“İstanbullulara ya 'Kanal' ya 'İstanbul' tercihi dayatılıyor”
Bu hafta sonu konuğumuz İsmi CHP ile bütünleşmiş olan 23, 24, 25 ve 26 dönemlerde CHP Tekirdağ milletvekilliği yapan ve halen (27.dönem) aynı görevi sürdüren Faik Öztrak.
Öztrak, Yeni Soluk’a yaptığı açıklamada “Yapmayı düşündükleri Kanal, İstanbul’un bağrına bir hançer gibi saplanacak, Rumeli ile Anadolu’nun bağını zayıflatacaktır. İstanbullulara ya Kanal ya İstanbul tercihi dayatılıyor. Bu yapılırken de İstanbullulara fikrin nedir diye sorulmuyor. Biz elbette İstanbul’dan ve İstanbullulardan yanayız. İstanbul’a ihanet ettik diyenler ise kanaldan yana. Haklılığımız o kadar ortada ki, artık Saray argümanlarımızla fikri mücadeleyi bırakıp, polis gücü kullanmaya başladı. İstanbul Büyükşehir Belediyemizin hemşerilerini bilgilendirmek için astığı Kanal İstanbul afişleri, valilik emriyle, polislerce gece operasyonuyla indiriliyor” ifadelerini kullandı.
CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak Yeni Soluk ’tan Münevver Metin’in sorularını cevapladı.
YENİ SOLUK- ÖZEL
Sayın Öztrak, bizim klasik sorumuz olan soruyla başlayalım. Siyasete nasıl başladınız?
Aktif siyasete 2007’de, önceki Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal’ın teklifiyle başladım. Ancak onun öncesinde de ömrümüz kamuya hizmetle geçti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olmamın ardından, kamu görevine 1978’de Devlet Planlama Teşkilatında Uzman Yardımcısı olarak başladım. 2003’te Hazine Müsteşarlığı’ndan emekli oldum. 2003 ile 2007 arasında ODTÜ ve Bahçeşehir Üniversitelerinde ekonomi alanında dersler verdim. TÜSİAD-Koç Üniversitesi Ekonomik Araştırma Forumunu kurdum ve direktörlüğünü yürüttüm. Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. 2007’de de CHP’den Tekirdağ Milletvekili olarak Parlamento’ya girdim.
“TÜRKİYE’NİN BÜYÜKELÇİLİK MAKAMLARI BİLE SİYASİ KADRO HALİNE DÖNÜŞTÜ”
Kamudaki kariyerinize 1978 yılında Devlet Planlama Teşkilatı’ndan uzman yardımcısı olarak başladınız. O dönemden bugüne ülke yönetimi nasıl değişti? 2020 Türkiye’sinde sürprizlerle yönetilen bir ülke mi olduk?
“Sürprizlerle yönetiliyoruz” demek yerine, “devlet yönetimi liyakatsiz kadroların eline kaldı” demek sanırım daha doğrudur. Kaptanınız ehliyetsizse, rüzgârın nereden estiğinin önemi yoktur. Devlet yönetimi bir planlama, bir öngörme işidir. Başarılı devlet adamları yaklaşan olayları görür, buna göre devletin pozisyon almasını sağlar. Böylece, milletin ve devletin her işin üstesinden en az zarar ya da en çok faydayla çıkmasını temin eder.
Bu nedenle “işi ehline vermek” kamu yönetiminde genel prensiptir. Bugün, maalesef, iş ehil ellerde değil. Şu an Saray’daki yöneticilere ve bunun devletin tüm kademelerine yansımasına bakınca maalesef ilk gördüğümüz, liyakatin yerine sadakatin hâkim olması ve kurumsal yapıdaki tahribat. Fakat devlet süfliliği kaldırmıyor.
Türkiye’nin büyükelçilik makamları bile siyasi kadro haline dönüştü. “Bakara, makara” diyerek milletin kutsallarıyla alay eden; elbise askılarında, ayakkabı kutularında rüşvet aldığı söylenen kişiler bile bu ülkede büyükelçi yapıldı. Siz Dışişlerini sadakate göre şekillendirdiğinizde, diplomaside çuvallıyorsunuz. İşte Suriye’de ve Ortadoğu’da yaşadığımız son süreç ortada.
Siz ekonomide kerameti kendinden menkul kur ve faiz teorilerinin peşinde koştuğunuzda, ekonominin dümenine damadınızı koyduğunuzda, Varlık Fonu diyerek paralel bir bütçe oluşturup, kayınpeder-damat başına oturduğunuzda, uzun yıllara yayılan döviz cinsinden garantiler vererek Kamu-Özel İşbirliği Projeleri yaptırdığınızda, bunların hepsinin faturası, vatandaşlarımız tarafından ödeniyor. Bunlara sürpriz değil ancak öngörüsüzlük ve kötü yönetim diyebiliriz.
“IMF İLE KIRAN KIRANA MÜZAKERELER YÜRÜTÜLDÜ”
2001 krizinden çıkış sürecinde Hazine Müsteşarlığı görevinde bulundunuz. O dönemde kriz yönetiminde nasıl bir yol takip ediyordunuz?
1990’lar Türkiye için kayıp on yıl olarak anılır. Gerçekten de 1991 Körfez Savaşı, 1994 Ekonomik Krizi, 1999’da yaşanan büyük depremler, 1997 Asya ve 1998 Rusya Krizleri ekonomimiz üzerinde ciddi yükler yaratmıştır. Yine, siyasetin ekonominin günlük işleyişine müdahaleleri, başta bankacılık kesimi olmak üzere, ekonomideki kırılganlıkların çözümünü güçleştirmiştir. Bunun böyle gitmeyeceği 1990’ların sonunda görülmüş ve yeni birtakım arayışlar başlamıştır. Ancak halının altına süpürülen birikmiş sorunlar, 2000 ve 2001 yıllarında ekonomik krizler yaşanmasına neden olmuştur. Ben 2001 krizinin ardından ekonomiyi yeniden rayına oturtmak üzere göreve getirilen ekibin içinde Hazine Müsteşarı olarak görev yaptım.
O dönemde hassasiyet gösterdiğimiz konulardan ilki, ülkemize uygun ekonomik tedbirleri almaktı... 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında yaşanan krizler, Türkiye’nin birikmiş sorunlarından olduğu kadar, o dönem IMF’nin ısrarcı olduğu sabit kur rejimi dolayısıyla da gerçekleşti. Ben o dönemde IMF’nin önerdiği “sabit kur rejimine” bürokraside karşı çıkan ekipteydim. Nitekim 2000’deki ilk kriz bu konudaki haklılığımızı gösterdi. 2001’deki krizin ardından ise dalgalı kur rejimine geçildi. Bu nedenle 2001 Krizi’nin ardından Türkiye’nin ekonomist ve bürokratlarıyla, ülkemizin kurumsal yapısına uygun yeni bir program hazırlandı. IMF ile kıran kırana müzakereler yürütüldü.
“KAMUNUN KAYNAKLARI ADRESE TESLİM İHALELERLE, ÜÇ-BEŞ MÜTEAHHİT ARASINDA PAY EDİLİYOR”
“Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adlı program yıllardır halının altına süpürülen sorunları radikal bir şekilde çözmeyi amaçladı. Bankacılık sektörü tedavi edilip, ayağa kaldırıldı. Bugün ülkeyi yöneten iktidar, “tüm ekonomik kriz ve şoklarda güçlü bir bankacılık sektörüne” vurgu yapabiliyorsa; bu, 2001’den sonra uygulanan o program sayesindedir.
Yine Kamu İhale Kanunu başta olmak üzere pek çok hukuki düzenlemeyle siyasetçilerin kamu kaynaklarını çarçur etmesi, birtakım yandaşlarını kayırması o dönemde engellenmeye çalışıldı. Mevcut iktidar kadrolarının iş başına gelir gelmez en çok nefret ettiği yasa da Kamu İhale Kanunu oldu zaten. Bu nedenle de o kanunu işlevsiz hale getirmek için her yıl birkaç kez yasa değiştirildi. Bunun olumsuz yansımalarını bugün hep beraber görüyoruz. Kamunun kaynakları adrese teslim ihalelerle, üç-beş müteahhit arasında pay ediliyor.
2001 krizinden çıkışta dikkat ettiğimiz ikinci husus ise uygulanacak ekonomik programa ve tedbirlerde, toplumun her kesiminin rızasını almaktı. Biz bunun için iş dünyasıyla, işçi sendikalarıyla, esnaflarla, sivil toplum örgütleriyle sürekli toplantılar yapıyor, fikir alışverişinde bulunuyorduk. Uygulanacak politikaları bu istişare süreçlerinde oluşturuyor ve hayata geçiriyorduk.
Şunu söylemek gerekiyor: Ülkemizin ve ekonomimizin potansiyeli gerçekten çok büyüktür. Verilen her doğru ilaca, alınan her doğru tedbire çok hızlı şekilde yanıt vererek toparlanma gücü vardır. Yeter ki ekonomideki tüm aktörlere umut ve ufuk verecek bir ekonomi programını, ehliyet sahibi kadrolar eliyle uygulayabilelim.
“4 AYAKLI BİR STRATEJİ HAZIRLADIK”
Üretim olmadan ekonomide sorunların üstesinden gelmenin mümkün olmadığı görülüyor. Peki CHP’nin, sizin ifadenizle “Türkiye’nin içinde bulunduğu buhrandan çıkış için” planı nedir?
Türkiye, özellikle 2014’ten bu yana pek çok krizle karşı karşıya kaldı. Milli Gelirimiz 2014’ten bu yana düzenli olarak eriyor. Gelir dağılımındaki bozulma, artan işsizlik ve hayat pahalılığı yurttaşlarımızı ezip geçiyor. Özellikle 2018’de başlayan, bu yılın başında da salgın sürecinin etkisiyle derin bir buhrana dönüşen mevcut durumdan çıkmak için “Yeni ve Güçlü Bir Refah Devletini” gerekli görüyoruz. Bunun için biz 4 ayaklı bir strateji hazırladık. “Yeni Üretim ve Paylaşım Stratejisi” ile ülkemizin birikmiş sorunlarını çözeceğiz.
Stratejimizin ilk ayağı, hukuk devletini, katılımcı demokrasiyi yeniden ayağa kaldırmaktır. Kuvvetler ayrılığını, denge ve denetimi bu ülkede mutlaka güçlendirmek zorundayız. Bu çerçevede, çağdaş ve güçlü, yepyeni bir demokratik parlamenter rejimi ülkemize getirmekte kararlıyız. Diğer taraftan sorunlara muhataplarıyla beraber çözüm aramak, ortak aklı kullanmak devlet yönetiminde temel prensibimiz olacaktır. Ülkemizde kapsayıcı kurumları inşa etmenin ilk koşulunun, devlette liyakat sistemini ayağa kaldırmak olduğunun farkındayız. Ekonomide bugün yaşanan ve kurumsal yapıyı tarumar eden keyfi yönetim anlayışını tümden reddediyoruz. Kurallı ekonomiyi, şeffaflığı ve hesap verebilirliği son derece önemsiyoruz.
Stratejimizin ikinci ayağında ise ülkemizin uluslararası rekabet gücünü artırmak var. Bir saatte bir Alman işçisi, çiftçisi ne kadar üretim yapıyorsa, bizim çiftçimizi, işçimizi en az o kadar üretim yapacak hale getirmek zorundayız. Bunun için sınırlı kaynaklarımızı rant değil, değer yaratacak alanlara yönlendirmemiz gerekiyor. Biz, ülkemizin coğrafi avantajını, üzerinden kanal geçirmek için değil, küresel değer zincirleri geçirmek için kullanacağız. Gereken nitelikli kurumsal altyapıyı kuracak, uzun dönemli sanayi politikaları uygulayacak ve makro-ekonomik istikrarı sağlayarak yatırım ortamının önündeki engelleri kaldıracağız. Eğitimi ideolojik prangalardan kurtaracağız. Çocuklarımızı birinci sınıf, çağdaş bir eğitim sistemiyle buluşturacağız.
Stratejimizin üçüncü ayağında, büyümenin nimetlerini adil paylaşmak var. Ülkemizde hiçbir yurttaşımızı arkada bırakma lüksümüz olmadığını biliyoruz. Güçlü bir eğitim ve sağlık alt yapısı kadar, asgari ücreti, güçlü sendikacılığı da bu alanda önemli görüyoruz. Hiçbir kesimi dışlamayan bir büyüme stratejisinin, sürdürülebilirliği sağladığını ve toplumun reformları kabullenmesini kolaylaştırdığını biliyoruz. Bunun için üretilen değerden herkesin adil payını almasını sağlayacak politikaların yanında, insanlarımızı kriz dönemlerinde çaresizlik tuzağına düşmekten kurtaracak politikaları da geliştirmek zorundayız. Bu çerçevede, İşsizlik Sigortası’nın kullanım koşullarını ve imkanlarını genişleteceğiz. Ailelerimize belirli bir satın alma gücünü verecek “Aile Sigortasını” mutlaka uygulayacağız.
Ve stratejimizin dördüncü ayağında, ekonomik ve çevresel sürdürülebilirlik var. Hem para, hem de maliye politikamız öngörülebilir ve kurallı olacak. Borçların ve enflasyonun kontrolden çıkmasına izin vermeyeceğiz. Yine doğamızı; denizimizi, dağlarımızı, ormanlarımızı, derelerimizi üç beş kuruşluk rant için talan ettirmeyeceğiz. Biz bu dört ayaklı stratejiyle, Türkiye’yi içine düşürüldüğü girdaptan çıkaracağız.
“ENFLASYON ÇİFT HANELERE YERLEŞTİ”
Faiz konusu siyasetin özellikle son dönemde kullandığı bir argüman haline geldi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle istikrarlı bir ekonomide, düşük faiz şüphesiz iyidir. Ancak faizin en önemli belirleyicisi de enflasyondur. Faiz düşük olsun diyorsanız, önce enflasyonu düşürmeniz gerekir. Bunun için de ekonomi riskleri kontrol altında tutacak, istikrarı bozmayacak şekilde yönetilmelidir. Kısacası, düşük enflasyon ve düşük faiz iyi yönetim ister.
Ekonomiye kendi ideolojik gözlükleriyle bakan, iktisat biliminin gerçekleriyle uzaktan yakından alakası olmayan teorileri meydanlarda anlatan, hatta bunları devletin resmi dokümanlarına yazdıran bir yönetimle ne ekonomideki sorunların ne hayat pahalılığının ne de faizin üstesinden gelebiliriz.
Saray “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” diyor. Yani faizi düşürürseniz enflasyonun düşeceğini iddia ediyor. Fakat bakıyoruz, Merkez Bankası politika faizini yılbaşından bu yana, talimatla yüzde 12’den yüzde 8,25’e indirdi. Enflasyon bu düşüşe eşlik etti mi? Hayır. Enflasyon çift hanelere yerleşti. Baskı ile faizler düşük tutulunca, milletimiz birikimlerini ve satın alma gücünü koruyabilmek için dövize, altına koşmaya başladı. Şu anda vatandaşlarımızın bankalarda tuttuğu paranın yarıdan fazlası döviz cinsinden.
Döviz kuru alıp başını gidince, şimdi mahcup faiz artışına başladılar. Tabelada görünen faizi sabit tutup, ağırlıklı fonlama maliyeti üzerinden faizi artırıyorlar. Temmuz ayı sonunda yüzde 7,5 olan ağırlıklı ortalama fonlama maliyeti şu an yüzde 10’un üzerine çıktı. Ama dahası da var. Bu sürekli “faize karşıyız” diyen Saray yönetiminin elinde, bütçe faiz bütçesi haline gelmiş. İlk yedi ayda; faiz hariç harcamalar yüzde 19 artarken, faiz harcamaları yaklaşık bunun iki misli yüzde 36 artmış ve 80 milyar TL’ye ulaşmış. İlk 7 ayda faiz lobisine; günde 376 milyon TL, saatte yaklaşık 16 milyon TL ödemişiz. “Faizi düşüreceğiz” diyenlerin ülkeyi getirdiği nokta bu.
“İSTANBULLULARA YA KANAL YA İSTANBUL TERCİHİ DAYATILIYOR”
Son olarak Kanal İstanbul hakkındaki görüşlerinizi de almak isteriz…
Yapmayı düşündükleri Kanal, İstanbul’un bağrına bir hançer gibi saplanacak, Rumeli ile Anadolu’nun bağını zayıflatacaktır. İstanbullulara ya Kanal ya İstanbul tercihi dayatılıyor. Bu yapılırken de İstanbullulara fikrin nedir diye sorulmuyor. Biz elbette İstanbul’dan ve İstanbullulardan yanayız. İstanbul’a ihanet ettik diyenler ise kanaldan yana. Haklılığımız o kadar ortada ki, artık Saray argümanlarımızla fikri mücadeleyi bırakıp, polis gücü kullanmaya başladı. İstanbul Büyükşehir Belediyemizin hemşerilerini bilgilendirmek için astığı Kanal İstanbul afişleri, valilik emriyle, polislerce gece operasyonuyla indiriliyor. Yasa gereği bölücü ve yıkıcı olmayan afişler, ancak mahkeme kararıyla kaldırılabilir. Ama hukuku, yasayı dinleyen kim? Ne olursa olsun biz tabiatın dengesini bozacak, su kaynaklarına darbe vuracak, olası bir deprem anında İstanbul’u kilitleyecek, milletin sırtına olağanüstü bir yük bindirecek böyle bir dayatmaya sonuna kadar karşıyız.
FAİK ÖZTRAK KİMDİR?
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Ekonomi Bölümü’nden 1977 yılında mezun olan Faik Öztrak, 1987 yılında İngiltere Birmingham Üniversitesi’nden Kalkınma Finansmanı konusunda lisansüstü diploma ve master (M. Soc. Sc.) derecelerini almıştır.
Meslek yaşamına Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) 1978 yılında başlamıştır. DPT’de Daire Başkanlığı, Genel Müdürlük, Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur.
2000 yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nda Başkan Yardımcısı, 2001 krizinden sonra ise Hazine Müsteşarı olmuştur. Bu dönemde Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın hazırlanmasında, uygulanmasında ve uluslararası kuruluşlarla müzakeresinde bürokrasi içinde en üst seviyede koordinasyon görevini üstlenmiştir.
Hükümet değişikliğinin ardından, 2003 yılında Hazine Müsteşarlığından ayrılmış, bu tarihten sonra Milliyet gazetesinde ekonomi politikaları üzerine köşe yazarlığı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliği, TÜSİAD-Koç Üniversitesi Ekonomik Araştırma Forumu direktörlüğü yapmıştır.
23, 24, 25 ve 26. 27. dönemlerde CHP Tekirdağ Milletvekili seçilen Öztrak, 23. dönem TBMM’de Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliğinde ve Avrupa-Akdeniz Parlamenter Asamblesi Türk Grubunda bulunmuş, Asambleye bağlı Ekonomik ve Mali İşler, Sosyal İşler ve Eğitim Komisyonu Başkanlığı yapmıştır. 24. dönem TBMM’de NATO Parlamenter Asamblesi(NATO-PA) üyesi olan Öztrak, NATO-PA Ekonomi ve Güvenlik Komitesi Başkanlığı görevinde bulunmuştur. Halen NATO-PA Transatlantik Ekonomik İlişkiler Alt Komitesi Başkanlığı görevini yürütmektedir.
2008-2016 yılları arasında CHP’de Parti Meclisi üyeliği, Genel Saymanlık, Ekonomi Politikaları, İşveren Sendikaları ve Kuruluşları, Dış İlişkiler gibi Genel Başkan Yardımcılığı görevlerini üstlenmiştir.
İngilizce ve Fransızca bilen Öztrak, evli ve bir çocuk babasıdır.
Yeni Soluk
Yorum Yap