Şüpheli şahıs babası polis olduğu için gözaltına bile alınmadı

CHP Genel Koordinatörü ve Genel Başkan Başdanışmanı, İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

Toprak, “Artık cezasızlık, yaptırımsızlıkla cesaretlendirilen şiddet, saldırı, taciz, tecavüz, cinayet faillerine karşı toplum sosyal medya kampanyalarıyla isyanını, tepkisini dillendirmek dışında seçeneksiz kalmaktadır” dedi.

Toprak haftalık raporunda, “Aylardır kayıp olan üniversite öğrencisi Gülistan Doku olayında şüpheli olarak ismi geçen şahıs babası polis olduğu için gözaltına bile alınmazken, pek çok şiddet, tecavüz, istismar, cinayet zanlısı mahkemelerde iyi hal indiriminden yararlandırılarak kısa sürede tahliye edilmektedir” ifadelerini kullandı.

Bugüne kadar birçok kez dile getirilen, Cumhurbaşkanının da ‘Meclis kabul ederse ve önüme gelirse ben onaylarım’ dediği idam cezası için iktidar ortaklarından şimdiye kadar bir yasa teklifi gelmiş değil. AK Parti Grup Başkanvekili de iktidar ortağının attığı pası alıp, ‘Vatandaşlarımız idam cezası istiyorsa biz de parlamentoda bunun gereğini yapmak zorundayız’ diyerek tartışmaya destek veriyor.

“Kadına-çocuğa karşı şiddeti, cinsel istismar ve ayrımcılığı yasaklayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartışan bir iktidarın şimdi bu suçlar için idam cezasını gündeme taşıması samimiyetsiz bir siyasi manevradır!” diyen CHP Milletvekili Erdoğan Toprak’ın üç başlık altında topladığı açıklamasının tamamı şöyle:

 

İÇ POLİTİKA

  1. İktidarın idam cezasını gündeme taşıması, “samimiyetsiz” bir siyasi manevradır!

DIŞ POLİTİKA

  1. AB Konseyi Başkanı Charles Michel’den “Havuç-Sopa” hadsizliği!
  2. İktidar sözcüleri, AB’nin yaptırım tehditlerine karşı mülteci anlaşmasını “pazarlık” unsuru olarak dile getiriyorlar!
  3. İsrail-BAE arasındaki anlaşmaya Suudi Arabistan’dan “Hava Sahası” desteği!
  4. Kosova İsrail’i tanıyacağını, Sırbistan da büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını açıkladı!
  5. ABD-Fransa-İsrail’in Kuzey Suriye’de Özerk Kürt Bölgesi kurulması girişimlerine Rusya da destek veriyor!
  6. Moskova görüşmeleri, Rusya’nın Kürtleri Cenevre Süreci’ne katma hedefinin ciddi bir adımıdır!
  7. ABD, 33 yıldır Güney Kıbrıs’a uyguladığı silah ambargosunu kaldırıyor!

EKONOMİ

  1. Ağustos’ta ihracat yüzde 5,7 geriledi. İktidarın rekabetçi kur iddiası çöktü!
  2. Fitch Ratings, 20 Türk Bankası ve Varlık Fonu’nun görünümünü negatife çevirdi!
  3. Ağustos’ta aylık yüzde 0,86, yıllık yüzde 11,77 olarak açıklanan TÜFE, piyasa ve pazar gerçekleriyle örtüşmüyor!
  4. Türkiye ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde yüzde 9,9 küçüldü!
  5. Gerçek küçülme gizlenirken, milyonlarca gerçek işsiz yine TÜİK verilerine yansımayacak!
  6. 2. Çeyrek büyüme verileri Türkiye ekonomisi için iki büyük riskin sinyalini veriyor!

1.Kadına-çocuğa karşı şiddeti, cinsel istismar ve ayrımcılığı yasaklayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartışan bir iktidarın şimdi bu suçlar için idam cezasını gündeme taşıması samimiyetsiz bir siyasi manevradır!

Ağır iç ve dış sorunların, ekonomik çöküşün toplumsal ve insani tepkilerin üzerini örtmek, iktidara yönelik eleştirileri gözden uzak tutmak için son aylarda sıkça yinelenen gündem değiştirme stratejisinde yeni bir konu başlığı açılmak istenmektedir. Çoklu Baro, Ayasofya, internet ve sosyal medya yasakları, Karadeniz’de müjde gibi sadece son birkaç örneğin ardından yeniden idam cezasının ortaya atılması iktidarın kendi içindeki danışıklı hamlelerinden birisidir. Bugüne kadar birçok kez dile getirilen, Cumhurbaşkanının da ‘Meclis kabul ederse ve önüme gelirse ben onaylarım’ dediği idam cezası için iktidar ortaklarından şimdiye kadar bir yasa teklifi gelmiş değil. AK Parti Grup Başkanvekili de iktidar ortağının attığı pası alıp, ‘Vatandaşlarımız idam cezası istiyorsa biz de parlamentoda bunun gereğini yapmak zorundayız’ diyerek tartışmaya destek veriyor.

2011 yılında ilk imzayı Türkiye’nin attığı kadın ve çocukların korunması, kadına, çocuklara yönelik şiddet, istismar, cinsel taciz, aile içi şiddetin, cinsel ayrımcılık ve cinayetlerin önlenmesini içeren İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi kendi içinde gündemine alarak savunan iktidarın, şimdi aynı gerekçelerle bu suçlar için idam cezasını önermesi inandırıcı değildir.

Kaldı ki, mevcut yasaların yargı makamlarınca tam olarak uygulanması durumunda bile bu ve benzer pek çok suçun önlenmesi, cezasız kalmaması olanaklı iken yaşanan gerçekler iktidarın bu konudaki samimiyetsizliğini sergilemektedir. Pek çok kadın cinayetinde polise savcılıklara yapılan başvuruların sonuçsuz kaldığı, koruma taleplerinin, uzaklaştırma taleplerinin uygulanmadığı, faillerin yargı kararlarına rağmen rahatlıkla bu eylemleri gerçekleştirdikleri ortadadır.

Artık cezasızlık, yaptırımsızlıkla cesaretlendirilen şiddet, saldırı, taciz, tecavüz, cinayet faillerine karşı toplum sosyal medya kampanyalarıyla isyanını, tepkisini dillendirmek dışında seçeneksiz kalmaktadır.

Aylardır kayıp olan üniversite öğrencisi Gülistan Doku olayında şüpheli olarak ismi geçen şahıs babası polis olduğu için gözaltına bile alınmazken, pek çok şiddet, tecavüz, istismar, cinayet zanlısı mahkemelerde iyi hal indiriminden yararlandırılarak kısa sürede tahliye edilmektedir.

Küçücük kız ve erkek çocuklarının dini cemaat, tarikat okullarında, iktidara yakın vakıf yurtlarında, dergâhlarda maruz kaldığı taciz ve tecavüzlerin, cinsel istismarların üzeri örtülürken, kanıtlı belgeli haberlere mahkemelerce erişim yasağı getirilmektedir. Aksine bu haberleri yazan gazetecilere, yayın organlarına davalar açılmaktadır.

Yasaların adil ve ödünsüz uygulanması, suçun cezası kalmamasıyla bile pek çok olayın önlenmesi mümkündür. Kadına ve çocuğa şiddet, istismar, tecavüz suçlarının cezalarının ağırlaştırılması konusunda ise iktidarın meclis önüne getireceği her türlü düzenlemeye sonuna kadar desteğimizi peşinen vurgulamak isterim.

İdam cezasının geri getirilmesi Türkiye’nin 1954 yılında imzalayıp mecliste onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden (AİHS) çekilmesi anlamına gelmektedir. Bunun sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) ve Avrupa Konseyi’nden çıkarılmak, bu uluslararası kurumlardaki üyeliğin askıya alınması ve dışlanmaktır. Tabii ki aynı zamanda AB’ye tam üyelik adaylığının rafa kaldırılması, müzakerelerin sonlandırılması, Avrupa Kurumlarından Türkiye’nin çıkartılması, Gümrük Birliği Anlaşması’nın askıya alınmasıdır. Bütün bu süreçlerin Türkiye’ye çok ağır siyasi, ekonomik, diplomatik bedelinin olması kaçınılmazdır.

Meclisteki sayısal çoğunlukları idam cezasını getirmek için yeterli olabilir. Ancak anayasamızın 15’inci maddesi böyle bir düzenlemenin geriye yürümesini önlemektedir.

İdam cezası tartışması açarak gündemi değiştirmeye çalışmak yerine iktidarın öncelikle yapması gereken, emrindeki kolluk güçlerinin, polisin, jandarmanın bu tür olaylarda görev ve sorumluluğunu tam olarak yerine getirmesini, koruma, uzaklaştırma kararlarının gereğinin hayata geçirilmesini sağlamak, bunun için siyasi iradesini açık ve net biçimde ortaya koymaktır.

2.Doğu Akdeniz’deki Türkiye-Yunanistan gerilimine karşı geniş katılımlı bir konferans yapılmasını öneren AB Konseyi Başkanı Charles Michel’den “havuç-sopa” hadsizliği!

Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Charles Michel’in, Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilimi düşürmek için çok taraflı bir konferans toplanmasını önereceklerini açıklaması bölgedeki tansiyonun düşürülmesi açısından olumlu bir girişim olarak görülebilir. Ancak bunu yaparken AB’nin Türkiye’ye karşı 24-25 Eylül’deki AB liderler zirvesinde “havuç ve sopa” politikasını belirleyeceğini ifade ederek tehdit vurgusu yapması kabul edilemez. Bu açıklama en hafif tabirle diplomatik nezaketsizliktir.

AB Konseyi Başkanının açıklamalarından ve gündeme getirdiği uluslararası konferans gündemine ilişkin önerilerinden anlaşıldığı kadarıyla yapılması planlanan bu geniş katılımlı konferans tamamıyla Yunanistan-Güney Kıbrıs tezlerinin desteklenmesi, resmileştirilmesi ve Türkiye’nin mahkûm edilerek yalnızlaştırılması amacını taşıyor.

Almanya Başbakanı Merkel’in tüm AB üyelerinin Yunanistan’ın yanında yer alma yükümlülüklerinin olduğunu açıklamasının ardından AB Konseyi başkanı Charles Michel’in de aşağılayıcı bir şekilde Türkiye’ye karşı “havuç-sopa” politikasının ele alınacağını duyurması söz konusu toplantılarda Türkiye’yi tavize ikna edecek bazı önerilerin gündeme getirileceğini gösteriyor.

Bunlar arasında 2016’daki darbe teşebbüsü ve ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları, çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) nedeniyle Türkiye’nin hızla AB kriterlerinden ve demokratik ilkelerden uzaklaştığı gerekçesiyle askıya alınan vize serbestisi, Gümrük Birliği Anlaşması Revizyonu müzakerelerinin başlatılması önerileri yer alabilir.

Yine uzun süredir dondurulmuş vaziyetteki tam üyelik müzakereleri çerçevesinde bir ya da iki yeni fasılın açılması gündeme getirilebilir. Ayrıca Mülteci ve Geri Kabul anlaşmasının revizyonuyla Türkiye’ye sağlanacak AB mali desteğinin artırılması tarzında bir yaklaşım sergilenebilir.

Bu sıraladıklarım Michel’in ifadesiyle Türkiye’nin önüne konulacak “havuçlar” olabilir. Sopaların ne olabileceğinin işaretlerini ise daha önce Avrupa Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Komiseri Josep Borrell yaptığı açıklamalarda dile getirmişti. Bunlar arasında; Türk ihraç ürünlerine kısıtlama getirilmesi, AB limanlarının Türkiye’ye kapatılması, Avrupa bankaları ve kurumlarından kredi ve finansın kesilmesi, AB ülkelerine ait teknoloji ve lisansların Türk şirketlerince kullanılmasının yasaklanması, bazı Türk şirketlerine ve kişilere yaptırım uygulanması, banka hesapları ve mal varlıklarının bloke edilerek dondurulması gibi yaptırımlar sıralanıyordu.

Tabii bu yaptırım listesinin bir anda tamamıyla uygulamaya konulması beklenmemeli. Dış ticaretinin ve ekonomik ilişkilerinin yüzde 60’ından fazlası AB ülkeleriyle olan Türkiye açısından üstte sıralanan tüm yaptırımların aynı anda uygulamaya konulması ağır bir ekonomik felakete yol açabilir.

3.İktidar sözcüleri AB’nin bu açıklamaları ve yaptırım tehditlerine karşı geri adım atılmayacağını söylerken bir yandan da mülteci anlaşmasını bir karşı tehdit unsuru olarak dile getiriyorlar!

Bu yöntem daha önce geçtiğimiz Şubat ayında denendi. Yunanistan ve Bulgaristan sınır kapıları açılarak mültecilerin geçişlerine, sınırdaki ara bölgede yığılmasına imkân sağlandı. Ancak gerek Yunanistan gerekse Bulgaristan sınır kapılarını tümden kapatınca binlerce mülteci kış koşullarında ara bölgede günlerce bekledi. Özetle bu hamle sonuç vermediği gibi insan tacirlerinin türemesine zemin yarattı. Sonrasında da bu binlerce kaçak mülteci yine Türkiye’ye geri döndü ve konu gündemden düştü. Yunanistan korona nedeniyle kapattığı sınır kapılarını, liman ve havaalanlarını 1 Temmuz’da açma kararı almasına karşılık Türkiye sınırını hâlâ tam olarak açmış değil. Bu arada AB Özel Sınır Gücü (Frontex) tarafından da Yunanistan sınır bölgelerine takviye birlikler gönderildi, adalara geçişe karşı da önlemler artırıldı. Dolayısıyla AB’nin yaptırım tehditlerine karşı yeniden mültecilerin koz olarak masaya sürülmesi, ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanların çaresizliğinin siyasi-diplomatik restleşmelere konu edilmesi kanımca insani bir yaklaşım değil ve Türkiye’yi uluslararası kamuoyu nezdinde sıkıntıya sokabilecek bir adım olur.

Nitekim Cumhurbaşkanının ve iktidar sözcülerinin giderek daha ılımlı ifadelere yönelmeleri, Güney Kıbrıs haricinde tüm ülkelerle masaya oturmaya hazır olduklarını ifade etmeleri iktidarın Doğu Akdeniz yaklaşımında bir yumuşamanın, diyaloga açık olunduğunun işareti olarak görülmeli. Çözümün diyalog, müzakere ve diplomasiden geçtiği anlaşılmalı.

AB’nin hem soruna tek yanlı ve Yunanistan-Güney Kıbrıs gözlüğüyle bakarak Türkiye’yi cezalandırma yoluna gidip hem de mülteciler başta olmak üzere başka alanlarda Türkiye ile işbirliği yapmayı düşünmesi gerçekçi ve akılcı bir tutum olmayacaktır.

4.İsrail-BAE arasındaki anlaşmaya Türkiye ve İran dışında itiraz gelmezken, diğer Arap ülkeleriyle de İsrail’in anlaşma yoluna gideceği anlaşılıyor. Süreç Türkiye’nin yalnızlaşmasına doğru ilerliyor!

İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında ilişkilerin normalleşmesi anlaşmasına varıldığının duyurmasının ardından bölgemizde gelişmeler yaşanıyor, İsrail lehine yeni adımlar geliyor. ABD arabuluculuğunda yapılan anlaşmanın ardından Suudi Arabistan İsrail’den BAE'ye yönelik tüm uçuşlara hava sahasının açık olacağını duyurdu. İsrail uçaklarının uçuş süreleri Suudi Arabistan’ın bu kararıyla en az 4-5 saat kısalmış oldu.

İsrail-BAE arasındaki normalleşme anlaşması 1967’deki Arap-İsrail savaşından bu yana bölgedeki en köklü siyasi-askeri-diplomatik değişim. İsrail ile savaşan Mısır ve Ürdün daha önce yenilgiyle biten savaşların sonunda yapılan barış ya da ateşkes anlaşmalarıyla bu ülke ile anlaşmışlardı. İsrail ile Mısır arasında siyasi-ekonomik ve diplomatik ilişkileri başlatan 1978 tarihli Camp David anlaşmasına imza atan eski Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat daha sonra uğradığı bir suikastta öldürülmüş yerine gelen Hüsnü Mübarek de İsrail ile anlaşmayı ve ilişkileri sürdürmüştü.

Şimdiki Sisi yönetimi de İsrail ile siyasi ve ekonomik açıdan iyi ilişkilere sahip. Bölgede bulunan İsrail doğalgazının uluslararası piyasalara ihracı ve boru hattıyla Mısır’a taşınması konusunda iki ülke arasında 15 yıl süreli milyarlarca dolarlık anlaşma imzalandı.

Dolayısıyla İsrail-BAE anlaşması, İsrail’in savaş halinde olmadığı ancak siyasi-ekonomik-diplomatik ilişkisi olmayan, İsrail’i tanımayan bir Arap ülkesi ile yapılan ilk anlaşma olması açısından önemli. Şimdi bu anlaşmayı diğer Körfez emirliklerinin izlemesi ve yakında Bahreyn ve Umman ile de İsrail arasında benzer anlaşmalar yapılması beklentisi öne çıkmış durumda.

Anlaşmaya Filistin Davası’na ihanet gerekçesiyle karşı çıkan ve “yok hükmünde” olduğunu ilan eden Türkiye’nin yanı sıra İran da tepki göstermişti. Arap ülkelerinde giderek değişen “tehdit ve düşman” algısında İsrail’in yerini Türkiye ve İran almış görünüyor.

İran ve Türkiye farklı gerekçelerle anlaşmaya tepki gösteriyor. Sünni-Selefi-Vahhabi Suudi Arabistan ve Körfez emirlikleri, İran’ı Şii yayılmacılığı ve Hizbullah’a verdiği destek açısından tehdit olarak görüyor ve bu yüzden de ABD-İsrail desteğini arkasına almak üzere İsrail ile işbirliğine gidiyor.

Bu ülkeler Türkiye’deki iktidarı ise hemen hepsinin terör örgütü kabul ettiği Müslüman Kardeşler/İhvan yapılanmasına destek verdiği, Yeni Osmanlı planları izlediği için kendilerine karşı tehdit şeklinde değerlendiriyor. Türkiye ile birlikte hareket eden Katar dışındaki Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yönelik bu saflaşmasında Mısır ve Ürdün de yer alıyor.

Her ne kadar Türkiye tarafında yer alsa da Gazze’de İsrail ile Hamas arasında imzalanan son ateşkes anlaşmasında Katar’ın üstlendiği rol dikkate alındığında, müzakerelerin İsrail ile Katar arasında yürütüldüğü ve Katar’ın Hamas’ı anlaşmaya ikna ettiği göz önünde tutulduğunda, bu saflaşmada Katar her an yer değiştirebilecek bir konumda görünüyor. Gazze şeridinin finansörlüğünü Katar yürütüyor ve ödemeler İsrail hükümetinin, Mossad’ın bilgisi dahilinde yapılıyor.

Bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyasında bir Kuzey-Güney ayrışmasının oluşmaya başladığını, İsrail-BAE anlaşmasıyla bu bloklaşmanın belirginleştiğini söyleyebilirim. Suudi Arabistan, Körfez Emirlikleri, Bahreyn, Umman, Kuveyt, Mısır’ın da dahil olduğu, İsrail ile yakınlaşan Güney Bloku’na karşılık Kuzey’de ise bu blokun tehdit olarak algıladığı Türkiye ve İran!

5.ABD’nin girişimiyle Sırbistan ve Kosova siyasi ve ekonomik ilişkileri geliştirme-normalleştirme kararı alırken, Kosova İsrail’i tanıyacağını Sırbistan da büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını açıkladı!

1999 yılında Sırbistan’daki iç savaş sonrasında 2008 yılında tek taraflı olarak Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkelerden birisi Türkiye olmuştu. Sırbistan ile Kosova arasındaki ilişkiler uzun süredir gergindi. ABD Başkanı Trump’ın girişimiyle bir araya gelen iki ülke devlet başkanı ve başbakanı Trump’ın İsrail ile ilgili taleplerine de olumlu karşılık verdiler. Sırbistan ABD’den sonra büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımayı kabul eden ilk Avrupa ülkesi olurken, Kosova da İsrail’i tanıyacağını ve diplomatik ilişki kurulacağını açıkladı. Ayrıca Sırbistan ve Kosova’nın siyasi ve ekonomik ilişkilerde normalleşme kararı aldıkları iki ülke arasındaki işbirliğinin hızla geliştirileceği duyuruldu.

Yugoslavya iç savaşından sonra Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Karadağ’ın ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etmelerinin ardından Kosova da aynı yola yönelmiş ancak uzun süre devam eden iç savaş sonrasında bağımsızlık kararını 2008’de hayata geçirebilmişti.

Eski Yugoslavya’dan geriye sadece Sırbistan kaldı. Hırvatistan ve Slovenya 2013 yılında AB üyeliğine alınırken Sırbistan ve Karadağ’ın ise tam üyelik müzakereleri sonuçlanma aşamasında ve 2025’ten önce AB’ye tam üye olmaları söz konusu.

AB’nin Balkanlarda etkinliğini artırmaya yönelik stratejisi çerçevesinde Kosova, Arnavutluk, Makedonya’yı da birliğe dahil etme müzakereleri yoğun bir şekilde devam ediyor. Türkiye’nin balkan politikasında son dönemde Sırbistan ile ekonomik ilişkiler hızlanırken, Kosova, Arnavutluk, Karadağ’da Türk girişimcilerin yatırımları genişliyor.

Buna karşılık Rusya ve Çin de Balkan ülkelerinde AB ile rekabet halinde. Çin Yeni İpek Yolu programı çerçevesinde milyarlarca dolarlık altyapı, ulaşım, demiryolu yatırımları ile bu ülkelere girerken Rusya ise başta Sırbistan olmak üzere Slav kökenli balkan ülkelerinde etkin konumda.

 

 

Önümüzdeki dönemde balkan ülkeleri üzerinde, AB, ABD, Rusya, Çin rekabetinin artması Türkiye’nin de bölgeye dönük yeni stratejik hedefler belirlemesi gereğini ortaya çıkartıyor.

Bu noktada İsrail ile diplomatik ilişkileri en alt düzeye inmiş bulunan ve Kudüs’ün başkent ilan edilmesi kararını tanımadığını belirterek çok sert tepki gösteren Türkiye’nin yakın diyalog içinde olduğu Sırbistan ve Kosova’nın İsrail konusunda atmayı kabul ettikleri adımlar, Türkiye’nin beklentileri ile örtüşmüyor. ABD’nin iki ülkeyi Türkiye’den uzaklaştırıp kendisi ve İsrail ile yakınlaştırmaya yönelik baskıyı artırdığını söylemek doğru olacaktır.

6.Rusya, Suriye Kürt heyeti ile mutabakat sağladı. Cenevre’deki Suriye Masası’na Kürtlerin dahil edilmesi ve ABD-Fransa-İsrail’in Kuzey Suriye’de Özerk Kürt Bölgesi kurulması girişimlerine Rusya da destek veriyor!

Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Sedat Önal başkanlığındaki Türk heyeti, Libya ve Suriye olmak üzere bölgesel gelişmeleri görüşmek için Moskova’da iken Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Moskova’ya davet edilen Suriye’deki Kürt Siyasi oluşumlarının liderleriyle görüşerek bir mutabakat metni imzalanması Suriye Kürtleri ile ilgili girişimlere destek anlamına gelmektedir.

PYD, YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) destekleyen ABD, yakın işbirliği ve silah, eğitim desteği yanında Suriye’nin en zengin petrol rezervlerinin bulunduğu Deyrizor bölgesinin kontrolünü de SDG’ye bıraktı. Buradaki petrolün çıkartılarak seyyar bir rafineride işlenmesi ve satışı konusunda da ABD yönetiminin desteğiyle, Amerikan Petrol Şirketi ile SDG arasında anlaşma imzalandı. Petrolün satışından elde edilecek gelir, SDG’ye bölgede altyapısı oluşturulan Özerk Kürt Bölgesi yönetimine bırakıldı.

Rusya, Şam yönetimi ve Türkiye’nin tepki gösterdiği petrol anlaşmasına fazla ses çıkartmadı. Şimdi Suriye Kürt partileri ve liderlerinin Moskova’ya davet edilmesi üst düzeyde ağırlanması ve bir anlaşma imzalanması Rusya ve ABD’nin Suriye Kürtleri konusunda ortak hareket ettiklerinin işareti olarak görülmelidir.

Anlaşma sonrası Kürt liderler ortak bir basın toplantısı düzenleyerek açıklamalarda bulundular. İmzalanan mutabakatın Suriye muhalefetinin farklı kesimlerinin de bir araya gelip anlaşabileceklerinin kanıtladığını belirterek iki farklı muhalefet cephesinin herhangi bir arabulucu olmadan bir araya geldiğini müzakere maddelerini Lavrov’a ileterek desteğini aldıklarını kaydetti. Varılan anlaşma ve gündeme getirilen görüşlerin Lavrov tarafından Türkiye’ye iletileceği ifade edildi.

Moskova’da gerçekleşen bu görüşmeyle eş zamanlı olarak aynı gün ABD’nin Suriye Temsilcisi James Jeffrey’in Ankara’da ziyaret ve temaslarda bulunması iktidarın bu gelişmelerden haberdar olduğu şeklinde yorumlanabilir. Moskova’da imzalanan mutabakata gösterilen tepki ve Dışişlerinden yapılan açıklama ise kanımca iç kamuoyunu yatıştırmaya yönelik!

7.Türkiye’de dikkatlerin Doğu Akdeniz’deki gelişmelere odaklandığı bir süreçte Rusya’nın Suriye’de, İdlib’te, Libya’da peş peşe adımlar atması dikkat çekicidir!

 

Kürtlerle varılan mutabakatla Suriye’de siyasi çözümü hızlandırmayı hedeflediği anlaşılan Rusya, doğrudan inisiyatif almış görünüyor. DSM ile HİP arasında imzalanan mutabakat metni şu maddelerden oluşuyor:

1- Yeni Suriye, toprağı ve halkı ile bir bütündür. Yeni Suriye, demokratik ve eşitlikçidir ve toplumsal adaleti barındırır. Kürt, Arap, Süryani, Asuri, Türkmen, Ermeni ve Çeçen halklarıyla gurur duyar. Çok renkliliği zenginlik olarak görür ve bu toplumsal birlikteliği güçlendirir. Demokratik anayasa, âdem-i merkeziyetçi yönetim, halkın iradesini ülkenin her noktasında adilce temsil eder. Ayrıca dışişleri, savunma ve ekonomi gibi temel çalışmalar, ortak bir şekilde yürütülür.

2- Suriye krizini sona erdirmenin tek yolu siyasi çözümdür. Bir bütün olarak halkın egemenliğine ve halkların diyalog yoluyla kendi kaderlerini tayin etme hakkına dayanan bir çözümdür. Bu bağlamda, her iki taraf da Cenevre Bildirgesi'nin uygulanması ve DSM dahil muhalefet partilerinin Suriye’deki siyasi reform sürecine katılmasını öngören 2254 sayılı kararın uygulanmasını destekler.

3- Suriye'de Kürt meselesine uluslararası hukuk, kanun ve yasalar çerçevesinde Kürt halkının anayasal haklarına uygun şekilde demokratik ve adil bir çözüm bulunmalıdır. Suriye'deki bütün bileşenlerin ulusal hakları, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliği çerçevesinde korunmalıdır.

4- Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin varlığı ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle zorunlu ve gereklidir. Özerk yönetimin olumlu ve olumsuz tüm tecrübelerinden yararlanılmalı ve toplumsal idarede esas alınmalıdır. Özerk Yönetim, Suriye'nin toprak bütünlüğünü, egemenliğini ve kamu yönetim sistemini güçlendirmek için ulusal düzeyde ve Suriye halkı arasında uzlaşma çerçevesinde geliştirilmelidir.

5- Ulusal bir yapı olan Suriye Ordusu, sadece askeri alan ile ilgilenir, siyasete karışamaz. Terörle mücadelede ciddi bir rol oynayan Demokratik Suriye Güçleri (DSG) de, uzlaşma temelinde ve uygun bir mekanizma ile bu kuruma (Suriye Ordusuna) dahil edilmelidir.

Moskova görüşmelerini Rusya’nın Kürtleri Cenevre Süreci’ne katmak hedefinin ciddi bir adımı olarak görmek durumundayız. Bu noktada büyük ihtimalle ABD-Rusya ortak hareket etmektedir ve Türkiye dışarıda tutulmaktadır. Şam yönetiminin Kürtler konusunda ikna edilmesinin Rusya tarafından üstlenildiği anlaşılmaktadır.

Önümüzdeki günlerde İdlib’te ve Moskova Mutabakatı’na rağmen halen güvenliğin sağlanamadığı M4 otoyolu ile ilgili süreçte Rusya’dan yeni adımlar gelebilir.

Türkiye’nin de Doğu Akdeniz’e odaklandığı, AB yaptırım tehditleriyle karşı karşıya kaldığı, Libya’da farklı gelişmelerin yaşandığı bir aşamada fazla tepki gösteremeyeceğini, fiili durumu kabulleneceğini varsayan Rusya bu Kürt hamlesini gerçekleştirmeyi uygun bulmuş görünüyor. Önümüzdeki günlerde Suriye’de siyasi çözüme dönük yeni sıcak gelişmelerin yaşanmasının sürpriz olmayacağı bu adımlarla anlaşılıyor.

8.ABD’nin Güney Kıbrıs’a 33 yıldan bu yana uyguladığı silah ambargosunu kaldırması, Türkiye ve KKTC’ye yönelik bir hamledir ve bölgemizde silahlanma yarışını tetikleyecektir!

ABD, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ne (GKRY) 33 yıldır uygulanan silah ambargosunu kaldıracağını ve güvenlik işbirliğinin artırılacağını duyurdu. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo resmi twitter hesabından paylaştığı mesajda “Kıbrıs Cumhuriyeti Doğu Akdeniz'de kilit ortağımızdır. Gelecek mali yılda, Kıbrıs Cumhuriyeti'ne uygulanan öldürücü olmayan savunma malzemeleri ve hizmetlerinin satışına getirilen kısıtlamaları kaldıracağız” mesajını paylaştı. Pompeo’nun bu açıklamanın hemen arkasından Türkiye ve Yunanistan’a Doğu Akdeniz’de diyalog ve müzakere çağrısı yapması da samimiyetsizliğin bir başka göstergesidir.

Türkiye ABD’nin bu kararına çok sert tepki gösterdi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay kararı; “ABD'nin Kıbrıs'ın güneyindeki Rum Kesimi'ne silah ambargosunu kaldırması, Avrupa'nın Ada'da yaptığı hataların ABD tarafından tekrarlanmasıdır.” diyerek eleştirdi. Dışişleri Bakanlığı da yazılı bir açıklamayla ABD'nin kararına tepki gösterdi.

ABD’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye, Yunanistan, GKRY arasında gerginliğin üst düzeye çıktığı bir süreçte böyle bir karar alarak bunu duyurması doğrudan Yunanistan ve GKRY’ye destek, Türkiye’ye karşı takındıkları tutum ve izledikleri politikaya katkı anlamına gelmektedir.

Bugüne kadar yürütülen müzakerelerde uzlaşmayı reddeden, BM gözetimindeki müzakerelerde son anda masadan çekilen ve 2004’teki referandumda Annan Planı’na hayır oyu veren taraf hep GKRY oldu. Buna rağmen AB’nin GKRY’yi tam üyeliğe alması, şimdi de ABD’nin 33 yıllık silah ambargosunu kaldırması bu uzlaşmaz tutumun ödüllendirilmesinden başka bir şey değildir. Bir yandan barış, uzlaşma, diyalog, insan hakları deyip diğer yandan sürekli şekilde uzlaşmazlığı seçen Kıbrıs Türklerini yok sayan, en temel haklarını kullanmalarının önüne engeller koyan bir tutuma sessiz kalmak samimi bir tutum değildir.

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın ABD’nin Lefkoşa Büyükelçisi Judith Gail Garber’la görüşerek tepkisini iletmesi ve bunun doğru yönde atılmış bir adım olmadığını vurgulaması doğru ve gerçekçi bir tavırdır.

Aslında ABD Kongresi de Aralık 2019'da GKRY’ye yönelik silah ambargosunun kaldırılması kararı almıştı. Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından da kabul görerek desteklenen bu girişimle savunma bütçeleri yasa tasarısı kapsamında GKRY’ye ambargonun kaldırılması kabul edilmiş, uygulama konusunda Trump yönetimine çağrıda bulunularak yetki verilmişti.

Mike Pompeo’nun 2021 savunma bütçesinde uygulamaya koymayı planladıklarını açıkladığı ambargonun kaldırılması kararı aynı zamanda ABD iç siyaseti ve Kasım seçimlerine yönelik olarak da atılan bir adımdır. Amaç ABD’deki Rum lobisini etkilemek ve Trump’a destek vermelerini sağlamaktır. Bölgede ve adada barışın tehdit edilmesinde sakınca görülmemektedir.

Gerek Doğu Akdeniz’de gerekse Kıbrıs’ta ortaya çıkan gerginlik tablosu bir yandan da Yunanistan, Türkiye, GKRY arasında bir silahlanma yarışını tetikleyecektir. ABD bu kararıyla Rumlara silah satışına hız verince Türkiye de adadaki birliklerini takviye etmek, daha fazla silahlandırmak ve silahlarını modernize etmeye yönelecektir.

Doğu Akdeniz’deki gerginlikte Yunanistan’a destek veren Fransa’dan Yunanistan’ın 10 milyar Euro bedelle 25 yeni savaş uçağı alacağı açıklandı. Mısır’ın da Fransa’dan 25 savaş uçağı sipariş ettiği belirtildi.

ABD, parası ödendiği halde Türkiye’ye teslim etmediği, ortak üretim projesinden dışladığı F-35 uçaklarından Yunanistan ve BAE’ye satılacağını, açıkladı.

Türkiye’nin Rusya ile ikinci parti S-400 hava savunma sistemi alımı müzakerelerini sonuçlandırma aşamasına geldiği kaydedildi. Bölgemizde tırmanan gerginliklerle sadece son birkaç haftada ortaya çıkan bu silah siparişleri ve milyarlarca dolar-euro tutarındaki silah alımı kararları silahlanma yarışının hızlanması açısından dikkat çekicidir!

9.Ağustos’ta ihracat yüzde 5,7 geriledi. Altın ithalatındaki büyük patlamayla birlikte yüzde 20,6 düzeyinde ithalat artışı gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı gerilerken, dış ticaret açığı büyüyor!

Ticaret Bakanlığı tarafından açıklanan son verilerle ağustos ayında ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 5,74 oranında azalarak 12 milyar 463 milyon dolar olurken, ithalat ise yüzde 20,64 artarak 18 milyar 776 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Bu verilerle ağustos ayında dış ticaret açığı aylık 6 milyar 312 milyon dolar tutarına ulaştı. Dış ticaret hacmi yüzde 8,52 artarak 31 milyar 239 milyon dolar seviyesine yükselirken, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 66,4 oldu.

Koronavirüs en yoğun olduğu nisan ayında 8 milyar 975 milyon dolar olan ihracat, normalleşme adımları sonrasında mayıs ayında 9 milyar 956 milyon dolara, haziran ayında 13 milyar 462 milyon dolara ve temmuz ayında 15 milyar 12 milyon dolara yükselmişti. Ağustos ayında ise ihracattaki yükselişin hızı kesilince yaklaşık 3 milyar dolar düzeyinde gerileme yaşandı ve 12 milyar 463 milyon dolar tutarında ihracat yapıldı.

Son 12 aya ilişkin dış ticaret verilerine bakıldığında ihracat bir önceki yıla göre yüzde 8,09 oranında azalış ile toplam 165 milyar 792 milyon dolar, ithalat ise yüzde 2,69 oranında artış ile 208 milyar 781 milyon dolar oldu.

Ağustos ayında en fazla ithalat 14 milyar 469 milyon dolar ile ham madde grubunda yapıldı. Bu da ihracata dönük üretimin ithalata bağımlılığını teyit ediyor. Dolayısıyla kur artışlarının üretim maliyetleri üzerindeki negatif etkisinin yansımasının işareti.

Hazine ve Maliye Bakanı 2018 ve 2019’da döviz kurlarındaki yükselişi dış güçlerin oyunu olarak izah ederek tepelerine yumruğu indirdiklerini dile getiriyordu. Merkez Bankası ve kamu bankalarının 100 milyar doları bulan ucuz döviz satışlarına rağmen son bir aydan bu yana döviz kurlarının yeniden tırmanışa geçmesini bu defa önemsiz bir gelişme olarak sunuyor. Maaşların dolarla ödenmediğini ifade eden Bakan, TL’nin değer kaybının da sorun yaratmayacağını aksine ‘rekabetçi kur’ sayesinde Türkiye ekonomisinin canlanarak büyüyeceğini öne sürüyor.

Oysa dış ticaret verilerinin de ortaya koyduğu gibi Türkiye ekonomisinin ve sanayisinin üretimi ağırlıkla ithal hammaddeye, ara malı, yatırım malına bağımlı. Kur artışıyla yükselen ithal girdi maliyetlerinin fiyatlara yansıtılması, fiyat artışlarının, zamların yaşanması, enflasyonun yükselişe geçmesi kaçınılmaz. Bakanın rekabetçi kur söylemini tekzip eden gelişme ise ihracattaki düşüşle kendisini gösteriyor. Türk ihraç ürünlerinin fiyatlarının TL’deki değer kaybı ve kurdaki yükselişle birlikte ucuzlaması, rekabetçi hale gelmesi ve ihraç mallarına talebin artması beklenirken ihracat geriliyor. Turizmdeki ağır döviz geliri kayıplarından sonra ihracatta da düşüş yaşanması, ihracat gelirlerinin azalması Türkiye’deki döviz kıtlığını, krizini derinleştirecek, tetikleyecek bir gelişme.

Dış ticarette ağustos ayı tablosu önümüzdeki aylara ilişkin olarak döviz gelirleri ve bankacılık sektörünün, özel sektörün döviz borçlarının çevrilmesi, bir yıl içinde vadesi gelecek 160 milyar dolar aşkın döviz borcunun geri ödenmesi açısından tehlike sinyalleri veriyor.

Kaldı ki Sayın Bakanın savunduğu rekabetçi kurun, TL’deki değer kaybının ihracatı artırmadığı görülüyor. Bunun da nedeni korona salgını nedeniyle Türkiye ekonomisinin daralması gibi ithalatçı ülkelerin, Türk ihraç ürünlerini talep eden ülkelerin ekonomilerinde de sert daralma ve küçülmelerin yaşanıyor olması. Hemen tüm dünya ülkelerinde özellikle ikinci çeyrekte Çin dışında yüksek oranlı ekonomik küçülmeler yaşanırken bu hem iç talebi hem de dış talebi büyük ölçüde olumsuz etkiliyor. İthalat siparişlerindeki düşüşü beraberinde getiriyor.

AB ekonomilerinin yüzde 12’nin üzerinde, Almanya’nın yüzde 11 düzeyinde daralma yaşadığı dikkate alındığında en büyük ihraç pazarımız olan AB ülkelerine ihracatın düşeceği apaçık ortada!

İktidarın kurlardaki yükselişi, TL’nin alım gücündeki değer kaybını gizlemek için dile getirdiği rekabetçi kur tezi mevcut iç ve dış ekonomik koşullarda doğruluk payı olmayan, gerçekçi değerlendirmelerden uzak bir söylem olarak ağustos ayı dış ticaret verileriyle tekzip ediliyor.

10.Bankacılık sektörünün risklerinin arttığı dile getirilen Fitch Ratings, raporunda 20 Türk bankasının kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirdi!

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, önceki hafta Türkiye'nin kredi notu görünümünü 'Negatif'e çevirmesinin ardından, kurumsal notun ülke notundan yüksek olamayacağı ilkesi çerçevesinde Türk bankalarının kredi notu görünümlerini de aynı şekilde düşürdü.

Fitch'ten yapılan açıklamada, 20 Türk bankası ve bunların iştirakleriyle, kamu bankalarının da içinde yer aldığı Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) görünümünün 'Durağan'dan 'Negatif'e indirildiği duyuruldu.

Fitch Ratings, 'döviz rezervlerinin tükenmesi, zayıf para politikası, negatif reel faiz oranları ve kısmen güçlü kredi teşvikinin tetiklediği yüksek cari açığın, dış finansman risklerini artırdığı' gerekçesiyle Türkiye'nin ülke kredi notunun 'BB-(eksi)' olarak teyit edildiğini görünümün negatife dönüştürüldüğünü açıklamıştı.

Türkiye raporunda bankacılık sektörünün içinde bulunduğu risklerin de arttığı, finans sektörünün dış kredi yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde sıkıntılar yaşanabileceği öne sürülürken, MB rezervlerinin ekside olmasının ve dış finansman temininde ortaya çıkan sıkıntılı tablonun mevcut riskleri daha da büyüttüğü görüşüne yer verildi.

Bankaların kredi genişlemesine zorlanmasının bilançolarındaki riskleri yaygınlaştırdığı değerlendirmesini yapan Fitch, tahsil edilemeyen alacaklardaki büyümenin ve kredi dönüşlerindeki yavaşlamanın bankacılık sektörü açısından ciddi bir tehlike oluşturacağını vurguladı.

Kamu bankalarının yanı sıra önceki hafta kamu bankalarının çatısı altındaki ve iştiraki konumundaki 6 sigorta şirketi tek çatı altında toplanarak TVF’ye devredildi. Bu gelişme gerek Türk bankacılık sektörünün gerekse TVF bünyesindeki kamu varlıklarının piyasa değerini olumsuz etkileyerek aşağı çekecek ve risk algısını artıracak bir süreci başlatabilir!

11.Ağustos’ta aylık yüzde 0,86, yıllık yüzde 11,77 olarak açıklanan TÜFE, piyasa ve pazar gerçekleriyle örtüşmüyor. Eylül ayından itibaren çok daha sert enflasyon artışlarının işaretlerini veriyor!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ağustosta aylık TÜFE enflasyon artışını yüzde 0,86 olarak açıkladı. Beklentilerin aylık yüzde 1-1,5 düzeyinde olmasına karşılık yüzde 1’in altında açıklanan aylık artış sonrasında geçen yılın aynı ayına göre yıllık enflasyon yüzde 11,77 olarak duyuruldu.

Buna karşılık Merkez Bankası’nın enflasyon öngörülerinde belirleyici olan çekirdek enflasyonun yüzde 11’i aşması yanında, Yİ-ÜFE artışın aylık yüzde 2,35’e, yıllık 11,53’e yükselmesi, önümüzdeki eylül ayından itibaren enflasyonun daha sert şekilde yükseleceğinin işareti.

Ağustos ayının son haftasında tırmanışa geçerek 7,45 TL’ye kadar yükselen kur artışları ve bundan kaynaklanan maliyet artışları açıklanan enflasyon rakamına yansımadı. Nitekim Yİ-ÜFE’de aylık artış yüzde 2,35 iken TÜFE’de aylık enflasyonun bunun üçte biri düzeyinde ve yüzde 0,86 olarak açıklanması, üretici fiyatlarındaki yükselişin perakende fiyatlara yansımadığını gösteriyor.

30 Ağustos’ta otomobillerden alınan Özel Tüketim Vergisi’nin (ÖTV) Cumhurbaşkanı kararıyla yüklü miktarda artırılarak hemen yürürlüğe konulması da ağustos enflasyonuna yansımadı. ÖTV artışından sonra hemen tüm otomobil fiyatlarında yüzde 35-50 düzeyinde zam ve fiyat artışları oldu. Dolayısıyla kur, üretici enflasyonu ve ÖTV zamlarından kaynaklanan enflasyon artışı Eylül ve izleyen aylarda gerçek yansımasını gösterecek.

MB, politika faizini dört aydan bu yana yüzde 8,25’te sabit tutarken, dolaylı yöntemlerle, geleneksel aylık repo ihalelerinde ise yüzde 10 dolayında bir faizle bankaları fonluyor. MB’nin örtülü faiz artışlarıyla yüzde 10 düzeyine çıkarttığı fonlama faizi de yüzde 8,25’te sabitlediği politika faizi de belirttiğim unsurların henüz yansımadığı yüzde 11,77’lik enflasyon karşısında negatif halde. Fonlama faizi enflasyonun yaklaşık 2 puan, politika faizi de yaklaşık 4 puan enflasyonun gerisinde.

O yüzden de hem TL mevduatı hem de TL yatırım araçları enflasyon karşısında cazip olmaktan çıkmış durumda, yatırımcılar da dövize ve altına hücum ediyor. Bu sürdürülemez bir tablo. Ağustos aynıda enflasyonun yüzde 12’ye yaklaşması iktidarın ve ekonomi yönetiminin iddia ettiği gibi yılın tek haneli enflasyonla kapatılması ihtimalini de tümüyle ortadan kaldırdı.

Dört ayda aylık enflasyon sıfır bile olsa 2020 yılı yüzde 11,77’lik oranla kapanacak. Dolayısıyla tek haneli enflasyon iddiasının tutturulabilmesi için dört ay boyunca aylık enflasyonun ekside olması, fiyatların düşüşe geçmesi ve TÜFE’nin en az 3 puan gerilemesi gerekiyor. Oysa mevcut tablo Eylül ayında en az yüzde 1,5-2 düzeyinde bir aylık enflasyon artışının olacağını, büyük ihtimalle Ekim ve Kasım aylarında da gidişin yukarı yönlü gerçekleşeceğini gösteriyor.

MB'nin ve bankaların eksi rezerv tablosu, ihracat gelirlerindeki azalmayla tetiklenebilecek yeni bir kur ve döviz krizi ve salgındaki hızlı yükselişle ekonomide yeniden kısmi bir kapanma döneminin yaşanması durumunda ise yılsonunda hem çift hanede hem de yüzde 14-15’in üzerinde bir enflasyonun yaşanması ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerekiyor.

12.Korona salgını nedeniyle ülke ekonomilerinde küçülmeler yaşanıyor. Türkiye ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde yüzde 9,9 küçüldü. İktidarın yılı pozitif büyüme hızı ile kapatma vaadi gerçekçi görünmüyor!

Türkiye ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 9,9 küçüldü. 3 ve 4’üncü çeyreklerde önemli bir ekonomik performans sergilenemediği takdirde bu yılın önemli oranda bir küçülme ile yaşanması ihtimali yüksek görünüyor. İktidarın dünyadan pozitif ayrışma ve yılı artı büyüme ile kapatma iddiası mevcut veriler ışığında inandırıcı olmaktan uzak.

Öncelikle eksi büyüme hızının çift hanenin altında kalması ve hesapların bu şekilde çıkması için TÜİK’in özel bir çaba sarf ettiği anlaşılıyor. Ağırlıkla beklentiler yüzde en az yüzde 10 ve üzerinde bir küçülme yönündeydi. Hizmetler sektörünün yüzde 25, sanayinin yüzde 16,5 daraldığı 2. çeyrekte, toplam GSYH küçülmesinin yüzde 9,9'da kalması, verilerle ilgili güvenilirlik iddialarının yeniden tartışılmasına neden oluyor!

TÜİK’in açıklamasında yer alan aşağıdaki ifadeler aslında küçülmenin nasıl olup da tek hanede kaldığının ipuçlarını veriyor: “Kısa çalışma ödeneği ve nakdi ücret desteği ödemeleri; üretimin devam etmesi, mevcut işgücünün korunmasıyla üretim faktörlerine yapılan ödemeler açısından işverenleri desteklemesi nedeniyle kolektif bir fayda yarattığından, çalışanlara yapılan sosyal güvenlik ödemeleri ve üretim üzerindeki diğer sübvansiyon olarak hesaplara dahil edilmiştir.”

COVID 19 salgını nedeniyle işsiz kalan, işyeri kapanan, gelirden yoksun konuma gelen yaklaşık 10 milyon kişiye İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) yapılan kısa çalışma ödeneği ve nakdi destek ödemeleriyle yaratılan tüketim ve harcama kapasitesi, küçülmenin daha da yüksek çıkmasını bir ölçüde frenlemiş görünüyor.

13.Üçüncü çeyrekte bol ve düşük faizli kredi dağıtarak tüketim ve talebi canlandırma imkânı kalmadı! Gerçek küçülme gizlenirken, milyonlarca gerçek işsiz yine TÜİK verilerine yansımayacak!

Cumhurbaşkanına verilen işten çıkartma yasağını 6 aya kadar uzatma yetkisinin 2 aylık bölümü daha kullanıldı. Böylece önümüzdeki 2 ay boyunca yine milyonlarca gerçek işsiz TÜİK verilerine yansımayacak, işten çıkarılıp ücretsiz izne gönderilen milyonlarca kişi İSF’den yapılacak nakdi destek ödemeleriyle yaşamlarını idame ettirmek durumunda kalacak.

Haziran ayında normalleşmeye geçiş kararıyla, kamu bankaları öncülüğünde başlatılan düşük faizli kredi kampanyalarını, kredi genişlemesinin yarattığı harcama, satın alma (tatil kredisi, konut ve otomobil satışlarında artış, ihtiyaç kredilerindeki olağanüstü yükseliş…) kapasitesini de küçülmenin çift hanenin altında kalmasında önemli etkenler arasına eklemek gerek. Nitekim bu uygulamalar için kaynak tükenince düşük faizli kredi kampanyaları kesildi, BDDK tüketici kredilerinde vadeyi 60 aydan 36 aya düşürerek kısalttı. Bir yandan da faizler aşamalı şekilde yükseltiliyor. Dolayısıyla 3. çeyrekte tüketici kredileriyle harcamaları artırarak tüketim ve talebi canlandırma imkânı kalmadı. Ticari kredi faizlerindeki yükseliş nedeniyle durma noktasındaki yatırımlar için de bir ekonomik ortam görünmüyor.

TÜİK verileri son bir yıllık dönemdeki Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) büyüklüğünün 743 milyar dolara, kişi başına gelirin de 9 bin doların altına indiğini gösteriyor. İktidarın 2020 GSYH hedefi Orta Vadeli Program’da (OVP) 812 milyar dolardı. Bu hedef konulurken 2020 yılı ortalama dolar kuru hesaplamalarda 6 TL olarak baz alınmıştı.

Mayıs ayından bu yana hızlanan kur artışını ve halen Dolar/TL’nin 7,30-7,50 arasında gidip geldiğini düşündüğümüzde, yılsonunda dolar bazındaki milli gelirin daha da gerileyeceği 812 milyar dolarlık hedef tutmayacağı açık. Kaldı ki kur artışları sürerse şu andaki 743 milyar doların da altına inmesi beklenebilir. Kişi başına milli gelirin 8 bin dolar ve altında kalması, Türkiye’nin yoksullaşması ciddi bir gerçek olarak önümüzde duruyor!

14.2. Çeyrek büyüme verileri, Türkiye ekonomisinin yakın ve orta vadeli geleceği için iki büyük risk taşıyor. Birincisi, Türkiye ekonomisinin büyüme potansiyelini hızla yitirmesi! İkincisi, küçülmeye rağmen Cari Açık!

Rutin olarak OVP’de ilan edilen yüzde 5’lik büyüme hızı hedefi yıllardır tutturulamıyor. Yani koronavirüs salgını nedeniyle ortaya çıkan eksi büyüme olağan kabul edilse de asıl sorun, Türkiye ekonomisinin sadece salgın etkisiyle değil, çok önceden var olan kronik sorunlarından ötürü son 2-3 yıldan bu yana büyüyememesi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçişin ardından OVP’nin adı Yeni Ekonomi Programı (YEP) olarak değiştirerek 2018-2021 dönemi için üç yıllık hedefler ilan edilmişti. YEP ile yüzde 5 ve üzerinde büyüme iddiası terk edilirken, 2018’de yüzde 3,8, 2019’da yüzde 2,3, 2020’de yüzde 3,5 ve 2021’de yüzde 5 oranında ekonomik büyüme öngörüldü. 2018’de yapılan tüm revizyonlara rağmen yüzde 3 büyümeyle hedefin yaklaşık 1 puan altında kalındı. 2019’da ise gerçekleşen yüzde 0,9’luk büyüme hedefin 1,4 puan altında. 2020’de öngörülen yüzde 3,5 büyümenin de geçersiz hale geldiği, açıklanan 2. Çeyrek verisiyle netleşti. Şayet 3 ve 4. Çeyreklerde nispi bir toparlanma sağlanabilirse, hızla artan korona vakaları yeni bir ekonomik kapanmaya neden olmazsa, en iyimser tahminle yüzde 1-3 arasında eksi büyüme-daralmayla yılın kapanacağı anlaşılıyor.

TÜİK gizlemeye çalışsa da verilerin ayrıntılarına bakıldığında yakın ve orta vadeli geleceğe yönelik tehlikelerin olabileceğini görüyoruz. Öncelikle ihracattaki yüzde 35’lik küçülme, özel tüketimde yüzde 8,5’u bulan azalma, yatırımlarda yüzde 6,1’lik gerilemeyle birlikte salgında ortaya çıkan istihdam kaybının yakın ve orta vadede telafisi güç görünüyor. İstihdam, üretim, refah ve milli geliri büyütebilmek için en az yıllık yüzde 5 büyüme hızının bile yetersiz göründüğü bir süreçte Türkiye ekonomisi, aksine bunun yarısı kadar ya da eksi büyümelerle son üç yılı geçirmiş durumda.

İkincisi; yüzde 9,9’a varan ekonomik daralmaya ve yüzde 6,3 azalan ithalata rağmen cari açığın yükselmeye devam etmesi! Türkiye gibi başta enerji ve ihracata dönük üretimde ithalata bağımlı ekonomilerde yatırımların, üretimin, ihracatın arttığı, ekonomik büyümenin hızlandığı dönemlerde cari açıkta yükseliş olabilir. Ekonominin daraldığı, küçüldüğü dönemlerde cari açık ya azalır, ya da cari fazlaya dönüşür. Nitekim 2019’un ilk iki çeyreğinde üst üste eksi büyüme yaşanınca, cari fazla verilmeye başlanmıştı. Ancak bu yılbaşından itibaren cari fazla yeniden açığa dönüşmeye başladı. Bunda ilk çeyrekteki ekonomik canlanma ve yüzde 4,4 olarak açıklanan büyüme etkiliydi. Şimdi ise 2. Çeyrekte en sert ekonomik küçülmelerden birisi yaşanırken, cari açıktaki yükseliş artarak devam ediyor. Cari açığın GSYH’ye oranı yüzde 8’e yaklaştı. Bu oran, büyüme hızının yüzde 10,7 olarak açıklandığı, 2013’te hesaplama yönteminin değiştirilmesiyle yüzde 8,8 olarak revize edildiği 2011’de yüzde 9,7 idi. Ekonomimiz sert bir şekilde küçülürken Cari Açık/GSYH oranı 2011’de büyüme patlaması yaşanan döneme yaklaştı! Bu, MB rezervlerinin eksiye düştüğü bir ortamda ciddi bir ekonomik tehdit!

Korona vakalarının ve vefatların hızla yükselişe geçtiği, sonbaharda tablonun daha da vahim bir hale bürünmesi ihtimalinin yüksek olduğu bilim insanlarınca dile getirilirken, beraberinde yeni ekonomik kapanmaları, sokağa çıkma yasaklarını getirmesi kaçınılmaz görünüyor.

2020’yi artı büyümeyle bitirmenin de ötesinde eksi büyümenin daha düşük olması için çaba gösterilmesi gerekiyor. En iyimser öngörüyle son iki çeyrekte toplam yüzde 3 pozitif büyüme yakalansa bile, yılın sıfır büyümeyle başa baş kapanması söz konusu olacak.

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

07 EYLÜL 2020