Toprak: “Cumhur İttifakı’nın makas değiştirip ince ayara gideceği anlaşılıyor”
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi ana başlıkları altında 14 ara başlıkla önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu kamuoyu ile paylaştı.
YENİSOLUK-HABER MERKEZİ
AĞZINA ALMADIĞI HUKUK DEVLETİ VE YARGI BAĞIMSIZLIĞINI DİLE GETİRMESİ DİKKAT ÇEKİCİ
İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “ABD seçimlerinin sonuçları, CB Erdoğan ve başında bulunduğu AK Parti ile Cumhur İttifakı’nı makas değişikliğine yönlendirirken, bazı politikalarda ince ayara gidileceği anlaşılıyor. Cumhurbaşkanının uzun süredir ağzına almadığı Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığını grup konuşmasında dile getirmesi, yabancı sermayeye yatırımlarda yargı ve şeffaflık güvencesi vermesi ve iktidar sözcülerinin de bu sürece katılması dikkat çekici!” dedi.
“KÜRT POLİTİKASINDA ABD’NİN BİDEN YÖNETİMİ’NE YANAŞMA HAMLESİ OLARAK GÖRÜLEBİLİR”
AK Parti yönetiminde değişikliğe giderek 28 Şubat 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı’nın imzacıları arasında yer alan eski İçişleri Bakanını yeniden genel başkan yardımcısı olarak görevlendirmesi Kürt politikasında ABD’nin Biden Yönetimi’ne yanaşma hamlesi olarak görülebilir. MSB Hulusi Akar’ın S-400 ve F-35 konularını ABD ile müzakereye hazır olduklarını açıklaması olası yaptırımlara karşı hazırlık yapıldığını gösteriyor!
YABANCI YATIRIM BANKALARI MB’NİN FAİZ ARTIRACAĞI BEKLENTİSİYLE MÜŞTERİLERİNE TL POZİSYONU ALMA TAVSİYESİNDE BULUNMAKTA!
Ekonomi yönetiminde ‘istifa ve görevden af’ polemikleri arasında gerçekleşen değişim sonrası, CB Erdoğan’ın ‘Ekonomide yeni dönem’ mesajı, halka sabır, IMF tarzı acı reçete ve kemer sıkma, küresel sermaye ve sıcak paracılara ise yüklü faiz artışıyla, yüksek kazanç vaadidir. Uluslararası yabancı yatırım bankaları MB’nin faiz artıracağı beklentisiyle müşterilerine TL pozisyonu alma ve yüksek kazanç tavsiyesinde bulunmaktadır!
İÇ POLİTİKA
1.ABD seçimlerinin sonuçları, AK Parti ile Cumhur İttifakı’nı makas değişikliğine yönlendirirken, “ince ayar” politikasına mecbur etti!
2.İktidar Partisi ve ekonomi yönetiminde istifa ve görevden almalar sonrasında değişim hızlandı!
DIŞ POLİTİKA
3.Rusya’nın devreye girmesiyle, Azerbaycan ve Ermenistan arasında anlaşma sağlandı, Türkiye masada yok!
4.Azerbaycan işgal altındaki topraklarını geri aldı ancak bu toprakların denetimini Rusya’ya bırakmış oldu!
5.Rusya, Suriye’de Doğu Akdeniz’deki üslerden sonra, Sudan’daki yeni yönetim ile anlaşarak kuracağı üsle Kızıldeniz’e iniyor.
6.Şam’da düzenlenen “Suriyeli Sığınmacıların Ülkeye Dönüşü” konulu uluslararası konferansa Türkiye ve Ürdün davet edilmedi!
7.Sisi’nin Atina ziyareti, Yunanistan’ın BAE ve Hindistan ile işbirliği adımları atarak Türkiye’ye karşı ittifaklar oluşturmaya yönelmesi, dikkat çekiyor!
8.Libya’da Türkiye yalnızlaşıyor, Tunus görüşmelerinde taraflar 24 Aralık 2021’de seçim yapılması konusunda anlaştı!
EKONOMİ
9.Ekonomide “yeni dönem”mesajı: Halka sabır, IMF tarzı acı reçete! Küresel sermaye ve sıcak paracılara yüklü faiz artışı!
10.Yine bir TÜİK mucizesi! İşsizlik, Ağustos döneminde yüzde 13,2'ye geriledi!
11.Yüzde 26 olan genç işsizlikte; AB ortalamasının yüzde 18’i aşması, bazı ülkelerde ise yüzde 35-40’a varması, ciddi bir tehlike olarak görülüyor!
12.Dokuz aylık cari açık yılsonu hedefini aştı! Cari Açık finansmanı ağırlıkla MB rezervlerinden karşılandı!
13.Çalışanların haklarını ellerinden alan maddelerin Torba Yasa’dan çıkartılması, sosyal barışın ve ortak aklın yoludur.
14.Bankalardaki toplam döviz mevduatı 252,5 milyar dolara ulaştı. Türkiye’nin risk primi 400 puana indi.
1.ABD seçimlerinin sonuçları, CB Erdoğan ve başında bulunduğu AK Parti ile Cumhur İttifakı’nı makas değişikliğine yönlendirirken, bazı politikalarda ince ayara gidileceği anlaşılıyor. Cumhurbaşkanının uzun süredir ağzına almadığı Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığını grup konuşmasında dile getirmesi, yabancı sermayeye yatırımlarda yargı ve şeffaflık güvencesi vermesi ve iktidar sözcülerinin de bu sürece katılması dikkat çekici!
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararlarına tepki gösteren, bu kararları tanımadığını ve saygı duymadığını da defalarca dile getirerek AYM kararlarına uymayan yerel mahkemeleri cesaretlendiren Cumhurbaşkanının aniden Hukuk Devleti’ni hatırlaması önemli bir siyasi yaklaşım farklılığı. Önceki hafta yabancı dış güçlerin Türkiye ekonomisini çökertmeye çalıştığını, modern kapitülasyonlara karşı yeniden ekonomik kurtuluş savaşı verildiğini öne süren CB Erdoğan grup konuşmasında yabancı yatırımcılara övgüler düzdü. Ekonomik büyümeyi, kalkınmayı, istikrarı sağlamanın en önemli yollarından birinin hukuk devleti ilkesi olduğunu belirterek hukuk devleti ilkesini güçlendirme, hızlı ve etkin işleyen yargı sistemi konusunda yeni adımlar atacaklarını ilan etti. Bu açıklamaların hemen sonrasında Yabancı Sermaye Yatırımcıları Derneği’nin (YASED) yönetim kurulu başkanı ve üyelerini kabul ederek aynı güvenceleri yinelemesi günün açmazlarının karşısındaki çaresizliği atlatma çabaları!
CB Erdoğan’ın ardından bugüne kadar adaletsiz yargı kararlarına, AYM ve AİHM kararlarını tanımayan mahkemelere suskun kalan Adalet Bakanı’nın açıklamaları geldi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül; “Hukuk güvenliği konusunda adımların hızlandırılacağını, hukuki güvence ve öngörülebilirliğin yatırım ortamını da iyileştireceğini” söyledi. AYM kararlarına uymayan alt mahkemeleri ve adaletsiz cezalandırmaya dönüşen uzun tutukluluk süreleriyle ilgili kararları eleştirmesi Saray’dan verilen işaretin alındığının ifadesidir!
AYM-AİHM kararlarına uyulması açıklamalarının ardından Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) Osman Kavala davasında mahkemelerce verilen beraat - tahliye ve AYM, AİHM tarafından verilen tahliye kararlarına uymayan mahkeme hakimlerinin isim listesini istemesi siyasi iktidarın dışarıda ve içerideki yeni duruma uyum çerçevesinde yargıyı ve HSK’nın acele biçimde yönlendirmesidir. HSK ve Adalet Bakanlığı aralarında Enis Berberoğlu, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan ve daha birçok isim olduğu ‘Hak ihlali, usulsüz yargılama, amacı aşan tutukluluk süreleri vb.’ konularda verdiği kararları uygulamayan alt mahkemeler için hiçbir işlem yapmadı
HSK bugüne kadar hâkimlerin isim listesini istemediği gibi re’sen harekete geçme, soruşturma açma yetkisi olduğu halde bunu kullanmadı. Şimdi önümüzdeki günlerde Biden yönetimi göreve başlamadan kamuoyunda tanınan, haksız-hukuksuz tutuklamalarla dış dünyada Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti algısını zedeleyen bazı isimlerin tahliye edildiğine, iktidardan cesaret alan bazı hâkimlere göstermelik soruşturmalar açılıp, görev yerlerinin değiştirildiğine tanık olabiliriz.
Bizim yıllardır söylediğimiz yargının iktidarın sopasına dönüşmesi, hukuk devletinin ayaklar altına alınması, toplumdaki adalete susamışlık konusunda iktidarı uyarmak için Sayın Genel Başkanın gerçekleştirdiği Adalet Yürüyüşü karşısında iktidar kulağının üzerine yatmayı tercih etti. Şimdi ise olması gerekeni, bir demokrasinin vazgeçilmezi olan hukuk devletini güçlendirmekten hızlı ve etkin işleyen adil bir yargı sistemini hayata geçirmekten söz ederek yatırımcıya, yabancı sermayeye güvence vermeye çalışıyor. Yaşanan önceki süreçlerde olduğu gibi, ne kadar samimiyetsiz ve siyasi konjonktür gereği olduğunu bilsek de iktidarın doğruya yönelmesi sevindirici bir gelişme!
2.AK Parti yönetiminde değişikliğe giderek 28 Şubat 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı’nın imzacıları arasında yer alan eski İçişleri Bakanını yeniden genel başkan yardımcısı olarak görevlendirmesi Kürt politikasında ABD’nin Biden Yönetimi’ne yanaşma hamlesi olarak görülebilir. MSB Hulusi Akar’ın S-400 ve F-35 konularını ABD ile müzakereye hazır olduklarını açıklaması olası yaptırımlara karşı hazırlık yapıldığını gösteriyor!
Ekonomi yönetiminde istifa ve görevden almalar sonrasında yaşanan değişimin AK Parti Genel Merkez Yönetimi ve TBMM’deki görevlendirmelerde yansıttığı tablo Erdoğan iktidarının ince ayarlamalarla çöken imajını yeni ambalaja sarmayı amaçladığını gösteriyor. TBMM Plan Bütçe Komisyonu Başkanlığına eski bakan Cevdet Yılmaz’ın, Yılmaz’dan boşalan Dış İlişkilerden sorumlu genel başkan yardımcılığına 28 Şubat 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı’nın mimarlarından ve 15 Temmuz FETÖ’cü darbe teşebbüsü girişiminde görevde olan eski İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın getirilmesi bu ince ayarın önemli bir boyutu. Erdoğan ve AK Parti Kürt Açılımı’nı terk ettikten bu yana geçen sürenin ardından şimdi bu konuda yeni bir vites değişikliğine gitme hazırlığında. Elbette bu noktada öncelikle ittifak ortağını ikna etmesi gerekiyor.
Hatırlanacağı gibi; CB Erdoğan S-400 alımından vazgeçilmesi, yaptırım uygulanacağı yönündeki ABD yaklaşımına karşılık ‘bitti o iş’ açıklaması ve ardından da ‘Yaptırım neyse geç kalma hemen uygula’ diyerek çıkış yapmıştı.
Şimdi buna karşılık Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın S-400 ve F-35 konusunda ABD yönetimi ile müzakere masasına oturmaya hazır olunduğunu açıklaması ister istemez dikkat çekiyor.
Biden dönemine hazırlık olarak da görülebilecek tümü son bir haftaya sığan bu açıklamaları, söylemleri, tavır ve tutum değişikliklerini üst üste koyduğumuzda iktidarın içeride ve dışarıda ekonomide, siyasi taban kaybında, dış politikada içine düştüğü sıkışıklığı aşmak için bazı eylem ve söylem değişikliklerine gitmeyi planladığını öngörmekteyim. Şayet olumlu adımlar atılacaksa bu gelişmelerden hepimiz memnuniyet duyarız. Ne yazık ki iktidarın, her konuda hızla tavır ve söylem değiştirebilen günü kurtarma çabalarının yeni bir versiyonu ve gerçek niyetin ‘Biden’a hoş görünmek’ olduğu çok net gözleniyor!
3.Azerbaycan ve Ermenistan arasında Eylül ayında Dağlık Karabağ’da başlayan çatışmaları, Rusya Devlet Başkanı Putin’in devreye girmesiyle hayata geçirilen 9 maddelik Lavrov Planı sona erdirirken, Rusya’yı da Kafkasya’nın hakimi konumuna getirdi. Ateşkesin gözetim ve denetimi konusunda Rusya ile varılan mutabakat iktidarın söylemlerinin aksine Dağlık Karabağ’da Türk askeri varlığına izin vermemektedir!
Geçtiğimiz hafta Rusya’nın devreye girmesi ve ‘Lavrov Planı’ olarak açıklanan 9 maddelik ateşkes anlaşması Rusya Devlet Başkanı Putin, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan tarafından imzalanmasıyla kalıcı şekilde donduruldu.
Anlaşma sonrası Ermenistan karışırken, Paşinyan Ermenistan ordusunun telkini ve tavsiyesi doğrultusunda bu anlaşmaya imza atmak zorunda kaldığını aksi halde daha ağır kayıplar ve acılar yaşanabileceğini açıkladı. Buna rağmen Erivan’da halk sokaklarda protesto gösterileri yaparak Başbakanlığı, parlamentoyu bastı. Eski Başkan Armen Koçaryan destekçileri Başbakan Paşinyan’ı istifaya çağıran açıklamalar yapıyor.
Azerbaycan, bu anlaşma ile zaferini ilan ederken Ermenistan işgali altındaki topraklarını geri almayı, garantiledi. Anlaşmadan kimin kârlı ya da zararlı çıktığı yönünde oluşan tabloya bakıldığında Ermenistan’ın hem askeri hem siyasi hem de toprak açısından büyük kaybeden olduğunu söyleyebilirim. Azerbaycan’a gelince; Azerbaycan işgal altındaki topraklarından Ermenistan’ı çıkartma imkânına kavuşurken, Rus ordusunun 20 yıl önce terk etmek zorunda kaldığı Azerbaycan’a, Azerbaycan toprağı Karabağ’a ve Kafkasya’ya güçlü ve kalıcı bir şekilde geri dönmesini kabul etmek zorunda kaldı.
Dolayısıyla anlaşmanın en büyük kazananlarından birisinin Rusya ve Putin olduğunu, Putin’in önemli bir hayalini gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Anlaşmaya göre Ermenistan en geç 1 Aralık’a kadar Laçin de dahil işgalindeki tüm yerleşimleri ve toprakları Azerbaycan’a geri vererek çekilecek. Nahçıvan Özerk Bölgesi ile Azerbaycan inşa edilecek karayolu koridoru ile birbirine bağlanacak.
Putin bu anlaşmayla Dağlık Karabağ sorununu uluslararası olmaktan çıkartarak, kendi arka bahçesindeki bir soruna dönüştürdü. Kendisini de bölgenin tek gücü ve garantörü olarak kabul ettirdi. ABD ve Fransa ile birlikte eş başkanı olduğu Minsk Grubu’nu da dışarıda bıraktı. Üyeleri arasında Türkiye ve AGİT’in de yer aldığı Minsk Grubu fonksiyonsuz hale geldi!
4.Azerbaycan’ın ilan ettiği zafere karşılık göz ardı edilmemesi gereken gerçek, Dağlık Karabağ üzerindeki Ermenistan işgali sona ererken sınır bölgelerine, yeni oluşturulacak stratejik geçiş koridorlarına, Azerbaycan’ı Laçin ve Nahçıvan’a bağlayacak güzergahlara Rus birliklerinin yerleşmesi ve kontrolün bu birliklerde olması! Azerbaycan işgal altındaki topraklarını geri aldı ama bu toprakların denetimini Rusya’ya bırakmış oldu!
Rus ordusu Ermenistan ile anlaşma nedeniyle zaten Ermenistan’da üslere sahipti. Şimdi Azerbaycan toprakları olan Karabağ ve çevresine de Rus ordusu yerleşmiş oldu. Dağlık Karabağ’ın siyasi statüsü konusundaki belirsizlik devam ederken tüm söz, yetki ve inisiyatif Rusya’da, Rus ordusunda. Öyle ki Azerbaycan’ın ‘öz toprağı’ Dağlık Karabağ ile toprak bütünlüğünün garantörlüğü de Rusya tarafından üstlenilmiş durumda. Bu da Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev açısından Putin’e verilmiş ciddi bir taviz olarak görülebilir. Azerbaycan Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilan ettikten sonra ülkedeki dev Rus askeri üssü Gebele uzun süre Azerbaycan topraklarında kalmaya devam etmiş, 2012 yılında Azerbaycan yönetiminin talebi üzerine üs boşaltılarak Azerbaycan’daki Rus askerleri çekilmişti.
Şimdi Lavrov Planı ve bu anlaşma ile yaklaşık 2 bin Rus askeri, yüzlerce Rus tankı, zırhlı aracı, gözlemcileri ve Rus İstihbarat örgütü FSB’ye bağlı istihbaratçıları bölgeye dönerek Dağlık Karabağ-Azerbaycan sınırına yerleşti. Ayrıca bölgeye onlarca Rus savaş uçağı, helikopter ve İHA sevk edildi. Rusya’nın zaten Ermenistan’da büyük çaplı kara ve hava üsleri, askeri varlığı mevcuttu. İki ülke arasında askeri savunma ve işbirliği anlaşması da var.
Sekiz yıl önce Azerbaycan topraklarını terk eden Rus ordusu Dağlık Karabağ üzerinden Azeri topraklarına geri döndü. Her ne kadar anlaşmada ilk aşamada 5 yıl denilse de kanımca anlaşmada statüsü ‘belirsiz’ bırakılan Dağlık Karabağ gerekçesiyle, Rus barış gücünün görev süresi defalarca 5’er yıl uzatılacak. Rus ordusu Kafkasya’da ve Azerbaycan toprağı Karabağ’da kalıcı olacak.
Bu, Putin’in Sovyetler Birliği’nin dağılması, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan gibi eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana 20 yılı aşkın süredir kurduğu Kafkasya’ya geri dönüş hayalinin ve stratejisinin gerçekleşmesi demek.
Aynı zamanda Azerbaycan’a destek veren ve Güney Kafkasya’da TSK’nın askeri varlığını hayata geçirmek isteyen iktidarın planlarına da sekte vuran bir gelişme. Rusya ilk etapta 2 bin askerini ve yüzlerce tankı, zırhlı aracı Dağlık Karabağ’a yerleştirerek Türkiye’nin önünü kesti.
İktidarın masada yer alma beklentisi anlaşma sürecinde gerçekleşmedi. Aliyev’in ‘Türkiye de masada olsun’ ısrarı, anlaşıldığı kadarıyla Ermenistan’ın talebi ve Putin’in de desteğiyle kabul görmedi. Zaten anlaşma maddeleri arasında da Türkiye’nin rolü, askeri varlığı, sahada yer alacağına ilişkin bir madde yok.
İktidarın ateşkesin denetimi ve gözetimi, bölgede Türk askerlerinin de Rus askerleriyle birlikte görev yapacağı şeklindeki söylemleri gerçekleşmediği gibi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun bu yöndeki beyanları Lavrov tarafından medya önünde yalanlandı. İki ülkenin işbirliği yapacağı ancak bunun Dağlık Karabağ’da değil, Azerbaycan’da, Azerbaycan hükümetinin uygun göreceği bir yerde kurulacak gözlem noktasında olacağı ve sahada Türk askerinin kesinlikle olmayacağı açıklandı.
Aslında çatışmalar başladıktan sonra Türkiye’nin Azerbaycan’a askeri ve siyasi desteği Dağlık Karabağ’daki statükoyu Ermenistan aleyhine, Azerbaycan lehine hızla bozdu. Yeni bir statükonun oluşmasının yolunu açtı. Ancak bu fırsattan ve imkândan yararlanan Rusya oldu. Rusya yeni statükoyu kendi lehine, kendi şartlarıyla ve kendi askeri gücüyle kurmuş oldu. Azerbaycan’a Rus askerinin geri dönmesinde iktidarın statükoyu bozup yolu açan politikası da etkili oldu. Putin de teşekkür olarak Azerbaycan’da kurulacak gözlem noktasında Türkiye’ye ‘gözlemci bulundurma, İHA uçurma’ jesti yaparak bir parmak bal sundu.
Dağlık Karabağ’da silahların susması, çatışmaların durması ve Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarının iadesi büyük kazanım. Bunun yanı sıra Laçin ve Nahçivan koridorlarının açılması, bölgede barışın kalıcı hale gelmesi, ekonomik ilişkilerin güçlenmesi açısından da önemli.
Azerbaycan-Ermenistan arasında binlerce kişinin öldüğü bir savaşın kısa sürede unutulması ve iki halkın kısa sürede barışması beklenmemeli. Ancak Rusya ve Türkiye’nin işbirliği ve desteğiyle insani ve ekonomik ilişkilerin iki ülke halklarının lehine geliştirilmesiyle orta ve uzun vadede Güney Kafkasya’da kalıcı barış tesis edilebilir. Bunda da Türkiye’nin önemli rolünün olacağını öngörmekteyim. Türkiye bu noktada Azerbaycan ile Ermenistan arasında misyon üstlenebilir, bölgesel barışa önemli katkılar sunabilir.
5.Rusya, Suriye’de Doğu Akdeniz’deki üslerden sonra, Sudan’daki yeni yönetim ile anlaşarak kuracağı üsle Kızıldeniz’e iniyor. İktidar, Türkiye’yi Sudan’daki tüm yatırımını 30 yıllık diktatör Ömer el Beşir’e yapmanın faturasıyla karşı karşıya bıraktı. Rusya 25 yıllık üs anlaşmasıyla Sudan’da Türkiye’nin önünü keserken, iktidarın İhvan endeksli dış politikasının yanlışlığı Sudan’ın kaybedilmesiyle bir kez daha somutlaştı!
Sudan’da demokratik reformların ardından ülkenin siyasi ilişkileri ve dış politikası da yeniden dizayn ediliyor. Ömer el Beşir’in devrilmesi sonrası yeni yönetimi ilk tanıyan ülkeler Mısır, Rusya, ABD, Suudi Arabistan, BAE, Etiyopya olurken, diktatör el Beşir ve İhvancıları destekleyen, tüm siyasi-ekonomik-askeri yatırımını el Beşir’e yapan iktidarın İhvan endeksli dış politikası Sudan’da da çöktü ve Türkiye dışlandı. Yeni yönetim şeriatçılara ve İhvancılara yönelik tutuklamalara girişirken, Sudanlı İhvancılara ve liderlerine iktidar tarafından Türkiye’nin kapıları açıldı, İhvancıların önde gelenleri Türkiye’ye getirildi.
2017 yılında devrik başkan Ömer el Beşir ile Putin arasında Soçi’de imzalanan savunma ve askeri üs anlaşmasını göreve gelen yeni yönetim de kabul ederek onayladı ve Rusya’ya ülkenin Kızıldeniz’deki liman kenti Port Sudan’da 25 yıl süreyle deniz ve hava üssü tahsis edilmesini kararlaştırarak Rusya’yı Sudan’da asker bulundurmaya davet etti.
25 yıl süreli Port Sudan Rusya Askeri Üssü anlaşması Putin’in onayına sunularak imzalandı ve resmen yürürlüğe girdi. Rusya bu adımla Suriye’de Doğu Akdeniz’deki Tartus ve Hmeymim deniz ve hava üslerinden sonra Kızıldeniz’e ve Afrika’ya da açılmış oldu.
Anlaşma ile 25 yıllığına Rusya’ya tahsis edilen Port Sudan üssünde en az 300 Rus askeri personeli bulunacak. 25 yıllık sürenin dolması ardından en az 10 yıl daha uzatılabilecek. Sudan yönetimi üssün yer aldığı alana ve üsteki Rus askeri personeline diplomatik statü ve dokunulmazlık tanıyacak.
CB Erdoğan’ın devrik başkan Ömer el Beşir ile imzaladığı Serakin Adası’nın Türkiye’ye tahsis edilmesini öngören anlaşmanın yeni yönetim tarafından askıya alınmasıyla akıbeti belirsizliğe büründü! Rusya üs anlaşmasıyla, Kızıldeniz üzerinden Afrika’ya da erişim sağlayarak güç dengelerini değiştirecek bir konuma geliyor. Rus diplomasinin ‘tüm taraflarla diyalog’ ekseni üzerine oturtulmasının sonuç alıcı etkilerinden birisi daha somut şekilde görülüyor.
6.Şam yönetimi ve Rusya’nın ortaklaşa Şam’da düzenlediği toplantıda yurt dışındaki Suriyeli sığınmacıların ülkeye dönüşü konusu ele alındı. Suriye’nin büyük bölümünde Şam yönetiminin denetimi sağladığı ve güvenliğin olduğu belirtilerek komşu ülkelerdeki Suriyelilere ülkeye dönmeleri çağrısı yapıldı. Irak ve Lübnan’ın davet edildiği toplantıya en fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye ve Ürdün davet edilmedi!
Suriye Devlet Başkanı Esad, ülkenin inşası uzun yıllar süren altyapısının büyük kısmının yıllardır süren iç savaş nedeniyle yıkıldığını söyledi. ABD ve müttefiklerinin Sezar Yasası ve benzeri haksız yaptırımlarla Suriye’nin yeniden inşa edilmesinin önünü kestiğini, öne sürdü.
Suriye’ye komşu bazı ülkelerin ve bazı bölge ülkelerinin desteklediği terör örgütlerinin hâkimiyet kurmaya çalıştıklarını kaydeden Esad, terör kavramıyla, ayrım yapmaksızın tüm cihatçıları ve yönetime muhalif diğer silahlı grupları kast ettiğini ifade etti. ABD ve diğer batılı ülkelerle Türkiye’yi, Suriyeli mültecilerin ve sığınmacıların ülkelerine dönmesini engellemekle suçladı. ABD ve AB’nin tavrına karşılık Rusya, Suriye’nin yüzde 90’a yakın bölümünün Şam yönetiminin kontrolüne geçtiği ve güvenli hale getirildiğini belirterek sığınmacıların ülkelerine dönebileceği görüşünde. Suriye’de 2011 yılından beri devam eden iç savaşta çatışmalar nedeniyle yaklaşık 6 milyon Suriyeli ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Türkiye’nin konferansa davet edilmemesi yanında sığınmacıların ülkelerine dönüşüne izin vermediği ve Şam yönetimine karşı sığınmacıları siyasi ve askeri pazarlık kozu olarak kullandığı iddialarının dile getirilmesine karşı iktidarın yanıt vermemesi, sessiz kalması kabul edilemez. Esad yönetiminin Türkiye’yi suçlayan iddialarının karşılıksız bırakılması kanımca doğru bir tavır değildir!
7.Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin Atina ziyaretinde Yunanistan-Güney Kıbrıs-Mısır ilişkilerinin ortaklığa dönüştürülmesi mutabakatı, deniz yetki alanları için ek anlaşma imzalanmasının planlandığı açıklamaları Doğu Akdeniz’de yeni süreçleri ortaya çıkartacaktır. Yunanistan’ın Hindistan ile de askeri ve ekonomik işbirliği adımları atması Türkiye’ye karşı her konuda ve bölgede ittifaklar oluşturmaya yönelmesi dikkat çeken hamleler!
Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi, Atina’yı ziyaret ederek Yunanistan Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile görüştü. Sisi ve Miçotakis Türkiye’ye karşı bir düşmanlık arayışı içinde olmadıklarını, sorunları müzakerelerle çözmek istediklerini söylerken, Türkiye’nin Yunanistan ve GKRY’nin deniz haklarını kabul etmediğini öne sürüyorlar. Türkiye-Pakistan arasındaki yakın işbirliğine karşı Hindistan ile ilişkilerini güçlendirmeye yönelen ve Keşmir sorununda Hindistan’a desteğini açıklayan Yunanistan 30 Kasım’da Hindistan Dışişleri Bakanını Atina’da ağırlayacak. Bu ziyarette Yunanistan ile Hindistan arasında siyasi-ekonomik-askeri işbirliği anlaşmalarının imzalanacağı belirtiliyor. Özellikle Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda Ermenistan’a destek veren Yunanistan, Türkiye’nin Azerbaycan’a desteğine karşılık Ermenistan’ın yalnız kaldığını, ABD ve AB’nin yanı sıra Rusya’dan da beklediği desteği bulamadığını gözeterek AB ve NATO içinde olsa da farklı işbirliği arayışlarına yöneliyor. Yaklaşan Aralık ayı AB Liderler Zirvesi öncesinde Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırarak tahrik etme girişimlerine yönelen Yunanistan ve GKRY yaptırımların devreye sokulması için kulis çalışmalarına hız verdiler. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Liderler Zirvesi’nde Türkiye ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın iptal edilmesini önereceğinin açıklanması yaptırımlar konusunda Yunanistan-GKRY-Fransa işbirliğinin en somut işareti. Bu nedenle Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin Lefkoşa zirvesinden sonra Atina ziyareti ve Yunanistan’ın gerek Ortadoğu’da gerekse Güneydoğu Asya, Körfez Ülkeleri ile geliştirdiği ilişkilerde Türkiye’yi hedef alan hamleler geliştirmesine özellikle dikkat çekmek isterim. AB içinde sınır güvenliği ve mülteciler konusunda Türkiye’ye karşı Avusturya ve Hırvatistan’ı da yanına çekmek üzere girişimlerde bulunan Yunanistan’ın bu çabalarından olumlu sonuçlar aldığı gözleniyor.
Dış politikada ciddi bir değişimin gündeme alınması ve iktidarın yalnızlaştırıcı, herkesle kavga politikasından, çok yönlü bir dış politika atağına geçilmesi elzemdir. Yunanistan ve GKRY’nin girişimlerine ve Türkiye’yi yalnızlaştırma çabalarına karşı hızlı manevralarla önleyici hamlelerin yapılması önemlidir. Tüm bunlar süratle hayata geçirilmediği takdirde geç kalınabilir!
8.Libya’da Trablus ve Tobruk yönetimleri arasında 9 Kasım’da Tunus’ta yapılan yüz yüze müzakerelerde seçimlerin 24 Aralık 2021’de yapılması konusunda anlaşmaya varıldı. İki başlı yönetimin aşamalı şekilde sonlandırılması ve devlet kurumlarının birleştirilmesi için uzlaşma sağlandı. Uzlaşmada Almanya-Mısır-Tunus-Rusya ve Fransa’nın ağırlık koyması Türkiye açısından mevzi kaybı olarak görülebilir!
Libya’da Cenevre ve Kahire’de yürütülen müzakerelerde önce kalıcı ateşkes anlaşmasına varılması, ardından petrol üretim ve ihracatının başlatılması ve anayasa sürecinin ele alınması peş peşe yaşanan olumlu gelişmeler olarak karşımıza çıkıyor. Bu adımlarla hızlı bir şekilde Libya’da çözüm yolunda ilerleme sağlanırken 9 Kasım’da Tunus’un ev sahipliğinde yapılan görüşmelerde de yeni seçimler, yeni parlamento ve devlet yapısının yeniden organizasyonu konularında çok gelişmeler kaydedildiği açıklandı. CB Erdoğan’ın kalıcı ateşkes anlaşması ve siyasi müzakereler konusundaki uzlaşının kalıcı olmayacağı yönündeki değerlendirmelerine karşılık Almanya-Mısır-Rusya-Fransa koordinasyonunda çözüm sürecinin daha da hızlandığı Türkiye’nin sürecin dışına itildiği gözleniyor. 2011’den bu yana iç savaşın yaşandığı Libya'nın geleceğinin masaya yatırıldığı Tunus'taki siyasi görüşmelerde ciddi ilerleme sağlandığını Birleşmiş Milletler (BM) Libya Özel Temsilcisi Stephanie Williams dünyaya açıkladı. Williams siyasi görüşmelerde Trablus, Tobruk yönetimleriyle, aşiretler meclisinin 24 Aralık 2021’de seçimlerin yapılması konusunda mutabakata vardığını bildirdi.
Libya’daki gelişmelerin hızlanmasıyla birlikte ülkedeki çatışmalar durma noktasına gelirken, yabancı silahlı grupların tasfiyesi, ülkede bulunan başka ülkelere ait silahlı güçlerin ülkeden ayrılması en önemli konuların başında geliyor. Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bu süreç konusunda Cenevre’deki kalıcı ateşkes anlaşmasında iki taraf görüş birliğini teyit ederek yabancı paralı askerlerin ve yabancı ülke askeri birliklerinin üç ay içinde Libya’yı terk etmesinde anlaştıklarını duyurdular. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de (BMGK) bu konuda karar aldı. Ancak silahlı paralı milislerin ve yabancı askeri güçlerin Libya’yı terk etmelerinin nasıl sağlanacağı konusunda henüz ortada bir mekanizma yok. O yüzden Libya’daki çözüm ve istikrarın sağlanması, barışın kalıcı hale gelmesi için en zorlu süreçlerden birisi bu konu olacaktır. Pek çok ülkenin kendi çıkarları doğrultusunda Libya’da paralı gruplara desteği ya da kendi askeri varlıklarını bulundurmaları söz konusu.
Yabancı silahlı güçlerden Libya’nın arındırılması konusunda BMGK tarafından bir BM Barış Gücü’nün görevlendirilmesi söz konusu olabilir. Ya da daha önce Kaddafi’nin devrilmesi sürecinde müdahalede bulunan NATO’nun Libya’da yeni bir misyon üstlenmesi gündeme gelebilir. Bu konuda Rusya’nın tavır alacağını, NATO üyesi olmalarına karşılık Libya’daki politikaları ve çıkarları çatışan Türkiye, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Almanya’nın ortak hareket etmesinin güç olacağını, söyleyebilirim. Bunlara ilaveten Libya ile en uzun kara sınırına sahip Mısır’ın tutumunun da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Mısır Libya’da Rusya-Almanya-Fransa’nın yanı sıra Suudiler ve BAE tarafından da destekleniyor.
Son dönemde yaşanan hızlı gelişmelerde sürecin dışında kalan iktidarın Libya’da da yalnız kaldığı gözleniyor. Önümüzdeki günlerde iktidarın Libya’da oyuna yeniden ve daha güçlü şekilde dahil olmak istemesi söz konusu olabilir. Böyle bir hamle, sürece ağırlığını koyan ülkelerin tepkisiyle karşılaşabilir. Türkiye’nin olası tek yanlı müdahalesinin ilerleyen siyasi müzakerelere ve kalıcı ateşkes sürecine zarar verdiği iddialarının gündeme getirilmesi durumunda Türkiye karşısında geniş katılımlı bir cephe ortaya çıkabilir!
9.Ekonomi yönetiminde ‘istifa ve görevden af’ polemikleri arasında gerçekleşen değişim sonrası, CB Erdoğan’ın ‘Ekonomide yeni dönem’ mesajı, halka sabır, IMF tarzı acı reçete ve kemer sıkma, küresel sermaye ve sıcak paracılara ise yüklü faiz artışıyla, yüksek kazanç vaadidir. Uluslararası yabancı yatırım bankaları MB’nin faiz artıracağı beklentisiyle müşterilerine TL pozisyonu alma ve yüksek kazanç tavsiyesinde bulunmaktadır!
CB Erdoğan, AK Parti Genel Başkanı olarak partisinin meclis grubunda yaptığı konuşmada ekonomide ‘yeni bir dönem’ başladığını belirterek ekonominin gerekleri için acı reçeteleri uygulamaktan kaçınmayacaklarını, nitelikli istihdam-ekonomik istikrar-büyümeye odaklı yatırım ortamını hedefleyeceklerini açıkladı. Oysa daha 1,5 ay önce 29 Eylül’de açıklanan Yeni Ekonomi Programı’nda (YEP) 2021-2023 dönemi için müstafi bakan Albayrak tarafından ekonomide yeni dönemin açıldığı ilan edilmişti. Her şeyin başına ‘yeni’ sözcüğü getirilerek halkın yıllardır aldatılmasının, Cumhurbaşkanının iddia ettiği ekonomideki bu yeni dönemde de daha da ağırlaşarak süreceği, Cumhurbaşkanının ve göreve getirdiği ekonomi yönetimi ile iktidarın ‘çaresiz’ olduğu yapılan açıklamalardan net biçimde anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanının ifade ettiği ‘acı reçete’ uygulamaları bugüne kadar ülkemizde ve dünyada sürekli şekilde Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ülkelere ve hükümetlere dikte ettiği ekonomik programların herkes tarafından bilinen adıdır.
İktidarın acı reçete uygulamasına geçileceğini ilan ederek, halktan ‘sabır ve metanet’ talep etmesi, önümüzdeki dönemde kemer sıkma politikalarının, yeni ilave vergi artışları, yüksek oranlı zamların uygulamaya konulacağının işaretidir. MB Başkanının 1,5 yılda üçüncü kez değiştirilmesinin temelinde Cumhurbaşkanının dile getirdiği ‘Faiz sebep, enflasyon neticedir’ tezi yatmaktadır. MB faizi tek haneye indirilmesine rağmen enflasyon çift hanede ve yükselmeye devam etti. Buna bir de uygulanan düşük faiz nedeniyle TL’nin cazibesini yitirmesi sonrasında dövize talebin artması, dolar-euro kurlarının hızla yükselmesi, TL’nin en ağır değer kayıplarından birini yaşaması eklendi. Bu kez kurları frenlemek için bir yılda ülkenin, MB’nin 120 milyar dolara varan döviz rezervleri ucuza satılarak MB’nin kasası boşaltıldı.
MB aylardır politika faizini yüzde 10,25’te tutarak dolaylı yollardan faiz artışlarına gitmekte, bankaları fonlama faizini örtülü yöntemlerle yüzde 15 düzeyine kadar yükseltmektedir. Halen uygulanan fonlama faizi ile MB’nin politika faizi arasında 475 baz puanlık (4,75) makas bulunmaktadır. Bu farkın kapatılarak politika faizinin fiilen uygulanan faiz düzeyine yükseltilmesi ve utangaç faiz politikasından vazgeçilmelidir.
CB Erdoğan, gerçekleri itiraf etmek zorunda kalarak, ‘Faizleri enflasyon seviyesine yükseltmek mecburiyetinden’ yakınmaktadır. Bu ifadelerle kendi faiz/enflasyon tezinin çöküşüne ve 19 Kasım’daki PPK toplantısında yapılmasına onay vermek mecburiyetinde kaldığı anlaşılan ‘YÜKLÜ’ faiz artışına bahane yaratmaya çalışmaktadır.
CB Erdoğan’ın bu açıklamaları ardından JP Morgan, Goldman Sachs, Societe General, Madley Global Advisors vb. uluslararası yatırım bankaları, portföy yönetimi ve yatırım danışmanlığı kuruluşları 19 Kasım’daki PPK toplantısında alınacak faiz artışı kararına ilişkin beklentilerini paylaşarak MB’nin politika faizini artıracağı öngörüsünde bulunan açıklamalar yaptılar. Müşterilerine ve yatırımcılarına bugünden TL yatırım araçlarına, menkul kıymetlere, hisse senedi, hazine bonosu ve tahviline yatırım yapmalarını, yüksek getiri sağlayacaklarını duyurmaya başladılar.
Küresel ve yerli faiz lobilerine, sıcak para ve varlık sahiplerine yüksek faiz geliri döneminin başlatacağını müjdeleyen Cumhurbaşkanı ve AK Parti iktidarı, halka, dar gelirli, işçi-işsiz-çiftçi-emekli-memur-küçük esnaf ve sanatkâra ise ‘acı reçete-kemer sıkma-sabır-fedakârlık-metanet-yokluk-yoksulluk-sefalet’ vaat etmektedir!
Türkiye’nin sorunu tek kişiye bağımlı yönetim sistemi ve o tek kişinin yönetim tarzı ile hukuk devletini, yasaları, anayasayı, devlet geleneklerini, ilke ve kurallarını tanımayan keyfi ve adaletsiz yönetim zihniyetinin köklü biçimde değişmesi zorunluluğudur.
Atılacağı belirtilen bu adımlar sözde IMF ile anlaşmaksızın, ‘örtülü bir IMF Programının’ yürürlüğe konulmasıdır. Sürekli şekilde ‘Ekonomi benden sorulur, ekonominin tek sorumlusu benim’ diyen CB Erdoğan; istifa, atama, gönüllü-gönülsüz görevden almalarla gelinen “Ekonomik Buhran” sürecinin tek sorumlusudur. MB Başkanının ya da Hazine ve Maliye Bakanının değişmesi önemli olmadığı gibi sorunlara çözüm değildir!
10.Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı işsizlik ve istihdam rakamları bir kez daha gerçeklerden uzak şekilde hem istihdamın hem de işsizliğin azaldığını, işsiz sayısının gerilediğini içeriyor. Bu veriler Türkiye’nin gerçek işsizlik tablosunu ve ağırlaşan genç işsizlik sorununu yansıtmıyor. Milyonlarca gencin parasız-işsiz-geleceksiz ve umutsuz olduğundan söz edilmemesi iktidarın sorumsuzluğunu ve vurdumduymazlığını gösteriyor!
TÜİK tarafından açıklanan 2020 Ağustos ayı verilerine göre, temmuz ayında yüzde 13,4 olan işsizlik oranı ağustos döneminde yüzde 13,2'ye geriledi. Geçen yılın aynı ayında ise işsizlik oranı yüzde 14 düzeyindeydi. TÜİK ve bu verileri esas alan iktidar işsizliğin azaldığını, istihdamın arttığını öne sürüyor. Süresi 17 Ocak 2021 tarihine kadar uzatılan kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin ve nakit desteği gibi uygulamalarla 5 milyonu aşkın gerçek işsiz gizleniyor. Rakamlara bakılırsa 15-64 yaş grubunda istihdam oranı 2,2 puanlık azalışla yüzde 48,8’e, işgücüne katılma oranı ise 3,1 puanlık azalışla yüzde 56,4 oldu. Diğer deyişle çalışanlar azaldığı halde işsizlik de azalmış. Buradaki asıl çarpıcı unsur işgücüne katılımın, yani çalışma çağına geldiği, çalışabilecek durumda olduğu halde işgücünde yer almayanların 3,1 puan gerilemesi. İşgücüne katılım azalınca, çalışma piyasasına girenlerin sayısı gerileyince TÜİK bunu “işsizlik azaldı” diye pazarlıyor. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta da işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,3 puanlık azalışla yüzde 26,1’e iniyor.
İşsiz sayısı geçen yıla kıyasla 456 bin kişi azalırken, istihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı Ağustos döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 975 bin kişi azalarak 27 milyon 554 bin kişiye inmiş. İstihdam oranı 2,4 puanlık azalış ile yüzde 43,9 olmuş. Çalışanların sayısı işsizlerin sayısındaki artışın iki katı azaldığı halde işsiz sayısı düşmüş. Böyle bir mucize ancak Türkiye’de olabilir bunu da ancak TÜİK başarabilir!
11.Almanya, Fransa başta olmak üzere faşist-ırkçı partilerin yükselişi yanında, dinci terörün yaygınlaşması, İslam karşıtlığının genişlemesinin ardında AB ülkelerinde “Genç İşsizlik Artışı” en önemli etlenlerden birisi olarak görülüyor. Genç işsizliğin AB ve Avrupa ülkelerinde ırkçı-faşist-radikal eğilimleri, yabancı düşmanlığını beslediği ve tehdide dönüşebileceği hazırlanan raporlara yansıyor.
TÜİK tarafından 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfustaki işsizlik oranının düştüğü açıklansa bile oranının yüzde 26 olması Türkiye’deki her 100 gençten 26’sının ya da her 4 gençten 1’inin işsiz olması demek. Ne bir eğitim kurumunda eğitime devam eden ve ne de bir işte çalışanların oranı ise yüzde 30,4. Yani, Türkiye’de her 3 gençten biri ne bir iş bulabiliyor ne de bir okulda eğitim alabiliyor!
Genç işsizlikte AB ortalamasının yüzde 18’i aşması, bazı ülkelerde ise yüzde 35-40’a varması ciddi bir tehlike olarak görülüyor.
Almanya’da Türklere ve Müslümanlara yönelik yabancı düşmanlığının gençler arasında artması, Neo Nazi örgütlenmelerin sempati görmeye başlaması, Fransa’da radikal dinci terör gerekçesiyle İslam karşıtlığı ve milliyetçi akımların yayılması dikkate alındığında, ülkemizde de yaklaşık 5 milyona varan Suriyeli, Iraklı, Afgan, Filistinli, Afrikalı vb. mültecinin varlığına dönük hoşnutsuzlukların artması gündeme gelebilir.
IMF geçen ay gerçekleştirdiği yıllık toplantı sonrasında yayınladığı raporda üye ülkelerin hükümetlerini pandemi nedeniyle en büyük işsizlik sorununu yaşayan gençlere yönelik istihdam politikaları oluşturmaya, kısa-orta-uzun vadeli genç istihdamı planları hazırlamaya çağırdı. Gençleri gelirsiz ve sosyal güvencesiz kalmaktan kurtaracak acil programlar hazırlanması çağrısında bulundu.
İktidarın artık günlük 39 TL harçlıkla milyonlarca genci işsiz saymamayı, işsizliği örtüp gizlemeyi, rakam oyunlarıyla ‘işsizlik azalıyor, istihdam artıyor’ aldatmacalarına sığınmayı bırakıp, bir an evvel gerçekçi, somut bir genç istihdamını artırmayı ve işsizliği azaltmayı hedefleyen plan ve programları güven verici şekilde kamuoyuna ilan etmesi sosyal bir aciliyettir.
Şayet bu sorunun üzerine gidilmezse, ivedi bir çözüm programı uygulamaya konulmazsa milyonlarca işsiz gencimiz ekonomik buhranın yanı sıra kendilerini psikolojik bunalımın içinde bulabilir. Suç örgütlerinin ağına kolaylıkla düşebilir ve suç oranlarında patlama yaşanabilir!
12.Merkez Bankası (MB) Ödemeler Dengesi Bilançosu Eylül ayı rakamları cari açığın aylık 2,2 milyar dolar olduğunu, yıllık düzeyde ise 27,5 milyar dolara ulaştığını gösterdi. Bu 2018’deki kur krizinden bu yana görülen “en yüksek cari açık tutarı” olarak kayda geçti. Dokuz aylık cari açık şimdiden yılsonu hedefini aştı! Cari Açık finansmanı ağırlıkla MB rezervlerinden karşılandı!
MB’nin açıkladığı Eylül 2020 Ödemeler Dengesi Bilançosu verileri cari açığın eylül ayında 2 milyar 364 milyon dolar olduğunu 12 aylık cari açık tutarının ise 27 milyar 539 milyon dolara yükseldiğini ortaya koyuyor.
Geçen yılın eylül ayında ödemeler dengesi 2 milyar 828 milyon dolar cari fazla vermişti. Geçen yılın ocak-eylül döneminde 8 milyar 127 milyon dolar cari fazla verilirken, bu yılın aynı döneminde 27 milyar 973 milyon dolarlık cari açık verildi.
Eylül ayındaki bu gelişmede, dış ticaret açığının bir önceki yılın aynı ayına göre 3 milyar 44 milyon dolar artarak 3 milyar 709 milyon dolara yükselmesi etkili oldu. Bunun yanında turizm gelirlerinden oluşan hizmetler dengesi girişlerinin geçen yılın aynı ayına göre 2 milyar 869 milyon dolar azalarak 1 milyar 692 milyon dolara gerilemesi cari açığı yukarı çekti.
Eylül ayında Merkez Bankası’nın resmi rezervlerinde 3 milyar 631 milyon dolar net azalış yaşandı. Bu rakamlar MB’nin cari açığı finanse edebilmek için kendi rezervlerinden 43 milyar dolar kullandığını işaret ediyor. Ödemeler dengesindeki diğer yatırımlar kaleminde görülen 7,4 milyar dolarlık girişin arkasında Katar Merkez Bankası ile yapılan swap anlaşmasının yansıması söz konusu!
Geçtiğimiz yıl ekonomik daralmayla cari fazla verilmesini büyük başarı olarak sunan iktidarı ve ekonomi yönetimini bu sürecin kalıcı olmadığı konusunda uyarmıştım. Şimdi gelinen noktada ortaya çıkan cari açık tablosu getirilen ithalat kısıtlamalarına ve gümrük vergisi artışlarına rağmen yaşanan bir gerçekliktir!
Yeni ekonomi programında cari işlemler açığı yılsonu itibarıyla 24,4 milyar dolar olarak öngörülmüştü. Açıklanan eylül verisiyle birlikte dokuz aydaki cari açığın yılsonu hedefini yaklaşık 4 milyar dolar aştığı görülüyor. Yılın son üç ayında gerçekleşecek cari açık ile de bu yılsonu hedefinin katlanarak aşılacağı anlaşılıyor. Dolayısıyla YEP ve Orta Vadeli Mali Program’da yer alan rakamların ‘öngörü değil ekonomi yönetiminin öngörüsüzlüğü’ olduğunu söyleyebilirim.
13.TBMM’de kabul edilen torba yasadan çalışanların kıdem tazminatı, sosyal güvenlik ve emeklilik haklarını ellerinden alan maddelerin çıkartılması, sosyal barışın ve ortak aklın yoludur. Bu konuda işçi konfederasyonları ve bizlerin uyarıları ile iktidarın geri adım atması sevindiricidir. İktidar, böylesi kitlesel düzenlemelerin sosyal taraflarla görüşülüp uzlaşılarak yapılması gerçeğini gözardı etmemelidir!
Mecliste kabul edilen İşsizlik Sigortası Kanunu ve Başka Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına ilişkin torba kanun teklifinde çalışanların haklarını gerileten ve kazanılmış hakları ortadan kaldıran düzenlemelere yönelik uyarı ve itirazlarımızı komisyonda dikkate almayan iktidar, genel kurulda son anda gelen talimatla bu maddeleri çıkartarak genel kuruldan geçirdi. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş’in ortak açıklamalarını görmezden gelen iktidarın son anda attığı bu geri adım, böylesi kitleleri ilgilendiren, sosyal barışı zedeleyecek, yasalar ve anayasada güvence altına alınmış hakları ortadan kaldıran düzenlemelerin ortak akıl ve uzlaşı ile alınması gereğini bir kez daha göstermiştir.
Görevden istifa eden Hazine ve Maliye Bakanının Citibank Konferansı’nda küresel şirketlerin yöneticilerine esnek ve sosyal güvencesiz işçi çalıştırma düzenlemelerini meclisten geçirme sözü verdiğini ve bu torba yasanın bu taahhüt sonrasında meclise getirildiğini daha önce de vurguladım. Şimdi anlaşılan bakan görevden affedilince verdiği taahhütler de torba yasadan çıkartıldı. Bir başka geri adım çalışanların gelir vergisinde herhangi bir kolaylık ya da indirim söz konusu değilken, şirketlerin holdinglerin kurumlar vergisinde 5 puana kadar indirim yapma yetkisini Cumhurbaşkanına veren maddede atıldı. Bu madde de genel kurulda tekliften çıkartıldı. Torba yasa ile 500 milyar TL’lik kamu alacağının, vergi, SGK primi ve diğer borçların yapılandırılacağı açıklanmıştı. Geçirilen düzenlemelerle bu borçlara yılsonuna kadar başvuru yapılması kaydıyla 18 aya kadar taksitlendirme imkânı getirildi. Servet affı ve vergisiz-sorgusuz-incelemesiz şekilde servetleri yasallaştırma-aklama imkânı yedinci kez getirilirken, vergi borçlularına bir indirim ya da en azından borçlarının bir kısmının silinmesi olanağının tanınmaması adalet ve eşitliği zedeleyen bir uygulamadır!
Gecikme ve ceza faizleri silinmeksizin, anapara borcunda indirime gidilmeksizin ve en azından belirli bir ödemesiz süre imkânı tanınmaksızın yapılan bu yapılandırma düzenlemesi de salgın ve ekonomik kriz ortamında diğerleri gibi amacına ulaşamayacaktır!
14.Kurlardaki artışların en yüksek düzeyine ulaştığı 6 Kasım haftasında bireyler ve kurumlar döviz alımlarına devam etti. Bankalardaki toplam döviz mevduatı 252,5 milyar dolara ulaştı. Ekonomi yönetiminde değişiklik ve yabancı yatırımcılara verilen yüksek faiz artışı mesajları sonrasında kurlar nispeten gerilerken, uzun bir aradan sonra olumlu bir gelişme yaşandı. Türkiye’nin risk primi 400 puana indi.
Merkez Bankası’nın 6 Kasım haftasına ait son para ve banka istatistiklerine göre yurtiçi yerleşiklerin mevduat bankalardaki döviz hesaplarındaki tutar 224 milyar 891 milyon dolar seviyesine yükseldi.
Faizsiz bankacılık yapan katılım bankalarındaki 27 milyar 643 milyon dolarlık hesaplarla birlikte tüm bankalardaki döviz mevduatlarının toplamı 252 milyar 534 milyon dolar seviyesine yükseldi.
MB’nin 30 Ekim haftasına ait verilerine göre ise mevduat bankalarındaki döviz mevduatı 221,8 milyar dolar, faizsiz bankalarla birlikte toplan tutar 249,1 milyar dolardı.
Böylece bankalardaki toplam döviz mevduatları özellikle dolar ve euroda rekor artışların yaşandığı 6 Kasım haftasında da artışını sürdürdü ve bir haftada 3 milyar doların üzerinde döviz hesaplarında artış gerçekleşti.
Özellikle yabancı yatırımcılara ve uluslararası piyasalara Cumhurbaşkanınca verilen bu mesajlar ve politika değişikliği, yeni döneme geçiş ifadeleri, ekonominin gereklerinin en acı reçete bile olsa yerine getirileceği yönündeki güvenceler Türkiye’nin kredi risk sigortası (CDS) puanını da son birkaç günde aşağı çekti.
Geçen hafta 11 Kasım’da son sekiz ayın en düşük seviyesi olan 410 puana kadar inen CDS, 12 Kasım’da ise 400 puanın da altına geriledi.
Ekonomi politikalarında değişim mesajları sonrasında kurlarda son birkaç günde düşüş gözlenirken, bu gelişmelerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları sonrasında içeride ve dışarıda oluşan 19 Kasım’da oldukça yüksek bir TL faizi artışına gidileceği yönünde oluşan “beklenti” etkili oldu. Ancak 450 baz puan ve altındaki bir faiz artışının bu beklentileri karşılamayacağını, kurların yeniden ve daha hızlı şekilde yükselişe geçeceğini, öngörmekteyim!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
16 KASIM 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap