MSB: Katar'da düşen helikopterde 1 Türk askeri ve 2 ASELSAN personeli hayatını kaybetti
Şafak Can Hınıslı yazdı: “Ahmet Bey ve İstanbul ayazı”
Bu sene soğuk İstanbul’da başka vuruyor.
Rüzgâr sadece üşütmüyor; insanın içine içine işliyor.
Sokaktan geçerken yüzüne çarpan o sert ayaz, sanki cebine de girer, aklını da kurcalar. Nefes verirken çıkan buhar, insanın içindeki sıkıntıyı görünür kılar.
Ahmet Bey sabahın erken saatlerinde evden çıktı.
Hava daha aydınlanmamıştı. Sokak lambalarının altında ince ince yağan bir nem, kaldırım taşlarını karartmıştı.
Montunun fermuarını boynuna kadar çekti, ellerini cebine soktu, omuzlarını hafifçe yukarı kaldırdı.
Fayda etmedi.
Çünkü insan bazen havadan değil de hayattan üşür.
Asgari ücretle çalışan bir fabrika işçisi Ahmet Bey.
Ne yapsın; yürürken aklında tek bir şey yok.
Zihni sürekli bir hesap makinesi gibi çalışıyor.
“Bu ay kira şu kadar… elektrik… su… çocukların yol parası…”
“Bu hafta biraz fazla mesai yapsam…”
“Yok, o da yetmez…”
Kendi kendine konuşur gibi yürür.
Kimse duymaz. Zaten kimse duymak istemez.
Maaşın büyük kısmı kiraya gitmiştir bile…
Kalanıyla ayı getirmek başlı başına bir mücadele.
Biri lisede, biri üniversitede okuyan iki çocuk.
Çocukların ayakkabısı büyür, ihtiyaçları büyür, masraflar büyür…
Ama maaş büyümez.
Market torbasını doldururken değil, kasada boşaltırken düşünür insan.
Neyi geri koysam, hangisinden vazgeçsem…
“Bunu almayayım…”
“Şunu bir sonraki hafta…”
“Çocuklar anlamaz mı…”
Çalıştığı fabrikadan bayramdan bayrama gelen o erzak kolileri…
En ucuz bakliyat, en dandik yağ, en az yeten paketler…
Koliyi açarken içinden çıkanlara değil, yetip yetmeyeceğine bakar insan.
Ahmet Bey için bayram artık sevinç değil,
biraz nefes almak demek.
O yüzden mesai yetmez bazen.
Hafta sonu başka işler girer araya.
Hamallık, amelelik, bulaşıkçılık…
Eller nasır tutar, dizler ağrır, sırt yorulur…
Ama insan yine de devam eder.
“Yeter ki çocuklar okusun…”
“Ben çektim, onlar çekmesin…”
Bunları yüksek sesle söylemez.
Ama her adımında düşünür.
Adını koymaz ama yaptığı şey şudur:
Ayı kurtarmak.
Ele güne muhtaç olmamak için insan bazen kendine muhtaç kalır.
Akşam eve dönerken sokak daha soğuktur.
Çünkü yorgunluk, ayazı büyütür.
Apartman boşluğunda bir rutubet kokusu…
Merdivenlerde yankılanan ayak sesi…
Evin kapısını açarken içeri giren soğuk…
Televizyon açıktır.
Haberler akar.
Ahmet Bey koltuğa oturur.
Bir süre sadece bakar.
İstanbul’da yine bir şeyler olmuştur.
Ahmet Bey’in oy verdiği büyükşehir belediye başkanı tutuklu.
İlçede de durum farklı değil.
Kafası karışır.
“Doğru mu bu?”
Sonra duraksar…
“Onlar asla böyle şey yapmaz”
“Yanlıştır, vardır bir açıklaması”
“Bize ne olacak?”
Net bir cevabı yoktur.
Siyaset onun için uzun konuşmalar değildir.
Kısa, ağır sorulardır.
Ve çoğu zaman cevapsız kalır.
Ama hayat sadece karanlıktan ibaret değildir.
Üniversitede okuyan kızı vardır Ahmet Bey’in.
Okur. Direnir yoksulluğa. Vazgeçmez.
Bir gün telefona bir mesaj gelir.
İBB’den bursu yatmıştır.
Ahmet Bey telefonu eline alır, tekrar bakar.
Bir daha bakar.
O an ev biraz ısınır.
Aynı duvarlar, aynı eşya…
Ama içindeki hava değişir.
“Tamam” der içinden.
“Biraz daha dayanırız.”
Faturalar birikir bazen.
Kapıya dayanır.
Tam o an yine bir yol bulunur.
Belediyenin askıda faturasından bir destek, bir yardım, bir nefes…
Ahmet Bey’in hayatı büyük değişimlerle değil,
küçük kurtuluşlarla ilerler.
İstanbul zor şehir.
Kış daha zor.
Ama insan yine de sabah kalkar.
Montunu giyer.
Yola çıkar.
Çünkü umut, en çok üşüyen insanların içinde yaşar.
Ve Ahmet Bey, her şeye rağmen şunu bilir:
Bu şehir ne kadar soğuk olursa olsun,
insan vazgeçmediği sürece
bir yerden mutlaka ısınır.
Belki bir mesajla,
belki bir bursla,
belki de sadece çocuklarının gözlerine bakarak…
Ve bazen bir şehirde,
en soğuk gecenin sabahında bile
insanı ayakta tutan şey…
yalnızca umut değil, o umuda tutunma inadıdır.
Zaman hâlâ akıyor, İstanbul hâlâ çok soğuk… Ama bir o kadar umutlu. Çünkü İstanbul biliyor; ayazın bittiği yerde başlayacak bahar, sadece bahar değil bir bayram olacak.
Yeni Soluk
Yorum Yap