Toprak: "İktidar 4 milyonu aşkın kişiyi günlük 39 TL ile yaşamya mecbur ediyor!"

Korona salgını nedeniyle Nisan ayından bu yana uygulamaya konulan ‘kısa çalışma ödeneği’, ‘işçi çıkartma yasağı-ücretsiz izin’ ve ‘nakdi ödeme desteği’ uygulamalarının süresini 17 Ocak 2021’e kadar uzatan iktidar, gerçek işsiz sayısının kamuoyu tarafından bilinmesini önlemeye çalışıyor. 4 milyonu aşkın kişiyi günlük 39 TL ile yaşamaya mecbur ediyor!

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

YENİSOLUK-HABER MERKEZİ

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu kamuoyu ile paylaştı.

İKTİDAR-MUHALEFET AYRIMI SÖZ KONUSU OLAMAZ

Toprak, “İzmir depremi ülkemizin bulunduğu coğrafyada doğal afetlere hazırlık, yerleşim planlaması, can ve mal güvenliğinin sağlanmasının ne kadar hayati olduğunu hatırlattı. Bu konuda iktidarlara düşen sorumluluğun ihmal edildiği, kaynakların akılcı ve yerinde kullanılmadığı ortaya çıktı. Bu son felaket, merkezi ve yerel yönetimlerin işbirliğinin önemini, bu konuda iktidar-muhalefet ayrımının söz konusu olamayacağını gösterdi!” dedi.

İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “İktidar, İstanbul’da yaklaşan deprem felaketinin olası boyutlarını ve İzmir örneğinde Seferihisar’daki mini tsunaminin bile nasıl bir felakete yol açtığını göz önünde bulundurup, Kanal İstanbul Projesi’nin iptal edildiğini ilan ederek, 16 milyon İstanbullunun kaygı ve endişelerine saygı duyduğunu topluma göstermelidir” ifadelerini kullandı.

MACRON’DA ERDOĞAN’DA SİYASİ KONSOLİDASYON HEDEFLEMEKTEDİR

Toprak, “Kafkasya’daki Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan’ın yanında yer alan Türkiye’ye karşı kampanya başlatan Ermeni Diasporası Fransa ve ABD’de Türk mallarına karşı boykot çağrısıyla kampanya yürütmeye başladı. CB Erdoğan, Fransa hükümetinin resmi bir kararı olmamasına karşılık Ermeni lobisinin kampanyasını görmezden gelerek Macron’un İslamiyet ile ilgili söylemlerine karşı Fransız markalarının boykot edilmesi çağrısında bulundu! Türkiye ile Fransa arasında “İslamiyet ve Terör” üzerinden gerilen ilişkiler gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse Fransa Cumhurbaşkanı Macron açısından iç ve dış politikada kendileri için imkân sunmaktadır. Macron 2022’deki seçimler için İslami terör malzemesini elverişli görürken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ise dışarıda İslam ülkelerinin liderliği ve içeride de din eksenli siyasi konsolidasyon hedeflemektedir!”dedi.

"Mevcut ekonomik kriz ortamında üç hafta önce Cumhurbaşkanı imzasıyla resmi gazetede yayınlanan OVMP’de 2021-2023 döneminde vergi affının gündemde bulunmadığı, bir düzenlemenin söz konusu olmayacağı yer aldı. Buna karşılık şimdi bu kısmi vergi-alacak affı ve yapılandırmanın meclise getirilmesi, iktidarın ülkenin ve ekonominin gerçeklerinden kopukluğunun, kurumsal ortak akıl ve koordinasyonsuzluğunun en somut örneğidir.

ERTELEMELERİN SÜRESİ EN AZ 6 AY DAHA UZATILMALI

Öncekilerin kopyası olan bu yeni düzenlemeden de iktidarın beklentisinin en azından yapılandırılan alacakların birkaç taksitinin ödenmesi ve bu yolla şimdiden tüm hedef ve öngörülerinin sapacağı kesin görünen 2021 bütçesine bir miktar nakit girişi sağlamak olduğunu öngörmekteyim. Açıklanan 500 milyar liralık alacağın 18 taksite bölünerek 36 aya yayılmasıyla her taksit döneminde 28 milyar TL tutarında bir nakit girişi söz konusu olacak. İktidar iki-üç taksitin tahsili durumunda dahi 56-90 milyar TL tutarında bir gecikmiş alacağı tahsil etmiş olacak. Ancak salgın nedeniyle ertelenen vergi ve SGK prim ödemelerinde erteleme süresinin dolması ve güncel tahakkuk eden vergilerin ödenmesi zorunluluğuyla, yılbaşından itibaren yapılandırma taksitlerinin çakışması ödemeleri güçleştirecektir. Başta Ankara Ticaret Odası olmak üzere oda başkanları, esnaf örgütleri, işveren kuruluşları ertelemelerin süresinin en az 6 ay daha uzatılmasını, yapılandırma taksitleri için de en az 6 ay ya da 1 yıllık ödemesiz dönem talep edilmektedir. Bunun yanında sürekli vurguladığım gibi, yapılandırmalarda gecikme cezası, gecikme faizi tutarlarında indirime gidilmesi, peşin ödemelere tanınan faizin yüzde 90’ının silinmesi imkânı, ödeme güçlüğü çeken diğer mükellefler için de uygulanmalıdır!

YENİ YAPILANDIRMA, TÜM MÜKELLEFLERİN BORÇLARINI ÖDEYEBİLECEĞİ BİR VERGİ BARIŞI OLMALIDIR!

Anapara borcunda indirime gidilmesi ve yapılandırma taksitlerinin doğrudan mükellefin ödeme gücüne göre yapacağı beyan doğrultusunda belirlenmesi esas olmalıdır. Aksi durumda ödenememiş birikimli anapara+faiz+gecikme cezası toplamının 18’e bölünmesi suretiyle bulunacak taksit tutarının güncel vergi ve SGK prim taksitleriyle birlikte ödenmesi güç hatta imkânsız duruma gelecektir. Bu da en fazla bir ya da iki taksit ödendikten sonra mükellefin yine ödeme güçlüğüne düşmesi, mevcut borcun üzerine güncel taksit borcunun da eklenmesine neden olacaktır. Pek çok işletme, şirket, KOBİ değil vergi SGK primi, kirasını, elektrik-doğalgaz faturasını ödeyemiyor. Ayakta-hayatta kalma mücadelesi veriyor!

İktidara yakın bir müteahhitin yaklaşık 500 milyon TL’lik vergi borcunun tek kalemde silinmesi, bir başka müteahhite 9 Milyar TL’lik vergi istisnası getirilmesi ve diğerleri dikkate alınıp; YENİ YAPILANDIRMA, tüm mükelleflerin borçlarını ödeyebileceği bir VERGİ BARIŞI olmalıdır! diyen İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın açıklamasının tamamı şöyle:

İÇ POLİTİKA

1.İzmir depremi, merkezi ve yerel yönetimlerin işbirliğinin önemini, bu konuda iktidar-muhalefet ayrımının söz konusu olamayacağını bir kez daha gösterdi!

DIŞ POLİTİKA

2.Türkiye ile Fransa arasında “İslamiyet ve Terör” üzerinden yapılan tartışmalar gerilimi yükseltti!

3.CB Erdoğan, Macron’un İslamiyet ile ilgili söylemlerine karşı Fransız markalarının boykot edilmesi çağrısında bulundu!

4.Dağlık Karabağ’da Rusya ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi iki ülke ilişkilerinde yeni bir krizi ortaya çıkarttı.

5.Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cepheyi genişletme hamlelerine devam ediyor.

6.Doğu Akdeniz’deki gerilimde şu ana kadar herhangi bir tavır sergilemeyen İngiltere’nin de askeri güç gösterisine başlaması dikkat çekicidir!

7.AB Liderleri Brüksel’de 29 Ekim’de COVİD-19 gündemiyle toplandı.

EKONOMİ

8.MB Başkanı’nın 2020 son dönem Enflasyon Raporu sunumundaki açıklamaları, siyasetin MB’yi teslim aldığının itirafıdır.

9.Kurlardaki artışın enflasyona yansıması MB’nin öngördüğü 3 puanın da üzerinde olabilir.

10.İktidarın meclise getirdiği 500 milyar liralık yapılandırma düzenlemesi, hepsi başarısız olan önceki 8 vergi barışının kopyası!

11.YENİ YAPILANDIRMA, tüm mükelleflerin borçlarını ödeyebileceği bir VERGİ BARIŞI olmalıdır!

12.Kurlardaki artışla BİST’te işlem gören ülkemizin önde gelen şirket, holding ve bankalarının hisse değerleri 1 doların altına indi!

13.İktidar 4 milyonu aşkın kişiyi günlük 39 TL ile yaşamını idameye mecbur ediyor!

14.Dış ticaret açığı bir ayda yaklaşık yüzde 200 arttı!

1.İzmir depremi ülkemizin bulunduğu coğrafyada doğal afetlere hazırlık, yerleşim planlaması, can ve mal güvenliğinin sağlanmasının ne kadar hayati olduğunu hatırlattı. Bu konuda iktidarlara düşen sorumluluğun ihmal edildiği, kaynakların akılcı ve yerinde kullanılmadığı ortaya çıktı. Bu son felaket, merkezi ve yerel yönetimlerin işbirliğinin önemini, bu konuda iktidar-muhalefet ayrımının söz konusu olamayacağını gösterdi!

Bilim insanları ve toplumsal gündem korona salgını ve olası İstanbul depremine yoğunlaşmış iken, İzmir ve ilçelerinde yaşanan deprem felaketi, bir kez daha doğal afetlere her an hazırlıklı olmanın, kayıpları en aza indirmenin önemini gösterdi. Deprem ve diğer doğal afetlere hazırlık, önleyici tedbirler, plan ve programlar, koordinasyon, merkezi ve yerel yönetimlerin ortaklaşması ve işbirliğinin hayati önemi kendisini dayatırken, siyasi iktidarın sorumluluklarını tam olarak yerine getirmesi ve ülke kaynaklarının en akılcı şekilde kullanılmasının elzem olduğu gerçeği yadsınamaz biçimde somutlaştı. 17 Ağustos 1999’daki Kocaeli ve Marmara depremi, ardından Yalova ve Düzce deprem felaketleri sonrasında yürütülen kapsamlı çalışmalarla, afetlere hazırlık konusundaki plan ve programlar, bunların finansmanını sağlayacak kaynakların oluşturulması, organizasyonu oluşturulmuştu. Buna karşılık, bugüne kadar yapılanlar ve yaşananlara bakıldığında 21 yıl önce öngörülen hazırlık-altyapı-plan ve programların büyük ölçüde ihmal edildiği ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanının kendisine bağlı birimleri, bakanları, kurumları seferber etmesine karşılık, 18 yıldır ülkeyi tek başına yönettiğini unutup hâlâ 20 yıl ve öncesindeki yönetimleri itham etmesi, ‘vesayetçi zihniyetin afete dayanıklı yapılaşmanın önünü kestiğini, ihmal ettiğini’ öne sürmesi, kendi sorumluluklarının inkârı ve sorumluluktan kaçıştır. Bundan sonrası için ülkemizi bekleyen muhtemel deprem ve diğer doğal afetlere hazırlık ve önleyici tedbirler için ortak akıl, toplumsal dayanışma ve sorumlulukların paylaşımını içeren Afetlere Hazırlık ve Mücadele Ulusal Programı hazırlıklarına acilen başlanmalı, bu konuda ulusal seferberlik yaklaşımı sergilenmelidir. Yaşananlar göstermiştir ki; toplumsal acılara yol açan afetler, iktidar-muhalefet ayrımı, parti tercihlerine, inanç ve yaşam tarzına göre planlanamaz.

İktidar, İstanbul’da yaklaşan deprem felaketinin olası boyutlarını ve İzmir örneğinde Seferihisar’daki mini tsunaminin bile nasıl bir felakete yol açtığını göz önünde bulundurup, Kanal İstanbul Projesi’nin iptal edildiğini ilan ederek, 16 milyon İstanbullunun kaygı ve endişelerine saygı duyduğunu topluma göstermelidir.

2.Türkiye ile Fransa arasında “İslamiyet ve Terör” üzerinden gerilen ilişkiler gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse Fransa Cumhurbaşkanı Macron açısından iç ve dış politikada kendileri için imkân sunmaktadır. Macron 2022’deki seçimler için İslami terör malzemesini elverişli görürken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ise dışarıda İslam ülkelerinin liderliği ve içeride de din eksenli siyasi konsolidasyon hedeflemektedir!

Fransa ile Türkiye arasında artan gerilim başlıklarına Paris’te gerçekleşen terör saldırısı sonrasında Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un ‘İslamcı terör’ söylemini öne çıkartan ve İslam dinini hedef alan açıklamaları eklendi. Başı kesilerek öldürülen Fransız öğretmene onur madalyası verilmesini kararlaştıran Fransa yönetimi, ülkedeki Müslüman toplumuna ve örgütlerine karşı da harekete geçti. CB Erdoğan, Macron’u İslam dini ile terörü iç içe gösteren açıklamalarından ötürü ‘zihinsel tedaviye muhtaç’ olarak nitelendirince Fransa hükümeti Ankara’daki büyükelçisini çektiğini açıkladı. Fransa hükümetinin radikal İslamcı-Cihatçı faaliyetleri nedeniyle kapatma kararı aldığı kuruluşların başkanları ve yöneticileri, ‘siyasi mülteci’ sıfatıyla sığınma için Türkiye’ye başvurdu. Göç İdaresi Başkanlığı’nın bu kişilerin başvurularına verdiği yanıtlar medyaya yayılınca, Türkiye’nin Avrupa’daki cihatçı örgütlere destek verdiği iddiaları ortaya atıldı. Bu algının Avrupa’da Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya tarafından desteklenmesi, bölgemizde ise Suudi-BAE ortaklığı yanında, Mısır ve Şam yönetiminin Türkiye ile Katar’ın cihatçılara destek verdiği, finanse ettiği yönündeki politikaları etkili olmaya başladı.

2022’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tekrar aday olmayı hedefleyen Macron’un ilk seçildiği dönemdeki popülaritesi yok. Bu nedenle İslam üzerinden iç kamuoyuna mesaj vermek önemli bir iç politika malzemesi.

Diğer yandan; gittikçe tabanı eriyen, anketlerde-kamuoyu araştırmalarında siyasi ve toplumsal desteği hızla düşen AK Parti iktidarının dini ve milliyetçi söylemlere yöneldiği gözlenen bir gelişmeydi. CB Erdoğan, bir yandan İslamiyeti öne çıkartarak İslam dünyasının liderliğini hedefleyen stratejisinde Macron ile gerginliği önemli bir iç ve dış politika malzemesi olarak görüyor.

Dolayısıyla Macron ve Erdoğan birbirlerine karşılıklı siyasi malzeme desteği de sağlamış oluyor. İlişkiler gerilip sertleştikçe bundan her iki Cumhurbaşkanı da siyasi yarar sağlayacağını hesap ediyor. Fransa’daki kurbanın başının kesildiği, Berlin’de tepki gösterilen cami baskının ardında yolsuzluk soruşturmasının olduğu üzerinde durulmuyor!

3.Kafkasya’daki Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan’ın yanında yer alan Türkiye’ye karşı kampanya başlatan Ermeni Diasporası Fransa ve ABD’de Türk mallarına karşı boykot çağrısıyla kampanya yürütmeye başladı. CB Erdoğan, Fransa hükümetinin resmi bir kararı olmamasına karşılık Ermeni lobisinin kampanyasını görmezden gelerek Macron’un İslamiyet ile ilgili söylemlerine karşı Fransız markalarının boykot edilmesi çağrısında bulundu!

Macron’un İslamiyet ile ilgili çıkışları ve söylemleri tüm Müslüman ülkelerde yankılanırken Fransız mallarına boykot kampanyasının ilk resmi çağrısı Kuveyt’te etkili İhvan/Müslüman Kardeşler liderlerinden geldi. İhvan diğer Arap ülkelerinde de boykotun öncülüğünü yapıyor. CB Erdoğan’ın boykot çağrısı ile İhvan’ın kampanyası örtüşüyor.

Fransa hükümeti terör saldırısından Fransa’daki İslami dernek ve yapılanmaları sorumlu tutuyor. İhvan ve Hamas başta olmak üzere Müslümanların örgütlendiği dernekleri kapatma yoluna gidiyor. Türkiye ve CB Erdoğan’ın Macron’a en sert tepkiyi göstermesi Fransız ve Avrupa basınında iktidarın İhvan ve Hamas ile yakın ilişki içinde olduğu yorumlarını yaygınlaştırdı.

Fransa’ya karşı boykotun öncülüğünü İhvan-Hamas ve CB Erdoğan’ın yürütmesinden ötürü Mısır ve Suudiler başta olmak üzere diğer Arap ülkeleri, Macron’un söylemlerine tepki gösterseler de Erdoğan ve İhvan’ın yanında görünmemek için boykota mesafeli durmayı tercih ediyorlar.

Avrupa ülkeleri CB Erdoğan’ın Macron’a yönelik sözlerine ve alınan boykot kararına tepki gösterirken Pakistan ve Azerbaycan’ın da yer aldığı ülkeler destek açıklamaları yapıyor. Süreç Fransa tarafından AB Komisyonuna taşınarak Türkiye’ye karşı yaptırım uygulanması talebini gündeme taşıdı. Aralık ayında Doğu Akdeniz gerginliği nedeniyle Türkiye’ye yaptırımları ele alacak olan AB Liderleri şimdi bu yöndeki baskıyla karşı karşıya!

Kaldı ki AB tam üyeliğine aday olan, müzakere sürecinde bulunan, AB ile Gümrük Birliği Anlaşması imzalamış konumdaki Türkiye’nin şimdi Fransız mallarına boykot çağrısı sadece siyasi değil AB’nin ekonomik mevzuatına ve müktesebatına da aykırı.

Macron-Erdoğan gerilimi ve karşılıklı suçlamalarla gelinen süreçte boykot çağrısının Türkiye-AB ilişkilerinde yeni siyasi ve ekonomik maliyetleri söz konusu olacaktır. AB Komisyonu, Türkiye'nin anlaşmalardan doğan yükümlülüklerine bağlı kalmasını ve saygı göstermesini istedi!

4.Dağlık Karabağ’da Rusya ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi iki ülke ilişkilerinde yeni bir krizi ortaya çıkarttı. CB Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmeye ilişkin iki taraftan yapılan açıklamalardaki farklılıklar bunu gösterirken, Rusya’nın İdlib’te Türkiye destekli grupları bombalaması ve CB Erdoğan’ın Suriye’de harekât mesajı vermesi, ilişkilerde yeni bir gerilimin işareti olarak görülmelidir!

Türkiye ile Rusya arasında Dağlık Karabağ sorunu üzerinden ortaya çıkan gerginlik Rusya tarafından İdlib’te gerçekleştirilen saldırılarla somut şekilde ortaya çıktı. Erdoğan-Putin telefon görüşmesinde Dağlık Karabağ, Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin ele alındığının belirtildiği Cumhurbaşkanlığı açıklamasına karşılık Kremlin’den yapılan açıklamada örtülü şekilde rahatsızlık içeren ifadelere yer verilmesi dikkat çekti.

Kremlin Putin’in Dağlık Karabağ’daki savaştan ve bölgeye akın eden radikal cihatçı milislerden rahatsızlığını ilettiği, Orta Doğu’dan bölgedeki çatışmalara gönderilen cihatçı teröristlerin sayısının artmasından dolayı ciddi endişelerini aktardığını duyurdu.

Görüşmede Putin’in, Dağlık Karabağ’da acilen ateşkese varılıp gerilimin düşürülmesi için atılan adımlar konusunda İlham Aliyev ve Nikol Paşinyan’la yaptığı görüşmelere dair CB Erdoğan’ı bilgilendirdiği kaydedilirken, İdlib ve Fırat’ın doğusuna dair mevcut mutabakatların ele alındığı ve Suriye’de siyasi sürecin konuşulduğu Kremlin açıklamasında yer aldı.

Kremlin, Putin’in Dağlık Karabağ’daki savaştan ve bölgeye akın eden radikal cihatçı milislerden rahatsızlığını ilettiği, Orta Doğu’dan bölgedeki çatışmalara gönderilen cihatçı teröristlerin sayısının artmasından dolayı ciddi endişelerini aktardığını duyurdu.

Libya’da durumun normalleşmesi ve diyaloğun hızlandırılmasına destek verilmesi konusunun ele alındığı, Erdoğan ve Putin’in iki ülkenin dış politika, savunma ve istihbarat yetkililerinin temaslarının sürdürülmesi konusunda da anlaştığı vurgulandı.

Erdoğan-Putin görüşmesinden hemen önce Rus savaş uçaklarının İdlib’te Türkiye destekli milislerin eğitim kampını hedef alması ve gerçekleştirilen bombardımanda 78 cihatçı milisin öldürüldüğünün açıklanması kanımca Rusya’nın Türkiye’ye ‘Dağlık Karabağ’dan Uzak Dur’ mesajı idi.

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlem Evi (SOHR) Rusya tarafından saldırı düzenlenen kampın, Türkiye'nin müttefiki Sünni İslamcı grupların çatı örgütü olan Feylaku'ş Şam'a ait olduğunu duyurdu. 2014 yılında kurulan ve 19 farklı silahlı gruptan oluşan Feylaku'ş Şam'ın, saldırıya uğrayan kampında 150’den fazla cihatçı milisin eğitim görmekte olduğu belirtildi.

İdlib’te gerçekleşen saldırı ve Rusya’nın bölgedeki yetkililerinin Türkiye’yi itham eden açıklamaları yanında bir başka dikkat çeken olay ise Fırat Kalkanı harekâtıyla TSK ve TSK destekli ÖSO’nun kontrolünde olan Cerablus’ta yaşandı. Cerablus’ta ÖSO’nun denetimindeki bir akaryakıt pazarına düzenlenen roket saldırısında büyük hasar meydana geldi. Ölü ve yaralılar var. Roketin Rus hava üssü Hmeymim ya da Tartus’taki deniz üssünden fırlatıldığı öne sürülüyor.

Yani Rusya son bir haftada birisi İdlib’de Türkiye destekli İslamcı muhalif grupların kampına, diğeri TSK-ÖSO kontrolündeki Cerablus’a olmak üzere iki saldırı birden gerçekleştirdi ve ağır insani ve maddi zayiata yol açtı.

Buna karşılık, Cumhurbaşkanının AK Parti Grup toplantısında Suriye konusunu gündeme getirerek, Fırat’ın Doğusunda gerekirse her an yeni bir harekâtın gündeme gelebileceğini ifade etmesi, Rusya’nın bu hamlelerine karşı Kürtlere, SDG-YPG-PYD’ye operasyon mesajı olarak görülmeli. Aynı zamanda bu mesajın diğer muhatabı da ABD!

CB Erdoğan’ın gerek Dağlık Karabağ gerekse Suriye ve Libya ile ilgili açıklamalarında ABD ve Rusya’yı birlikte itham etmesi dikkat çekici. Daha önce ABD ve Rusya’yı konjonktüre göre karşı karşıya getiren, duruma göre bir ABD bir Rusya ile yakın duran iktidarın bu stratejisinin artık işlemediği anlaşılıyor.

Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in tam da bu gelişmeler yaşanırken Rusya arabuluculuğunda Ermenistan ile ‘önkoşulsuz’ olarak Moskova’da masaya oturmaya hazır olduğunu ilan etmesi ve daha önce dile getirdiği ‘Türkiye’nin de masada olması’ koşulundan söz etmemesi, Rusya’nın Kafkasya’da ağırlığını koyduğunu gösteriyor!

Rusya Devlet Başkanı Putin’in Dağlık Karabağ’da Türkiye de dahil çözüme katkı vermek isteyen tüm devletlerin görüşlerinin dinlenmesi, değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmesi, Suriye’deki operasyonlardan sonra Türkiye’nin gönlünü alma, olası tepkilerini frenleme amacına dönük olarak değerlendirilmelidir. CB Erdoğan’ın AK Parti Grubu’nda Putin’e ‘Sen Paşinyan ile görüş ben de İlham Aliyev kardeşimle görüşeyim. Bu işi tatlıya bağlamanın yolunu hazırlayalım’ dediğini aktarması da masadaki ‘dışlanmışlık’ görüntüsünü örtmeye yöneliktir!

5.Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı cepheyi genişletme hamlelerine devam ediyor. Son olarak Yunanistan, GKRY ve İsrail Dışişleri Bakanları Atina’da bir araya gelerek Doğu Akdeniz’de işbirliği, doğalgaz boru hattı, denizaltı elektrik nakli ile siyasi ve ekonomik ilişkilerin daha da ilerletilmesi konularında mutabakat ilan ettiler.

GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiades, Yunanistan Başbakanı Kryakos Mitsotakis ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu geçtiğimiz Ocak ayında EastMed doğal gaz boru hattı anlaşmasına imza atmıştı. Üç liderin mutabakatından sonra bu kez üç ülkenin dışişleri bakanları Atina’da bir araya gelerek Doğu Akdeniz’de ortak hareket etme ve enerji işbirliğini daha ileriye taşıma konusunda uzlaşma sağladıklarını açıkladılar. Bu çerçevede üç ülke arasındaki bölgedeki doğalgazın EastMed boru hattıyla Avrupa’ya taşınması yanında İsrail, GKRY ve Girit adası arasında denizaltı elektrik şebekesi oluşturulması da bulunuyor. Yunanistan’a ait Girit adasını, GKRY ve İsrail ile ortak elektrik nakil sistemine dahil eden projeyle üç ülke enerji açısından birbirine bağlanmış olacak. Deniz altından döşenecek kablolarla kurulacak bağlantının 2023 sonuna kadar tamamlanması planlanıyor.

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, görüşme sonrasında yaptığı açıklamada yine Türkiye’yi suçlayan ve bölgedeki gerilimin sorumlusu olarak itham eden ifadeler kullandı. Türkiye’yi, Yunanistan kıta sahanlığı içindeki bölgeleri yasa dışı sismik araştırmalar için hukuksuz bir şekilde kullanmakla suçlayan Dendias, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay'ın Kuzey Kıbrıs'ta yaya trafiğine kısmen açılan Kapalı Maraş'a yaptığı ziyareti de “provokasyon ve kışkırtma” olarak nitelendirdi. Doğu Akdeniz'de Yunanistan, GKRY ve İsrail arasındaki üçlü ortaklığın AB ve ABD tarafından da desteklendiğini belirten Yunan Bakan, “Bu üçlü ortaklık, gücünü uluslararası hukuk ilkeleri üzerine kurulu olmasından alıyor. Eski stereotipleri aşan, bölge haritasını yeniden şekillendiren, karşılıklı anlayışa dayalı yeni bir coğrafya yaratıyoruz.” diyerek Ege ve Doğu Akdeniz’de egemenlik, kara suları, Münhasır Ekonomik Bölgeler’in (MEB) sınırlarının yeniden çizileceği iddiasında bulundu!

Bir yandan Türkiye’yi hukuk dışına çıkmak, Yunanistan ve GKRY ile diğer bölge ülkelerinin haklarını ihlal etmek, askeri güçle tehdit politikası izlemekle itham eden Yunan Bakanın, bölge coğrafyasının değiştirilmesinden, denizlerdeki egemenlik sınırlarının yeniden çizilmesinden ve ‘yeni bir coğrafya yaratılmasından’ söz etmesi asıl provokasyon ve kışkırtıcılıktır.

AB ve ABD’nin desteğini de arkalarına alarak uluslararası hukuksuzluğu hukuki kılıfa büründürmeye hazırlanan Yunanistan’ın bu adımlarına sessiz kalınması düşünülemez. Türkiye’ye karşı yaptırım-ambargo tehditlerinin gündemde tutulması ve geri adıma zorlanması, buna karşılık Yunanistan ve GKRY’nin tüm tezlerinin haklı bulunması Türkiye’ye karşı çok katılımlı bir organizasyon ve uluslararası operasyon planlandığını göstermektedir!

AB üyesi olmaları nedeniyle AB’nin tam desteğini alan Yunanistan ve GKRY, son dönemde ABD’yi de aktif şekilde bölgedeki sürece dahil etme çabalarına hız vererek askeri işbirliği anlaşmaları, ABD’ye Ege ve Doğu Akdeniz’de kara-deniz-hava üsleri sağlayarak Türkiye’yi baskı altına almaya çalışıyorlar.

ABD gemilerinin Yunanistan’da deniz üssüne yerleşmesi, Trakya-Dedeağaç’ta Yunan ve ABD ordusunun ortak kara tatbikatı düzenlemelerinin hedefi Türkiye’ye gözdağıdır. O nedenle önümüzdeki günlerde Yunanistan ve GKRY’den ve ilave olarak Fransa’dan Türkiye karşıtı yeni hamlelere hazırlıklı olunmalıdır.

6.Fransa’nın ardından Doğu Akdeniz’deki gerilimde şu ana kadar herhangi bir tavır sergilemeyen İngiltere’nin de askeri güç gösterisine başlaması zamanlama açısından dikkat çekicidir! İngiliz donanmasının GKRY ve Fransa donanmasıyla ortak deniz tatbikatında sancak gemisi HMS Albion’un 1915’teki Çanakkale Savaşındaki geminin ismini taşıması Yunanistan ve GKRY’ye destek, hedefin Türkiye ve KKTC olduğu mesajıdır!

İngiliz Kraliyet donanmasına ait savaş gemilerinin, GKRY Sahil Güvenlik güçleri ve Fransa donanmasına ait Jean Bart fırkateyninin katılımıyla Doğu Akdeniz’de başlattığı tatbikat, denizden çıkartma-havadan indirme operasyonlarıyla bir güç gösterisini akla getirmektedir. İngiliz donanmasının bugüne kadar bölgede yaptığı en büyük tatbikatla verilmek istenen mesajın ve güç gösterisinin hedefi Türkiye’dir.

Donanma komutanının GKRY’ye yönelik yaptığı açıklamalar, övgüler ve destek beyanları aynı zamanda KKTC’yi de hedef almaktadır. İngiliz donanması tatbikatta sancak gemisi HMS Albion komutasında üç savaş gemisi, yüzlerce deniz piyadesi, saldırı helikopterleri, çıkartma birlikleriyle yer aldı. GKRY’nin İngiltere için Doğu Akdeniz'de ve Akdeniz bölgesi genelinde çok önemli bir partner olduğunu belirten Donanma Komutan Yardımcısı, tatbikatın GKRY ordusu ve Sahil Güvenlik güçleriyle bilgi ve deneyim alışverişi için büyük bir fırsat sunduğunu kaydetti.

1960’ta İngiltere’den bağımsızlığını elde eden o dönemdeki konumuyla Kıbrıs Cumhuriyeti için varılan anlaşma çerçevesinde Türkiye, İngiltere ve Yunanistan ‘garantör’ ülkeler olarak yer alıyor. İngiltere aynı zamanda GKRY tarafında iki askeri üsse sahip olmaya devam ediyor. Son dönemde yaşanan gerginliklerde bölgeye gelen Fransız donanması ve ABD filosunda görevli askerlere de İngiliz üsleri açıldı. GKRY ayrıca ABD ile de bir deniz üssü konusunda görüşmeler yürütürken, Rusya’nın da bu yönde talepleri söz konusu.

İngiliz donanmasının Doğu Akdeniz’de GKRY ve Fransa ile ortak tatbikatının Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerginliğinin ilan edilen karşılıklı Navtex’lerle adeta zirve yaptığı bir döneme rastlamasının zamanlama açısından tesadüf olmadığı görüşündeyim.

İngiltere bu tatbikatla bir yandan Yunanistan ve GKRY’ye destek mesajı verirken diğer yandan Fransa donanmasının da tatbikatta yer almasıyla, Brexit sürecinde AB’den ayrılmasına karşın, AB’nin güvenliği ve çıkarları konusunda her koşulda AB’nin ve AB üyesi ülkelerin yanında olduğunu ilan etmiş oldu.

İngiltere’nin bu tatbikatla asıl mesajını Türkiye’ye verdiğini gösteren en önemli unsur, tatbikata katılan gemilere komuta eden sancak gemisi HMS Albion’un İngiliz Kraliyet Donanması'nın 1915'te Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Boğazı'na yönelik saldırıda yer alan zırhlı kruvazör ile aynı adı taşıyor olması.

Fransa’nın, ABD’nin doğrudan askeri varlıklarıyla Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY yanında yer almaları, AB’nin siyasi desteğini sıklıkla vurgulaması ve Türkiye’ye yaptırım tehditlerini sürdürmesi, şimdi İngiltere’nin de bu sürece askeri desteğini açık şekilde sergilemesi Türkiye karşısındaki cephenin genişlediğini gösteriyor. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un da 26 Ekim’deki Atina ziyareti ile verdiği mesajlar, arabuluculuk önerisine karşılık Rusya’nın Atina Büyükelçiliği’nin Yunanistan tezlerine destek açıklaması yapması, Türkiye’yi yalnızlaştırarak tamamıyla köşeye sıkıştırma, istenilenleri yapmaya zorlamak için her türlü baskıyı devreye sokma adımlarıdır.

Son gelişmeler; Doğu Akdeniz’deki sürecin farklı bir noktaya doğru ilerlediğini, Türkiye üzerindeki baskıların daha da artırılacağını işaret etmektedir. Diğer yandan Yunanistan ve Türkiye’nin geçen hafta ilan ettikleri Navtex’leri karşılıklı olarak iptal etmeleri kapalı kapılar ardında farklı süreçlerin yürütüldüğünü, kısmi geri adımlar atıldığını, müzakere zemini arayışlarının sürdüğünü akla getirmektedir!

7.AB Liderleri 29 Ekim’de COVİD-19 gündemiyle toplandı. Zirve gündeminin AB ülkelerinde yeniden tırmanışa geçen korona salgını ve AB bünyesinde alınacak ortak tedbirler olduğunun açıklanmasına karşılık zirveden Türkiye mesajlarının verilmesi, son birkaç haftada yaşanan diğer gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’ye karşı planlı bir senaryonun uygulanmakta olduğu kanaatini güçlendirmektedir!

Yunanistan’ın ev sahipliğinde Atina’da gerçekleşen Yunanistan-GKRY-İsrail Dışişleri Bakanları toplantısı ve sonrasında Türkiye’ye yöneltilen suçlamalar, AB ve ABD’nin üçlü formatı desteklediği yönündeki beyanlar üzerinde bu açıdan önemle durulmalı.

Akabinde İngiltere’nin uzun yıllar sonra bölgeye donanmasını yığarak, Fransa ve GKRY ile ortak tatbikat gerçekleştirmesi ve tatbikatın komutasını üstlenen geminin Çanakkale savaşında yer alan gemiyle aynı ismi taşıması, İngiliz donanma komutanlığından GKRY’ye tam destek açıklamaları yapılması.

Nihayet son olarak 29 Ekim AB liderler zirvesinden de yine Türkiye’ye yönelik tehdit bildirisinin çıkması kanımca oldukça dikkat çeken gelişmeler ve tesadüf olarak düşünülemez.

Zaten Aralık ayı zirvesinde liderlerin ana gündem maddesi Doğu Akdeniz ve Türkiye’ye yaptırımlar konusu yanında Türkiye-AB ilişkilerinin gözden geçirilmesi, Gümrük Birliği Anlaşması ve Göç Anlaşması’nın ele alınması olarak açıklanmıştı. Şimdi yapılan açıklamada yeniden Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle suçlanması ve kınanması anlaşıldığı kadarıyla Aralık Zirvesi’ne kadar Türkiye üzerindeki baskıların artırılması planının parçası.

Hatırlanacağı gibi, AB liderleri Ekim ayı başındaki zirvede, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de doğal gaz arama faaliyetlerinde ısrar etmesi halinde ekonomik önlemleri de içeren yaptırımlar uygulanabileceği konusunda ortak görüş bildirmişlerdi.

Liderler Türkiye’nin iyi niyetle görüşmelere devam etmesi ve tek taraflı eylemlerden kaçınması halinde AB ile daha yakın işbirliği ve daha iyi ticari ilişkiler kurabileceği mesajını verirken, Türkiye'ye yönelik nihai kararın Aralık ayındaki zirvede alınmasını kararlaştırmışlardı.

Şimdi Aralık zirvesi öncesinde bir kez daha aynı uyarıların yinelenmesi, yaptırım tehditlerinin dillendirilerek Türkiye’ye kınama açıklamaları yapılması, başta aktardığım süreçler ve gelişmelerle birlikte analiz edildiğinde Türkiye’yi baskılama amacından öteye bir hedef görülmüyor!

8.MB Başkanı’nın 2020 son dönem Enflasyon Raporu sunumundaki açıklamaları siyasetin MB’yi teslim aldığının itirafıdır. Enflasyon hedefini Yeni Ekonomik Program’a (YEP) rağmen 3 puan artıran MB, kur hedefi olmadığını enflasyona odaklandığını savunuyor. Ancak ilan edilmeyen kur hedefini tutturmak için 120 milyar dolarlık rezervi tüketen para-döviz politikalarının ekonomiyi getirdiği nokta, hedeflerin tutmayacağının ilan edilmesidir!

Merkez Bankası’nın (MB) kuruluş yasasında öncelikli görevi, fiyat istikrarının sağlanması yani enflasyonun kontrol altında tutulması, bunu yaparken de fiyat istikrarı ve enflasyonla mücadele görevinden taviz vermemek, bununla çelişmemek kaydıyla ‘hükümetin büyüme ve istihdam politikalarının desteklenmesi’ şeklinde ifade ediliyor.

Ancak MB’nin bugüne kadar uyguladığı para-döviz-faiz politikaları yasasında sıralanan bu görev ve sorumluluklarının tam tersi yönde. MB Başkanı öncelikli görevlerinin enflasyonla mücadele olduğunu söylerken aynı zamanda döviz kurlarıyla ilgili bir hedeflerinin olmadığını ifade etti. Diğer deyişle Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ‘ben döviz kurlarına bakmıyorum, orayla ilgilenmiyorum’ açıklamasına paralel şekilde MB Başkanı da kurlarla ilgilenmediğini, herhangi bir kur hedeflerinin olmadığını söylüyor.

Uygulanan ‘dalgalı kur’ rejiminde MB Başkanının kur hedeflerinin olmadığını açıklaması doğru ve olması gereken yaklaşım. O zaman gerek kendi kasasındaki gerekse kamu bankalarının kasasındaki 120 milyar dolarlık rezervin neden tüketildiğinin, şimdi 8 TL’yi aşan dolar, 9,50 TL’yi aşan Euro ve 10 TL’yi aşan Sterlin kuruna neden müdahale edilmediğinin kamuoyuna açıklanması gerekiyor. Dolayısıyla MB’nin ‘ilan edilmemiş, kamuoyundan ve piyasalardan gizlenen’ bir kur hedefinin olduğu ve bunu tutturmak için ülke rezervlerinin heba edildiği apaçık ortada! MB Başkanının kurlarla ilgilenmediklerini ifade etmesi yapılan yanlışların ve uygulanan hatalı politikaların örtülmesine, gizlenmesine yönelik.

Yılsonu enflasyon hedefini 3,2 puan artırmak zorunda kalarak yüzde 12,1’e yükselten MB’nin bu hedef revizyonunun altında yatan yanlış kur ve faiz politikası. Kurlar yükselirken faiz indirimlerine devam eden, diğer taraftan da kurları bastırmak için döviz rezervlerini eriten MB yönetimi, kur artışlarının ve kamu bankalarına dağıttırılan düşük faizli yüz milyarlarca liralık kredinin enflasyonu besleyeceğini, yukarı çekeceğini öngöremedi!

9.Kurlardaki artışın enflasyona yansıması MB’nin öngördüğü 3 puanın da üzerinde olabilir. Hemen her kalem mal ve üründe bir döviz girdisi ve buna bağlı olarak da maliyet artışı söz konusu. MB Başkanı petrol fiyatlarının salgın nedeniyle öngörülenden düşük seviyede seyrettiği, buradan enflasyona ciddi bir etki olmayacağını söylerken, yine kurlardaki artışı göz ardı ederek gerçeği gizliyor! İktidarın üç yıllık YEP ve OVMP hedefleri çöküyor!

Dünyada petrol ve doğalgaz fiyatları artmıyor aksine geriliyor ancak dünyada petrol fiyatları gerilerken Türkiye’de kur artışları nedeniyle akaryakıt, enerji, elektrik fiyatları yükseliyor. Elektriğe yüzde 5’in üzerinde zam yapılırken akaryakıt zamları ise artık neredeyse günlük, haftalık hale geldi.

MB’nin enflasyon hedefi revizyonu aynı zamanda iktidarın üç yıllık YEP ve OVMP hedeflerini de bir kez daha çökertti, geçersiz hale getirdi. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 29 Eylül’de açıkladığı 2021-2023 dönemi YEP’te 2020 sonu enflasyon gerçekleşme beklentisi yüzde 10,5, 2021 beklentisi yüzde 8 idi. 17 Ekim’de TBMM’ye gönderilen 2021 bütçe yasa teklifinde de 2021 enflasyonu yüzde 8 esas alınarak bütçe büyüklükleri, ödenekler, harcamalar belirlendi.

MB’nin 28 Ekim’de açıkladığı yılın son Enflasyon Raporu’nda ise 2020 hedefi yüzde 12,1’e yükseltilirken 2021 yılı beklentisi ise yüzde 9,4’e çıkarıldı.

MB’nin ve dolayısıyla iktidarın ekonomi yönetiminin öngörülerinin gerçeklerden uzaklığı daha önce açıklanan enflasyon raporlarına da yansıdı. MB’nin en başta açıkladığı yılsonu enflasyon hedefi yüzde 5,4 idi. Nisan ayındaki enflasyon raporunda bu hedefi revize ederek yılsonu enflasyonun tahminini yüzde 7,4 olarak ilan etti. Temmuz dönemi Enflasyon Raporu’nda bu kez yılsonu hedefi yüzde 8,9’a yükseltildi. Son raporda yüzde 12,1 olarak açıklandı. MB’nin yılın Nisan hedefi ile Ekim’de açıkladığı son rapordaki hedef arasında artış yönünde yüzde 35 fark ve sapma söz konusu. YEP ile MB hedefleri arasında 2021 için de 1,4 puanlık bir fark oluşması, kur artışının enflasyon üzerindeki etkisinin gelecek yıl da süreceğinin MB tarafından öngörüldüğünü gösteriyor.

YEP ile MB hedefleri arasındaki 1,6 puanlık farkın nedeni döviz kurlarında öngörülemeyen artış ve bunun enflasyonu tetiklemesi. Bakan Albayrak’ın ve MB Başkanının ‘kurlarla ilgilenmiyoruz, oraya bakmıyoruz’ ifadeleri de dürüst ve samimi değil. Herkesin bildiği en basit kural olan kur artışlarının enflasyonu yukarı çektiği gerçeğinden kaçmaya, yanlışlarını gizlemeye dönük bir söylem!

10.İktidar, ‘Vergi Barışı ve Kamu Alacaklarının Yapılandırılması’ düzenlemesini son anda torba yasaya ilave etti. İktidarın meclise getirdiği 500 milyar liralık yapılandırma düzenlemesi, hepsi başarısız olan önceki 8 vergi barışının kopyası. Salgın nedeniyle ekonominin darboğazda olduğu bir aşamada, önceki yanlışların aynen yinelendiği bu yapılandırmadan da sonuç alınamayacak!

2002’den bu yana ilki 2003 yılında olmak üzere defalarca ‘Vergi Barışı’ adı altında düzenlemelere giden iktidar, tahakkuk eden ancak tahsil edilemeyen gecikme cezası ve faizleriyle iyice kabaran vergi, SGK primi ve diğer kamu alacaklarının tahsilinde umduğu sonucu elde edemedi. Plan-Bütçe Komisyonu’ndan geçirilen yeni vergi barışı ve tahsili geciken kamu alacaklarının yapılandırılması düzenlemesi de yine ödemelerin 18 taksitte ve ikişer aylık ödeme dönemleriyle 36 ayda tahsil edilmesini öngörüyor. Önceki düzenlemelerde olduğu gibi borcunu peşin ödeyen mükelleflere faizin yüzde 90’ının silinmesi imkânı sunulurken, iki taksitini ödemeyen mükelleflerin yapılandırması da bozuluyor ve geçersiz hale gelerek eskiye dönülüyor. Bu son düzenleme ile tahsil edilemeyen 500 milyar TL dolayındaki alacağın tahsil edilmesi, 4 milyon mükellef ile alacak barışı sağlanması öngörülüyor.

9’uncu yapılandırma düzenlemesi dikkate alındığında, AK Parti hükümetleri 18 yılda her iki yılda bir vergi barışı, alacak barışı, yapılandırma adlarıyla yasalar çıkartmış ve vergi sistemini de dejenere etmiş! Alacakların tahsilinde umulan sonuç alınamadığı için, borçlu mükellefler işletilen gecikme cezaları, ceza faizleri ile iyice kabaran borçlarının yapılandırma taksitlerinin en fazla bir ya da ikisini ödeyebilmiş ya da hiç ödeyememiş, borçlar yeni faiz ve cezalarla kabarmaya devam etmiş. Açıklanan 500 milyar liralık vergi, SGK primi ve diğer kamu alacakları toplamı, TBMM’ye sunulan 2021 bütçesinin neredeyse üçte ikisine yaklaşıyor.

Yapılandırma düzenlemelerindeki en büyük yanlışlardan birisi önceki yapılandırmadan neden istenilen sonucun alınamadığının sorgulanmaması. Sorunun taraflarıyla bir araya gelinmemesi. Mükelleflerin mesleki örgütlerinin (TOBB, TESK, TİSK, TZOB, TÜRMOB vb.) görüş, öneri ve taleplerinin kale alınmaması. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullara, kriz sürecine, daralan ekonomiye uygun, akılcı, sonuç almaya dönük düzenlemelere gidilmeksizin önceki yanlışların yinelenmesidir. Burada da iktidarın günü kurtarmaya dönük fırsatçı yaklaşımının etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz!

11.Mevcut ekonomik kriz ortamında üç hafta önce Cumhurbaşkanı imzasıyla resmi gazetede yayınlanan OVMP’de 2021-2023 döneminde vergi affının gündemde bulunmadığı, bir düzenlemenin söz konusu olmayacağı yer aldı. Buna karşılık şimdi bu kısmi vergi-alacak affı ve yapılandırmanın meclise getirilmesi, iktidarın ülkenin ve ekonominin gerçeklerinden kopukluğunun, kurumsal ortak akıl ve koordinasyonsuzluğunun en somut örneğidir.

Öncekilerin kopyası olan bu yeni düzenlemeden de iktidarın beklentisinin en azından yapılandırılan alacakların birkaç taksitinin ödenmesi ve bu yolla şimdiden tüm hedef ve öngörülerinin sapacağı kesin görünen 2021 bütçesine bir miktar nakit girişi sağlamak olduğunu öngörmekteyim. Açıklanan 500 milyar liralık alacağın 18 taksite bölünerek 36 aya yayılmasıyla her taksit döneminde 28 milyar TL tutarında bir nakit girişi söz konusu olacak. İktidar iki-üç taksitin tahsili durumunda dahi 56-90 milyar TL tutarında bir gecikmiş alacağı tahsil etmiş olacak. Ancak salgın nedeniyle ertelenen vergi ve SGK prim ödemelerinde erteleme süresinin dolması ve güncel tahakkuk eden vergilerin ödenmesi zorunluluğuyla, yılbaşından itibaren yapılandırma taksitlerinin çakışması ödemeleri güçleştirecektir. Başta Ankara Ticaret Odası olmak üzere oda başkanları, esnaf örgütleri, işveren kuruluşları ertelemelerin süresinin en az 6 ay daha uzatılmasını, yapılandırma taksitleri için de en az 6 ay ya da 1 yıllık ödemesiz dönem talep edilmektedir. Bunun yanında sürekli vurguladığım gibi, yapılandırmalarda gecikme cezası, gecikme faizi tutarlarında indirime gidilmesi, peşin ödemelere tanınan faizin yüzde 90’ının silinmesi imkânı, ödeme güçlüğü çeken diğer mükellefler için de uygulanmalıdır! Anapara borcunda indirime gidilmesi ve yapılandırma taksitlerinin doğrudan mükellefin ödeme gücüne göre yapacağı beyan doğrultusunda belirlenmesi esas olmalıdır. Aksi durumda ödenememiş birikimli anapara+faiz+gecikme cezası toplamının 18’e bölünmesi suretiyle bulunacak taksit tutarının güncel vergi ve SGK prim taksitleriyle birlikte ödenmesi güç hatta imkânsız duruma gelecektir. Bu da en fazla bir ya da iki taksit ödendikten sonra mükellefin yine ödeme güçlüğüne düşmesi, mevcut borcun üzerine güncel taksit borcunun da eklenmesine neden olacaktır. Pek çok işletme, şirket, KOBİ değil vergi SGK primi, kirasını, elektrik-doğalgaz faturasını ödeyemiyor. Ayakta-hayatta kalma mücadelesi veriyor!

İktidara yakın bir müteahhitin yaklaşık 500 milyon TL’lik vergi borcunun tek kalemde silinmesi, bir başka müteahhite 9 Milyar TL’lik vergi istisnası getirilmesi ve diğerleri dikkate alınıp; YENİ YAPILANDIRMA, tüm mükelleflerin borçlarını ödeyebileceği bir VERGİ BARIŞI olmalıdır!

12.İktidarın ‘ufukta yeni sermaye yatırımlarının göründüğünü’ müjdelemesi, yakın dönemde ulusal varlıklarımızın yaygın şekilde el değiştirmesi, ucuza yabancı sermaye kontrolüne geçmesi ihtimalini güçlendirmektedir. Kurlardaki artışla BİST’te işlem gören ülkemizin önde gelen şirket, holding ve bankalarının hisse değerleri 1 doların altına indi!

İktidar bir yandan iç kamuoyuna yabancıların Türkiye ekonomisini çökertmeyi, teslim almayı planladığını, döviz kurlarıyla spekülasyon yaptığını anlatırken diğer yandan yabancı sermayeyi Türkiye çekmek için yabancıların kapısını aşındırıyor. ABD’nin ve dünyanın önde gelen küresel finans ve yatırım kuruluşlarından Citibank ile iktidar tarafından organize edilen Citibank Yatırım Konferansı’na uluslararası şirketlerin sahipleri, yöneticileri davet edilerek Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından Türkiye’ye yatırım yapmaları için ikna edilmeye çalışıldı. 2001 krizi sırasında bugünkü gibi TL’nin aşırı değersiz hale gelmesi, dövizin olağanüstü yükselişi karşısında öncelikle bankacılık-finans sektöründeki kuruluşlarımızın yarısından fazlası el değiştirdi. Bugün bankacılık sektöründe yabancı ağırlığı yüzde 60’a yaklaşıyor. En köklü özel bankalarımızın neredeyse tamamında ya yabancı ortak bulunuyor ya da hisselerin tamamı yabancılar tarafından satın alınmış durumda. Geçtiğimiz hafta Dolar/TL’nin 8,35’e, Euro/TL’nin 9,64’e yükseldiği esnada Borsa İstanbul’da (BİST) seans sonunda BİST Tüm Ulusal Endeksi (BISTTUM) yüzde 7,1’lik ağır değer kayıpları yaşadı. TL’nin dolar-euro karşısında değer yitirmesi BİST’te işlem gören halka açık, ülkemizin en değerli şirketlerini, holdinglerini, bankalarını, sanayi ve teknoloji şirketlerini de negatif etkiledi ve değer yitirmelerine neden oldu. Aralarında ağırlıkla bankaların bulunduğu 193 şirketin hisse fiyatı 1 doların altına inerken 212 şirketin hisse değeri de 1 Euro’nun altında kaldı. BİST’te hisseleri işlem gören 401 şirket, holding, banka vb. toplam değeri ise 103 milyar dolara geriledi.

Bu tablo ulusal varlıklarımızı, şirket ve bankaları, önde gelen sanayi-finans-teknoloji kuruluşlarını yabancı yatırımcılar açısından oldukça cazip ve adeta kelepir-sudan ucuz hale getiriyor. Bakanın ufukta göründüğünü müjdelediği yabancı sermaye yatırımcıları büyük ihtimalle şirketleri, ulusal varlıkları gerçek değerinin çok altında fiyatlarla, kelepir şekilde satın almak, sahip olmak için gelecek olanlar. İktidarın ‘yerli-milli’ söylemiyle ambalajladığı ekonomi politikaları ulusal paramızın değerini neredeyse sıfırlayarak, ülkemizi ve kamu-özel ulusal varlıklarımızı, cüzdanına 5-10 milyar dolar koyarak Türkiye’ye gelecek yabancıların topyekûn satın alabilmesine tüm kapıları açtı.

Uygulanan ekonomi politikalarıyla kişi başına milli geliri 15 yıl öncesine geri giden Türkiye’nin toplam GSYH’sı 702 milyar dolara geriledi. 83 milyonluk Türkiye’nin tamamı tek başına ABD’li Apple ya da Microsoft veya Amazon kadar bile değil!

İktidar 18 yılda 70 milyar dolarlık kamusal varlığı özelleştirerek satarken, şimdi de uygulanan döviz-faiz politikalarıyla değersizleştirilen TL karşısında yükselen dolar ve Euro ile halka açık şirketlerin, borsada işlem gören özel sektör kuruluşlarının, bankaların ve diğer varlıkların el değiştirmesinin, ucuza kapatılmasının zemini hazırlanıyor.

13.Korona salgını nedeniyle Nisan ayından bu yana uygulamaya konulan ‘kısa çalışma ödeneği’, ‘işçi çıkartma yasağı-ücretsiz izin’ ve ‘nakdi ödeme desteği’ uygulamalarının süresini 17 Ocak 2021’e kadar uzatan iktidar, gerçek işsiz sayısının kamuoyu tarafından bilinmesini önlemeye çalışıyor. 4 milyonu aşkın kişiyi GÜNLÜK 39 TL İLE yaşamını idameye mecbur ediyor!

Kısa çalışma ödeneğinden yararlananlarla nakdi destek ödemesi alanlar ve ücretsiz izne çıkartılanların toplamı 4 milyonu aşmaktadır. Gerçekte resmen işsiz olan bu milyonlarca kişi değişik adlar altında tasnif edilerek işsizliğin üzeri örtülmekte ve kamuoyunun gerçek işsizliğin ulaştığı boyutları öğrenmesi, bilmesi engellenmektedir.

TÜİK’in resmi işsiz sayısı 4,3 milyon kişiyle birlikte toplam sayı 8 milyonu aşmaktadır. Bunun yanı sıra kayıt dışı istihdam edildikleri için söz konusu uygulamalardan yararlanamayan ya da sigorta prim ödeme gün sayısı koşulunu yerine getirmedikleri için bu ödemeleri alamayanların sayısının 3 milyonu bulduğu göz önünde tutulduğunda gizlenen gerçek işsiz sayısı 11 milyonun üzerindedir. İşsizlik oranı da yüzde 28-30 arasındadır.

İktidarın işsiz saymayıp, sözde kısa çalışma ödeneği veya nakdi destek adı altında günlük 39 TL ödemeyle hayatlarını idame ettirmelerini istediği milyonlarca kişi bu ödemelerin kesilmesinin önüne geçmek için başka bir işte de çalışamamaktadır!

Milyonları 9 aydır açlık sınırının da altındaki günlük ödemeyle sürekli süreyi uzatarak yaşamaya mahkûm eden iktidar, bu politikasını sosyal devlet ve çalışanları mağdur etmediği teziyle savunmaktadır. CB Erdoğan’ın ‘Türkiye’de evine ekmek götüremeyen mi var?’ sözleri anlaşıldığı kadarıyla iktidarın günde 39 TL ile insanların her türlü gereksinmesinin rahatlıkla karşılandığını düşündüğünü göstermektedir!

14.TÜİK ve Ticaret Bakanlığı’nın ortaklaşa açıkladığı eylül ayı dış ticaret istatistikleri, vahim bir gidişi açığa çıkarttı. İktidarın ithalatı dizginlemek için aldığı önlemlere, gümrük vergilerinde ek artışa rağmen bu konuda istediği sonucu elde edemediğini, ithalat artış hızının ihracatın dört katını aştığını gösteriyor. Bu da dış ticaret açığının bir ayda yaklaşık yüzde 200’e varan düzeyde artmasını beraberinde getiriyor!

Eylül ayında yüzde 4,8 artarak 16 milyar 9 milyon dolar olan ihracata karşılık ithalat yüzde 23 artarak 20 milyar 837 milyon dolar tutarında gerçekleşti. Ocak-Eylül döneminde ise 9 aylık ihracat toplamı yüzde 10,9 azalarak 118 milyar 325 milyon dolar oldu. İthalat ise Ocak-Eylül döneminde 2019’un aynı dönemine göre yüzde 1,5 artışla toplam 156 milyar 186 milyon dolara ulaştı. Bu verilerle 2019’un aynı ayında 1 milyar 667 milyon dolar olan aylık dış ticaret açığı bu yıl yüzde 189,6 artışla, 4 milyar 828 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı da 2019 Eylül ayında yüzde 90,2 iken, 2020 Eylül ayında yüzde 76,8’e geriledi.

Ocak-Eylül dönemleri itibarıyla kıyaslama yaptığımızda, geçen yıla göre dış ticaret açığı artış oranı yüzde 79,5 olurken açık tutarı, geçen yılın aynı dönemindeki 21 milyar 93 milyon dolardan 37 milyar 862 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı da 9 aylık dönemler itibarıyla 2019’da yüzde 86,3 iken, 2020 yılının aynı döneminde yüzde 75,8’e indi.

İthalattaki artışta, haziran ayından itibaren ekonomide normalleşmeye geçiş, işyerlerinin açılması, üretime ara veren başta otomotiv fabrikaları olmak üzere, sanayi tesislerinin üretime yeniden başlaması ve buna bağlı olarak, ara malı, makine-ekipman, hammadde, teçhizat, yedek parça ithalatının yükselişe geçmesi etkili oldu. Nisan ve Mayıs aylarında ithalatı dizginlemek için binlerce ithal mal ve ürüne yüzde 50’ye varan düzeyde ek gümrük vergisi artışı getiren iktidar, istediği sonucu alamayınca ek gümrük vergilerini 31 Aralık’a kadar uzattı. Ancak bir yandan da ihracata dönük üretim yapan kuruluşlar, artan vergilere ve yükselen kur maliyetlerine rağmen üretim için zorunlu olan malların ithalatını sürdürmek mecburiyetinde kaldı!

Bu durum, ihraç ürünlerinin pahalı hale gelmesine ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ‘rekabetçi kur-fiyat avantajıdır’ tezinin aksine, bu avantajın büyük ölçüde yitirilmesine yol açarak, ihracatın artış hızını yavaşlattı. Dış ticaret açığındaki artışın eylül ayında olağanüstü düzeylere yükselmesi, cari açığı da ciddi şekilde olumsuz etkileyecektir!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

02 KASIM 2020