngörülen bütçe büyüklükleri, gelir ve gider tutarlarıyla açık hedeflerinin de tutturulması olanaksız görünüyor.

OVMP’de 2022 bütçesinin 1 trilyon 455 milyar 960 milyon ve bütçe açığının 248 milyar 450 milyon TL olması öngörülüyor.

2023 yılı içinse 1 trilyon 573 milyar 398 milyon TL olarak hesaplanan bütçenin 244 milyar 308 milyon açık vereceği OVMP’de yer alıyor.

Salgın nedeniyle ertelenen vergi ve SGK prim ödemeleri için tanınan sürenin 1 Ekim’de dolmasıyla, ertelenen ve güncel vergi ödemelerinin birlikte yapılması zorunluluğu karşısında iş dünyası, şirketler, KOBİ’ler ve küçük esnaf, iktidardan yeni bir vergi ertelemesi, vergi affı ya da vergi borçlarının yeniden yapılandırılması beklentisi içerisinde.

Buna karşılık OVMP’de vergilerde sadeleştirmeye gidilmesi, vergi istisna ve muafiyetlerinin azaltılması veya tümüyle kaldırılması yanında, üç yıllık plan döneminde ‘vergi affına gidilmeyeceği’ vurgulanıyor.

Dolayısıyla OVMP ile iktidar vergi barışı ya da vergi affı-yapılandırma adıyla bugüne kadar değişik zamanlarda yapılan uygulamaların bu OVMP döneminde olmayacağını ilan ederek, vergi affı beklentilerine kapıları kapatıyor.

İktidar eninde sonunda yeni bir vergi affı ya da vergi barışı adı altında düzenlemeye gitmek zorunda kalacaktır. Aksi halde tahakkuk eden ancak salgında ertelenen ve yeni tahakkuk edecek vergilerin tahsili mümkün olamayacağı gibi, uygulanacak ceza ve gecikme faizleriyle mevcut ve yeni vergi borçları daha da altından kalkılamaz, ödenemez hale gelecektir.

10.2021, 2022, 2023 yıllarını kapsayan OVMP’deki hesaplamalara göre, söz konusu üç yıllık dönemde bütçelerden faiz ödemelerine ayrılacak tutarın toplamı ise 600 milyar TL’yi aşmaktadır!

2021 yılında 179 milyar 542 milyon TL, 2022 yılında 204 milyar 586 milyon TL ve 2023 yılında 2018 milyar 98 milyon TL olmak üzere 602 milyar 226 milyon TL bütçe kaynağı faiz ödemelerine ayrılmış durumda.

Faiz ödemelerine ayrılan bu tutar pek çok bakanlığın, yatırımcı kuruluşun üç yıllık bütçe ödenekleri toplamından kat kat fazla. Dolayısıyla sürekli şekilde faize karşı söylemlerle kamuoyu karşısına çıkan, faizin her türlü ekonomik olumsuzluğun nedeni olduğunu savunan iktidar söylemlerinin aksine eylem ve icraatlarında faizin en büyük dostu ve ödeyicisi olduğunu kendi hazırladığı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla yayınladığı mali planda açık şekilde ortaya koyuyor.

Kaldı ki başta da belirttiğim gibi bugünden OVMP’deki bütçe büyüklükleri, ödenek tutarları, açık hedeflerinin tutmayacağını, ciddi sapmalar göstereceğini rakamlar söylerken, faiz ödemeleri için ayrılan tutarların da OVMP’de yer alan rakamların çok üzerine çıkması söz konusu olacaktır. TBMM’den 2020 bütçesindeki borçlanma yetkisini iki katına yükseltmek için yasa çıkartan iktidarın bu adımı sonrasında 2021 yılına devredecek faiz yükü ve ödeme tutarının katlanacağı apaçık. O yüzden de 2021 bütçesindeki 179,5 milyar liralık faiz ödemesinin ciddi ölçüde aşılacağını bugünden söylemek yanlış olmaz. 2019 yılında açıklanan 2020-2022 OVMP’sinde 2021 yılı için öngörülen faiz ödemesi tutarı 159 milyar 500 milyon TL idi. Şimdi açıklanan mali planda ise 2021 için 2019’da öngörülen tutar 20 milyar TL artırılmış. Dolayısıyla hız verilen TL ve yurtiçi döviz borçlanmaları dikkate alındığında 2021 için 20 milyar artırılan bu faiz ödemesinin de tutturulamayacağını, katlanacağını öngörmekteyim.

OVMP’de 2021-2023 dönemi sonunda bütçe açığının GSYH’ye oranı yüzde 3.5 olarak hedeflenirken, verimsiz harcama alanlarının tasfiye edileceği kaydediliyor. Mali disipline kararlılıkla devam edileceği vurgulanırken, önümüzdeki döneme yönelik bazı detaylara da yer veriliyor. Bunlar arasında Devlet Malzeme Ofisi’nin (DMO) ülke kalkınmasında ihtiyaç duyulan kamu alım politikalarını destekleyen uluslararası ölçekte bir merkezi satın alma kurumuna dönüştürülmesi yer alıyor. DMO’ya ilaç, aşı, tıbbi cihaz başta olmak üzere, sağlık alanında katkı sağlayacak ileri teknoloji yatırımlarına alım garantisi verme görevi veriliyor.

OVMP döneminde kamu yatırımlarındaki öncelikler tarım, turizm ve savunma sanayi şeklinde sıralanırken, vergi işlemlerinde uzaktan denetim ve risk bazlı incelemelerin yaygınlaştırılması için de Risk Analizi Değerlendirme ve Araştırma (RADAR) sisteminin kurulacağı kaydediliyor.

Tıpkı YEP’te olduğu gibi OVMP’de de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçiş sonrası hazırlanan üçüncü mali planın hedef ve öngörülerinin tutması ekonominin güncel gerçekleri ve içinde bulunulan ağır buhran koşullarıyla örtüşmüyor. Ne YEP’te ne de yeni OVMP’de ülkenin, toplumun, Türkiye’nin ekonomik, sosyal, insani sorunlarına çözüm, gençlerin, çocukların kaliteli ve rekabetçi eğitim, eğitim sonrası sorunlarını ortadan kaldırmayı öngören bir model, alternatif, yol haritası yok!

11.Eylül 2020 enflasyon verileri bir kez daha TÜİK’in rakamları ve hesaplamalarının manipüle edildiği, kâğıt üzerinde rakamlarla oynandığı tartışmalarını beraberinde getirirken, bu yöndeki söylemleri de teyit etti!

Öyle ki, TÜİK’in açıklamasından sonra Eylül 2020 Aylık Fiyat Gelişmeleri Raporu’nu yayınlayan MB, enflasyondaki artış beklentilerinin yüksekliğini dile getirerek, özellikle üretici ve toptan fiyatlardaki yükselişte, döviz kurlarındaki artışın etkili olduğunu vurguladı. Oysa ekonomi yönetimi ve başındaki Hazine-Maliye Bakanı, kurlardaki yükselişin önemli olmadığını, kendisinin buna bakmadığını sanayi üretimi ve büyümeye odaklandığını, yılın tek haneli enflasyonla kapanacağını ifade ediyor.

TÜİK, eylül ayında Tüketici Fiyat Endeksi'nin (TÜFE) yüzde 0,97 arttığını ve yıllık enflasyonun yüzde 11,75 olduğunu açıkladı. TÜİK’in rakamları duyurmasının ardından MB de Eylül Ayı Fiyat Gelişmeleri Raporu’nu yayımlandı. Rapora göre, eylülde bir önceki aya kıyasla temel mallar grubunun yıllık tüketici enflasyonuna katkısı 0,43 puan, gıdanın ise 0,28 puan arttı. Enerji, hizmet ve alkol-tütün-altın gruplarının katkıları ise sırasıyla 0,33, 0,26 ve 0,14 puan azaldı.

Böylece yıllık enflasyon temel mal ve gıda gruplarında artarken, enerji ve hizmet gruplarında geriledi. Temel mal grubundaki artışta dayanıklı tüketim malları öne çıktı. Gıda grubunda ise hem işlenmemiş hem de işlenmiş gıda etkili oldu. Temel mal grubu enflasyonu Eylül’de 1,66 puan artışla yüzde 11,68 oldu. Bu dönemde yıllık enflasyon dayanıklı mal ve diğer temel mallarda yükselirken, giyim ve ayakkabı grubunda geriledi. Grup enflasyonundaki artışın sürükleyicisi dayanıklı tüketim malları oldu. Bu artışın belirleyicisi olarak ise döviz kuru gelişmeleri ve talep koşulları öne çıktı. Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık enflasyon Eylül’de yüzde 14,95'e yükseldi. İşlenmemiş gıda grubu enflasyonunun 2,11 puan artışla yüzde 17,47’ye yükselmesi bu artışta etkili oldu. İşlenmiş gıda yıllık enflasyonu yüzde 12,79 düzeyinde gerçekleşti.

TÜİK’in başta enflasyon olmak üzere yayınladığı veriler, istatistikler, rakamlarla ilgili yurt içinden ve yurt dışından gelen eleştirilere, rakamlarla oynandığı iddialarına hem kurumsal olarak hem de iktidarın ekonomi yönetiminin sessiz kalması da ‘sükût ikrardan gelir’ sözünü kanımca doğruluyor

12.MB raporunda yurt içi üretici fiyatlarının eylülde yüzde 2,65 yükseldiği, yıllık Yİ-ÜFE enflasyonunun da 2,80 puan artarak yüzde 14,33 olduğuna dikkat çekildi!

Raporda “Üretici fiyatlarında gözlenen bu artışta döviz kuru gelişmelerinin belirleyici olduğu değerlendirilmektedir. Bu gelişmelerle, tüketici fiyatları (TÜFE) üzerinde üretici fiyatları (Yİ-ÜFE) kaynaklı baskılar güçlenerek devam etmektedir” denildi.

MB tarafından yapılan değerlendirmede enflasyon artışında döviz kurlarındaki yükselişin etkisi açık şekilde dile getirilirken, Bakan ve başında olduğu ekonomi yönetimi bunu inkâr etmektedir.

Diğer taraftan MB, TÜİK’in yüzde 11,75 olarak açıkladığı TÜFE ile yüzde 14,33 olarak gerçekleşen Yİ-ÜFE arasındaki 3 puanlık farka dikkat çekerek kur yükselişleriyle artan üretici ve toptan maliyetlerin perakende fiyatlar ve tüketici enflasyonu üzerinde artış yönünde baskı yaptığını belirtiyor.

Bir diğer deyişle MB, henüz tüketici fiyatlarına, perakende fiyatlara yansımayan 3 puanlık bir üretici maliyeti enflasyonu birikiminin olduğunu, bunun fiyatlara yansımasıyla TÜFE’nin daha da yükseleceğini dile getiriyor.

Yani kur artışları Yİ-ÜFE’ye yansıyarak aylık yüzde 2,65’lik bir enflasyona yol açarken henüz TÜFE’ye yansımamış durumda.

Buna karşılık Merkez Bankası (MB) beklenti anketlerinde ve piyasa anketlerinde eylül ayı için yüzde 1,37 olan aylık enflasyon beklentisinin yüzde 1’in de altında kalarak TÜİK tarafından yüzde 0,97 olarak açıklanması doğal olarak inandırıcı bulunmuyor!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyon sepetinde kapsanan 450 dolayındaki mal ve ürün kaleminin 370’inin fiyatı eylül ayında artmasına karşılık enflasyonun yalnızca yüzde 0,97 artmış olması da ayrıca izaha muhtaç görünüyor!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

12 EKİM 2020