Toprak: “Bu uygulamalar Türkiye’yi ‘Kara Para Cennetine’ dönüştürme adımıdır!”
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği 2021 yılının ilk raporunu yayımladı.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği 2021 yılının ilk raporunu İç politika, Dış politika ve Ekonomi ana başlıkları altında toplayarak kamuoyu ile paylaştı.
Toprak açıkladığı raporda, “Gelir İdaresi Başkanlığı’nın Servet Affı ve Varlık Barışı adı altında yürürlüğe giren yasal düzenlemeyle ilgili yayınladığı uygulama rehberine göre, Türk vatandaşı olmayanlara da yurt dışındaki kaynağı belirsiz, beyan edilmemiş varlıklarını Türkiye’ye getirme imkânı sağlanıyor. Valizlerle fiziki olarak para ve kıymetli maden, mücevher getirme olanağı tanıyan bu uygulamalar Türkiye’yi ‘Kara Para Cennetine’ dönüştürme adımıdır!” dedi.
“Bir yandan demokratikleşmeden, reformdan söz eden iktidar, diğer yandan toplumsal baskıyı artırmaya devam ediyor. 6 Ocak’ta yayınlanan 3374 sayılı Cumhurbaşkanı kararıyla yürürlüğe konulan yönetmelik değişikliğiyle emniyet güçlerine ve asli görevi istihbarat olan MİT’e, TSK silahlarının bedelsiz-belgesiz devri, MİT tarafından ‘dost-müttefik ülkelere’ TSK silahlarının ‘belgesiz-bedelsiz’ gönderilmesine olanak sağlanıyor!” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “6 Ocak’ta ABD’de yaşananlar bir yandan demokrasilerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterirken, diğer yandan hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin ne kadar hayati olduğunu sergiledi. Seçilmiş bir başkanın ülkeyi içine sürüklediği tehlikeli süreç karşısında, başkan yardımcısı ve parlamento, bu yeminin ve anayasanın işlerine gelmediğinde yok sayacakları bir unsur olmadığını gösterdiler!”dedi.
İÇ POLİTİKA
- Bir yandan demokratikleşmeden, reformdan söz eden iktidar, diğer yandan toplumsal baskıyı artırmaya devam ediyor.
DIŞ POLİTİKA
- 6 Ocak’ta ABD’de yaşananlar bir yandan demokrasilerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterirken, diğer yandan hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin ne kadar hayati olduğunu sergiledi!
- Trump’ın azledilmesi gündemde, ‘Başkomutanlık’ unvanının alınması tartışılıyor!
- Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) zirvesinde Katar ve diğer ülkeler arasında uzlaşma sağlandı!
- Yunanistan ile İsrail arasında savunma alanındaki işbirliği hızlanıyor.
- Mısır, Libya’da Trablus yönetimiyle üst düzey diyalog başlattı!
EKONOMİ
- Servet affıyla Türkiye, Kara Para Cenneti’ne mi dönüştürülüyor?
- Dış ticaret açığı, cari açık riskini büyütüyor!
- Yıllık ihracat gerilerken, ithalatın artmış olması yaklaşık 25 milyar dolara ulaşan ve üretken olmayan Altın İthalatından kaynaklanmaktadır.
- Yİ-ÜFE ile TÜFE arasındaki 11 puana yaklaşan fark, enflasyonun yükselişini sürdüreceğini gösteriyor!
- İngiltere ile Türkiye arasında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) Türkiye ekonomisi adına önemli bir adımdır.
- Hazinenin yaklaşık 20 milyar TL borçlanmaya gitmesi, kaynak sıkıntısının ve bütçe imkânlarının zorlu bir tablo ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor!
1.Bir yandan demokratikleşmeden, reformdan söz eden iktidar, diğer yandan toplumsal baskıyı artırmaya devam ediyor. 6 Ocak’ta yayınlanan 3374 sayılı Cumhurbaşkanı kararıyla yürürlüğe konulan yönetmelik değişikliğiyle emniyet güçlerine ve asli görevi istihbarat olan MİT’e, TSK silahlarının bedelsiz-belgesiz devri, MİT tarafından ‘dost-müttefik ülkelere’ TSK silahlarının ‘belgesiz-bedelsiz’ gönderilmesine olanak sağlanıyor!
CB Erdoğan imzasıyla 6 Ocak 2021 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan yönetmelik değişikliği dikkat çekici ve endişe verici bir düzenlemedir. Söz konusu kararla TSK, MİT, EGM, JGK ve SGK Taşınır Mal Yönetmeliği'nde değişiklik yapılarak, milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin meydana gelmesi durumunda TSK, Emniyet ve MİT'in taşınır mallarını herhangi bir şarta bağlı olmadan birbirine devredebilmesinin önü açılmaktadır. Yönetmelikte yapılan bir başka değişiklikle de “Taşınır mal işlem belgesi düzenlenmeyecek mallar” maddesinde “Milli Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığınca uluslararası anlaşmalara dayanılarak dost veya müttefik ülkelere ve bu ülkelerde bulunan kamu veya özel nitelikli kurum ve kuruluşlara mal ve hizmetin yardım olarak verilmesi maksadıyla tedarik edilecek taşınırlar" ifadesi eklenmektedir. Her ne kadar söz konusu taşınır mal devrine ilişkin olarak milli güvenlik, terör olayları vb. gerekçeler sıralansa da gerçek amaç ve sınırlar belirsizdir.
Uluslararası anlaşmalara dayanılarak "Dost ve müttefik" ülkelere taşınır mal işlem belgesi olmaksızın taşınır malların (silahların) sevkiyatının ‘yardım’ olarak bedelsiz şekilde yapılmasının amacı nedir? Hangi ülkeye TSK silahları bedelsiz ve belgesiz gönderilecek? NATO ittifakındaki müttefiklerimizin TSK’nın silah yardımına ihtiyacı olmayacağına göre, bedelsiz-belgesiz TSK ve MİT tarafından taşınır mal gönderilecek diğer “dost ve müttefik ülkeler” hangileri? Trablus yönetimiyle askeri işbirliği anlaşması imzalanıp, süresi 18 ay uzatılan Libya mı? Tank-Palet fabrikasını bedelsiz verdiğimiz Katar mı?
Bu yönetmelik değişikliği ve TSK silahlarının devri düzenlemesi konusunda iktidarı, ülkemizin huzur ve sükûneti, toplumsal barışın, kardeşliğin, birlik-beraberliğimizin korunması doğrultusunda tüm samimiyetimle uyarmak isterim. Şayet ülkemiz, toplumumuz böylesi büyük bir tehdit altındaysa da bu tehditleri meclise ve kamuoyuna açıklamasını, tüm toplumu duyarlı olma, ülke barışına sahip çıkma konusunda somut gerekçeleriyle bilgilendirmesi gerektiğini hatırlatırım.
2.6 Ocak’ta ABD’de yaşananlar bir yandan demokrasilerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterirken, diğer yandan hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin ne kadar hayati olduğunu sergiledi. Seçilmiş bir başkanın ülkeyi içine sürüklediği tehlikeli süreç karşısında, başkan yardımcısı ve parlamento, bu yeminin ve anayasanın işlerine gelmediğinde yok sayacakları bir unsur olmadığını gösterdiler!
ABD’de beklenen oldu ve Kongre’nin seçim sonuçlarını resmen tescil edeceği oturum öncesinde Trump’ın başkent Washington’a çağırdığı taraftarları, yine onun çağrısıyla ABD parlamentosuna yürüyerek baskın gerçekleştirdiler ve seçim sonuçlarının oylanacağı oturumu engellediler. Güvenlik güçlerinin duruma hâkim olması ardından gerçekleşen oturumda 3 Kasım seçimlerinin sonucu onaylandı ve Joe Biden’ın seçilmiş başkan olduğu ilan edildi.
Kendisi 3 Kasım 2016’da seçim kazanarak başkan olan Trump’ın kaybettiği bir seçimin sonucunu ve seçmen iradesini ‘hile’ bahanesiyle tanımama girişimini, taraftarlarını isyana çağırmaya kadar vardırması, parlamentoyu basmaya teşvik etmesi demokrasinin siyasiler tarafından ‘içselleştirilmesinin, zihinsel ve vicdani kabulünün’ önemini bir kez daha tüm dünyaya gösterdi.
Sözde demokrasi, demokratikleşme, hukuk, adalet, anayasa, seçim, sandık, milli irade, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti vb. kavramları dillendirip, özde bu kavramların tamamını kişisel iktidar ve ikbali yitirmeme uğruna kullanmanın, istismar etmenin demokrasiler için, kitlelerin kandırılması ve yönlendirilmesinde ne denli tehlikeli olduğu gözler önüne serildi. Tüm dünya 6 Ocak gecesi canlı yayında seçilmiş bir başkanın kendi ülkesinin demokrasisine yönelik suikast girişimini izledi.
Başkan Trump, seçimleri kaybedeceğini anlayınca kampanyasında “hile” gerekçesini öne sürerek önce büyük bölümünü kendi döneminde atadığı yerel ve federal yargıyı devreye sokmaya çalıştı. Tüm bu hamleler gerçekte bağımsız yargının, siyasetten talimat almayan yargıçların, anayasal güvence altındaki yargıç teminatının bir demokraside, hukuk devletinde ne kadar hayati ve vazgeçilmez olduğunu gösterdi.
Trump’ın seçim sonuçlarına yönelik olarak açtığı 60’ı aşkın davada öne sürdüğü ‘hile’ iddiaları, federal mahkemelerce reddedildi ve sonucun hukukiliği yönünde kararlar verildi. Bağımsız mahkemeler ve yargıçlar verdikleri kararlarla kendilerini atayan Başkana, siyasal iktidara değil, ABD Anayasasına ve Hukuk Devletine sadakatlerini, bağlılıklarını ortaya koydular.
3.Şimdi 20 Ocak’taki devir teslime kadar Trump’ın görev yapıp yapmaması, daha büyük tehlikeli kararlara imza atma riski ve Kongre tarafından azledilmesi gündeme geldi. Öncelikle Nükleer Silahları harekete geçirebilme yetkisi, giderayak ülkeyi bir savaşa sürükleme olasılığı dile getirilerek, ‘Başkomutanlık’ unvanının alınması tartışılıyor!
Bu çerçevede, ABD Anayasası’nın Başkan’ın bizzat kendi kabinesi tarafından görevden alınmasına ilişkin 25. maddesi uzun bir aradan sonra tekrar gündeme geldi. Suikasta uğrayan ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin öldürülmesi ardından anayasaya eklenen 25. madde Başkan’ın “zihin ya da bedensel sağlık durumu” nedeniyle veya “ülke için tehdit ve tehlike yarattığı zaman” Başkan Yardımcısı ve kendi kabinesinin oy çokluğuyla görevden alınmasını öngörüyor.
Demokratların çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Trump’ın ‘ülkeyi tehlikeye attığı’ gerekçesiyle 25. madde kapsamında görevden alınabileceğini, azledilmesi gerektiğini söylüyor. Devir-teslim törenine katılmayacağını ilan eden Trump açısından 20 Ocak’a kadar olan sürede böyle bir sürecin işletilmesi ihtimali belirdi. Başkanlıktan ayrıldıktan sonra dokunulmazlığı kalkacak olan Trump açısından çeşitli yolsuzluk, usulsüzlük, vergi soruşturmaları, hukuka aykırı kararlar vb. nedenlerle açılmış çok sayıda davadan yargılanma ve mahkûmiyette gündemde. 6 Ocak’ta yaşananlar sonrasında ise bu davalara; darbe teşebbüsü, başkanlık yeminine sadakatsizlik, başkanlık görev ve yetkilerini kötüye kullanma gibi gerekçelerle de ‘siyasi ihanet’ davası açılabileceği kaydediliyor. Trump’ın bu olasılığa karşı kendisi, ailesi ve yakın çevresi için başkanlıktaki süresi dolmadan özel af çıkartıp çıkartamayacağı konusunda avukatları ve bazı önde gelen hukukçulara danıştığı da ABD medyasında yer aldı. Trump’ın kendisi için çıkartacağı olası özel affın mahkemelerde kabul görüp görmeyeceği tartışılırken Joe Biden’ın Adalet Bakanlığı’na atadığı Merrick Garland’ın bu konuda resen harekete geçebileceği dile getiriliyor.
CB Erdoğan’ın 6 Ocak olaylarını “Demokrasinin Kara Gecesi” diye nitelendirmesine karşılık, AİHM kararlarını tanımadığını, önüne geleni terörist ya da terör örgütü diye suçladığını biliyoruz. İstanbul seçimlerinin sonucunu tanımayan, yargıya baskı yaparak iptal ettiren, referandumda mühürsüz oy pusulalarını son dakikada YSK’ya baskıyla geçerli saydıran iktidar ve sözcülerinin ABD’ye seçime, sandıktan çıkan iradeye saygı çağrısı yapması kimse tarafından samimi ve inandırıcı bulunmuyor!
4.2017’de Suudi Arabistan ve BAE önderliğinde Mısır’ın da yer aldığı ülkelerle Katar arasında baş gösteren anlaşmazlık ve sonrasında uygulamaya konulan abluka ile ambargo sonlandırıldı. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) zirvesinde Katar ve diğer ülkeler arasında varılan uzlaşmayla hava-kara-deniz sınırları açılırken, diplomatik-ticari ilişkiler yeniden başladı. Türkiye açısından bu anlaşmanın farklı yansımalarının olması beklenmelidir.
Geçtiğimiz hafta Suudi Arabistan’da Ula’da gerçekleşen Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) zirvesine uzun bir aradan sonra davet edilen Katar Emiri ile Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Kuveyt arasında varılan uzlaşma anlaşmasıyla, sınırlar açıldı, diplomatik ve ticari ilişkiler yeniden başlatıldı.
Ancak açıklanan sonuç bildirisinde 2017 yılında gündeme getirilen ültimatomdaki koşulları Katar’ın kabul edip etmediği yer almadı. Dolayısıyla hâlâ bir pazarlık sürecinin devam ettiği, diğer konuların zamana yayıldığı söylenebilir!
Aslında KİK zirvesindeki bu uzlaşma büyük ölçüde ABD’deki yönetim değişikliği öncesinde Biden’ın Körfez ve Ortadoğu’ya dönük politikasında olası değişime hazırlık amacıyla biraz da zoraki gerçekleşmiş görünüyor!
İran ile varılan 5+1 Nükleer Anlaşması’ndan ABD’yi çeken ve İran’a yaptırımları devreye sokan Trump’tan sonra Biden yönetiminin Obama dönemindeki gibi İran ile yeniden ilişkileri rayına koyma yoluna koyma arayışına girmesi ihtimali mevcut. Ancak İran’ın uranyum zenginleştirme programına yeniden başladığını açıklaması ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun bunu teyit etmesi, Biden yönetimiyle İran’ı karşı karşıya getirebilir. Bu yüzden Körfez ülkeleri, İran ile ilişkileri devam eden Katar’ı yanlarına çekmeye yöneldiler. Uzlaşma sonrasında Katar, İran ile ilişkilerin düzeyini düşürmeye yönelebilir. Katar ayrıca bir süredir İsrail ile yakın ilişki içindeydi. Son dönemde İsrail ile Arap ülkeleri arasında art arda imzalanan anlaşmalara Katar’ın da katılması büyük ihtimal.
Bu anlaşma Türkiye açısından uzun süredir BAE, Bahreyn, Suudi Arabistan, Mısır ile olan ilişkilerdeki gerilimin, kopukluğun Katar üzerinden yeniden normalleştirilmesi olanağını sağlayabilir. Benzer şekilde İsrail ile de ilişkilerin tekrar başlatılmasına olumlu bir zemin hazırlayacaktır. Buna karşılık Katar, Müslüman Kardeşler ve Hamas’a destek konusunda mesafe koymaya yönelebilir. Dolayısıyla ilişkilerin normalleştirilmesi adına iktidarın İhvan ve Hamas konusundaki tutumunu gözden geçirmesini zorunlu kılacak bir tablonun ortaya çıkması ihtimali oldukça yüksek görünüyor!
5.Yunanistan ile İsrail arasında savunma alanındaki işbirliği ve ilişkilerin geliştirilmesi adımları hızlanıyor. Yunanistan’ın son dönemde silahlanmaya hız veren adımlarla farklı ülkelerden yaptığı alımlara İsrail ile 5 Ocak’ta açıklanan yeni anlaşma eklendi. Yaklaşık 2 milyar dolarlık anlaşmayla Yunanistan Hava Kuvvetleri’nin 10 adet son teknoloji savaş uçağı alımı ve Yunan pilotların eğitimi hayata geçirilecek.
İsrail’in özellikle savaş uçağı ve SİHA teknolojilerini satma konusunda çok titiz davrandığı, Türkiye’ye bu konuda oldukça sıkıntı yarattığı göz önünde tutulduğunda, şimdi Yunanistan’a yapılan bu satış ve yüksek teknoloji transferi ile pilotların eğitimi anlaşması iki ülke arasındaki ilişkilerin ileri boyutlara taşındığını gösteriyor.
Yunanistan, son dönemde Türkiye'yle sınırı gözetlemek ve Türkiye üzerinden Yunanistan’a kaçak göçü önlemek amacıyla İsrail'den insansız hava araçları (İHA) kiralıyor. Mısır da Doğu Akdeniz’de enerji ve askeri işbirliği amaçlı olarak Yunanistan ve GKRY ile anlaşmalara imza atarken, son olarak Yunanistan ile Deniz Sınırları Anlaşması’nı imzalayıp, parlamentosunda onayladı. Mısır-Yunanistan arasındaki bu anlaşma BM tarafından da onaylandı.
Hatırlanacağı gibi, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev Türkiye-İsrail arasında arabuluculuk önerisini gündeme getirmişti. Körfez ülkeleri ile Katar arasındaki anlaşmazlığı çözüme kavuşturan anlaşmanın imzalanmasından sonra Katar’ın da Türkiye-İsrail arasında ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinde arabulucu olabileceğini öngörmek yanlış olmaz.
Ancak Türkiye-İsrail ilişkilerinin rayına girmesi eş zamanlı olarak Türkiye-Yunanistan ve GKRY ilişkilerinin de düzeleceği anlamına gelmiyor. Özellikle Ege ve Doğu Akdeniz’de gerilimi besleyen sorunların çözümü için Türkiye-Yunanistan diyalogu gerekiyor. İktidar bu konuda Doğu Akdeniz’de tüm taraf ülkelerin katılımıyla uluslararası bir konferans düzenleme önerisini ortaya attı.
Yunanistan ve GKRY artık sorunu ikili ya da üçlü müzakere yoluyla ele almak yerine AB’yi devreye sokarak, DOĞU AKDENİZ-EGE meselesini bir TÜRKİYE-AB SORUNU konumuna getirmeyi hedefliyor. Bu da önümüzdeki dönemde söz konusu sorunlarda AB üyesi Yunanistan ve GKRY’ye tam destek açıklayan AB’nin Türkiye’nin muhatabı olacağını ve çözümün daha da zorlaşacağını işaret ediyor. AB ve ABD’yi yanına almanın ötesinde İsrail ve Mısır ile de ortaklaşa hareket eden Yunanistan ile GKRY’nin, Türkiye’yi yalnızlaştırma ve köşeye sıkıştırma adımlarına hız vereceklerini, öngörmek durumundayım!
6.Mısır, Trablus yönetimiyle yakınlaşma çerçevesinde üst düzey bir siyasi, askeri ve istihbarat yetkililerinden oluşan heyetle Trablus’a çıkartma yaparken, Libya İçişleri Bakanı Fethi Başağa uluslararası ajanslara yaptığı açıklamada Türkiye ile ortaklaşa büyük bir operasyona hazırlandıklarını terör örgütleri ve insan kaçakçılarını hedeflediklerini duyurdu!
Mısır’ın siyasi çözüm sürecinde gerçekleşen toplantılara ev sahipliği yapmasının ardından Tunus’ta devam eden müzakerelerde tarafların 2021 Aralık ayında seçim ve kalıcı ateşkes için anlaşmaya vardıkları açıklanmıştı. Bu anlaşma kapsamında ülkedeki yabancı askeri birliklerin ve paralı askerlerin üç ay içinde çekilmesi öngörülüyordu.
Geçtiğimiz hafta Libya İçişleri Bakanı ve Adalet ve İnşaat Partisi Başkanı Fethi Başağa yakında Türkiye ile birlikte ortak bir harekât başlatılacağını hedefin Batı Libya’daki insan kaçakçıları ve terör örgütleri olacağını açıkladı. Başağa, Avrupa ülkelerinden ve ABD’de göreve başlayacak Biden yönetiminden de kendilerine askeri destek gelmesini beklediğini, Libya’yı terör örgütleri ve insan kaçakçılarından arındırmak istediklerini kaydetti.
Türkiye’nin tezkereyi 18 ay uzattığı, Hafter ile karşılıklı suçlama ve saldırı tehditlerinin yaşandığı bir aşamada dikkat çekici bir hamle Mısır’dan geldi. Bugüne kadar Hafter ve Tobruk yönetimini destekleyen, Sirte ve Cufra’yı ‘kırmızı çizgi’ ilan eden Sisi, oldukça üst düzey bir Mısır heyetini Trablus’a göndererek UMH yönetimiyle diyalog ve ilişki süreci başlattı.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarıyla gerçekleştirdiği Trablus ziyaretinin hemen ertesinde UMH ile temaslar için Trablus’a gelen Mısır heyetinde dışişleri, silahlı kuvvetler ve istihbarat birimlerinin üst düzey yöneticileri yer aldı. Böylece Mısır Tobruk’taki yönetim ve Libya Ulusal Meclisi’nin (LUM), LUO’nun yanı sıra Trablus yönetimiyle diyalog başlatmış oldu. Türkiye ise LUM ile diyalogu reddediyor. Mısır heyetinin, Trablus yönetimine Sisi’nin Türkiye’den silah alımlarını durdurması, Libya topraklarında Türk askeri üslerine izin verilmemesi isteklerinin Sarrac’a iletildiği kaydedildi.
Bugüne kadar yoğun şekilde Doğu Libya’ya, Tobruk ve Hafter ile ilişkilere odaklanan Mısır’ın, şimdi Batı Libya ve Trablus yönetimiyle ilişkiye geçerek bu hamlesini diplomatik misyon açılışı ile sürdürmeye yönelmesi, Fransa, Rusya, BAE ve Suudilerin de desteğinin arkasında olduğu düşünüldüğünde önemli bir adımdır. Libya’da yeni ve sıcak gelişmelerin habercisi olarak görülmelidir!
7.Gelir İdaresi Başkanlığı’nın Servet Affı ve Varlık Barışı adı altında yürürlüğe giren yasal düzenlemeyle ilgili yayınladığı uygulama rehberine göre, Türk vatandaşı olmayanlara da yurt dışındaki kaynağı belirsiz, beyan edilmemiş varlıklarını Türkiye’ye getirme imkânı sağlanıyor. Valizlerle fiziki olarak para ve kıymetli maden, mücevher getirme olanağı tanıyan bu uygulamalar Türkiye’yi ‘Kara Para Cennetine’ dönüştürme adımıdır!
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) rehberine göre, yurtdışında dövizi serveti, beyan etmediği vergisi ödenmemiş kazancı bulunanlar, Türkiye’de vergi mükellefi ya da vatandaş olup olmadığına bakılmaksızın Türkiye’deki bir bankaya yapacağı bildirimle parasını transfer edebilecek. Bu varlıkla ilgili hiçbir sorgulama ya da vergi incelemesi yapılmayacak. Türk vatandaşı ya da yabancı uyruklu servet sahipleri dilerse, dövizini, altınını, mücevherini veya diğer menkul varlıklarını, bavullarla, çantalarla, kargo araçlarıyla ‘fiziki’ olarak da getirip gümrükten sorgusuz geçirecek. Bunun için sadece gümrüğe bildirimde bulunması ve gümrükten bir belge alması yeterli olacak.
1 Ocak’tan geçerli olmak üzere başlayan ve 30 Haziran’a kadar sürecek olan servet taşıma işlemlerine ilişkin başvurular doğrudan kişilerin kendisi tarafından değil, vekiller kanuni temsilciler tarafından da yapılabilecek. Bildirilen varlıklara ilişkin herhangi bir belge talep edilmeyecek. Bildirimler TL değeri üzerinden yapılacak. GİB uygulamasıyla yurtdışında sahip olunan mülkler, paraya çevrilerek varlık barışından yararlanabilecek. Kanunun çıktığı 17 Kasım itibarıyla yurtdışında dövizi, serveti, beyan etmediği varlığı bulunan bir kişi, Türkiye’de vergi mükellefi olmasa da varlık barışına başvurabilecek. Türkiye’deki bir bankaya yapacağı bildirim sonrası parasını aktarabilecek ve bu dövizle ilgili herhangi bir vergi hesaplanmayacak, vergi incelemesi yapılmayacak. Şirketlerin ortaklarının da yurt dışı hesaplarında bulunan döviz, altın, menkul kıymet vb. varlıklar aynı şekilde getirilebilecek. Yurtdışındaki varlıklar, yurtdışındaki bankalardan kullanılan ve 17 Kasım 2020 itibarıyla kanuni defterlerde kayıtlı olan kredilerin ödenmesinde de kullanılabilecek. Bu tip ödemelerde ise paranın Türkiye’ye getirilme şartı da aranmayacak.
İktidarın bugüne kadar yedi kez yürürlüğe koyduğu servet affı ile ülkeye giren kayıt dışı para, döviz, varlıkların tutarı bilinmiyor. Bunlar şeffaf şekilde Maliye verilerinde görünmediği gibi kamuoyuna da açıklanmıyor. Kaynağı belirsiz ya da yurt dışına çıkarılan servetlerin getirilmesi için servet sahiplerine tanınan bu dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, vergi-sorgu-bildirim muafiyetleri iktidarın tercihinin kimlerden yana olduğunun en somut kanıtıdır!
8.TÜİK ve Ticaret Bakanlığı işbirliği ile hazırlanan dış ticaret verilerinin Aralık 2020 aylık ve yıllık sonuçları açıklandı. İktidarın her dediğini sorgusuz alkışlayan Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), ‘Salgına rağmen rekor ihracat, Türkiye dış ticarette pozitif ayrıştı’ açıklamalarıyla gerçek tabloyu kamuoyundan saklıyor! 50 milyar dolara yaklaşan DIŞ TİCARET AÇIĞI aynı zamanda CARİ AÇIK riskini de büyütüyor!
2020 Aralık ayında 17,8 milyar dolar olarak gerçekleşen aylık ihracat, 2019’un aynı ayında 15,4 milyar dolar olan ihracata kıyasla yüzde 16’lık bir artışı ifade etmektedir ve bugüne kadar aylık düzeyde gerçekleşen en yüksek aralık ayı ihracatıdır. Oysa asıl bakılması gereken veri, 2020 yıllık ihracat tutarıdır.
2020 toplam ihracatı 2019’un 180,8 milyar dolarlık yıllık ihracat toplamına kıyasla yüzde 6,26 düşüş göstererek 169,5 milyar dolar tutarında gerçekleşti. Salgın sürecine, ihraç pazarını oluşturan başta AB pazarı olmak üzere diğer ülkelerde COVID19 nedeniyle uygulanan sınır kapatma ve seyahat yasaklarına rağmen 169,5 milyar dolar azımsanmayacak bir ihracattır. Ancak söylendiği gibi rekor bir ihracat değildir.
Hatta İktidar, OVP’de yer alan 2023’te 500 milyar dolarlık ihracat hedefinden sessizce vazgeçmiştir!
2020 yılının toplam tutarında ihracatta azalma olmasına rağmen ithalatta yüzde 4.32’lik bir artış yaşandı. 2019’da 210,3 milyar dolar olan toplam ithalat 2020 yılında 219,4 milyar dolara yükseldi. Bu gelişmelerin sonucu olarak da esas önemli değişken olan dış ticaret açığı yüzde 69,1 artışla 29,5 milyar dolardan bu yıl 49,9 milyar dolara yükseldi!
Türkiye ekonomisinin büyümediği dönemlerde hem dış ticaret açığı hem de cari açık azalıyor, bu olağan bir durum. Oysa geçen yılın verilerinde büyümeden, üretim artışı ve ihracat artışından kaynaklanan bir dış ticaret açığı söz konusu değil. Yıllık 50 milyar dolara varan dış ticaret açığına karşılık Türkiye ekonomisi hem büyümedi hem de ihracatı geriledi.
Ekonomik büyümenin pozitif ve yüksek oranlı olduğu yıllarda Türkiye ekonomisi üretim ve ihracat artışı, ekonomideki dinamizm nedeniyle yüksek dış ticaret açığı ve cari açık vermektedir. Oysa 2020 yılında salgın nedeniyle sert biçimde daralan, eksi büyüyen bir ekonomik tablo ortada. Yapılan öngörüler yılsonu büyüme hızının ekside kalacağı en iyimser tahminler ise yüzde 0,5 ya da 0 düzeyinde bir büyüme olacağı yönündedir!
9.Yıllık ihracat gerilerken, ithalatın artmış olması yaklaşık 25 milyar dolara ulaşan ve üretken olmayan Altın İthalatından kaynaklanmaktadır. 2019 yılında toplam 13,4 milyar dolar olan kıymetli metal ithalatı, 2020 yılında toplam 26,6 milyar dolara ulaştı. Kıt döviz kaynaklarının servet biriktirme amaçlı ithalat için kullanılması, ekonomiye ve ekonomi yönetimine güvensizlikten kaynaklı korunma kalkanıdır!
Geçmiş dönemlerde dış ticaret açığındaki ve ithalattaki artışın en önemli nedeni sanayide ve ihracata dönük üretimde kullanılan ara malı, hammadde, yatırım malı ithalatı idi. Hem büyümenin olmadığı hem de yüksek dış ticaret açığının verildiği 2020 ithalat tablosuna bakıldığında ‘kıymetli taşlar ve metaller’ ilk sırada.
2020 yılında toplam 26,6 milyar dolara ulaşan kıymetli metal diğer deyişle altın ithalatında neredeyse yüzde 100’e varan 13,2 milyar dolarlık bir artış söz konusu. Bir önceki yıla göre 2020’nin toplam ithalatındaki artışın 9,1 milyar dolar olduğunu düşündüğümüzde altın ithalatındaki 13,2 milyar dolarlık artış olmasaydı, toplam ithalat azalacak, dış ticaret açığı da daha düşük olacaktı.
Üretken olmayan, bir kısmı işlenerek ihraç edilen, ancak büyük bölümü servet biriktirme amaçlı satın alınarak yastık altında ya da bankalardaki altın hesaplarında tutulan altın ithalatına kısıtlı döviz kaynaklarımıza ve Merkez Bankası rezervlerinin eksiye düşmesine rağmen ödediğimiz 26,6 milyar doların gerisinde yatan tercih ya da eğilim nereden kaynaklanıyor?
Öncelikle Kasım ayındaki ekonomi yönetimi değişikliğine kadar uygulanan ‘Faiz sebep enflasyon neticedir’ yaklaşımıyla enflasyonun altında ve zorla düşük tutulan faizler nedeniyle tasarruf sahipleri yatırımlarında, enflasyona karşı korunma amacıyla büyük ölçüde TL’den kaçıp döviz ve altına yöneldi. Döviz ve altına olağanüstü yüksek talep oluştu. Bankalarda üst üste rekor kıran döviz hesaplarındaki ve altın hesaplarındaki yükseliş bunun göstergesi.
Buna ilave olarak normalleşmeye erken geçişle birlikte ekonomiyi canlandırmak gerekçesiyle başta kamu bankaları olmak üzere düşük faizle dağıtılan kredilerle sağlanan kredi genişlemesinde de pek çok bireysel ve kurumsal yatırımcı kamu bankalarından aldıkları düşük faizli kredilerle altın ve döviz alımına gitti. İktidar adeta krediye erişebilen dar bir kesime altın ve döviz alıp istiflemesi için para dağıtmış oldu!
Üstelik MB ve BDDK’nın bankacılık mevduat verilerine yansıyan kayıtlı altın ve döviz hesabı rakamlarının dışında en az bir bu kadar daha yastık altı altın ve döviz tasarrufu olduğu yönünde projeksiyonlar yapılıyor.
Yastık altı altın miktarı 250-280 milyar Euro olarak tahmin ediliyor, ülkenin GSYH’nın % 40’ına karşılık geliyor.
İktidarın bir yandan düşük faiz diğer yandan kamu bankaları ve Merkez Bankası rezervlerini satarak döviz kurlarını baskılama çabası tüm yönlerden ters teptiği gibi yükselen kurlarla ihracatı patlatacağı iddia edilen ‘rekabetçi kur’ politikası da fiyasko ile sonuçlandı.
Kıt döviz kaynaklarının 26,6 milyar doları üretken olmayan altın ithalatına giderken, MB’nin 128 milyar dolar bulan döviz rezervleri de kurudu ve eksiye düştü.
Ekonomik büyümenin eksi olduğu bir yılda 50 milyar dolara varan bir dış ticaret açığı verildi. Muhtemelen bunun cari açığa yansımasıyla 2020 yılında rekor düzeyde bir cari açık verilecek. Cari açık tutarı en az 40-45 milyar dolarla yılı kapatacak.
Salgın koşullarında dış ticaretteki olumsuz tabloya nispeten anlayışla yaklaşmak olanaklı olsa da asıl iktidarın ve ekonomi yönetiminin uyguladığı faiz-döviz-kredi politikalarının bu tabloya ağır hasar verdiğini, ülkenin kısıtlı döviz kaynaklarının böylesine ağır hasarlı bir ekonomik süreçte üretken olmayan, servet biriktirme amaçlı tüketildiğini tespit etmek durumundayız!
10.Aralık ayı son haftasında yapılan elektrik, doğal gaz, köprü geçiş ücretleri, alkollü içkilerde ÖTV artışları Aralık ayı ve dolayısıyla 2020 yıllık enflasyonuna yansımadı. Böylece hem yıllık enflasyon düşük gösterildi hem de memur, işçi, esnaf ve çiftçi emeklilerinin maaş zamları en az 3 puan gasp edildi. TÜİK’in yüzde 25,1 olarak açıkladığı Yİ-ÜFE ile TÜFE arasındaki 11 puana yaklaşan fark, enflasyonun yükselişini sürdüreceğini gösteriyor!
TÜFE Aralık ayında yüzde 1,25, 2020 yılının tamamı içinse yüzde 14,6 olarak gerçekleşti. TÜFE/Yİ-ÜFE makasının yaklaşık 11 puan açılmış olması üretici fiyatlarındaki kur ve maliyet artışı kaynaklı fiyat yükselişlerinin tüketici fiyatlarına, perakende fiyatlara yansımadığının göstergesi.
Bir yandan tüketici enflasyonu yükselişini sürdürecek diğer yandan Yİ-ÜFE’deki artışlar TÜFE’ye yansıtılacak.
Gıda fiyatlarının Mayıs-Haziran aylarında tarla-bahçe ürünlerinin pazara inmesi ve bollaşmasıyla düşmesi söz konusu olabilir.
Salgın nedeniyle üretimdeki düşüş, tedarik zincirlerindeki aksaklıklar üretimin raflara ulaşımını kısıtlıyor. Gıda enflasyonunda çok ciddi düşüşler bekleme ihtimalini azaltıyor.
Asıl önemlisi,
Aralık ayının son haftasında yapılan zamlar gerek Aralık gerekse 2020 yıllık enflasyonuna yansımadı!
Söz konusu enflasyon verileri esas alınarak enflasyon farkıyla birlikte memur ve memur emeklilerine yapılan yüzde 7,6’lık, işçi, esnaf, çiftçi emeklilerine yapılan yüzde 8,6’lık zam gerçek enflasyonun altında tutularak milyonlarca dar gelirli çalışanın, emeklinin en az 2-3 puanlık maaş artışı hakkı gasp edildi!
Gerek TÜFE/Yİ-ÜFE farkının gerekse gıda, dayanıklı eşyadaki yüzde 30’u aşan fiyat artışlarının ve nihayet yılın son haftasına sıkıştırılan zamların yansımasıyla Ocak ayı enflasyonunun yüksek çıkması, yıllık enflasyonun yüzde 16’ya yaklaşması söz konusu olabilir.
Nitekim ülkemizin önde gelen iktisatçı, istatistikçi bilim insanlarının oluşturduğu Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENA Grup) hesabına göre Aralık’ta aylık tüketici enflasyonu yüzde 4,08 arttı ve 2020 yılı enflasyonu oranı yüzde 36,72 oldu.
TÜİK ile ENA Grup enflasyon hesapları arasında yüzde 150’ye varan bir farkın oluşması, halkın, tasarruf sahibinin, yatırımcının neden TÜİK’in hesabına güvenmediğini ve bu hesaba dayanarak artırılan faizlere rağmen TL’ye geçmediğini, iktidarın ekonomik söylem ve eylemlerine inanmadığını da açık şekilde ortaya koyuyor!
Halen yüzde 14,6’lık yıllık resmi enflasyona kıyasla 2,4 puan pozitif olan yüzde 17 oranındaki politika faizine rağmen, 31 Aralık haftasında da döviz hesapları artmaya devam etti. MB’nin 21 Ocak’ta yapacağı 2021 yılının ilk Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında mevcut faizi sabit tutması olağan görülebileceği gibi önden yüklemeli nispi bir faiz artışına gitmesi de şaşırtıcı olmaz.
11.İngiltere ile Türkiye arasında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) Türkiye ekonomisi adına önemli bir adımdır. Türkiye-AB arasındaki Gümrük Birliği Anlaşması (GBA) olanaklarının, İngiltere’nin AB’den ayrılmasıyla ortadan kalkacağı dikkate alındığında, süreç bu noktaya gelmeden STA’ya imza atılması, 17 milyar dolara ulaşan ikili ticaretin güvenceye alınmasını, yeni imkânların yaratılmasını sağlayacaktır.
Brexit anlaşması çerçevesinde 1 Ocak 2021 itibarıyla AB’den ayrılan İngiltere’nin yıl sona ermeden AB ile ticaret anlaşması imzalaması ve hemen ertesinde de Türkiye ile İngiltere arasında STA imzalanması ekonomimizin karşı karşıya kalabileceği çok ciddi kayıpların önlenmesi, aksine yeni imkân ve fırsatların yaratılması yönünden olumlu ve somut bir adımdır.
Türkiye-İngiltere arasında yıllık asgari 17-19 milyar dolar arasındaki ticaret hacmi yılın son gününde imzalanan bu STA ile güvence altına alındı. Anlaşma ile Türkiye açısından Gümrük Birliği'nin (GB) kazanımları korunmuş oldu.
Şayet STA imzalanmamış olsaydı, İngiltere pazarına yapılan beyaz eşyadan, elektrikli ev aletleri, elektronik cihaz ve televizyonlardan otomobile, tekstilden gıda ürünlerine kadar yüzlerce Türk ihraç ürünü ek gümrük vergisine tabi olacaktı.
Ancak asıl daha da önemlisi İngiltere ile imzalanan bu STA ile İngiltere’nin STA imzaladığı pek çok başka ülke pazarının, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) ülkeleri pazarlarının da Türkiye’ye açılmasıdır. İki yıl içinde STA’nın kapsamının daha da genişletilmesi olanakları iki ülke arasında müzakere edilecek.
Bu süreçte karşılıklı ticari çıkarları azami düzeye çıkartacak mekanizmaları kurma başarılırsa söz konusu STA ülkemiz ekonomisi ve ihracatımız, İngiliz yatırımlarının Türkiye’ye çekilmesi, İngiltere’de Türk girişimciler tarafından yapılacak yatırımlara ve burada üretilecek ürünlerin daha geniş pazarlara ulaşmasına zemin yaratılacaktır.
İngiltere ile imzalanan STA, dört yıldır AB’nin askıya aldığı GB Anlaşması’nın revizyonu konusunda da Türkiye’yi avantajlı konuma getirecek, AB’yi bir an evvel masaya oturmaya ikna edici rol oynayacaktır. Bu noktada Türkiye’nin talebi GB anlaşmasını revize etmek değil, AB ile STA imzalamak olmalıdır!
1995 yılında imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması nedeniyle Türkiye, AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA’lardan yararlanamıyor. Tüm ülkelerle ayrıca STA imzalaması gerekiyor. Buna karşılık AB’nin STA imzaladığı tüm ülkelere pazarını açmak zorunda kalıyor. AB’nin aldığı siyasi ve ekonomik kararlar Türkiye için bağlayıcı oluyor.
İngiltere ile yapılan STA aynı zamanda Türkiye’nin İngiltere ile ticaret dışında siyasi, askeri ve diplomatik ilişkilerini de genişletip, derinleştirmesinin bir aracı olarak görülmelidir. Gerek tarihsel bağların ilişkilere kattığı çok boyutluluk gerekse İngiltere’nin küresel ticaret ve finans piyasalarındaki önemli etkinliği, bu açıdan Türkiye’ye önemli fırsatlar sağlayabilir.
12.Hazine ve Maliye Bakanlığı, 4 ve 5 Ocak’ta art arda dört borçlanma ihalesi gerçekleştirdi. Bankalar ve borç verenlerden alınan Rekabetçi Olmayan Teklif (ROT) satışları da dahil olmak üzere geçtiğimiz hafta gerçekleşen ihalelerde oldukça yüklü borçlanma tutarına ulaşıldı! Hazinenin yaklaşık 20 milyar TL borçlanmaya gitmesi, kaynak sıkıntısının ve bütçe imkânlarının zorlu bir tablo ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor!
Hazine, dört ihalede ROT satışlarla birlikte toplam 16 milyar 749,8 milyon TL net satışın yanında 5 Ocak’taki ek satış ile birlikte toplam borçlanma kağıdı ve tahvil ihracı tutarını 18 milyar 339,9 milyon TL'ye yükseltti. Hazinenin piyasadaki tüm parayı emercesine gerçekleştirdiği bu yüklü borçlanmalar açıklanan aylık borçlanma programı çerçevesinde sıklıkla yinelenecek.
Daha yılın başında yaklaşık 20 milyar TL borçlanmaya gidilmesi, hazinenin sıkıntılı bir kaynak sorunu ile karşı karşıya olduğunu, ilk günden borca ihtiyaç duyulduğunu işaret ediyor.
Yüksek faizle yüksek tutarlı borçlanmalar, bütçe ve diğer kaynakların borç faizlerinin ödenmesi, vadesi gelen borçların yeniden borçlanılarak kapatılması ve vadelerinin uzatılması yoluna gidildiğini gösteriyor.
İç ve dış borç tablosunun olağanüstü kabarmasına karşılık yürütülen bu yeniden borçlanmalar ülke kaynaklarının borç ve faize tahsis edildiğinin, milyonlarca vatandaşın yaşamına, refahına ayrılacak kaynak bulunamadığının en somut göstergesidir!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
11 OCAK 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap