Özgür Özel Eskişehir’den seslendi: Pusulamız millet, rotamız iktidar
Toprak: "Er ya da geç Gara’daki gerçekler gün ışığına çıkacaktır"
CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, kamuoyu ile paylaştığı haftalık raporunda İktidara ateş püskürdü.
Toprak, “İktidarın, hamaset ve hakaret ekseni üzerinde siyasi mücadeleyi sertleştirme ve nefrete dönüştürme hedefi iyice açığa çıktı. Gara’ya yönelik rehine kurtarma operasyonundaki başarısızlığın üzerini örtme çabasındaki iktidar bu nedenle yargıyı devreye sokarak gözdağı vermeye yönelirken, AK Parti Genel Başkan Yardımcısının CHP’ye oy veren seçmenleri lanetlemesi siyasette nefret dilinin zirve noktasıdır!” dedi.
“Şayet Gara operasyonu başarıyla sonuçlanmış olsa, askerlerimiz, polislerimiz şehit edilmeden sağ salim ülkeye getirilerek ailelerine kavuşabilselerdi, CB Erdoğan ve AK Parti bundan bir siyasi nema çıkartma yoluna gidecekti. Operasyondan üç gün önce CB Erdoğan’ın AK Parti il kongresinde 10 Şubat’ta Millete Sesleniş konuşmasında güzel ve müjdeli haberler vereceğini dile getirerek, o konuşmayı mutlaka izlemeleri için herkese çağrıda bulunması, rehineler üzerinden siyasi çıkar sağlama hesaplarının, önceden hazırlandığı anlaşılan senaryoların ifadesidir” ifadelerini kullandı.
“Bu kızgınlık ve hırçınlığın, hakaret ve hamaset yağmurunun arkasında, şehitlerimizin acısını yüreğinde hissetmek yerine, hiçbir insani ve vicdani tavırla bağdaşmayan şekilde, kendilerine siyasi nema sağlamasını planladıkları bir fırsatı kaybetmiş olmanın öfkesi yatmaktadır. Bu çok ayıptır, izahı yoktur ve siyasi akıl tutulmasıdır” Diyen CHP Milletvekili Erdoğan Toprak’ın haftalık raporu şöyle devam etti:
İÇ POLİTİKA
- İktidarın, hamaset ve hakaret ekseni üzerinde siyasi mücadeleyi sertleştirme ve nefrete dönüştürme hedefi iyice açığa çıktı!
DIŞ POLİTİKA
- Türkiye ile ABD’nin yeni yönetimi arasında ikinci resmi temas, Blinken - Çavuşoğlu görüşmesi ile sağlandı.
- Türkiye’nin F-35 projesinden dışlanmasına karşı, 750 bin dolara ABD’li Lobi şirketiyle anlaştı!
- CB Erdoğan-Putin telefon görüşmesine ilişkin iki başkentten yapılan açıklamalarda ciddi farklılıklar olduğu ortaya çıktı!
- Rusya, İdlib’i ve Kürtlerle Şam yönetimi arasında mutabakatı öncelikli sayarken, GARA saldırısında PKK’dan söz etmedi!
- ABD - İRAN Nükleer Anlaşma’nın yeniden işlerlik kazanması için müzakere başlatıyor.
- Libya’daki yeni yönetim üzerinde Halife Hafter’in ağırlığı artıyor. İktidarın Libya politikasında U DÖNÜŞÜ yaşanabilir!
- AB Maliye Bakanları, Türkiye’nin ‘vergi cennetleri’ olarak nitelendirilen ‘kara liste’ye alınacağını duyurdu, Türkiye’ye 1 Ekim’e kadar süre verdi!
EKONOMİ
- Hazine ve Maliye Bakanlığı, Merkez Bankası ve şimdi de TÜİK’te Albayrak kadroları ve politikaları tasfiye ediliyor!
- Yandaş müteahhitlere kıyak çeken iktidar, esnafın kredi ve diğer borçlarının ertelenmesi talebine kulak tıkadı!
- Almanya’nın yeni Tedarik Zinciri Yasası Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyecek!
- Kredi borcu olan kişi sayısı 34 milyona yükseldi. Kredi borçları toplamı 250 milyar TL artış gösterdi.
1.İktidarın, hamaset ve hakaret ekseni üzerinde siyasi mücadeleyi sertleştirme ve nefrete dönüştürme hedefi iyice açığa çıktı. Gara’ya yönelik rehine kurtarma operasyonundaki başarısızlığın üzerini örtme çabasındaki iktidar bu nedenle yargıyı devreye sokarak gözdağı vermeye yönelirken, AK Parti Genel Başkan Yardımcısının CHP’ye oy veren seçmenleri lanetlemesi siyasette nefret dilinin zirve noktasıdır!
CB Erdoğan’ın parti kongrelerinde, grup toplantılarında ve açılış törenlerinde yaptığı konuşmalarda giderek dozunu artırdığı hamaset, hakaret, nefret söylemi iktidar ittifakının siyasi mücadelesini şiddet ekseni üzerine oturtmaya yöneldiğini ve bundan medet umar hale geldiğini göstermektedir.
Cumhurbaşkanının bu tutumu AK Parti yöneticileri ve sözcüleri tarafından da örnek alınarak, başta CHP olmak üzere tüm muhalefet partilerine, yöneticilerine ve seçmenlerine yönelik bir hakaret, aşağılama, nefreti körükleme harekâtı adeta fiilen siyaset sahnesine sürülmektedir.
Giderek bu kervana iktidar bürokratları, atanmış memurları da katılarak kendilerini halkın, toplumun dışında üstün ve ayrıcalıklı bir sınıf olarak konumlandırmaktadırlar.
CB Erdoğan’ın ‘benim valim, benim savunma bakanım, içişleri, sağlık bakanım’ tarzındaki ifadeleri, devletin kurumsal yapısını kendisiyle özdeşleştirdiğinin, kendisini devlet yerine koyduğunun, toplumu ve atadığı yöneticileri de tebaası olarak gördüğünün en somut dışa vurulmasıdır. Aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı unvanını da taşıdığı için AK Parti yöneticileri de kendisini emsal alıp, adeta halkı, kendilerine oy vermeyen seçmeni aşağılama ve hakaret etme yarışına girmiş durumdadır.
Nitekim Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kaybeden AK Parti Kayseri Milletvekili, Genel Başkan Yardımcısı, katıldığı açılış töreninde, CHP’ye ve HDP’ye oy veren seçmenleri hedef alıp, ‘Onlara oy verenlere lanet olsun, Allah onların oylarının belasını versin’ diyerek seçmen iradesine saygısızlığını, demokrasiye inançsızlığını, seçim sonucuna ilişkin hazımsızlığını sergilemektedir. 2019 seçimlerinde seçimi CHP kazanırsa, Ankara Belediyesine 15 bin PKK’lının alınacağı, su sayaçlarını okumak için evlere belediye memuru olarak teröristlerin gönderileceği yalanına sarılan da, çocuğa cinsel tacizden mahkûm olan senet sahtekârının (N. Kesgin) seçim kampanyasında kahraman olarak ekranlara çıkartan da aynı kişidir.
Şayet Gara operasyonu başarıyla sonuçlanmış olsa, askerlerimiz, polislerimiz şehit edilmeden sağ salim ülkeye getirilerek ailelerine kavuşabilselerdi, CB Erdoğan ve AK Parti bundan bir siyasi nema çıkartma yoluna gidecekti. Operasyondan üç gün önce CB Erdoğan’ın AK Parti il kongresinde 10 Şubat’ta Millete Sesleniş konuşmasında güzel ve müjdeli haberler vereceğini dile getirerek, o konuşmayı mutlaka izlemeleri için herkese çağrıda bulunması, rehineler üzerinden siyasi çıkar sağlama hesaplarının, önceden hazırlandığı anlaşılan senaryoların ifadesidir.
Bu kızgınlık ve hırçınlığın, hakaret ve hamaset yağmurunun arkasında, şehitlerimizin acısını yüreğinde hissetmek yerine, hiçbir insani ve vicdani tavırla bağdaşmayan şekilde, kendilerine siyasi nema sağlamasını planladıkları bir fırsatı kaybetmiş olmanın öfkesi yatmaktadır. Bu çok ayıptır, izahı yoktur ve siyasi akıl tutulmasıdır.
Mezarlıkta şehit oğlunun cenazesini defneden acılı anneyi AK parti Rize İl Kongresi’ne telefonla bağlatıp konuşturmak, gündelik siyaset, parti ve makam uğruna her türlü insani, vicdani ve manevi değeri yok sayan, acıların istismarından bile medet uman, acımasız bir tavırdır.
Başarısızlığın hesabını vermek, sorumlularına hesap sormak, görevden almak demokratik bir ülkede, siyasetin, ülkeyi yönetme ve halka hesap verme sorumluluğunun en basit ve temel gereğidir. Bunun yerine hakaret ve hamasete sığınmak, muhalefeti itham etmek, tazminat davalarıyla yargıyı devreye sokmak tamamıyla masum şehitlerimizin vebalini taşıma suçluluğunu örtme, gizleme telaşıdır.
Erdoğan: “Evet bu kardeşimiz uzman çavuştu. Beş sene, altı sene önce maalesef kaçırdılar ve bu süre içerisinde esir olarak bu alçakların elinde kaldı. Son operasyonumuzda neticeyi alamadık ve o da şehitler zincirine ilave oldu.”
Bahçeli, muhalefete yükleniyor, esir sözcüğüne hiddetleniyor! Bir ülke böyle yönetilir mi? İttifak ortakları birbirinden bihaber!
Er ya da geç Gara’daki gerçekler gün ışığına çıkacak, sorumluluk mevkiinde olup, hesap vermesi gerekenler halka, millete bu hesabı verecektir. Şiddet ve nefret söylemleriyle yürüttükleri siyasi yöntemlerden en büyük kaybı kendileri görecektir. İnsanlık ve siyaset tarihi bunun pek çok örneğiyle doludur. Kin ve nefret dili, yüreğe, akıl ve vicdana en ağır yüktür. Sevgi, saygı, hoşgörü ve barış dili her daim kazanacaktır.
2.Türkiye ile ABD’nin yeni yönetimi arasında ikinci resmi temas, Blinken - Çavuşoğlu görüşmesi ile sağlandı. Her iki taraftan farklı içerikte açıklamalar geldi. ABD’li Bakan Blinken’in aynı gün Yunan Dışişleri Bakanı ile görüşmesinde, Türkiye’nin S-400 konusunda ‘uyarıldığını’ dile getirmesi, Yunanistan ile ilişkilerden ‘memnuniyet ve uyum’ ifadeleriyle söz etmesi, diplomasi açısından daha sıcak mesajlar vermesi dikkat çekti!
ABD’nin yeni başkanı Joe Biden hâlâ Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Ocak’taki kutlama mektubuna dönüş yapmaz iken, ABD’nin yeni yönetimi ile ikinci resmi temas geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanları arasında sağlandı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu arasındaki ilk telefon görüşmesinde, ikili ilişkilerdeki gerilim başlıklarının ele alındığı açıklandı. Ancak ABD ve Türkiye’den görüşmenin içeriğine ilişkin yapılan resmi açıklamalardaki farklılıklar, iki tarafın önceliklerinin de oldukça farklı olduğunu gösteriyor.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile görüşmesini resmi twitter hesabından duyuran Blinken, Türk mevkidaşı ile “ABD-Türkiye ilişkilerinin uzun yıllardır süregelen önemi hakkında” konuştuğunu, Suriye, terörle mücadele ve Doğu Akdeniz'de gerilimin düşürülmesine dönük çabalarda da işbirliğinin sürdürülmesini umut ettiğini kaydetti.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price telefon görüşmesine ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye'de demokratik kurumların, kapsayıcı yönetim ve insan haklarına saygının önemini vurguladığına dikkat çekilirken, her iki tarafın ayrıca uluslararası konuları ele aldıkları, Suriye'deki ihtilafın siyasi çözümü için işbirliğini güçlendirme taahhüdünde bulundukları ifade edildi. Türkiye'nin Rus yapımı S-400 füze savunma sistemini kullanmaması ve bu sistemden kurtulması gerektiği konusunda ‘ısrarlı uyarılarını’ yineledi. Ayrıca Doğu Akdeniz'deki gerginliklerin de ele alındığı görüşmede ABD tarafı, NATO müttefikleri Türkiye ile Yunanistan arasındaki istikşafi görüşmelere desteğini bildirdi.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Bakan Blinken’in Kuzey Irak’ta 13 Türk vatandaşının ölümünden, net ifadelerle PKK’yı sorumlu tuttuğunu Türk mevkidaşına ilettiğine de resmi açıklamada yer verdi. Açıklamada, “Bakan Blinken, Irak’ın kuzeyindeki Türk rehinelerin ölümünden dolayı taziyelerini iletti ve bundan PKK’lı teröristlerin sorumlu olduğu yönündeki görüşümüzü teyit etti” ifadeleri yer aldı.
ABD'nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken'ın Çavuşoğlu ile görüştüğü aynı gün Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile de telefon görüşmesi gerçekleştirmesi oldukça dikkat çekici! ABD’nin Türkiye-Yunanistan arasında denge gözetmeyi benimsediği öngörülebilir. Ancak ABD Dışişleri’nin Blinken-Dendias görüşmesi hakkındaki resmi açıklamada ABD-Yunanistan arasında ikili ilişkilerin güçlendirilmesinden duyulan memnuniyetin belirtilmesi, Yunanistan’a methiye ve övgüler düzülmesi, ilginç! İsrail-GKRY-Yunanistan ve ABD arasında 3+1 ittifakının vurgulanması önemli ve Türkiye’ye de mesaj niteliğindedir. Batı Balkanlarda Yunanistan’ın ‘liderliğine’ övgüde bulunulması, aynı bölgede Türkiye’nin etkinliğinin önünü kesmeye dönük bir yaklaşım olarak görülmelidir. Genişletilmiş Doğu Akdeniz Bölgesi’nin istikrarı vurgusu ise Yunanistan’ın Doğu Akdeniz Enerji Forumu (EASTMED) ile Doğu Akdeniz Dostluk Forumu girişimlerine övgü ve destek anlamına geliyor. Her iki oluşumda da Türkiye dışlanırken, Mısır, İsrail, Ürdün, Filistin dahi yer alıyor. Son olarak Atina’da gerçekleştirilen Dostluk Forumu’nda ise Irak, Suudi Arabistan, BAE ve Ürdün de yer aldı.
Antony Blinken-Çavuşoğlu ve Blinken-Dendias görüşmelerinden yansıtılan atmosfer, ABD’nin Türkiye-Yunanistan dengesini gözettiği şeklinde yorumlansa da, bu dengenin Yunanistan ağırlığını daha fazla gözettiğini söylemek yanlış olmaz. Ayrıca Biden yönetiminin Türkiye’ye ve iktidara yaklaşımı açısından ilişkilerin zorlu bir döneme gireceğinin sinyalleri veriliyor!
3.Bu aşamada iktidarın Türkiye’nin F-35 projesinden dışlanmasına karşı, ABD yönetimi nezdinde lobi faaliyeti yürütmek üzere 6 aylığına 750 bin dolara bir lobi şirketiyle anlaşması, Biden yönetiminin ikna edilmesi için lobiciliğin devreye sokulacağının ve faturanın giderek ağırlaşacağının işaretlerini ortaya koyuyor!
Türkiye’nin çıkarıldığı F-35 programına geri dönmek için ABD’de bir lobi şirketiyle anlaşma yaptığı bilinirken, henüz yetkili ağızlardan ses çıkmadı.. Bilindiği gibi ABD’de lobicilik resmi ve oldukça şeffaf bir kurum. Lobicilik faaliyeti gösteren, bu alanda çalışan şirketler yaptıkları tüm sözleşmeleri Adalet Bakanlığı’na bildirmek zorundalar. Bakanlık, lobicilerden gelen yeni başvuruları kamuoyuna açıklıyor. İşleyiş şeffaf olunca, bu anlaşma haberi, ister istemez duyuldu. Türkiye, Savunma Sanayii Başkanlığı'na (SSB) bağlı SSTEK Savunma Sanayi Teknolojileri şirketi Washington DC'deki hukuk ve lobicilik firması Arnold & Porter'la anlaştı.
Arnold & Porter, ABD Adalet Bakanlığı’na gönderdiği yazıda “hâlihazırdaki karmaşık jeopolitik ve ticari faktörleri göz önünde bulundurarak SSB ve Türk tedarikçilerin F-35 programında kalması yönünde stratejik danışmanlık” yapacağını söyledi. 1 Şubat’ta başlayan sözleşme altı ay sürecek ve Türkiye Arnold & Porter’a 750 bin dolar ödeyecek.
Ülkenin kaynakları bakınız nasıl heba ediliyor?
-Rusya’dan kullanmayacağın S-400’leri alıp, 2,5 milyar dolar ödüyorsun, Rusya’ya yanaşıyorsun!
-ABD kızınca, 1,25 milyar dolar verdiğin F-35’leri kaybediyorsun!
-S-400 paketlenip depoya atılacak, 2,5 milyar dolar çöpe gidecek. ABD’nin gönlünü almak için de 2-3 milyar dolar daha verip, Patriot alacaksın!
-Bunlar yetmezmiş gibi kaybettiğin F-35’e geri dönmek için ABD’li Lobi’ciye750 bin dolar daha veriyorsun!
-Ve susuyorsun, muhalefeti-kamuoyunu bilgilendirme görevini yine unutuyorsun!
-Hepsinden önemlisi; ülkenin milyar dolarları heba olurken, diplomasi de uçup gidiyor. Ne Rusya, ne ABD, ne Filistin bakıyor,…, Kosava bile gülüyor yalnızlığımıza!
-Bu parayla milyonlarca işsizin-esnafın-dar gelirlinin borcu kapatılır, en az 6 ay insanca yaşayacağı nakit desteği sağlanabilirdi.
Gerek CB sözcüsü İbrahim Kalın’ın gerekse Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun gerçekleştirdiği ilk resmi temaslara yönelik ABD resmi açıklamalarında ısrarla Türk muhataplara ‘demokratik kurumsal işleyiş, hukuk devleti, insan hakları’ konularında uyarı ve telkinlerin dile getirildiğinin vurgulanmasına karşılık, iktidarın yaptığı resmi açıklamalarda bunlara hiç değinilmemesi artık sıradan bir duruma dönüştü.
F-35’e yeniden dahil olma konusunda ABD’nin açık kapı bırakmadığı, iktidarın S-400 ve F-35 konusunda masada buluşma ve müzakere taleplerinin dikkate alınmadığı anlaşılıyor.
Dolayısıyla önümüzdeki süreçte Biden yönetimi ile ilişkilerde S-400 konusunun yanı sıra demokrasi ve hukuk devleti konularının temel başlıklar olacağını, Kuzey Suriye’de ABD-Türkiye işbirliğine vurgu yapılmasına karşılık, ABD’nin PKK destekli YPG-PYD-SDG’ye desteğinin artarak süreceğini, bunun da işbirliğini boşlukta bırakacağını öngörmekteyim.
4.CB Erdoğan-Putin telefon görüşmesine ilişkin Türkiye; Suriye, Dağlık Karabağ, Libya konularının ele alındığını açıklarken, Kremlin; Sputnik V aşısının Türkiye’de ortak üretimi, enerji ve gaz anlaşmalarının yenilenmesi, Akkuyu Nükleer Santralı’nın finansman yükünün paylaşılmasının görüşüldüğünü duyurdu. İki başkentten yapılan açıklamalarda yine ciddi farklılıklar olduğu ortaya çıktı!
Görüşmeye ilişkin CB İletişim Başkanlığından yapılan açıklamada,
-Türkiye-Rusya ilişkilerini geliştirecek adımların ele alındığı bölgesel meselelerin değerlendirildiği,
-Dağlık Karabağ’da 11 Ocak Mutabakatı’nı takiben yeniden tesisi için çalışmaların sürdüğü,
-Kara ve demiryolu ulaştırma hatlarının daha verimli olması için Türk ve Rus uzmanların Azerbaycanlı muhataplarıyla bir araya gelebileceği,
-Ağdam’daki Türk-Rus Ortak Gözetim Merkezi’nin ateşkesin gözetlenmesi ve denetlenmesi görevini başarıyla icra ettiği konusunda memnuniyet duyulduğu,
-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ateşkesin korunması için tüm konularda ortak çaba sarf edilmesi gerektiğini dile getirdiği, ifade edildi.
Görüşmeye ilişkin Kremlin’den yapılan açıklamada ise,
-Erdoğan ve Putin’in COVID-19’a karşı Sputnik V aşısının hızla Türkiye’de ortak üretimine başlanmasını çok önemsedikleri ve öncelikle konuyu ele aldıkları,
-Türkiye-Rusya arasındaki ikili enerji ilişkilerinin kapsamlı şekilde değerlendirildiği,
-Gazprom ile Botaş arasında süresi dolmaya yaklaşan doğalgaz alım anlaşmalarının yenilenmesinin görüşüldüğü,
-İkili enerji ilişkileri bağlamında inşaatı devam eden Akkuyu Nükleer Santralının finansman yükünün paylaşımı ve yüzde 49 Türkiye hissesinin finansman payının ödenme takvimi ile Türk ortakların durumunun açıklığa kavuşturulmasının ele alındığı, kaydedildi.
Bilindiği gibi Nükleer santralı işletmek üzere kurulan şirkette Rusya Nükleer Enerji Şirketi Rosatom yüzde 51 payla hâkim ortak olurken Türkiye’nin de yüzde 49 pay karşılığı sermayeye finansman katkısında bulunması, Türk şirket ya da şirketlerin bu pay karşılığında ortaklıkta yer alması öngörülüyordu. İktidara yakın müteahhitlerden Cengiz-Kolin ve Kalyon İnşaat, şirketin yüzde 49’unu alacaktı.
2017 yılında imza töreni bile yapıldı. Parayı bulamayan iktidar müteahhitleri ortaklıktan ayrıldı! Türkiye halen yüzde 49 pay karşılığı finansman yükümlülüğünü karşılayabilmiş değil!
Anlaşıldığı kadarıyla Rusya tarafı ve Putin ‘bir an önce parayı bulun ve şirkete koyun, sözünüzü tutun’ diye bastırıyor. Kremlin açıklamasında bu konuya ve gaz alım anlaşmalarının yenilenmesine geniş yer verilmesi Rusya’nın bu gecikmelerden rahatsızlığının ifadesi olarak görülmelidir. CB İletişim Başkanlığından yapılan açıklamada bunlardan hiç bahsedilmiyor!
5.Kremlin sözcülüğünden yapılan açıklamada Suriye’de Türkiye’nin garantörlüğü altındaki İdlib’teki gelişmelerden ve hâlâ bölgedeki cihatçı terör gruplarının temizlenmemiş olmasından duyulan rahatsızlık diplomatik bir dille ifade edilerek, iktidara SOÇİ MUTABAKATI VE TAAHHÜTLERİ hatırlatılıyor. Rusya, İdlib’i ve Kürtlerle Şam yönetimi arasında mutabakatı öncelikli sayarken, GARA saldırısında PKK’dan söz etmedi!
CB İletişim Başkanlığı açıklamasında sadece “Suriye meselesini en kısa sürede çözüme kavuşturmanın ortak menfaat olduğunu vurgulayan CB Erdoğan, Libya’da da barış ve istikrar için oluşan fırsatın heba edilmemesi gerektiğine dikkat çekti” deniliyor. Daha da önemlisi Kuzey Suriye’de özellikle Suriye Kürtleri ile Şam yönetimi arasında Rusya arabuluculuğunda yürütülen müzakerelerde ciddi mesafe alındığı açıklanıyor. PYD-YPG-SDG’yi hatta PKK’yı terör örgütü saymayan Rusya, Esad yönetimi ile Kürtler arasında mutabakat sağlanması girişimlerine hız verdi. ABD’deki Biden yönetiminin Kürtlere desteği dikkate alındığında yakın gelecekte Kürtlerle ilgili ABD-RUSYA işbirliğine tanıklık etmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.
Gara operasyonu ve şehitler konusunda Rusya hükümeti PKK’yı kınamadığı gibi üç gün sonra sadece Ankara Büyükelçiliği üzerinden iki cümlelik bir tweetle taziye mesajı yayınlandı. Mesajda PKK’nın adı bile anılmadı. ABD’ye PKK konusunda sert tepki gösteren iktidar, Rusya’nın bu tavrına tümüyle suskun kaldı. ABD’ye ‘bal gibi teröre destek veriyorsunuz’ diyen CB Erdoğan, Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin ile görüşmesinde Gara’dan hiç söz etmedi!
İktidarın tutarsız politikasının bir başka yansıması, bir yandan ABD Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığına çağrılıp protesto edildiği duyurulurken, aynı gün ve bugüne kadar ilk kez ABD Büyükelçisi Milli Savunma Bakanlığı’na davet edilerek kendisine bizzat Bakan Hulusi Akar tarafından Gara operasyonu ile ilgili brifing verildiği açıklanıyor.
Bu ne büyük tutarsızlık ve çelişki! İktidar, ABD-Rusya arasında sıkıştı! Dışişleri, ABD Büyükelçisini protesto ediyor! MSB, büyükelçinin gönlünü alıyor! Rusya’dan terörü, PKK’yı kınaması bile istenemiyor.
Nitekim Putin'in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev yaptığı açıklamalarda, Kürtleri Şam'la verimli diyalog kurmaya, gerilimin azalması için karşılıklı olarak kabul edilebilir mutabakatlar yapmaya yönlendirdiklerini ifade ediyor. Lavrentyev, Kürtlerin Suriye halkının ana unsuru olduğunu ve bağımsız Kürt devleti ya da başka türden sözde devlet yapıları kurmanın söz konusu olamayacağını, bunun kesinlikle kabul edilemez olduğunu vurguluyor.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan-Putin görüşmesiyle ilgili açıklamalara yansımasa da Kuzey Suriye’de, Kürtler konusunda önümüzdeki günlerde oldukça sıcak gelişmelerin ortaya çıkabileceğini öngörmekteyim. Rusya’nın girişimleri ve ABD’de yeni yönetimden gelen ilk açıklamalar bunun işaretlerini oldukça güçlü bir şekilde veriyor!
6.ABD ile İran arasında Nükleer Anlaşma’nın yeniden işlerlik kazanması konusunda gündeme gelen yaklaşım, İran’a ambargonun kalkması umutlarını güçlendirdi. Böyle bir gelişme ihtimaline karşı Türkiye şimdiden tutum alarak İran ile başta ekonomik ilişkiler olmak üzere yeniden ilişkileri güçlendirip, hızlandırmaya hazırlanmalıdır. İran’ın ‘Ekonomik Diriliş’ programı çerçevesinde ikili ortaklık ve yatırımlar gündeme alınmalıdır.
İran ile ABD arasında eski Başkan Obama döneminde imzalanan Nükleer Anlaşma ile İran uranyum zenginleştirme programını aşamalı şekilde askıya almayı ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) denetimini kabul etmişti. Ancak 2016’da Trump’ın göreve gelmesi ile 2018 yılında ABD Nükleer Anlaşmadan çekildi ve İran’a yönelik yaptırımları yeniden uygulamaya koydu.
Şimdi ABD’deki Biden yönetimi seçim kampanyası sırasında vaat ettiği gibi İran ile yeniden anlaşma girişimlerini başlattı. İran ile gerginliği azaltmak için bazı adımlar atarak iyi niyet politikasını sergiledi. İlk olarak Trump yönetimince Birleşmiş Milletler'de (BM) görevli İranlı diplomatlar için getirilen seyahat yasakları hafifletildi. BM nezdinde yaptırımların geri getirilmesi için başlattığı süreç sonlandırıldı. Joe Biden yönetiminin AB aracılığıyla İran ile görüşmeyi kabul etmesinin ardından İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de bir açıklama yaparak, ABD'nin Trump tarafından yürürlüğe sokulan tüm yaptırımları “koşulsuz ve etkin” bir şekilde kaldırması durumunda İran'ın da ABD'ye karşı uyguladığı misilleme önlemlerini derhal geri çekeceğini kaydetti.
UAEK son raporunda, İran'ın anlaşmada izin verilen düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum miktarının 12 katını depoladığını tespit ettiğini açıkladı. Ayrıca anlaşmada izin verilen yüzde 3.67 saflıkta uranyum zenginleştirme düzeyinin de aşılmaya başlandığı UAEK raporunda yer aldı.
Bilindiği gibi düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum, nükleer enerji üretimi, tıbbi teknolojiler vb. gibi sivil amaçlarla kullanılıyor. Yüksek saflık derecesinde uranyum ise nükleer bomba yapımında kullanıldığı için uluslararası alanda endişe kaynağı olarak görülüyor.
İran yönetimi anlaşma hükümlerine uymama tavrından vazgeçebileceklerini ancak nükleer alandaki araştırma ve geliştirme çalışmalarının sürdürüleceğini dile getirdi. İran'ın eski UAEK temsilcisi Ali Asker Sultaniye, Trump yönetiminin anlaşmadan çekilme kararından sonra İran’ın da kendisini anlaşmayla bağlı saymadığı için çalışmalara devam ettiğini dolayısıyla gelinen aşamada yeni koşulların söz konusu olduğunu belirterek “Geriye dönüş olamaz. Şimdi A noktasından B noktasına ulaşıyoruz ve bulunduğumuz nokta orası” açıklamasını yaptı. Dolayısıyla İran’ın bu yaklaşımı Biden yönetimi ile koşulların korunması kaydıyla nükleer anlaşma masasına oturulacağını işaret ediyor.
-Ancak her koşulda önümüzdeki aylardan itibaren ABD-AB-İran arasında yoğun bir diplomasi ve yeniden anlaşma trafiğinin başlayacağını, muhtemelen bu sürecin uzlaşı ile sonuçlanacağını öngörmekteyim. Dolayısıyla İran’a yönelik ekonomik ve finansal yaptırımların aşamalı şekilde kalkması, İran’ın uluslararası finans sisteminde bloke edilmiş durumdaki yüz milyarlarca dolarlık petrol parasının kademeli biçimde serbest bırakılacağını beklemek gerek.
İran ile olan sınır komşuluğumuzun yanı sıra köklü siyasi ve ekonomik ilişkilerimizi yaptırımların kalkması olasılığını da gözeterek yeniden tasarlamak Türkiye’nin çıkarınadır. Yaptırımlar öncesi 20 milyar doları aşan ikili ticaret yaptırımlar nedeniyle halen bunun dörtte biri seviyesine düştü. İran ile ortak üretim ve yatırım politikalarını, Türk şirketlerinin İran’da ortaklıklara girişmesinin zeminini bugünden hazırlamaya başlamak durumundayız.
Petrol paralarının serbest kalmasıyla ortaya çıkacak yeni kaynakları yatırıma dönüştürmek isteyen İran ile bugünden ikili üretim ve yatırımları önceleyen bir işbirliğinin hazırlıklarına girişilmez ise yaptırımlar kalktığında İran pazarındaki bu boşluğu Çin, Güney Kore, Hindistan, Rusya ve tabii AB ülkeleri fazlasıyla dolduracaktır.
7.Libya’daki yeni yönetim üzerinde Halife Hafter’in ağırlığı artıyor. Konsey Başkanı Muhammed el Menfi'nin Bingazi ziyareti, yeni iktidarın Tobruk ve Hafter’le ilişkisinin öne çıkacağını gösteriyor. Başbakan Dibeybe’nin ilk yurtdışı ziyaretini Mısır’a yaparak Sisi ile görüşmesi ve Libya’nın tahrip olan altyapısının imarında Mısır’ın desteğini talep etmesi, kritik bir gelişme. İktidarın Libya politikasında U DÖNÜŞÜ yaşanabilir!
Yaşanan son gelişmeler Başbakan Abdulhamid Dibeybe’nin yanı sıra Hafter ve Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi'nin de Libya'nın istikrarının yeniden tesis edilmesinde ve 2014'ten bu yana ülkeyi iç savaşın, bölünmenin eşiğine getiren sürecin sonlandırılmasında kilit rol oynayacaklarını gösterdi.
Başbakan Dibeybe ve Hafter arasında işbirliği konusunda önceden anlaşmaya varıldığının ilk işareti, Libya Ulusal Ordusu’nu (LUO) ve Hafter’i bugüne kadar destekleyen aşiret ve kabile temsilcilerinin Ulusal Meclis Başkanı Akile Salih ve Başağa’nın yer aldığı listeden son anda desteklerini çekmeleri ve son turda Hafter destekli Dibeybe-Menfi listesine oy vermeleriydi. Bu sonuç sürpriz olarak nitelendirilirken, daha sonra seçimi kazanarak Başbakanlık görevini üstlenen Dibeybe’nin Cenevre’deki Libya Diyalog Forumu (LDF) seçimlerinin son turundan kısa süre önce Tobruk’u ziyaret ederek, Hafter ile gizlice buluştuğu, pazarlıkların yapılarak mutabakat sağlandığı açığa çıktı. LUO’ya bağlı silahlı güçlerin yeni yönetimin yanında yer aldığı bu ziyaretle tescil edildi.
Libya ve Arap medyasına yansıyan bazı haber ve yorumlarda, Tobruk yönetimi ve Hafter’i gayri meşru ilan ederek diyalogu reddeden Türkiye’nin, Rusya’nın girişimiyle Hafter ile dolaylı diyaloga yöneldiği, seçimde yaşanan sürprizin, Hafter listesine ortaklaşa verilen desteğin sonucu olduğu öne sürülüyor.
Yeni yönetim, Libya’daki soruna müdahil olan tüm ülkelerle iyi diyalog içinde olmayı ve tüm ülkeleri Libya’ya barışın gelmesine destek vermeleri için uzlaştırmaya ağırlık vereceklerini açıkladı. Başbakan Dibeybe, Mısır Devlet Başkanı Sisi ile bir araya geldi. Libya’nın tahrip olan altyapısının, şehirlerin imar ve inşasının da Mısır’ın desteği ve işbirliği ile imar edilmesini gündeme getirdi.
Tobruk yönetimiyle ve Hafter ile reddedilen diyalogun şimdi Rusya’nın girişimi ve arabuluculuğuyla hayata geçirilmesi yönünde somut adımların yakında atılacağını öngörmekteyim. Bu açıdan iktidarın Libya politikasında değişikliğe gitmesi, CB Erdoğan’ın önümüzdeki günlerde ‘darbeci-diktatör-terörist-gayri meşru’ ilan ettiği Hafter ile görüşmesi, Hafter’in Ankara’da ağırlanması kanımca hiç de sürpriz olmayacaktır!
8.AB ile yeni sayfa söylemiyle dışarıya mesaj vermeye çalışan iktidar, AB mali kriterlerine uyum taahhütleriyle ilgili adımlardan kaçıyor. AB Maliye Bakanları, Türkiye’nin ‘vergi cennetleri’ olarak nitelendirilen ‘kara liste’ye alınacağını duyurdu, Türkiye’ye 1 Ekim’e kadar süre verdi. İktidarın bu konudaki taahhütleri yerine getirmekten kaçınması, yasa dışı vergisiz servetlerin boyutu ve sahiplerinin korunması, şüpheleri artırıyor!
İktidar, geçtiğimiz yıl kasım ayı başında ortaya attığı ekonomik-demokratik reform vaatleriyle Aralık ayındaki AB Liderler Zirvesi’nden yeni yaptırım kararları çıkmasını önlemeye çalışırken, aradan geçen dört aylık sürede somut bir adım atmadı. Şimdi yaklaşan Mart ayı AB Liderler Zirvesi öncesinde bu kez yeni anayasa tartışmalarını gündeme getiriyor.
AB Maliye Bakanları (Ecofin) toplantısında vergi kaçakçılığı, vergi cennetleri, vergi kayıtlarının paylaşılması gibi konularda uygulanan AB kriterlerine uyum ve bilgi paylaşımı için Türkiye’ye verilen sürenin 2020 sonunda dolmasına karşılık bu konuda adım atılmaması gündeme alındı. Toplantı sonrasındaki açıklamada AB Maliye Bakanları, Türkiye’nin otomatik olarak vergi verilerinin paylaşılmasını öngören uluslararası kurallara uymadığına, saygı göstermediğine dikkat çekerek, vergi kaçakçılığıyla ilgili alınan taahhütlere uyulmadığı takdirde Türkiye’nin “vergi cennetleri” olarak nitelendirilen ‘kara liste’ye alınacağını duyurdu. İktidar, Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk vatandaşının vergi ikametgâhını belirlemenin vakit aldığı gerekçesiyle, 2020’nin sonuna kadar bu işlemlerin tamamlanmasının mümkün olmadığını savunuyor. AB daha önce de Türkiye’ye ‘kara liste’ uyarısında bulunarak 31 Aralık 2020’ye kadar süre vermişti.
AB Maliye Bakanlarının bu toplantısı öncesinde Romanya hükümeti parlamentosundan geçirdiği yasa düzenlemesiyle, AB’nin söz konusu kriteri çerçevesinde Türk firmalarının faturalarının kabul edilmemesi kararı aldı. Romanya üzerinden AB pazarına ihraç ürünü taşıyan TIR şirketlerini, Romanya’ya yapılan ihracatı da olumsuz etkileyecek bu karara karşılık şimdi de AB Maliye Bakanlarının ‘son kez’ uyarısıyla 1 Ekim’e kadar süre vererek kara listeyi gündeme getirmeleri kritik bir gelişmedir.
AB Maliye Bakanları ayrıca haziran ayına kadar Türkiye’nin bütün AB devletleriyle otomatik olarak vergi verilerinin paylaşılmasını hayata geçirmesi kararını aldı. Bunun yanı sıra Türkiye’nin 1 Ekim’e kadar, 2019 yılına ait bilgileri tüm üye ülkelere iletmiş olması gerekiyor.
AB’nin kararına göre, eğer Türkiye verilen sürede anlaşma kurallarına uymazsa, Ekim 2021’de yapılacak liste güncellemesiyle Türkiye ‘kara para aklanan, vergi kaçakçılığına göz yuman vergi cennetleri’ listesine eklenecek. AB, ‘Panama Belgeleri’ ve ‘LuxLeaks’ skandallarının ortaya çıkmasının ardından 2017 yılında vergi cennetleriyle mücadele adına ‘kara liste’ yayınlama yoluna gitti.
Kara listede yer alan ülkelere yönelik ekonomik, finansal ve mali yaptırımlar devreye sokuluyor. Bu yaptırımlar arasında, bu ülkelerin AB bankalarından kredi almasının men edilmesi, AB fonlarından yararlanmalarının dondurulması, AB mali yardımlarının kesilmesi gibi maddeler bulunuyor.
İktidar, resmi taahhütte bulunduğu halde bunu yerine getirmiyor. Üstelik yedinci kez yurtdışındaki kayıt dışı, kaynağı şaibeli-şüpheli servetini Türkiye’ye getireceklere teşvik ve servet affı yasası çıkarttı. Yurt dışından bavulla, para-altın-mücevher getirilmesi, gümrükten geçirilmesi de yasal hale getirildi.
Panama belgelerinde, Malta’da, Man Adası’nda ve diğer vergi cennetlerinde iktidar mensuplarının paravan şirketleriyle, servetleriyle ilgili belgeler açığa çıkarken, bu haberlere erişim yasağı getirtip, yazan gazetecilere de dava açma yoluna gidiyor. Turkcell’in Varlık Fonu’na devrinde de ortaya çıktığı gibi kamu bankaları, Ziraat Bankası dahi vergi cenneti Virgine Island’taki naylon şirketlere milyarlarca dolar kredi aktarıyor!
9.İktidar, eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ve kadrolarının izlerini silme telaşına düştü. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile MB’nin ardından, şimdi de TÜİK’te yeni yönetim ve yapılanmayla Albayrak kadroları ve politikaları tasfiye ediliyor. Ayrıca, MB kârı ve yedek akçesinin olağanüstü genel kurulla bütçeye erken aktarılmasından vazgeçilince, 2020 Ocak ayında 21 milyar TL fazla veren bütçe, bu yılın Ocak ayında 24 milyar TL açık verdi!
İktidarın ekonomi yönetiminde kendi içinde yaşanan kavgalar ve giderek sertleşen bürokratik etkinlik mücadelesi artık gözle görülür, elle tutulur hale geldi. Albayrak dönemi ekonomi politikalarını sahiplenmeyen ve sanki bir başka iktidarın politikalarıymış gibi muhalif bir tutuma yönelen CB Erdoğan ve Albayrak sonrası göreve getirdiği isimler, süratli bir silme süpürme operasyonuna girişti. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda bir gecede görevden alınan Albayrak dönemi bakan yardımcıları tasfiye edilirken, son hamle TÜİK’te geldi. TÜİK’in verileri makyajladığı, verileri önceden Albayrak’a sızdırdığı ve buna göre yeniden düzenleme yapıldığı iddialarıyla iyice itibarsızlaştırılması sonrasında TÜİK Başkanı görevden alındı.
Görevden alınan 9 aylık TÜİK Başkanının yerine kurumun içinden yetişen ve bugüne kadar TÜİK’in çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra başkan yardımcısı olan ODTÜ’lü Ahmet Kürşad Dosdoğru getirildi. TÜİK’in itibarsızlaştırılması ve verilerinin güvenilirliğinin yok olmasında eski Bakan Albayrak’ın Kurumu siyasallaştırıp, partizanlaştırmasının etkisi büyüktü. Anlaşılan yeni ekonomi yönetimi şimdi bu itibarı geri kazanmak istiyor.
Albayrak izlerini silme ve unutturma icazetinin en somut sonucu Ocak 2021 Bütçe Uygulama sonuçlarında kendisini gösterdi. Ocak ayında bütçenin 24,1 milyar TL açık verdiği açıklandı. Rekor tutardaki bu aylık açık tutarı geçen yılın Ocak ayında eski bakan Albayrak tarafından 21 milyar TL fazla olarak açıklanmış ve bunun bütçe-maliye politikalarında elde edilen olağanüstü başarıdan kaynaklandığı duyurulmuştu. Bakan Lütfi Elvan ve MB Başkanı Naci Ağbal bu ‘hülle’ yöntemini uygulamayı kabul etmediler, reddettiler. CB Erdoğan’ı ikna ettiler. Böylece Albayrak’ın ‘bütçe makyajlamayla sanal fazla verme’ formülü devreden çıktı, bütçenin gerçeği kamuoyuna açıklandı.
Ülke ekonomisinin liyakatsiz bir eski bakan ve atadığı bürokratlara emanet edilmesinin, deneme-yanılma yöntemiyle ekonomiye verdikleri olağanüstü zararların hesabı, izler silinmeye çalışılsa da günü geldiğinde mutlaka yasal zeminde ve halk nezdinde sorulacaktır!
10.İktidar, yandaş müteahhitlerin işlettiği hazine-yolcu garantili havaalanlarının milyarlarca euroluk kira ödemelerini, 2 yıl öteledi. Üstelik mücbir sebep sayarak işletme ve garanti sürelerini de 2 yıl uzattı. TESK’in, esnafın kredi ve diğer borçlarının 2022’ye ertelenmesi talebine kulak tıkayan iktidar, kimin yanında olduğunu ortaya koydu!
CB Erdoğan, küçük esnaf, sanatkâr ve işletmelerin Halkbank’a olan kredi borcu taksit ödemelerinin Haziran sonuna kadar 6 ay ertelendiğini müjde olarak takdim etti. Halkbank ise ertelemenin faiziyle birlikte yapılacağını, kredi borcuna yapılandırma veya yeni kredi taleplerinin yeni ve yüksek faiz oranları üzerinden gerçekleştirileceğini iletti. Ertelenen vergi, SGK primi borçlarına ilaveten bu kredi taksitlerini aylardır kapalı olan gelir elde edemeyen işyerlerinin karşılamasının olanaksız olduğu, hepsinin kapanacağı ya da batacağı aşikâr olduğu halde iktidar gelen çağrılara kulak tıkadı. TESK Başkanı Bendevi Palandöken, esnafın ayağa kalkması için faizsiz erteleme yapılması ve faizsiz kredi desteği verilmesini, kredi borçlarının da faizsiz olarak 2022 yılına ertelenmesini talep etti. İktidar bu çağrıyı da duymazlıktan geldi.
TESK Başkanı esnafa “Ayağa kalk kredisi” verilmesini ve milyonlarca esnafın yapılandırılan kredi, vergi, SGK borçlarının 2022’ye ertelenmesini talep ediyor. Bu talepleri yanıtsız bırakan iktidar, başta İstanbul Havaalanını işleten iktidar müteahhitleri olmak üzere, Yap-İşlet-Devret ve Kamu-Özel İşbirliği kapsamındaki havaalanlarını işleten müteahhitlerin kira ödemelerini korona salgını ve mücbir sebep gerekçesiyle 2024’e, yani 2 yıl erteledi. İstanbul Havaalanı işletmecisi İGA (İstanbul Grand Airport) 2020 için Devlet Hava Meydanları İşletmesi’ne (DHMİ) bu yıl 1,1 milyar Euro (9 milyar 284 milyon TL) kira bedeli ödemesi gerekiyordu. İGA’nın yanı sıra, Antalya, Ankara, Bodrum-Milas ve Alanya havaalanı işletmecilerinin de kira ödemeleri 2024’e ertelendi. Ayrıca bu erteleme süresi, işletmecilerin 15-20 yıla varan işletme ve döviz bazında yolcu garanti sürelerine de 2 yıl uzatma olarak ilave edildi.
Bunun hakkaniyet, adalet, vicdan ile bağdaşır yanı var mı? Bir yanda milyonlarca esnafın toplamı 2-3 milyar olan kredi taksitleri faiziyle sadece 6 ay erteleniyor, diğer yanda bir elin parmakları kadar 5 müteahhidin sadece bir havaalanı için ödemesi gereken yaklaşık 10 milyarlık kirası 2 YIL erteleniyor! Üstelik bu yapılırken, hazine garantili, yolcu garantili işletme süresi de 2 yıl daha uzatılarak ekstra ödüllendirilip, kazançları katlanıyor. Kaldı ki bu havaalanlarını yaparken aldıkları milyarlarca dolar ve euroluk kredilere de hazine ve DHMİ kefil olmuş durumda.
Esnafın, küçük işletmecinin, pideci, kebapçı, kıraathane-kahvecinin vergi-SGK prim borcu faiziyle 6 ay ertelenirken, iktidar zengini bu yandaş müteahhitlerin tek kalemde yüzlerce milyar liralık vergisi ertelenmiyor bile, topyekûn siliniyor!
Milyonlarca işsiz aç-açık, yüz binlerce işyeri, işletme kapalı, kira-elektrik-doğalgaz-stopaj-vergi-SGK borçları mücbir sebep diye silinmiyor, faiziyle erteleniyor. Sadece 3 ay 500-750 TL arası sınırlı sayıda işyerine kira desteği, 1000 TL sınırlı sayıda esnafa nakdi destek verilirken, İGA’nın bugünkü kurdan yıllık 10 milyar TL’ye varan ve 2 YIL ertelenen kira ödemesi, 10 milyon işsize verilen günlük 46 TL işsizlik ödeneği toplamının bile kat kat fazlası!
‘Devletin cebinden bir kuruş çıkmayacak’ denilerek yandaşlara verilen bu havaalanlarının, yarın öbür gün köprü, tünel, otoyolların ağır faturasıyla tüm ülke ekonomisinin, 83 milyonun kanı iliği emiliyor. Bu sürdürülemez tablo, toplumsal ve sosyal barışı tehdit ediyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri, eşitsizlikleri tetikliyor. İktidar beş müteahhidi kurtarmak, ayakta tutmak, kasalarını doldurmak uğruna 83 milyonu, Türkiye’yi feda ediyor!
11.AB’nin ticari alanda çevre koruma amaçlı yeşil barkod, karbon salınım sertifikası vb. düzenlemeleri yürürlüğe koyma hazırlıklarının yanı sıra, ülkemizin en büyük ihracat pazarlarından Almanya’da yeni Tedarik Zinciri Yasası hazırlandı. Yeni yasayla, sanayi ve tekstil ürünlerinin çevreye uyumlu tesislerde üretilmesi, çocuk işçi çalıştırılmaması, insan hakları, sosyal güvence, vb. kriterler Türkiye dış ticaretini doğrudan etkileyecek.
Başbakan Angela Merkel’in başında bulunduğu koalisyon hükümetinin üç ortağının da onay verdiği yasa tasarısının mart ayında federal parlamentoya getirileceği, meclis tatile girmeden en geç yaz başında yasalaştırılacağı belirtiliyor. Yasa tasarısı, Alman şirketlerini doğrudan tedarikçilerinden sorumlu kılarken ara tedarikçi şirketlerde ihlaller yaşandığının öğrenilmesi halindeyse bunları ortadan kaldırmak için harekete geçme yükümlülüğü getiriyor. Yasa kapsamına giren küresel ve ulusal ölçekteki 3 binden fala çalışanı olan Alman şirketleri, tedarikçilerinde çocuk işçiliğine ve zorla çalıştırmaya izin vermeyecek. Adil ve insanca ücret ödenmesi, uluslararası sözleşmelerle tanımlanan çalışma ve çevre koruma kurallarının yerine getirilmesinin temininden ve bu koşullara uyulmasını garanti etmekten sorumlu olacak. Bunların ihlal edilmesi durumunda süreç, sivil toplum kuruluşları veya sendikaların vekilliğinde Alman yargısında dava konusu edilecek. Muhalefet partileri de yasa tasarısına destek verirken, diğer ülkelerdeki mağdurların da sömürü, emek istismarı, yetersiz ücret, çevre kirliliği ve üretimdeki risklerden kaynaklı sağlık sorunları vb. için Alman mahkemelerinde küresel şirketlere karşı bireysel davalar açmasına ve tazminat talep etmesine olanak sağlanmasını, yasa tasarısının bu yönüyle eksik olduğunu gündeme getiriyorlar.
Alman şirketlerin diğer ülkelerdeki tedarikçilerinde yaşandığı bildirilen ihlalleri denetleme görevi Federal Ekonomi ve İhracat Kontrolü Dairesi'ne veriliyor. Daire konuyu tedarikçinin bulunduğu ülkede yerinde inceleyecek, ihlal görülmesi halinde maddi yaptırım uygulayacak veya sorumlulara para cezası verebilecek. Tedarikçisine yönelik yükümlülüklerinde ihlalden sorumlu görülen bir Alman şirketi en az üç yıla kadar ihalelere katılmaktan men edilebilecek.
Tedarik Zinciri Yasası'nın yürürlüğe girmesi halinde bütün tedarikçi ülkeler kadar Türkiye de etkilenecek. Almanya’nın 2 milyon üyeli Birleşik Hizmet İşçileri Sendikası Türkiye’de uluslararası küresel markalara tedarik ve üretim yapan pek çok şirkette çocuk işçi, sendikasızlık, düşük ücret, yetersiz sosyal haklar vb. sorunlarla karşılaşıldığını duyurdu.
Tedarik Zinciri Yasası yürürlüğe girdiği takdirde, ülkemizde Alman şirketlerine, markalarına, tedarikte bulunan, doğrudan üretim yapan, yedek parça, malzeme, kısmi üretim, gerçekleştiren pek çok sanayi kuruluşu, tekstil, konfeksiyon, demir-çelik, yedek parça, yan sanayi, elektronik ve diğer dallarda üretim ve ihracat yapan Türk şirketleri doğrudan yasanın kapsamına girecek. İnsan hakları, çalışma, çevre, üretim, sosyal güvenlik vb. koşullarını yasadaki kriterlere uyumlu hale getirme yükümlülüğü ile karşı karşıya kalacak.
Toplamı 15 milyar 500 milyon dolara ulaşan doğrudan yatırım tutarı ile Almanya Türkiye’deki yabancı yatırımcılar arasında ilk sıralarda ve ülkemizde faaliyet yürüten Alman veya Türk ortaklı Alman şirketlerin sayısı 7500’ün üzerinde. Aynı zamanda 1985 yılında kurularak Türkiye’de faaliyete geçen Alman-Türk Ticaret ve Sanayi Odası’nın binden fazla şirket üyesi bulunuyor.
Bu yılın ikinci yarısında yürürlüğe girmesi ihtimali oldukça yüksek olan yeni Tedarik Zinciri Yasası adeta Alman ekonomisiyle iç içe geçmiş haldeki Türkiye ekonomisini, sanayisini ve ticaretini doğrudan etkileyecektir. İktidarın ilgili bakanlıkların, TİM, TOBB, Ticaret ve Sanayi Odalarının, işçi sendikalarıyla birlikte şimdiden hızla gerekli düzenlemeleri başlatmaları elzemdir.
12.İktidarın salgın sürecinde; kişileri, işletmeleri, küçük esnaf ve sanatkârı kredi borçlusu yaparak yönetme politikalarının sonuçları, Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi verilerine de yansıdı. Bu verilerine göre, geçtiğimiz yıl kredi borcu olan kişi sayısı 2 milyonun üzerinde artarak 34 milyon kişiye yükseldi. Kredi borçlarının toplamı yaklaşık 250 milyar TL artış gösterdi. Türkiye’de her 2 kişiden biri kredi borçlusu!
Geçtiğimiz yıl bankalara kredi borcu olanların sayısı 2 milyon 107 bin kişi artarak 34 milyon 4 bin kişiye yükselirken, kredi borçlarının 248,1 milyar TL artışla 866,6 milyar TL’ye çıktı.
Bu kredilerin büyük bölümünün batığa dönüştüğü kredilerin takibe intikal süresinin 90 günden 180 güne uzatılmasıyla gizleniyor. Haziran ayından itibaren 180 günlük süre dolduğunda Türkiye’de bankacılık sisteminde batık kredi patlaması yaşandığını, takibe intikal ettirilen kredilerin tutarının trilyonlara ulaştığını göreceğiz.
İktidarın kamu bankalarına dağıttırdığı eksi faizli konut, otomobil, bireysel ihtiyaç kredilerini alabilen küçük bir kesimden 112 bin kişi 1,5 aylık bu kampanya döneminde adeta bedava faizle konut kredisi almış.
Bankalara konut kredisi borcu olanların sayısı da böylece 112 bin kişi artarak 2 milyon 601 bin kişiye çıkarken borç miktarı 206 milyar TL’den 287 milyar TL’ye yükselmiş.
Ancak salgın döneminde işini maaşını kaybeden insanların ağırlıklı bölümü çarklarını döndürebilmek, hayatlarını sürdürebilmek için bireysel ihtiyaç-tüketici kredisine yönelmiş.
-Bireysel ihtiyaç kredisi borcu olanların sayısı da 2 milyon 370 bin kişi artışla 27 milyon 885 bin kişiye, borç tutarı da 266 milyardan 129,2 milyar artışla 395,2 milyar TL’ye fırlamış.
Yani milyonlarca kişi son bir yıldır kendisinin, ailesinin, çoluk-çocuğunun hayatını banka kredisiyle sürdürebilmiş. İktidarın bulduğu yegâne çözümün insanları borçlandırmak olduğunu hep söyledik. TBB Risk Merkezi verileri de bunu teyit ediyor, haklılığımızı gösteriyor.
-İktidar, yeniden mart başından itibaren normalleşmeye geçişten söz ediyor. Ortada iş yok,
-Resmi verilerle 100 bine yakın işyeri, işletme tümden kapanmış.
-11 milyona yaklaşan işsiz var.
Normalleşmeyle açılacak işyerleri bu milyonlarca işsizin kaçını istihdam edebilecek? Kaç kişi yeniden maaşa kavuşup, bankalara olan kredi-kredi kartı borcunu ödeyebilecek?
Bir dokuz ay öncesinde önerdiğim salgında alınacak önlemler, vergi-prim borçlarıyla ilgili çözüm önerilerim, vb. uygulansaydı, bu vahim tablo aşılabilirdi. Borç, borçla kapanmaz. Bugün gelinen noktada o önlemler ÇARE olmaktan çıkmıştır. Şimdi bir tek seçenek vardır. Salgın sürecinde ağır yara alan esnafın-kobilerin-işletmelerin vergi borçları, SGK pirimleri anapara-faiz-birikmiş borç, öteleme-erteleme ne varsa tüm borçlar, tümden silinerek, yeni bir sayfa açılmalıdır. Ya da en az bir yıl yaşamını-işini-aşını-borcunu idame ettirebilecek, karşılıksız-geri ödemesiz nakit desteği sağlanmalıdır. Aksi halde bir iki ay sonra milyarlar da bağışlasanız, bu yangını söndüremezsiniz. Küçük bir örnek vereyim. Bugün borç 1.000.- TL. Katlanarak artıyor, iş yok, gelir yok, dükkân kapalı, salgın devam ediyor. Alacaklısı da borçlu! Nasıl ödeyecekler bu borcu? Akıl var mantık var, hayali çözümlerle, yapılandırmalarla, sadaka gibi verilen nakitle, ötelemeyle, yalan-yanlış desteklerle bu kriz aşılamaz!
Ülkeyi topyekûn iflasa sürüklenmekten alıkoyacak acil bir ekonomik programın, eylem planının ilan edilmemesi halinde bu vahim tablonun altında tüm Türkiye kalacak. Sadece ekononomik kriz değil, sosyal-psikolojik krizlerin, toplumsal çöküşün önüne geçilmesi iyice imkânsız hale gelecektir.
Yeni Soluk
Yorum Yap