Toprak: “İçişler bakanı güvence veremeyeceğini itiraf etti”
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “AYM başkanına can güvenliğinin sağlanamayacağı uyarısıyla, yargı kararı üzerinden tepki gösterilmesi hadsizliktir, kabul edilemez. Anayasamızın 138. Maddesi bu açıdan yargı kurumlarına, yargı mensuplarına güvence sağlamakta, yargı kararlarına hiç kimsenin müdahale edemeyeceğini, talimat veremeyeceğini hüküm altına almaktadır” dedi.
Toprak Kamuoyu ile paylaştığı ‘İç Politika, Dış Politika ve Ekonomi adı altında üç başlık altında topladığı raporda, “İçişleri Bakanı, ülkenin ve bu ülkede yaşayan 83 milyon bireyin her birinin can ve mal güvenliğinden, haklarını güven içinde eksiksiz kullanma özgürlüğünden sorumlu olduğunu unutup, AYM Başkanına ve AYM kararına tepki gösterdi. AYM Başkanını tek başına, koruması olmaksızın otomobiliyle seyahat etmeye davet ederek ‘ben giderim, sen de git görelim’ diyerek, asıl kendisinin görevini yapamadığını acze düştüğünü, AYM başkanı da dahil kimseye tek başına güvenli şekilde sokağa çıkma, araç kullanma, bisiklete binme güvencesi veremeyeceğini itiraf etti" ifadelerini kullandı.
Toprak Kamuoyu ile paylaştığı raporunu ‘İç Politika, Dış Politika ve Ekonomi adı altında üç başlık altında topladı.
Toprak’ın açıklamasının tamamı şöyle:
İÇ POLİTİKA
1) İktidar, AYM’nin temel hak ve özgürlükleri genişleten kararlarından rahatsız oldu!
2) Korona salgınıyla mücadele eden hekimleri, sağlıkçıları hedef almak, TTB’yi tehdit etmek, akıl tutulmasıdır!
DIŞ POLİTİKA
3) Trump, seçim kampanyasını güçlendirmek için, Ortadoğu’daki hamlelerine hız veriyor!
4) ABD’nin Katar’ı yanına çekme ve İsrail ile normalleşme girişimi, iktidarı tedirgin ediyor!
5) İktidarın Libya politikası yara aldı
6) Libya’da Feyiz el Sarrac’ın istifa edeceğini açıklaması, Fethi Başağa’nın UMH’nin başına geçmesi ihtimalini öne çıkardı!
7) BM savaş denetçileri tarafından hazırlanan Suriye Raporu’nda Türkiye’ye ağır suçlamalar yöneltildi!
8) AB Liderler Zirvesi öncesinde Türkiye’ye yaptırım tehdidi!
9) Türkiye, iktidarın diplomasiden uzak ve öngörüsüz dış politikaları ile yalnızlaştı!
10) İSRAİL-BAE-BAHREYN arasında imzalanan anlaşma, ekonomik-teknolojik işbirliği, ticaretin artırılması ve yatırımları da kapsıyor.
EKONOMİ
11) MB’nin Eylül ayı beklenti anketi, iktidarın ekonomi politikalarına güvensizliği açığa çıkardı!
12) OECD, Türkiye ekonomisinin 2021 yılı büyüme beklentisini aşağı çekti!
13) Moody’s, 13 Türk Bankası ve Türkiye’nin önde gelen sekiz şirketinin notunu indirdi!
14) Kamu kuruluşlarındaki istihdam 5 milyona yaklaşırken, özel sektör istihdamı geriliyor!
1.AYM’nin temel hak ve özgürlükleri genişleten kararlarından rahatsız olan, karşıt gördüğü herkesi ezmek-yok etmek isteyen iktidara, Halkın demokrasiye ve haklarına sahip çıkma iradesi izin vermeyecektir!
En temel anayasal haklardan birisi olan toplantı ve gösteri, protesto, eleştiri, hak arama eylemlerini yasaklayan düzenlemenin şehirlerarası yollarda yürüyüş ve eylem yasağını içeren hükmü geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından anayasaya, temel hak ve özgürlüklerin kullanımına aykırı bulunarak iptal edildi.
İçişleri Bakanı, ülkenin ve bu ülkede yaşayan 83 milyon bireyin her birinin can ve mal güvenliğinden, haklarını güven içinde eksiksiz kullanma özgürlüğünden sorumlu olduğunu unutup, AYM Başkanına ve AYM kararına tepki gösterdi. AYM Başkanını tek başına, koruması olmaksızın otomobiliyle seyahat etmeye davet ederek ‘ben giderim, sen de git görelim’ diyerek, asıl kendisinin görevini yapamadığını acze düştüğünü, AYM başkanı da dahil kimseye tek başına güvenli şekilde sokağa çıkma, araç kullanma, bisiklete binme güvencesi veremeyeceğini itiraf etti.
AYM başkanına can güvenliğinin sağlanamayacağı uyarısıyla, yargı kararı üzerinden tepki gösterilmesi hadsizliktir, kabul edilemez. Anayasamızın 138. Maddesi bu açıdan yargı kurumlarına, yargı mensuplarına güvence sağlamakta, yargı kararlarına hiç kimsenin müdahale edemeyeceğini, talimat veremeyeceğini hüküm altına almaktadır.
Özgürlükleri genişleten yargı kararını savunan, sahiplenenler üzerinden yargıya siyasi tepki göstermek, demokrasiye ve yargı bağımsızlığına inançsızlığın göstergesidir! Halkın demokrasi sevdası, demokrasiye, hak ve özgürlüklerine sahip çıkma iradesi bu ‘yık - yok et - yönet’ anlayışına izin vermeyecektir! Atanmış bir siyasinin yüksek yargı kararına tepki gösterip, başkanını can güvenliğini sağlamamakla tehdit etmesi üzerine gösterilen tepkileri de bahane ederek olayı siyasallaştırma çabasına girişmesi, AYM üzerinde siyasi baskı kurarak, yargıyı siyasi taraf olmaya zorlama gayretinin bir başka versiyonudur!
2.İktidar ittifakının ortağı, ülkenin bu kadar ağır insani, ekonomik, sosyal, dış politika sorunları varken korona salgınıyla mücadele eden, hastalanan, ölen hekimlerini, sağlık çalışanlarını hedef almaktadır!
Tüm dünyada sağlık çalışanları baş tacı edilirken, tüm toplum kesimlerince fedakârlıklarına minnet duyulurken, iktidar ortaklarının ülkemizin yasal-anayasal meslek örgütü, 1953’ten bu yana hekimlerimizin çatısı altında toplandığı Türk Tabipleri Birliği’ni (TTB) ‘zillet, ihanet odağı’ ilan ederek hedef göstermesi, TTB’nin derhal kapatılmasını ve yöneticileri hakkında soruşturma açılarak yargılanmalarını istemesi, en basit tabirle ‘siyasi-insani akıl tutulması’ dır.
Koronavirüs salgınının başından itibaren ülkenin en büyük ve en köklü mesleki sağlık örgütünü dışlayarak süreci yöneten, TTB’nin uyarılarını, önlem çağrılarını kulak arkası ederek duymazlıktan gelen iktidarın 6 ayın sonunda ülkeyi getirdiği nokta, salgınla mücadelede kontrolü yitirmesi, 6 ay önceki yasaklara yeniden dönülmesini gündeme getirmesi TTB’nin haklılığının teyididir.
Ekonomik, siyasi, partisel çıkarları gözeterek halk sağlığını geri plana iten tüm uyarılara rağmen erken normalleşmeyle bu ülkenin insanlarının, gençlerinin, yaşlılarının hayatını, canını tehlikeye atan bizzat iktidarın kendisidir. İnsanları düşük faizli tatil kredisiyle sahillere gönderen, AVM’leri, işletmeleri, işyerlerini mesai ayarlaması yapmaksızın bir anda açarak milyonlarca kişiyi aynı saatte işe gitmek zorunda bırakarak toplu taşıma araçlarına yığan iktidarın kendisidir. Mitingler, üye kampanyaları, yasağa rağmen binlerce kişinin katıldığı düğünleri, açılışları düzenleyen de bu iktidarın kendisidir. Ettikleri Hipokrat Yemini gereği halkın sağlığını, canların yaşatılmasını her şeyin üzerinde tutan sağlık çalışanlarını, hekimleri doğruları-gerçekleri söyledikleri, yanlışları ortaya koydukları, ülkeyi yönetenleri uyardıkları için hain ilan edip, meslek örgütlerinin kapatılmasını talep etmek, doğrudan, şeffaflıktan ve gerçeklerden korkmaktır. Demokrasiye, sivil ve örgütlü topluma inançsızlıktır!
3.İsrail-BAE-Bahreyn arasındaki normalleşme anlaşmasına ev sahipliği yapan Trump, şimdi İsrail-Katar normalleşme sürecini ve Körfez ülkelerinin Katar’a yönelik ambargosunu kaldırma diplomasisi yürütüyor!
İktidarın ‘yok hükmünde’ diyerek tepki göstermesine karşılık BAE ile başlayan ve Bahreyn ile devam eden İsrail ile Arap ülkeleri arasında ilişkilerin normalleştirilmesi anlaşmaları geçtiğimiz hafta ABD Başkanı Trump’ın nezaretinde Beyaz Saray’da imzalandı. Trump yakında başka ülkelerin de İsrail ile benzer anlaşmalar imzalayacağını belirterek tarihi bir dönüm noktası yaşandığını söylerken anlaşmaların imza törenine Sudan ve Fas Dışişleri Bakanlarının da konuk olarak katılması, ilk etapta sıradaki ülkelerden ikisinin Sudan ve Fas olacağı kanısını kuvvetlendirdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı ise imza töreni sonrasında yakında beş ülkenin daha İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayacağını bunlardan üçünün bölge ülkesi ikisinin de bölge dışı ülkeler olacağını duyurdu. Böylece anlaşma imzalayacak ‘bölge dışı’ iki ülkenin Afrika ülkeleri Sudan ve Fas olacağı kanımca biraz daha somutlaşmış oldu. Diğer üç bölge ülkesinin ise Katar, Umman, Kuveyt olacağını öngörmek yanlış olmaz.
Söz konusu anlaşmalar sürecinde ABD yönetimi Katar’ın üzerinde baskısını artırırken diğer yandan da Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkelerine baskı uygulayarak 5 Haziran 2017’de yaşanan körfez krizi sonrasında Katar’a başlatılan ambargo ve ablukanın kaldırılmasını istiyor.
Şimdi gelişen olaylara ve içinde bulunulan süreç değerlendirildiğinde ABD’nin Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki anlaşmalarla kendisinin ve İsrail’in bölgesel etkinliğini genişletmeyi hedeflerken, Katar’ı da bu ittifaka dahil etmeyi, Türkiye’den kopartmayı, planladığı anlaşılıyor. Hamas yönetimindeki Gazze’nin finansmanını üstlenen Katar, doğrudan olmasa da dolaylı şekilde İsrail ile zaten irtibat ve diyalog halinde geçtiğimiz günlerde İsrail ile Hamas arasındaki çatışma nedeniyle Gazze’nin elektriğini kesen, gıda maddesi ve diğer mal girişlerine izin vermeyen İsrail ile Hamas arasındaki uzlaşı ve ateşkes anlaşması Katar’ın arabuluculuğu ile imzalandı.
Geçtiğimiz hafta İsrail-BAE-Bahreyn anlaşmasından bir gün önce ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Katar’daydı. ABD-Katar arasında Stratejik Diyalog toplantısı düzenlendi. Toplantının açılışında konuşan Pompeo, İran tehdidine karşı koymak amacıyla Arap ülkeleriyle İsrail arasında bir yakınlaşma sağlamaya çalıştıklarını, İran'ın giderek artan müdahalelerine kapıyı kapatmak için Körfez'deki çatlağa da bir çözüm bulmanın zamanının geldiğini, Körfez ülkelerinin Katar'a uyguladığı ambargonun kaldırılmasını beklediklerini kaydetti. Özellikle yaklaşan başkanlık seçimi öncesi Trump’ın Ortadoğu’daki hamlelerine hız verdiği, bu hamleleri içeride seçim kampanyasını güçlendirmek için kullandığı görülüyor. Trump yönetiminin şimdi de Katar’a yönelik bölge ülkelerinin uyguladığı ablukanın kaldırılması ve Katar ile İsrail arasında normalleşme anlaşması imzalanmasının olduğu anlaşılıyor.
4.Katar, iktidarın sağladığı siyasi ve askeri destek ile Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’a karşı bölgede güç mücadelesi sergiliyor. Karşılığında da Katar sermayesi iktidara destek veriyor!
2018 Rahip Brunson krizinde ABD ambargosu ve döviz kurlarının olağanüstü yükselmesi üzerine Katar Emiri Ankara’ya gelerek iktidara 15 milyar dolarlık yatırım desteği vaat etti. Katar Merkez Bankası ile Türkiye Merkez Bankası 3 milyar dolar karşılığı swap anlaşması imzaladı. 2017’deki vaatten bugüne kadar Katar’dan 15 milyar dolarlık bir yatırım sermayesi girişi olmadı ancak Katar emiri Cumhurbaşkanına 500 milyon dolarlık VIP uçağını hediye etti, Katar ordusu Sakarya’daki Tank-Palet Fabrikası’na yüzde 50 ortak oldu. Katar emirinin annesinin Kanal İstanbul güzergâhı üzerinde arsa-arazi satın aldığı ortaya çıktı. Libya’daki askeri operasyonların ve Sarrac hükümetine verilen desteğin, Suriye’den Libya’ya taşınan silahlı-cihatçı milislerin finansmanını da Katar üstlendi. Ancak son dönemde, Türkiye’nin bölgede güç ve nüfuz kaybına uğraması, Libya’da destek verilen Feyiz el Sarrac üzerinden sürdürülen politikada mevzi kaybedilmeye başlanması, Sarrac’ın istifa edeceğini açıklaması, sürdürülen savaşın maliyetinin giderek yükselmesinden dolayı Katar’ın Türkiye’ye alternatifler aradığı, bunun için de ABD’nin arabuluculuğu ile Suudi Arabistan’la yakınlaşmaya çalıştığı gözleniyor.
Bu arada Körfez krizinin başından itibaren tarafsız kalan Kuveyt’in de Katar-Suudi Arabistan-BAE arasında mekik diplomasisi yürüttüğü, krizin çözümü için arabuluculuk rolü oynamaya başladığı belirtiliyor. Bölgede Türkiye ve İran ile ilişkisi olan tek körfez ülkesi konumundaki Katar’a yönelik baskıların artmaya başladığı, Katar’ın da çeşitli vesilelerle ABD, Suudi Arabistan, İsrail ile farklı konularda diyalog ve müzakere içine girmesi giderek Türkiye’ye mesafe koyabileceğini işaret ediyor.
Bu çerçevede Doha’da TSK üssünün Katar’a yönelik abluka ve ambargonun kaldırılması pazarlıklarında ABD ve Suudiler tarafından masaya getirilmesi ve Türkiye ile askeri işbirliği anlaşmasının sonlandırılmasının istenmesi beklenmedik bir sürpriz olarak görülmemelidir.
Katar yönetimi ve el Temim ailesi Katar’daki Türk üssünü kendi güvenlikleri açısından oldukça önemli görüyor. Buna karşın ABD’nin on binlerce askerinin bulunduğu El Udeyd üssü de Katar topraklarında. Arap medyasında yapılan haber ve yorumlarda ABD’nin Şeyh Temim’e El Udeyd’deki ABD üssü üzerinden güvenlik güvencesi vereceği, olası Suudi-BAE saldırısına izin verilmeyeceğini taahhüt edeceği öne sürülüyor. Katar’ın İsrail ile normalleşme anlaşması imzalaması halinde bu güvencelerin daha da güçlendirilmesi ihtimali yüksek görünüyor.
ABD onay vermedikçe Suudi Arabistan ya da bir başka körfez ülkesinin Katar’ı işgale yeltenmesi zor görünüyor. Bu yüzden de verilen bu güvenceler sonrası Katar’dan Türkiye ile bağlarını kopartması, Müslüman Kardeşler ve diğer cihatçı örgütlere desteği kesmesi, TSK üssünü de kapatması, İsrail ile anlaşma imzalaması isteniyor ve bu yöndeki baskılar giderek ağırlaşıyor. Şayet Kasım’daki ABD Başkanlık seçimleri öncesinde kampanyasında yeni bir ‘tarihi başarı’ çıkışı yapmak isteyen Trump bu kez de Katar, Sudan ve Fas’ı Beyaz Saray’a davet edip İsrail ile anlaşma imzalatırsa, Katar’a yönelik abluka ve ambargonun da kaldırılmasını sağlarsa, iktidar açısından böyle bir gelişme ağır bir dış politika darbesi olacaktır. Katar’ın saf değiştirmesi, Libya’da Sarrac’ın istifası iktidarın bölgesel hedefleri ve dış politikasında ciddi bir çöküşü beraberinde getirecektir!
5.BMGK’nin Libya konusunda aldığı kararla ülkedeki yabancı askerlerin ve silahlı milislerin çekilmesini, silah ambargosuna tam uyum sağlanmasını kabul etmesi, iktidarın Libya politikası açısından önemli bir handikap!
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), tüm ülkelerin Libya'ya yönelik silah ambargosuna riayet etmesini ve paralı askerlerin geri çekilmesini talep eden bir kararı geçen hafta kabul etti. 15 üyeli BMGK'da 13 oyla kabul edilen kararda, veto yetkisine sahip Rusya ve Çin çekimser oy kullandı. Karar metninde, 2011 yılında BM kararıyla yürürlüğe giren ancak düzenli olarak ihlal edilen Libya'ya yönelik silah ambargosuna “tamamen uyulması” çağrısı yapıldı. Söz konusu kararda ayrıca bütün ülkeler, Libya'daki paralı askerlere verilen desteği sonlandırmaya ve gerek bu güçleri gerekse askerlerini Libya’dan geri çekmeye çağrıldı.
Libya'da askeri bir çözüm olamayacağına vurgu yapılan kararda tüm taraflar, BM Genel Sekreteri'nin yeni özel temsilcisinin başkanlığında gecikmeksizin siyasi görüşmelere ve ateşkese çağrıldı. Ülkedeki petrol kaynaklarından tüm Libya halkının yararlanması gerektiğine dikkat çekilen kararda ayrıca, petrol tesislerindeki abluka kınandı. Metinde Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) Libya'nın ekonomik ve mali kurumları üzerindeki yetkisinin devam ettiği de ifade edildi.
Libya'nın doğu ve güney bölgelerinde kontrolü elinde bulunduran Halife Hafter'e bağlı güçler ocak ayından bu yana petrol kuyularına abluka uyguluyordu. ABD’nin devreye girmesiyle Hafter petrol kuyularına ablukayı kaldırmayı taahhüt ettiğini açıkladı ve üretime geçildiği duyuruldu.
BMGK kararında ülkedeki insani durumun giderek kötüleşmesinden derin endişe duyulduğu belirtilerek, cinsel şiddete dair haberlere, sığınmacılar ve iç savaş nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan Libyalıların içinde bulunduğu sıkıntılı tabloya dikkat çekildi.
Daha önce de Libya'ya yönelik silah ambargosu ile ilgili BM gözetmenleri ve uzmanlarının hazırladığı rapor açıklanmıştı. Raporda çatışan taraflar ve uluslararası destekçileri, silah ambargosunu ihlal etmekle suçlanmış ve ambargonun etkisiz kaldığı tespiti yapılmıştı.
Trablus merkezli UMH’yi destekleyen Türkiye ile Hafter güçlerini destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE), Libya'ya doğrudan müdahaleyi artırmasıyla bu iki ülkeden Libya’da çatışan taraflara silah sevkiyatının geniş kapsamlı şekilde artırıldığı, BM yaptırımlarının hiçe sayıldığı dile getirildi.
BMGK'da kabul edilen karar tasarısında ayrıca BM Libya Destek Gücü'nün (UNSMIL) görev süresi bir yıl daha uzatılarak UNSMIL'in Libya'da taraflar arasında bir siyasi sürecin yürütülmesi ve kalıcı ateşkes sağlanmasında merkezi rol üstleneceği vurgulandı.
BMGK’nın Libya’dan yabancı askerlerin ve paralı milislerin derhal çekilmesi yönündeki kararı ve silah ambargosunun delinmesi konusunda Türkiye ile BAE’nin itham edilmesi kritik bir gelişme olarak görülmelidir.
Libya’da Türkiye destekli Trablus yönetimi ile Rusya-Fransa-Mısır-Suudi Arabistan-BAE destekli Tobruk yönetimlerinin 21 Ağustos’ta ateşkes ilan ederek uzlaşmaları, ülkedeki yabancı askeri güçlerin çekilmesi, 2021 Mart’ında parlamento ve meclis seçimlerinin yapılmasında anlaşmaları iktidarın Libya politikası açısından sürpriz bir gelişmeydi.
Ardından Libya’daki İhvancıların ve cihatçı Misrata birliklerinin kontrolünü elinde bulunduran, iktidarın UMH içindeki en güvendiği isim olan İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın görevden alınması, kısa süre sonra tekrar göreve iade edilmesi UMH içindeki derin çatlağı da açığa çıkarttı.
Dolayısıyla bu kez UMH içinde Başağa ve Sarrac’a bağlı milisler arasında çatışmaların yaşanması söz konusu olabilir. Libya’da çözüm konusunda Moskova’da mutabakata varan Türkiye ile Rusya’nın bu mutabakatına karşılık, BMGK oylamasında Rusya’nın Çin ile birlikte çekimser kalması ve veto hakkını kullanmaması da dikkat çekici! Rusya’nın paralı milis gücü Wagner’in Hafter güçlerine destek için Libya’daki varlığı bilinmesine karşılık, kullanılan çekimser oy Rusya’nın bu konudaki ithamları üzerine almadığı ve Türkiye’nin yalnız kaldığı şeklinde yorumlanabilir!
6.Feyiz el Sarrac’ın istifa edeceğini açıklaması, Libya’da yeni dengeleri gündeme getirirken, iktidarın desteklediği İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın UMH’nin başına geçmesi ihtimali öne çıkıyor!
BMGK kararına rağmen Suriye’den götürülen paralı cihatçıların Libya’da tutulmaya devam etmesi, Türkiye’yi BM kararlarına aykırı davranma konumuyla karşı karşıya bırakabilir. Bu arada Trablus yönetiminin başındaki Feyiz el Sarrac’ın istifa edeceğini duyurması da UMH’deki kargaşanın, bölünmenin büyüdüğünü gösteriyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Paris’te gerçekleştireceği Libya uzlaşı konferansı için Tobruk yönetimi Başkanı Akile Salih ile Hafter’i, Trablus yönetiminden de Feyiz el Sarrac’ı davet ettiği, Sarrac’ın da daveti kabul ettiği açıklanmıştı. Türkiye’den döndükten sonra görevden alınmasına karşın yüzlerce araçlık silahlı milis konvoyu tarafından Misrata’da karşılanan Fethi Başağa’nın gövde gösterisi ve ardından göreve iade edilmesi Sarrac’ın Türkiye’nin desteğini ve güç kaybettiğini gösteriyor.
UMH Başkanlık Konseyi de Paris toplantısında Trablus yönetimini Sarrac’ın değil Başağa’nın temsil etmesinin kararlaştırıldığını açıkladı. Hafter ile aynı masaya oturmayacağını ilan eden Başağa’nın bu tavrının arkasında da iktidarın olduğunu ve Macron’un Paris konferansının engellenmeye çalışıldığını söyleyebilirim.
Libya medyasında yer alan haberlerde UMH’nin başına Fethi Başağa’nın geçeceği dile getiriliyor. Böyle bir durumda Trablus-Tobruk anlaşmasının bozulması, Fas ve Montrö’de yürütülen siyasi çözüm müzakerelerinin sekteye uğraması söz konusu olabilecek. Varılan mutabakat uyarınca önümüzdeki ekim ayında Libya’yı seçimlere götürecek yeni bir Ulusal Uzlaşı Hükümeti kurulması gerekiyor.
Sarrac’ın istifaya zorlanması ve Başağa’nın öne çıkması yeni kurulacak ve seçimlere kadar Libya’yı yönetecek hükümette Türkiye ile Libya’da soruna müdahil olan diğer ülkelerin (Fransa, Mısır, Rusya, ABD, Almanya) güç mücadelesine giriştiğini gösteriyor.
Tam bu aşamada ülkenin güneyinde IŞİD’in yeniden baş göstermesi ve çeşitli yerleşim birimlerini ele geçirmeye girişmesi Libya ile sınırı olan ülkelerde IŞİD ve cihatçı terör tehdidi endişesini artırdı.
Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Ofisi'nin Şefi Vladimir Voronkov Libya’da IŞİD’in yeniden ortaya çıkması üzerine yaptığı açıklamada, sadece Afrika bölgesi için değil, aynı zamanda Avrupa ülkelerini de IŞİD tehdidinin genişlemesi konusunda uyardı.
IŞİD’in yeniden Libya’da ortaya çıkmasında ise Trablus’taki İhvancı yönetimin gerek Suriye’den getirilen cihatçılara müsamaha göstermesi gerekse bu milisler içinde IŞİD’lilerin de Libya’ya gelmiş olmasının etkili olduğu dile getiriliyor. Bu nedenle İhvancı Trablus yönetimine destek veren ve bu desteği silahlı boyuta taşıyarak Suriye’den binlerce cihatçıyı Libya’ya taşıyan Türkiye, örtülü şekilde itham ediliyor. Özellikle İhvan’ın Libya’daki siyasi lider konumundaki Başağa’nın UMH hükümetinin başına geçmesi durumunda ateşkesin sona ereceği, iç savaşın hızlanacağı, Libya’dan komşu ülkelere yönelik cihatçı terör tehdidinin artacağı yönündeki endişeler yoğunlaşıyor.
7.BM savaş denetçileri tarafından hazırlanan Suriye Soruşturma Komisyonu Raporu’nda Türkiye’ye ve Suriye’de desteklediği silahlı muhalif gruplara ağır suçlamalar yöneltildi!
Birleşmiş Milletler (BM) savaş denetçileri ve gözlemcileri tarafından hazırlanan raporda Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde desteklediği muhalif grupları kontrol altında tutması konusunda uyarıldı. BM denetçileri, Türkiye destekli bu silahlı grupların adam kaçırma, işkence, tecavüz ve yağma eylemlerine karıştıklarını, bunlara engel olmadığı takdirde Türkiye’nin sorumlu tutulacağını bildirdi.
Raporda, Türkiye tarafından kurulup, eğitilen Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birleştirilerek Suriye Milli Ordusu’na (SMO) dönüştürülen silahlı muhalif grupların savaş suçu niteliğinde pek çok hukuksuz uygulama gerçekleştirdiğine dikkat çekildi.
Bu grupların, kontrollerindeki yerleşimlerde gözaltına aldıkları Suriyelileri Türkiye topraklarına transfer ettikleri belirtilerek, bunun uluslararası hukuk ve BM sözleşmeleri çerçevesinde ‘‘kanunsuz sınır dışı’’ olarak değerlendirildiği ve ‘savaş suçu’ kabul edilebileceği uyarısına yer verildi.
BM raporunun kamuoyuna açıklandığı basın brifinginde BM adına sunuş yapan Paulo Pinheiro, ‘‘Afrin’deki Resulayn’da ve çevresindeki bölgede Türkiye destekli Suriye Ulusal Ordusu; rehin alma, kötü muamele, işkence ve tecavüz gibi savaş suçları işlemiş olabilir. Türkiye’nin bu tür istismarları önlemek, kontrolü altındaki bölgelerde sivillerin güvenliğini sağlamak için adım atması gerekmektedir” dedi.
TSK tarafından düzenlenen Zeytin Dalı ve geçen yıl gerçekleştirilen Barış Pınarı harekâtlarında ÖSO ve SMO milisleri de yer almıştı. Afrin ve Resulayn TSK destekli güçlerin kontrolüne geçmişti.
Raporda, ABD’nin IŞİD’e karşı sahada desteklediği YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) de savaş suçu oluşturabilecek eylemlerde bulunduğu kaydedildi. SDG’nin El Hol gibi mülteci kamplarında IŞİD bağlantılı binlerce kişiyi insanlık dışı koşullarda tuttuğu dile getirildi. Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu, IŞİD’le bağlantılı 90 bin Suriyeli, Iraklı ve başka üçüncü ülke vatandaşlarının Deyrizor, Dakka ve Haseke gibi yerlerde aşırı kalabalık mülteci kamplarında tutulduğu, SDG güçleri ve bağlantılı silahlı oluşumların sivillere gözaltı ve işkenceler uyguladığı, küçük yaşta çocukları askeri görevlerde kullanmaya devam ettiği kaydedildi.
İktidar; Türkiye’nin kontrolü ve yönlendirmesinde olduğu iddia edilen bu grupların eylemlerinden Türkiye’nin sorumlu tutulabileceği ve bu gruplar üzerinde nüfuzunu kullanması gerektiği yönündeki uyarı üzerinde, ciddiyetle durmalıdır. ÖSO, SMO, Ahrar üş Şam ve daha pek çok silahlı-cihatçı grupla haşır neşir olan iktidarın, Suriye’deki bu ağır ithamlar ve açıklanan BM raporu karşısında sessiz kalması, bu eylemleri yapanları sahiplenmediğini ve desteklemediğini, her türlü yaptırımı uygulayacağını ilan etmemesi, ülkemizi ağır zan altında bırakmaktadır!
8.Türkiye’ye yaptırımların ele alınacağı AB Liderler Zirvesi öncesinde AP’de yapılan Türkiye oturumunda dile getirilen ithamlar, AB liderlerine yaptırım tavsiyesi kararı ve Türkiye’nin suçlanması önyargılıdır!
Avrupa Parlamentosu (AP), Avrupa Birliği (AB) liderlerinin Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikalarına yaptırım getirilmesini ele alacağı 24-25 Eylül zirvesi öncesi Türkiye'ye sert yaptırımlar uygulanması, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin kesilmesi, yardım fonlarına son verilmesi, silah satışının durdurulması ve çok sert ekonomik yaptırımlar getirilmesini talep etti.
AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, "Türkiye ile AB ilişkileri tarihi bir dönemece girdi. AB Konseyi, çok zor kararlar almak durumunda kalacak. Önümüzdeki günlerde uygulanacak politikalar çok belirleyici olacak" derken, Almanya’nın Atina Büyükelçisinin “AB Türkiye’ye sopasını gösterecek” şeklindeki ifadeleri de onur kırıcıdır, kabul edilemez.
AP Genel Kurulu'nda yapılan Türkiye konulu oturumda, Türkiye ile AB arasında Doğu Akdeniz politikaları nedeniyle yaşanan kriz ve yaptırım konusu ele alındı.
AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AP’deki Türkiye oturumunun açılış konuşmasında Türkiye’yi Rusya ve Çin ile birlikte yeniden imparatorluk peşinde koşan bir ülke olarak tanımladı. Türkiye’nin Oruç Reis’i limana çekmesinin olumlu bir adım olduğunu ifade eden Borrell sorunların temelinde Kıbrıs sorununun olduğuna dikkat çekti.
Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlaması, Kıbrıslı Türklerin durumunu konuşulması gerektiğini kaydeden Borrell AB’nin de adada çözüme katkı vermek istediği, BM gözetiminde bu müzakerelerde yar almayı öngördüğünü ifade etti.
Kıbrıs sorunu çözülmeden, üstelik referandumda Annan Planı’na ‘Hayır’ diyen Güney Kıbrısı alelacele AB üyeliğine alan AB sorunun çözümsüzlüğünün baş sorumlusu olduğunu görmezlikten gelerek şimdi Doğu Akdeniz’deki sorunun temeline Kıbrıs’ı koyuyor ve çözüm öneriyor. Bu tavır en basit tanımıyla samimiyetsizliktir.
AP milletvekilleri ise adeta Türkiye’yi karalamak için konuşma sırasına girerken Ankara'nın Suriye, Libya ve ardından Doğu Akdeniz'de uyguladığı politikaların, Türkiye ile AB'nin arasındaki uçurumu derinleştirdiğini öne sürdüler. AP milletvekillerinin tamamına yakını, tek taraflı bakış açısıyla Türkiye’yi suçlayıp Türkiye'nin Yunan kara sularında yasadışı arama yaptığını, bunu kınadıklarını, AB üyesi Yunanistan ve Güney Kıbrıs'a tam destek verdiklerini dile getirdiler. Türkiye'ye verilen AB fonlarının kesilmesini, Gümrük Birliği görüşmelerinin tümüyle durdurulmasını, Türkiye ile tam üyelik görüşmelerinin sona erdirilmesini isteyen görüşleri ifade ettiler. Erdoğan Hükümeti'nin sadece dış politikada değil, iç politikada da demokrasi ve hukuku hiçe saydığını, Avukat Ebru Timtik'in açlık grevinde öldüğünü, basın ve ifade özgürlüğünün hiçe sayıldığını belirterek; “Artık Türkiye'ye karşı dürüst olunması gerekiyor. AB'de hiçbir üye ülke Türkiye'nin tam üyeliğine destek vermeyecek.” dediler.
AB, Yunanistan ve Türkiye'nin çıkarlarına uygun barışçıl bir çözüm bulunması gerektiğini savunan tek konuşmacı Alman sol partisi Die Linke'den AP'ye giren Özlem Demirel oldu. Demirel, “Fransa'nın hem diyalog deyip hem savaş gemisi göndermesi doğru değil” dedi.
Daha sonra yapılan oylamada Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’deki gerginliği azaltmak için geri adım atmaya ve diyaloga çağrılmasını, bu yönde adım atmadığı takdirde 24-25 Eylül’deki AB liderler zirvesinde Türkiye’ye yönelik olarak en ağır yaptırımların uygulanması kararının alınmasını içeren karar kabul edildi. İktidar bu karara sert tepki gösterdi. Tek taraflı ve önyargılı olduğunu öne sürdü. Ancak neredeyse tüm AP’nin Türkiye karşıtı siyasi tavır sergilemesi ülke adına üzücü bir durum. Türkiye’nin Avrupa’da böylesine yalnızlaşması, haklı olduğu konularda bile haklılığını anlatamamasının nedenleri konusunda iktidar kendisini sorgulamalı, uyguladığı dış politikayı, diplomasi dilini ve söylemlerini gözden geçirmelidir. Süreç bu noktaya geldikten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomasiye ve diyaloga alan açmak için Oruç Reis’in Antalya Limanı’na çekildiğini söylemesi, ‘madem bu adım atılacaktı en baştan niye yapılmadı?’ sorusunun sorulmasını zorunlu kılıyor!
9.İktidar, Doğu Akdeniz geriliminde olduğu gibi pek çok dış politika konusunda da aynı tutumu sergiledi ve sonrasında geri adım atmak zorunda kaldı! Türkiye, iktidarın öngörüsüz dış politikaları ile yalnızlaştı!
Dışişlerinin etkisizleştirilmesi, hafızasının yok edilmesi, AK Partili vekillerin partisel tercihlerle AB başkentlerinde büyükelçi yapılması, Avrupa’daki diplomasi zafiyetinin ve saygınlık erozyonunun en temel nedenidir. Herkes her konuda ahkâm kesince, dış politikamızın ağırlığı da azalıyor. Türkiye ne dünyada ne bölgesinde ne ABD ve AB ne Rusya nezdinde, hatta 1,8 milyonluk Kosova’da bile ciddiye alınmıyor.
- Suriye’de Barış Pınarı Harekâtı’nda 400 kilometrelik güvenli tampon bölge hedefiyle başlatılan operasyon ABD ve Rusya’nın devreye girmesiyle 100’üncü kilometrede durduruldu.
- İdlib’te Rusya ve Suriye tarafından düzenlenen hava saldırısında 30 askerimiz şehit edildi, Rusya’ya tepki yerine Moskova’ya giden Cumhurbaşkanı başkanlığındaki heyet Kremlin kapısında bekletilerek Rus devlet medyasında kronometre ile canlı yayına konu oldu.
- Trump’ın hakaret mektubu sineye çekilirken, ‘ver papazı al papazı’ denilip, terörist ilan edilen Rahip Brunson Trump’ın yaptırım kararı ve bir telefonuyla salındı.
- AB’den daha fazla mülteci parası kopartmak için ‘kapıları açarız’ tehdidiyle Yunanistan-Bulgaristan sınırına yığılan mülteciler tampon bölgede haftalarca bekledikten sonra Türkiye’ye geri alındı.
- Mavi Marmara baskınıyla 10 yurttaşımızı öldüren İsrail ordusuna karşı açılan tüm davalar, Nitanyahu’nun Obama’nın yanından yarım yamalak bir telefonu ve 20 milyon dolar bağış parası karşılığında ‘bağımsız’ yargıya talimat verilerek düşürüldü. Ve diğer yanlışlar… Oysa Doğu Akdeniz ve Ege’deki, Kıbrıs’taki, Yunanistan-Mısır deniz sınırları anlaşmasındaki gerginliklerde sadece Navtex ilanı ve Dışişlerinden yazılı açıklama tepkisi dışında yoğun bir diplomasi atağı başlatılabilir, AB başkentlerindeki tüm büyükelçilerimiz bulundukları ülkeler nezdinde Türkiye’nin tezlerini ve haklılığını anlatmaya yönlendirilebilirdi.
10.Beyaz Saray’da İsrail-BAE-Bahreyn arasında imzalanan Hazreti İbrahim Anlaşması sadece siyasi normalleşmeyi değil, ekonomik teknolojik işbirliğini, ticaretin artırılmasını, karşılıklı yatırımları da kapsıyor.
Anlaşmanın siyasi boyutu bir yana ekonomi ve teknoloji boyutu da oldukça önemli unsurlar içerecek biçimde, kapsamlı şekilde düzenlenmiş. İsrail ve BAE’nin, normalleşme anlaşması kapsamında ekonomi, ticaret, yatırım ve teknoloji alanında ilişkileri geliştirmeleri öngörülüyor.
Mars’a uzay aracı gönderen ilk ve tek Ortadoğu ülkesi olan BAE’nin, İsrail ile yüksek teknoloji alanında işbirliği ve ortak yatırım yapması, ayrıca İsrail’in altyapısına yönelik yatırımlara fon sağlaması anlaşmada yer alıyor.
BAE’nin petrol gelirlerindeki azalmadan ötürü uzun vadeli geleceğe dönük ekonomik programlarında ekonomiyi dönüştürme, dijitalleştirme planları söz konusu. BAE ekonomisinin dönüştürülerek dijitalleştirilmesinde ise anlaşma uyarınca İsrail katkı verecek.
BAE’nin ABD’den yüksek teknolojili gelişmiş silah sistemleri alımlarına yönelik İsrail ambargosu kalkıyor. Böylece BAE, uzun süredir istediği gelişmiş silahları ABD’den satın alma imkânına kavuşuyor. Bu gelişmiş silahlar arasında F-35 savaş uçakları, Reaper drone’lar ve EA-18G Growler adı verilen düşman ülkenin hava savunma sistemini felç edip, sinyalini bozarak gizli saldırı imkânı veren elektronik savaş uçağı da bulunuyor. Bu elektronik savaş uçakları, radar ve iletişim sistemlerini etkisiz hale getiriyor, hedeflerin yerini tespit ederken gelişmiş bir radar kullanıyor ve uzun menzilli füze taşıyabiliyor. Anlaşmalarla bir anlamda ABD’nin S-400’ler nedeniyle gündeme aldığı Türkiye’ye yönelik yaptırım ve ambargo tehdidi, F-35 projesinden dışlanma ve uçak satışının iptaline karşılık, BAE ve Bahreyn’e kapıları açtığını görüyoruz. Anlaşmaların ekonomi, teknoloji, yatırım boyutları, bölgenin en büyük ve en güçlü ekonomilerinden Türkiye’yi dışlıyor. Bu da siyasi yalnızlaşmanın yanında yakın dönemde ekonomik-ticari yalnızlaşma, körfez sermayesinden alınabilecek payın ve yatırımların azalması, İsrail’in payının artması anlamına geliyor!
11.Merkez Bankası’nın Eylül ayı beklenti anketi, iktidarın ekonomik söylemleriyle, reel sektör-finans-ticaret kesimlerinin beklentilerinin taban tabana zıt olduğunu ortaya koydu!
Merkez Bankası’nın (MB) eylül ayı beklenti anketinde, ağustos ayında yüzde 10,82 olan yılsonu enflasyon beklentisi yaklaşık bir puan daha artarak yüzde 11,46'ya yükseldi. Anket sonuçlarında yılsonu dolar/TL kuru beklentisi de 7,34'den 7,60'a çıktı.
MB’nin her ay düzenli olarak reel sektör, sanayi, imalat sanayii, banka-finans, perakende ticaret sektör temsilcileri ve profesyonel yöneticiler arasında gerçekleştirdiği beklenti anketinin eylül ayı sonuçları açık şekilde iktidarın ekonomik söylem, hedef ve uygulamalarıyla, reel ekonominin içinde bulunanların beklenti ve öngörülerinin hiçbir şekilde örtüşmediğini tamamıyla ayrıştığını gösterdi.
İktidarın faizleri daha da düşürme, tek haneli faiz iddiasına ve bu yönde MB’ye yaptığı baskılara rağmen beklenti anketinde cari ay sonu gecelik faiz oranı beklentisi bir önceki anket döneminde yüzde 9,79 iken, Eylül ayında yüzde 11’e yükseldi.
Devlet İç Borçlanma Senedinde (DİBS) 12 ay sonrası yıllık bileşik faiz oranı beklentisi bir önceki anket döneminde yüzde 12,18 iken, eylül ayı anketinde yüzde 12,42'ye çıktı.
DİBS’lerin 12 ay sonrası yıllık bileşik faiz oranı beklentisi ise yüzde 12,72 olarak ağırlık kazandı.
Yılsonu Dolar/TL) beklentisinin 7,60 TL olmasına karşılık 12 ay sonrasına dönük beklenti ise bir önceki anket döneminde 7,68 TL iken, eylül anketinde 7,94 TL ‘ye yükseldi.
GSYH 2020 yılı büyüme beklentisi de MB anketinde yüzde -1,5 düzeyinde oluşurken ekonominin yılı küçülerek, daralarak kapatacağı beklentisi ağırlık kazandı.
MB eylül ayı beklenti anketinden yansıyan sonuçlar, tüm sektörlerdeki ekonomik aktörlerin, işletme sahipleri, banka-finans kesimi temsilcileri ve profesyonel yöneticilerin gerek yılsonu gerekse gelecek 12 aylık döneme ilişkin beklentilerinin her alanda kötüleştiğini gösteriyor. CB Erdoğan’ın “Ekonominin yükselişe ve uçuşa geçtiği, yukarıya doğru pik yaptığı” açıklamalarının aksine, reel ekonomi aktörleri tüm makro hedef ve göstergelerde beklentilerin aşağı yönlü kötüleştiğini, diğer deyişle “ekonominin inişte-düşüşte” olduğunu söylüyor!
12.Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Türkiye ekonomisinin 2020 yılında eksi yüzde 2,9 küçüleceğini öngörürken, 2021 yılı büyüme beklentisini de aşağı çekti!
OECD, Haziran ayında salgın sürecine yönelik olarak açıkladığı küresel ve ülkesel ekonomik büyüme öngörüleri raporunu revize ederek tahminlerini yeniledi. Haziran ayında dünya ekonomisinin 2020’de yüzde 6 daralacağı öngörüsünde bulunan OECD, bu oranı yüzde 4,5’a indirdi.
OECD, Türkiye'nin 2020 yılı daralma tahminini yüzde 4,8'den yüzde 2,9'a revize eden OECD, 2021 yılı için daha önce yüzde 4,3 olarak açıkladığı pozitif büyüme beklentisini de yüzde 3,9'a düşürdü.
Üstte MB’nin beklenti anketinde yılsonu GSYH daralması yüzde 1,5 olarak belirginleşirken OECD’nin Türkiye ekonomisine yönelik küçülme öngörüsü bunun iki katından fazla.
Bu da Türkiye ekonomisi ile ilgili dış algının içeriye nazaran daha kötü olduğunu gösteriyor. Muhtemelen bunda son bir ay içinde art arda Fitch ve Moody’s’den gelen kredi notu indirimlerinin ve ödemeler dengesi krizi uyarısının etkisi söz konusu.
Ayrıca Merkez Bankası rezervlerinin içinde bulunduğu durum ve eksi rezerv varlığı, her ne kadar iktidar tarafından kabul edilmese de küresel kurumların ve piyasaların yakından bildiği ve takip ettiği bir unsur.
Buna kurlardaki yükselişi, TL’deki hızlı değer kaybını, negatif faizde ısrar edilmesinin yarattığı parasal tahribatı da ilave ettiğimizde önümüzdeki süreçte ekonomideki kötüleşmenin artması, dolar bazında milli gelirin sert biçimde azalması kaçınılmaz görünüyor. Yakın dönemde çok ciddi tutarda bir dış kaynak temini gerçekleşmediği takdirde döviz darboğazının derinleşmesi, giderek bir ödemeler dengesi krizinin tetiklenmesi sarsıntıyı daha da büyütecektir. Herkesin farkında olduğu bu sürecin gerçekleşmesi olasılığının yükselmesi Türkiye ekonomisine yönelik küçülme öngörülerini içerdeki beklentilerin 2-2,5 katına çıkartıyor!
13.Moody’s, 13 Türk Bankası ve Türkiye’nin önde gelen sekiz şirketinin notunu indirdi. İktidar, ‘hiçbir kıymeti harbiyesi yok’ dese de, dış kaynak temininde olumsuz etkiler söz konusu olacaktır!
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, önceki hafta Türkiye’nin ülke kredi notunu B1’den B2’ye düşürüp, görünümünü ‘negatif’ olarak teyit ettikten sonra, geçen hafta da 13 Türk bankası ve ülkenin önde gelen 8 büyük özel sektör kuruluşunun notlarını B2’ye indirdi.
Kredi derecelendirme kuruluşları ülke notlarına yönelik kararlarında şirket ve kuruluşların kredi notlarının ülke notundan yüksek olamayacağı ilkesini uyguluyorlar. Bu yüzden de Türkiye’nin notu indirildikten sonra uluslararası piyasalardan kaynak temin eden şirket, holding, kurum, bankaların da notları ülke notu seviyesine düşürülüyor.
Her ne kadar iktidar ‘kıymeti harbiyesi yok’ dese de uluslararası piyasalar ve yatırımcılar açısından gerek Türkiye’ye yönelik yatırım kararlarında gerekse fon aktarma, sermaye yatırımı yapma süreçlerinde kredi derecelendirme kuruluşlarının ülke ekonomilerine verdiği notlar, yaptıkları ekonomik tespit ve uyarılar ilk planda değerlendirmeye alınıyor.
Daha önce de Fitch Ratings Türkiye’nin not değerlendirmesinde görünümü durağandan negatife çevirmiş, ardından da benzer not değerlendirmesini 20 Türk bankası için geçerli hale getirmişti.
Moody’s açıklamasına göre kredi notları ‘B1’den ‘B2’ye çekilen ve görünümü ‘Negatif’ olarak belirlenen şirketler şunlar: Anadolu Efes, Coca Cola İçecek, Erdemir, Koç Holding, OYAK Holding, Turkcell, TÜPRAŞ, Şişe Cam
Yine Moody’s tarafından notları düşürülen 12 banka ise Akbank, Türk Ekonomi Bankası, Garanti Bankası, Denizbank, HSBC, QNB Finansbank, Ziraat Bankası, Eximbank, Alternatifbank, Halk Bankası, İş Bankası, Vakıflar Bankası ve Yapı Kredi Bankası.
Öncelikle bilinmesi gereken, kredi derecelendirme kuruluşlarının ülke notunu belirlerken göz önünde tuttukları kriterler. Bu kriterleri en basit şekilde birkaç başlık altında toparlamak olanaklı;
- ülkenin ekonomik gücü, milli gelir seviyesi, ekonomik çeşitlilik ve sürdürülebilirliği,
- ülkedeki kamu ve özel sektör kurumlarının saygınlığı, karar alma mekanizmalarının, hukuki ve mali şeffaflıkları
- ülkedeki kamu maliyesinin, hazine ve bütçe disiplininin gücü, etkinliği, şeffaflığı, kaynakların kullanımında karar mekanizmalarının işleyişi, bağımsızlığı,
- Kredi notu vererek yatırım kararlarını yönlendirdikleri müşterilerinin, portföy sahipleri ve sermayedarların bu yatırımlarını geri alabilme imkanlarının sağlamlığı.
Moody’s ve Fitch not indirimlerine ilişkin gerekçelerini açıklarken, kurumsal yapıdaki tahribatı, harcamalarda şeffaflığın olmayışını, MB rezervleri ve döviz kaynaklarının kıtlığından ötürü borç geri ödemelerinde sıkıntı yaşanması ve ödemeler dengesi krizi ihtimalini, siyasetin ve kurumların sorunlara çözüm üretme kapasitesinin ve iradesinin olmayışını, dış politik risklerdeki artışı dile getiriyorlar.
Her iki kuruluş da 2012-2013’te Türkiye’nin notunu yükseltirken, bu risk ve endişelerin tam tersini not artışının gerekçesi olarak sıralayıp, yatırımcılara Türkiye’ye fon aktarmalarını ve yatırım yapmalarını öneriyorlardı.
Bir kez daha vurgulamak isterim ki, iktidar bu kötü gidişi tersine çevirmek için öncelikle demokratikleşme, özgürlükleri genişletme, siyasi ve mali şeffaflık, dış politikada diyalog ve barışı hedefleyen adımları süratle atmalıdır. Buna ilave olarak, yasa gereği Eylül ayının ilk haftasının sonuna kadar resmi gazetede yayınlanması gereken ve hâlâ ortada olmayan, Orta Vadeli Program (OVP) ve Orta Vadeli Mali Program’ı (OVMP) süratle iç ve dış kamuoyuna ilan etmelidir. Gerek OVP’de gerekse OVMP’de inandırıcı, güvenilir, mevcut sorunları yakın ve orta vadede çözebilecek, gerçekçi bir ekonomik plan ve hedeflere yer vermelidir. Aksi durumda, gerek ülke ekonomisini gerekse özel sektör kuruluşları ve bankaları oldukça zorlu bir süreç beklemektedir! İktidar, notlar yükselirken bunun kendi ekonomik başarısı olduğunu, notlar düşürülünce ise kredi derecelendirme kuruluşlarının siyasi tutum takındığını, dış güçlerin maşası olduğunu, ekonomik tetikçilik yaptıklarını öne sürmekten vazgeçmeli ve gerçeklerle yüzleşip, çözüme odaklanmalıdır!
14.Kamu kuruluşlarındaki istihdam 5 milyona yaklaşırken, özel sektör istihdamı geriliyor. Devleti hantal yapıdan kurtarmayı vaat eden AK Parti iktidarı, kamuda personel alımlarına hız veriyor!
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçişle birlikte 2018 yılından itibaren kamu kurumlarında partizan kadrolaşmaya hız verildiği gözleniyor.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının (CSBB) İşgücü Piyasası Gelişmelerinin Analizi verilerine göre, bu yılın ilk çeyreğinde kamu istihdamı yüzde 4 artarak 4 milyon 699 bin kişiye, haziran sonu itibarıyla ise 68 bin 345 kişi daha artarak 4 milyon 767 bin 345 kişiye ulaştı.
Bu verilerin ışığında 2020 sonunda kamu personeli sayısının 5 milyon kişiyi de aşacağını öngörebilirim.
Toplamı 5 milyona yaklaşan kamu istihdamının toplam istihdam içindeki payı yüzde 23’ü aştı. Bir anlamda kayıtlı istihdamın dörtte biri, her dört kişiden biri kamuda istihdam ediliyor. İstihdam edilenlerin 2 milyon 944 bini memur, 1 milyon 161 bini işçi, 496 bini de sözleşmeli personel statüsünde çalışıyor.
CSBB’nin verilerine bakıldığında, önceki yıllarda yüzde 15’in altında olan toplam çalışanlar içindeki kamu istihdamının payı, 2018 sonundan itibaren hızla artışa geçerek yüzde 23’ün de üzerine çıkmış durumda. 24 Haziran 2018 seçimleriyle CHS’ye geçiş sonrasında, sadece 2018 yılında kamudaki yeni istihdam 749 bin kişi birden artmış.
Önceki yıllarda 13 milyona, 15 milyona kadar yükselen özel sektör istihdamı, 2020 Haziran ayı itibarıyla 12 milyon 671 bin kişiye düştü. Bu aynı zamanda özel sektör istihdamının 2015 yılının da altına düşmesi, beş yıl geriye gitmesi anlamına geliyor.
Her ne kadar salgın nedeniyle kapanan işyerleri, faaliyetleri durdurulan işletmelerin özel sektör istihdamındaki gerilemede etkili olduğu söylenebilirse de CHS’ye geçişle birlikte son üç yıldan bu yana ekonomik büyüme açısından performans sergileyemeyen Türkiye ekonomisinin yeni yatırım ve yeni istihdam yaratmakta da gerilediğini görmekteyiz.
Salgın sürecinde kısa çalışma ödeneği, nakdi destek ödemeleri, işçi çıkartma yasağına rağmen özel sektör, yeni iş alanları açmakta isteksiz davranıyor. Verilen tüm istihdam teşviklerine, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) yapılan milyarlarca liralık desteğe rağmen özel sektör istihdamı artmıyor. Bu tablo devam ettiği takdirde uzun yıllar ülkemizin işsizlik, özellikle genç işsizlik sorununun çözülemeyeceği, istihdamın yükünün ağırlıkla kamu kesiminin üzerine bineceği görülüyor.
Seçim dönemlerinde 6 ay süreli geçici istihdamlarla, milyonlarca işsizin umutlarını istismar eden iktidar siyasi referanslı, partizan kadrolaşma ve personel alımlarıyla işsiz gençlerimiz arasında da ayrımcılık yapıyor, milyonlarca gencin gelecek umutlarını, iş bulma ümitlerini tüketiyor. İktidara geldiğinde devleti küçültme, kamudaki personel sayısını, kamu binalarını, kamuda taşıt saltanatını ve israfı sonlandırmayı vaat eden AK Parti, 18 yılın sonunda kamuda siyasi referanslı istihdamı 5 milyon kişiye çıkartırken, görkemli kamu binaları, dev kamu binası inşaatlarıyla da devleti her alanda büyütüp, hantallaştırdı!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
21 EYLÜL 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap