İmamoğlu’nun o toplantıya çağrılmaması ‘kindar' siyasetin dışa vurumudur

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu kamuoyu ile paylaştı.

Toprak, “30 Mart 2019 seçim sonuçlarını ve kaybetmeyi sindiremeyen; atanmışların seçilmişler üzerindeki vesayetini bitirmeyi vaat eden AK Parti’nin geldiği nokta, emrindeki ‘bürokratik oligarşinin’ halk iradesine ve seçilmişlere üstünlüğünü savunma çizgisidir. İBB Başkanı İmamoğlu’nun İstanbul’da zirve yapan pandemiyle mücadele toplantısına çağrılmaması, iktidarın tükenmişliği ve ‘kindar siyaset’ anlayışının dışa vurumudur!” dedi.

İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “Salgın sürecinde en büyük ödeneklerin sağlık ve eğitime ayrıldığını öne süren iktidarın meclise sunduğu bütçe teklifinde asıl dikkat çeken salgına rağmen ulaştırma yatırımları içerisinde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ödeneklerinde yüzde 139 ve Karayolları ödeneklerindeki yüzde 84 artış yapılması. İktidar salgına, işsizliğe, artan yoksulluğa rağmen önceliği, derdi ve tasası müteahhitler!” ifadesini kullandı.

İktidar asgari ücretin vergiden muaf tutulması çağrılarına kulak tıkayıp, yıllardır maaş-tazminat alamayan-hak arayan maden işçilerinin üzerine polis ve jandarmayı yollarken, torba yasa içine gizlenen değişiklik ile 7’inci kez Servet Affı-Varlık Barışı getiriyor. Düzenlemeyle, kayıt dışı servetini ‘aklamak’ isteyenlere, inceleme-soruşturma yapmama, serveti nerden edindiğini sormama, daha da önemlisi ‘hiçbir vergi almama’ taahhüdü veriliyor!

İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın açıklamasının satırbaşları şu şekilde:

Türkiye’nin bölgesel yalnızlığı, Suudi Arabistan’ın başlattığı boykot kampanyasına diğer Arap ülkelerini de dahil etme girişimleriyle genişliyor. Fas’ın Türk mallarına yüzde 90 oranında ilave gümrük vergisi getirmesi, Tunus ve Mısır’ın gümrüklerde Türk mallarının ve TIR’larının geçişini yavaşlatma, bürokrasiyi zorlaştırma adımları diğer ülkelere de yayılıyor. Ülkemizin siyasi, diplomatik ve ekonomik kayıpları ağırlaşıyor!

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) ev sahipliğinde bir araya gelen Mısır, Yunanistan ve GKRY liderleri Türkiye karşıtı ittifakı güçlendirme kararı alırken, yayınladıkları ortak bildiride Türkiye’ye ağır suçlamalar yönelttiler. Ortak bildirinin ‘yok hükmünde’ olduğunu belirterek tepki gösteren Dışişleri Bakanlığı ise her zirve sonrası Türkiye’yi hedef alan bu ülkeleri düşmanca politika izlemekle itham etti!

İdlib’te TSK’nın bazı gözlem noktalarından çekilmeye başlaması ardından, önümüzdeki günlerde boşaltılacak gözlem noktası sayısının artacağı yönünde gelişmeler yaşanıyor. Suriye Ordusu’nun ve cihatçıların kontrol ettiği bölgelerde kalan TSK gözlem noktalarının boşaltılması, kuzeye taşınması yönündeki Rusya ve Şam yönetimi taleplerine iktidar olumsuz karşılık vermişti. Gelinen nokta, bir çekilme sürecine girildiğini gösteriyor!

Doğu Akdeniz Gerginliği, Türkiye-AB ilişkileri ve AB liderlerinin Aralık zirvesinde Türkiye’ye yaptırımları ele alacaklarının açıklanmasına paralel olarak, Avrupa strateji ve düşünce kuruluşları kapsamlı bir değerlendirme ve öneriler raporu hazırladı. Doğu Akdeniz ve AB-Türkiye ilişkilerinin seyri açısından, AB liderlerine uyarı ve önerilerin yer aldığı çalışma Aralık zirvesinde liderlerin alabileceği kararlar için kritik mesajlar içeriyor!

Düşünce kuruluşlarının ortak raporunda, Gümrük Birliği’nin modernizasyonunun Türkiye’yi ödüllendirme izlenimi yarattığı, ancak asıl Avrupa ülkelerinin de ekonomik çıkarına olduğuna işaret ediliyor. Ortak rapora katkı veren düşünce kuruluşları ve uzmanları AB Liderlerine Gümrük Birliği müzakerelerinin tam üyelik müzakerelerinden ayrı tutulması, farklı bir çerçevede yürütülmesi önerisinde bulunuyorlar.

Libya'da ilan edilen ateşkes sonrası Cenevre ve Tunus’ta başlatılan müzakerelerden sonra Trablus ve Tobruk yönetimleri ikinci tur görüşmeler için Cenevre ve Kahire’de bir araya geldi. Cenevre’de askeri heyetler arasında yürütülen görüşmelerde kalıcı ateşkes imzalandı. Kahire’de ise yeni anayasa ve en kısa sürede seçim konuları ele alındı. Petrol üretimi ve uçak seferlerinin yeniden başlatılması adımları atıldı. İktidar her iki masanın da dışında kaldı!

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği raporun tamamı şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

26 EKİM 2020

İÇ POLİTİKA

1.İBB Başkanı İmamoğlu’nun pandemiyle mücadele toplantısına çağrılmaması ‘kindar siyaset’ anlayışının dışa vurumudur!

DIŞ POLİTİKA

2.Doğu Akdeniz’de gerilim tırmanıyor! Türkiye hedef alınarak ağır suçlamalar yöneltiliyor!

3.Türkiye’nin bölgesel yalnızlığı, Suudi Arabistan’ın başlattığı boykot ve diğer Arap ülkelerini de dahil etme girişimleriyle, genişliyor.

4.İdlib’te TSK, bazı gözlem noktalarından çekiliyor. Şam yönetimi İdlib’e nihai bir operasyon için hazırlık yapıyor!

5.Aralık’ta gerçekleşecek AB Liderler Zirvesine yönelik hazırlıklar hızlandı. Avrupa’nın köklü strateji kuruluşları kapsamlı bir rapor hazırladı.

6.Düşünce kuruluşlarının ortak raporunda, Gümrük Birliği müzakerelerinin tam üyelik müzakerelerinden ayrı tutulması öneriliyor.

7.İktidar, Libya'da ilan edilen ateşkes sonrası Cenevre ve Tunus’ta başlatılan müzakerelerde masa dışında kaldı!

EKONOMİ

8.2021 bütçe yasası teklifi, faiz-borç-maaş ve müteahhitlere ödeme yapmanın ötesinde bir özelliği olmayan içi boş bir metindir!

9.1 trilyon 346 milyar TL tutarında Bütçe teklifinde, DSİ ödeneklerinde yüzde 139 ve Karayollarında yüzde 84 artış yapılması, müteahhitlerin kollandığını gösteriyor!

10.İktidar, torba yasa içine gizlenen değişiklik ile 7’inci kez Servet Affı-Varlık Barışı getiriyor!

11.İktidarın ‘İstihdam Paketi’ adıyla TBMM’ye getirdiği 43 maddelik torba yasa teklifi, çalışanların haklarının istismarı paketidir.

12.TÜİK yöntem değiştirdiğine pişman oldu! TÜGE yeni yöntemle düşerken, eski hesaplama yöntemine göre arttı.

13.MB, politika faizini artırmadı, 10,25’te sabit tuttu!

14.Türkiye’nin halka açılan ilk özel GSM operatörü Turkcell, hisse operasyonuyla devletleştirildi ve TVF’nin kontrolüne geçti!

1.30 Mart 2019 seçim sonuçlarını ve kaybetmeyi sindiremeyen; atanmışların seçilmişler üzerindeki vesayetini bitirmeyi vaat eden AK Parti’nin geldiği nokta, emrindeki ‘bürokratik oligarşinin’ halk iradesine ve seçilmişlere üstünlüğünü savunma çizgisidir. İBB Başkanı İmamoğlu’nun İstanbul’da zirve yapan pandemiyle mücadele toplantısına çağrılmaması, iktidarın tükenmişliği ve ‘kindar siyaset’ anlayışının dışa vurumudur!

Türkiye’nin ülke genelinde karşı karşıya kaldığı yükselen yeni salgın dalgası karşısında, iktidarın sergilediği çaresizlik görüntüsü ve ne yapacağını bilmezlik halleri, tüm alanlarda sorunların altında ezilme, krizleri yönetememe yetersizliğinin sonucudur. Eğitimdeki en büyük sorunun ‘öğretmen maaşları’ olduğunu söyleyen Milli Eğitim Bakanı, ‘Semptom göstermeyen COVID19 pozitif vakalarını ulusal çıkarları gözeterek vaka sayısına dahil etmediklerini’ itiraf eden ‘Açılan sınıflardaki korona vakalarının açılmayan sınıflara göre daha az olduğunu’ ifade eden Sağlık Bakanı, et ithalatındaki artışın ‘halkın refah seviyesini gösterdiğini’ savunarak ‘paramız var ki ithal ediyoruz’ diyen Tarım Bakanı Tek kişilik iktidarın atamayla makama getirilen memurlarıdır.

AK Parti 2002’deki seçim beyannamesinde ‘atanmışların seçilmişleri ezmesine, üzerlerinde vesayet kurmasına son vereceğini’ vaat ederek iktidara gelmişti. Bugün artık tam tersi icraata yöneldiği vaatlerine karşılık, seçmen iradesine saygıdan hızla uzaklaşan, demokratik bir sistemde seçim kaybetmeyi hazmedemeyen bir ruh halindedir. Ağır bir yenilgiyle kaybettiği yerel seçimlerin sonuçlarını hâlâ kabullenememiş, ‘kindar siyaset’ anlayışıyla davranmaya devam etmektedir. Geçen hafta İstanbul’da salgınla mücadele toplantısına İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun çağrılmaması bu siyasi kin tutmanın dışa vurulmasıdır. Türkiye’nin en büyük, dünyanın sayılı metropollerinden İstanbul’un içme suyundan toplu ulaşımına, halk sağlığından çöplerinin toplanmasına, kentin hijyeninden yoksul semtlerin sorunlarının çözümüne varana kadar sorumlusu İBB ve iki kez üst üste seçilmiş başkanıdır.

Daha önce olası İstanbul depremi ile ilgili toplantıda sergilenen bu tavrın, Vali tarafından ‘ani gelişti’ aldatmacasına başvurulmasına kimse kanmaz! Milyonlarca seçmenin iradesine direnmek, ne demokrasi ne de toplumsal barış, huzur, hoşgörü ve tercihlere saygı ile bağdaşmayan bir tavırdır. Ülkeyi yönetenlerin bu siyasi kindarlığı, ülke barışına, toplumsal huzur ve kardeşliğe, hızla tahrip edilen demokrasinin elde kalan son kırıntılarına zarar verir tüketir!

2.Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) ev sahipliğinde bir araya gelen Mısır, Yunanistan ve GKRY liderleri Türkiye karşıtı ittifakı güçlendirme kararı alırken, yayınladıkları ortak bildiride Türkiye’ye ağır suçlamalar yönelttiler. Ortak bildirinin ‘yok hükmünde’ olduğunu belirterek tepki gösteren Dışişleri Bakanlığı ise her zirve sonrası Türkiye’yi hedef alan bu ülkeleri düşmanca politika izlemekle itham etti!

Doğu Akdeniz’deki gerginlikte tansiyon yeniden yükselmeye başlarken, 21 Ekim’de Lefkoşa’da gerçekleşen zirvede Yunanistan Başbakanı Kriyakos Mitsotakis, GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Anatsasiades ve Mısır Devlet Başkanı Aldulfettah el Sisi bir araya geldi. Yunanistan, bir yandan gerilimi tırmandırırken diğer yandan da diplomasi atağına girişerek Türkiye’yi baskı altına alma girişimlerine hız verdi. AB’yi Türkiye’ye yaptırım uygulamaya zorlayan Yunanistan-GKRY ayrıca Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaları, silah ve mühimmat satışını durdurmaları çağrısında bulunuyor.

Yunanistan ve GKRY’nin son hamlesi, Lefkoşa’da Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin de katılımıyla gerçekleşen üçlü zirve oldu. Zirve’den sonra yayınlanan ortak bildiride Türkiye hedef alınarak ağır suçlamalar yöneltildi. Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de provokasyon ve gerilimi tırmandırmakla suçlayan üç lider, Maraş’ın kısmen açılmasından, uluslararası deniz hukuku anlaşmasına, bölgesel güvenlikten enerji anlaşmalarına, AB liderlerine Türkiye’ye baskı uygulanması çağrılarına varana kadar tüm başlıklarda Türkiye’yi hedef aldı. Yunanistan Başbakanı Miçotakis Türkiye’nin pek çok bölgede ülkelere karşı emperyalist ve saldırgan politikalar izlediğini öne sürdü. Mısır Devlet Başkanı Sisi, bölgede istikrarsızlığa yol açan ve gerilimi artıran politikalara karşı koyma konusunda Yunanistan ve GKRY ile uzlaştıklarını açıkladı. Gerek Türkiye’ye karşı gerçekleştirilen üçlü zirveye gerekse zirve sonrası yapılan açıklamalar ve yayınlanan ortak bildiriye sert tepki gösteren Dışişleri Bakanlığı “Lefkoşa'daki zirve sonrası yayımlanan bildiriyi yok hükmünde sayıyor ve bütünüyle reddediyoruz” açıklamasını yaptı.

Her ne kadar yapılan açıklamalarda tepki gösterilip, zirve sonuçları yok hükmünde sayılsa da reel politik ve fiili durum Yunanistan-GKRY ve Mısır’ın Türkiye karşıtı bir ittifakın oluşturmuş durumdadır. Türkiye’nin tanımadığını, yok hükmünde saydığını ilan ettiği deniz anlaşmaları imzalayıp, parlamentolarından geçirerek BM’ye de iletmişlerdir. ABD, AB, BM’yi kendi tezlerinin yanına çekmiş konumdadırlar. Rusya da bu ülkelere destek içeren beyanlarda bulunmakta, adımlar atmaktadır.

3.Türkiye’nin bölgesel yalnızlığı, Suudi Arabistan’ın başlattığı boykot kampanyasına diğer Arap ülkelerini de dahil etme girişimleriyle genişliyor. Fas’ın Türk mallarına yüzde 90 oranında ilave gümrük vergisi getirmesi, Tunus ve Mısır’ın gümrüklerde Türk mallarının ve TIR’larının geçişini yavaşlatma, bürokrasiyi zorlaştırma adımları diğer ülkelere de yayılıyor. Ülkemizin siyasi, diplomatik ve ekonomik kayıpları ağırlaşıyor!

Suudi Arabistan’ın Türk mallarına, ürünlerine ve şirketlerine yönelik boykot kampanyasına diğer Arap ülkelerini dahil etme ve boykotu yaygınlaştırma adımları hız kazandı. Dış Politikayı İhvan-Müslüman Kardeşler-Hamas ekseni üzerine oturan iktidarın bölgede Katar dışında konuşabildiği ülke kalmadı. İstanbul’un göbeğinde Suudi konsolosluğunda işlenen gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinde iktidar söylem dışında Suudi Arabistan’a karşı siyasi-diplomatik-ekonomik bir tutum takınmaktan kaçınırken, gelinen aşamada Suudi Arabistan üste çıkarak Türkiye’ye ekonomik yaptırım-ticari boykot uygulaması başlattı. Suudilerin ve BAE’nin desteğiyle başlatılan Türkiye karşıtı sosyal medya kampanyası yayılırken, Türk mallarına sosyal medya üzerinden de boykot kampanyası genişletiliyor. Türk Müteahhitler Birliği’nin (TMB) açıklamasına göre, müteahhitlerin bu ülkedeki kaybı şu anda 3 milyar dolara ulaştı. İktidar sessiz kalmaya devam ediyor.

Fas hükümeti Türk mallarına uygulanan gümrük vergilerini neredeyse iki katına yükseltirken gerekçesini Fas-Türkiye ticaretinde Fas aleyhine oluşan açığın artmasına dayandırdı. Suudi Arabistan ile Fas’ın ardından Mısır ve Tunus’tan da Türk mallarına yönelik ilk ambargo uygulamaları başladı. Uluslararası taşımacılık sektöründe yer alan TIR şirketleri, Mısır ve Tunus’un yanı sıra bu ülkeler üzerinden Sahra Altı Afrika ülkelerine yönelik ihracat ve taşımacılıkta Türk mallarıyla ilgili işlemlerin yavaşlatıldığını, bürokratik engellerin yaygınlaştığını bildiriyorlar. Benzer uygulamalar BAE-Dubai-Abu Dabi’de başladı. Ortadoğu ve Körfez bölgesinde Katar dışındaki ülkelerle siyasi ve ekonomik ilişkiler Türkiye aleyhine gelişirken, kayıplarımız artıyor.

Arap ülkelerinde Türkiye aleyhine derinleşip yaygınlaşan bu sürece karşı iktidarın izlediği dış politika ve strateji, İhvan’ı sahiplenme yaklaşımı kapıların art arda kapanmasına neden oluyor. İktidar ivedi olarak yeni bir dış politika konsepti oluşturmak, uygulanan mevcut politikanın AB, Ortadoğu, Kuzey Afrika’da aleyhimize ortaya çıkarttığı ağır hasarın tespiti yaparak bu hasarı gidermeyi hedefleyen bir diplomasiye yönelmek durumundadır.

4.İdlib’te TSK’nın bazı gözlem noktalarından çekilmeye başlaması ardından, önümüzdeki günlerde boşaltılacak gözlem noktası sayısının artacağı yönünde gelişmeler yaşanıyor. Suriye Ordusu’nun ve cihatçıların kontrol ettiği bölgelerde kalan TSK gözlem noktalarının boşaltılması, kuzeye taşınması yönündeki Rusya ve Şam yönetimi taleplerine iktidar olumsuz karşılık vermişti. Gelinen nokta, bir çekilme sürecine girildiğini gösteriyor!

Soçi mutabakatı ile İdlib’in cihatçılardan arındırılması, 15 kilometrelik bir silahsızlandırılmış bölge oluşturulması M4 ve M5 otoyollarının güvenli şekilde ulaşıma açılması Türkiye tarafından taahhüt edilmişti. Bu çerçevede TSK tarafından bölgede çok sayıda gözlem noktaları kurularak birliklerimiz yerleştirildi. Taahhütler gerçekleşmeyince Suriye Ordusu Rusya’nın hava desteğiyle harekâta başlayarak önemli ilerleme kaydetti. Mart’tan bu yana geçen 7 ayda İdlib’deki tabloda fazla değişiklik olmadı. İktidarın taahhütleri hayata geçirilemedi. TSK-Rus ortak devriyesi girişimleri cihatçıların saldırıları nedeniyle her seferinde kesintiye uğradı, yarıda kaldı. Bu arada iktidar gerek İdlib’te gerekse TSK kontrolündeki diğer bölgelerde TSK destekli cihatçı gruplardan binlerce silahlı milisi Libya’ya taşıdı.

Şam yönetimi cihatçıların kontrolündeki son bölge olan İdlib’e nihai bir operasyon için hazırlıklarını son aşamaya getirdi. Rusya bölgedeki askeri varlığını ve hava güçlerini takviye etti. İdlib’te artık geri sayım başlamış görünüyor. Bunun önemli işaretlerinden birisi TSK’nın Suriye ordusunun ve cihatçıların kontrol bölgelerinde kalan gözlem noktalarından çekilmeye başladı. Suriye medyasında ve Reuters başta olmak üzere haber ajanslarının duyurduğu haberlerde TSK’nın M4 yolunun güneyinde kalan yerleşimlerde, Hama’da 6-7 gözlem noktasını daha boşaltacağı, çekileceği yer alıyor. Bu konuda iktidar sözcüleri, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlığı sessiz. TSK’nın çekilmesiyle İdlib’in bu bölgelerinin tamamıyla Şam yönetiminin kontrol ve denetimine geçeceği, TSK’nın bölgeyi boşaltacağını söylemek yanlış olmaz.

İdlib’deki bu sıcak gelişmeler yakın dönemde bölgede yeni gelişmelerin yaşanacağını gösterirken, çekilme kararının da Rusya ve dolaylı olarak da Şam yönetimiyle yapılan bazı pazarlıkların sonucunda alındığı anlaşılıyor. Başta Cumhurbaşkanlığına bağlanan AA olmak üzere, iktidara yakın medyanın, bu çekilme harekâtı ve İdlib’deki gelişmelere değinmemesi, olanları görmezlikten gelmesi ve iktidarın herhangi bir açıklama yapmaması pazarlıklar da Rusya ve Şam’a bazı tavizler verildiğini akla getiriyor!

5.Doğu Akdeniz Gerginliği, Türkiye-AB ilişkileri ve AB liderlerinin Aralık zirvesinde Türkiye’ye yaptırımları ele alacaklarının açıklanmasına paralel olarak, Avrupa strateji ve düşünce kuruluşları kapsamlı bir değerlendirme ve öneriler raporu hazırladı. Doğu Akdeniz ve AB-Türkiye ilişkilerinin seyri açısından, AB liderlerine uyarı ve önerilerin yer aldığı çalışma Aralık zirvesinde liderlerin alabileceği kararlar için kritik mesajlar içeriyor!

Doğu Akdeniz’deki gerilimi azaltmak, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulaması girişimleri ile Türkiye-AB ilişkilerinin yönünün belirlenmesi, olası yaptırımların görüşülmesi çerçevesinde Aralık ayında gerçekleşecek AB Liderler Zirvesine yönelik hazırlıklar hızlandı. Türkiye’nin art arda ilan ettiği Lozan Anlaşması gerekçeli Navtex’lerin yanı sıra yeniden Meis adası açıklarında sondaj çalışmalarına başlayan Oruç Reis gemisini gerekçe göstererek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de gerilim, çözümsüzlük ve sorunu ‘askerileştirmekle’ itham eden Yunanistan’a destek veren AB Dönem Başkanı Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Türkiye ziyaretini iptal ettiğini açıkladı.

Bu arada Avrupa’nın önde gelen 6 köklü strateji ve düşünce kuruluşu kapsamlı bir çalışma yürüterek geniş bir rapor hazırladı. Liderler zirvesinde alınacak kararlara zemin oluşturacağı kaydedilen raporda tam üyelik müzakereleri, gümrük birliği anlaşması revizyonu başta olmak üzere Türkiye-AB ikili ilişkilerine ilişkin ‘yol haritası’ yanında, Doğu Akdeniz’deki olası süreçlerle ilgili değerlendirme ve önerilere de yer veriliyor. AB liderlerinin alması muhtemel kararlar ve atılacak adımların neler olması gerektiğinin irdelendiği raporun alınacak kararlar için de yol gösterici olacağı dile getiriliyor.

Söz konusu rapor çalışmasında; Alman Politika ve Bilim Vakfı (SWP) bünyesindeki Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi’nin yanı sıra (CATS), Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IFRI), İspanyol Elcano Kraliyet Enstitüsü yer aldı. Ayrıca Polonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (PISM), İtalya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IAI) ve Yunanistan’ın Avrupa ve Dış Politika Vakfı (ELIAMEP) da raporu hazırlayan 6 düşünce kuruluşu arasında yer alan diğer kurumlar. AB ve Türkiye uzmanlarının ortaklaşa çalışmasıyla rapor nihai şeklini aldı ve AB liderlerine sunuldu.

Düşünce kuruluşlarının ortaklaşa hazırladığı raporda, AB’nin geçtiğimiz yıllar boyunca Türkiye’ye yönelik olarak izlediği stratejinin başarısız olduğu vurgulanırken, AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde ‘yeni bir evreye geçiş hazırlığında’ olduğu mesajının verildiği kaydedildi.

6.Düşünce kuruluşlarının ortak raporunda, Gümrük Birliği’nin modernizasyonunun Türkiye’yi ödüllendirme izlenimi yarattığı, ancak asıl Avrupa ülkelerinin de ekonomik çıkarına olduğuna işaret ediliyor. Ortak rapora katkı veren düşünce kuruluşları ve uzmanları AB Liderlerine Gümrük Birliği müzakerelerinin tam üyelik müzakerelerinden ayrı tutulması, farklı bir çerçevede yürütülmesi önerisinde bulunuyorlar.

Önümüzdeki dönemde AB-Türkiye diyaloğunun sürdürülmesi konusunda AB-Türkiye ilişkilerini canlandırabilecek Gümrük Birliği’nin yenilenmesi görüşmelerinin, tam üyelik müzakereleri kapsamından ayrı tutulmasını, insan hakları, hukuk devleti, demokratikleşme beklentilerine endekslenmemesini liderlere öneren düşünce kuruluşları, güvenlik ve dış politika konularının süreçte belirleyici olması tavsiyesinde bulundular. Liderlere sunulan yol haritasında, AB’nin önümüzdeki dönemde, Türkiye ile diyalog kapsamında gündemde tutmasının önemli ve gerekli olduğu belirtilerek önerilen talepler ise şöyle sıralandı: Türkiye’nin,

Düzensiz göçle mücadele konusunda işbirliğini sürdürmesi,

Dış politika ve güvenlik konularında tek yanlı adımlardan kaçınması ve AB ile uyumlu hareket etmesi,

Avrupa’nın güvenliği için güvenilir bir partner olması,

Doğu Akdeniz’deki askeri girişimlerine son vermesi ve NATO ittifakının ortak çıkarları doğrultusunda hareket etmesi,

Düşünce kuruluşları, Türkiye’ye de AB ile diyalog ve pozitif işbirliği için bir dizi tavsiyeye yer veriyorlar: Türkiye,

AB ile gerilimler, çekişmelerle tüketilen zamanın aleyhine işlediğini bilmeli,

Ekonomik açıdan cazibe merkezi olduğu imajının hızla kötüleştiğinin artık farkına varmalı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle ekonomi ve ticaret bürokrasisi felce uğradı.

Yargıya güven büyük bir hızla geriledi ve gerilemeye devam ediyor.

AB üyesi ülkelerin şirketleri, yatırımcıları artık kendilerini Türkiye’de güvende hissetmiyor.

Demokrasideki gerilemeyi tersine çevirmek için güçlü bir tutum sergilemediği müddetçe, Gümrük Birliği’nin modernizasyonu ve derinleştirilmesi, tek başına Türkiye’yi Avrupa’da tutmaya yetmeyecektir.

İktidarın şimdiden hazırlıklı olması, sadece mülteci kozunu ve coğrafi konumu öne çıkartarak AB sürecini yürütemeyeceğini görmesi gerekiyor.

7.Libya'da ilan edilen ateşkes sonrası Cenevre ve Tunus’ta başlatılan müzakerelerden sonra Trablus ve Tobruk yönetimleri ikinci tur görüşmeler için Cenevre ve Kahire’de bir araya geldi. Cenevre’de askeri heyetler arasında yürütülen görüşmelerde kalıcı ateşkes imzalandı. Kahire’de ise yeni anayasa ve en kısa sürede seçim konuları ele alındı. Petrol üretimi ve uçak seferlerinin yeniden başlatılması adımları atıldı. İktidar her iki masanın da dışında kaldı!

Libya'da 2014’ten bu yana savaşan Trablus ve Tobruk yönetimlerine bağlı silahlı güçler arasında ilk kez ilan edilen ateşkes devam ederken geçen ay yapılan ve olumlu mesafe kat edilen müzakerelerden sonra iki tarafın temsilcileri Cenevre ve Kahire’de geçen hafta yeniden bir araya geldi. Görüşmeler sonunda ise tarafların ‘kalıcı ateşkes’ konusunda mutabakata vardığı ve anlaşmayı imzaladığı, 23 Ekim’den itibaren sürecin başladığı açıklandı. Kahire'de yapılan görüşmelerde yeni anayasa ve seçim konuları ile siyasi uzlaşmazlık konuları ele alınarak önemli ilerleme kaydedilirken, 2021 Mart’ında yapılması öngörülen seçime gidiş süreci de masaya yatırıldı. İki tarafın Mısır hükümeti koordinasyonunda yürüttüğü anayasa, seçim ve siyasi konularla ilgili müzakerelerde olumlu bir adım daha atılarak ülkedeki en büyük petrol rafinerisi de yeniden faaliyete başladı. Kahire müzakerelerine paralel ve eş zamanlı olarak askeri taraflar da Cenevre'de Sirte ve Cufra'daki son durum ile ülkedeki yabancı güçlerin ayrılmasının koşullarını görüşüyor.

Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlı orduyu Türkiye ve Katar destekliyor. Tobruk yönetimine bağlı ve başında Mareşal Halife Hafter'in bulunduğu Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) en büyük destekçileri ise Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Fransa. BAE'nin fonladığı bir Rus özel savunma şirketi olan Wagner, Libya'ya paralı savaşçı gönderiyor. Hafter silah ve maddi desteği de bu ülkelerden alıyor. Siyasi ve askeri heyetlerin Kahire ve Cenevre’deki görüşmelerini tamamlamasının ardından hedef, Kasım ayı başında Tunus'ta iki tarafın liderleri Feyiz el Sarrac ile Akile Salih’in ilk kez aynı masaya oturması.

Cenevre’deki toplantıların bitiminde ise Birleşmiş Milletler, Libya'da tarafların ülke genelinde kalıcı ateşkes için anlaşmaya vardığını bunun tarihi bir başarı olduğunu duyurdu. İmzalanan mutabakattaki en kritik maddelerden birisi Libya'da savaşan tüm paralı askerlerin ve yabancı savaşçıların 23 Ekim’den itibaren üç ay içinde Libya'yı terk etmek zorunda olduklarının kararlaştırılması.

Çözüme giden yolda Mısır’ın ağırlığının artması, tarafların önce Kahire’de bir araya gelmesi iktidarın Libya politikasında mevzi kaybetmeye başladığını, inisiyatifin Mısır’a ve destekçileri Rusya, BAE, Fransa, ABD, Almanya’ya geçtiğini gösteriyor. Cenevre ve Kahire müzakerelerinde Türkiye’nin dışarıda kalması, kalıcı ateşkes anlaşmasında Libya’daki paralı milislerin ve yabancı ülke askerlerinin 3 ay içinde ülkeyi terk etmelerinin karara bağlanması da iktidarın Libya politikası açısından kritik ve ciddi bir handikap! Cumhurbaşkanı Erdoğan anlaşmayla ilgili olarak, “Yapılan ateşkes anlaşması en üst düzeyde bir ateşkes değil, daha alt düzeyde. Bunun kalıcılığı ne kadar olur bunu zaman gösterecek. Güvenilirliği bana göre çok da olabilecek gibi değil” açıklamasını yaptı.

Oysa Libyalılar arasındaki iç savaşın sona ermesi ihtimalinin güçlenmesi, siyasi çözüm yönünde olumlu süreçlerin ortaya çıkması her türlü savaştan daha iyi ve desteklenmesi gereken bir gelişme. Cumhurbaşkanının kalıcı ateşkes anlaşmasından memnuniyetsizliğini ifade eden yaklaşımı, kalıcı olmayacağını öne süren sözleri, iktidarın Libya’ya barış getirme, toprak bütünlüğüne saygı ve sahip çıkma söylemleriyle bağdaşmıyor!

8.2021 bütçe yasası teklifi, faiz-borç-maaş ve müteahhitlere ödeme yapmanın ötesinde bir özelliği olmayan içi boş bir metindir. Vergi gelirlerinde öngörülen artış hedefi, yeni vergilerin ya da mevcut vergi oranlarında yüksek artışların habercisidir! 1,3 trilyonluk bütçenin yılsonu açığının bu yıla kıyasla yüzde 76 artarak 245 milyar TL olarak öngörülmesi, açık hedefinin sapmaya uğrayacağını ve açığın finansmanı için borçlanılacağını gösteriyor.

1 trilyon 346 milyar TL tutarında bir büyüklükten oluşan 2021 yılı merkezi yönetim bütçesinde bu yıla göre artış yüzde 18,6 düzeyinde. Diğer deyişle bütçe ödenekleri 2020 bütçesine göre yaklaşık beşte bir artırılmış.

2020 bütçesinde 139 milyar TL olan faiz harcamaları 2021 bütçe teklifinde 40 milyar TL artışla 179 milyar TL’ye yükseltilmiş, faize ayrılan tutar yaklaşık yüzde 30 artırılmış.

Faiz lobisiyle mücadele iddiasını sık sık yineleyen, faizin tüm kötülüklerin anası olduğunu söyleyen iktidar faiz ödemelerinde, faize ayrılan payda çok cömert. Korona salgınında sosyal yardım alan kayıtlı 2 milyon aileye bir defaya mahsus 1000’er TL dağıtmakla övünen iktidarın hazırladığı bütçede faize ayrılan 179 milyar TL ile 83 milyon nüfusun her bireyine karşılıksız 2.150 TL dağıtmak, destek olmak mümkün!

2020 bütçesine göre yüzde 17,6 artırılarak 922 milyar TL olarak hedeflenen vergi gelirleri, TBMM’ye getirilen torba yasada Cumhurbaşkanına verilen yüzde 5’e kadar Kurumlar vergisi indirim yetkisi ile daha baştan tutarsız. Bunun yanında 2021 için yüzde 9,9 olarak hedeflenen enflasyona karşılık vergi gelirlerinin neredeyse bunun iki katı düzeyinde ve yüzde 17,6 artacağının öngörülmesi dikkat çekici.

Enflasyonun iki katına yakın vergi geliri artışı hedefi yeni vergilerin ya da mevcut vergilerde yüksek oranlı ek artışların habercisi.

1,3 trilyonluk bütçe giderleri toplamının 922 milyarının, yani üçte ikisinin vergi gelirlerinden karşılanması öngörülüyor. Kalan kısım vergi dışı gelirlerden karşılanacak.

Elde satacak, özelleştirilecek bir şey de kalmadığı için bu üçte birlik vergi dışı gelirin ne olduğu, nereden sağlanacağı boşlukta.

Gelirlerin giderleri karşılamakta tamamıyla yetersiz kalacağı, yasa teklifine yazılan rakamların da tutmayacağı bilindiği için 2021 yılsonu bütçe açığı hedefi, 2020’ye göre yüzde 76,5 artışla 245 milyar TL olarak hesaplanmış.

Bu yılın bütçesinde yılsonu açık hedefi 138,9 milyar TL idi ve daha temmuz ayında aşıldı. Yılsonunda muhtemelen gerçekleşen açık 200 milyar ve üzerinde olacak. O yüzden de 2021’de 245 milyar TL açık hedefi hayali bir hedef. Muhtemelen bu tutar en az 2 katı bir sapmaya uğrayacak.

Öncelikle bütçe harcamalarına ve ayrılan ödeneklere bakıldığında faize, personel maaşlarına, sosyal güvenlik açıklarının kapatılmasına ve cari transferlere ayrılan tutarlarla tamamıyla bir borç-faiz-maaş ödeme bütçesi. Buna bir de DSİ ve Karayolları ödeneklerindeki yüklü artışlara bakarak müteahhitlerin ödemelerini aksatmama bütçesi olduğunu ilave edebiliriz.

Bütçede cari transferlere ayrılan pay tek başına bütçe giderlerinin yüzde 40’ından fazlasını ve personel giderlerinin de yüzde 26’sını oluşturuyor. Yani bütçenin üçte ikisi sadece bu iki kaleme gitmiş.

Personel giderleri 2020 bütçesine kıyasla üçte bir artırılırken, bu aynı zamanda kamunun istihdam deposuna dönüştüğünü personel maaşlarına çok büyük kaynak ayrıldığını gösteriyor. Daha önce vurguladığım gibi kamu istihdamı 5 milyona yaklaşırken, partizan kadrolaşma ve iktidara yakın kişilere birden çok maaş imkânıyla iktidarın bankamatik personel istihdamının yükünü devlete ve bütçeye yıktığı anlaşılıyor!

9.Salgın sürecinde en büyük ödeneklerin sağlık ve eğitime ayrıldığını öne süren iktidarın meclise sunduğu bütçe teklifinde asıl dikkat çeken salgına rağmen ulaştırma yatırımları içerisinde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ödeneklerinde yüzde 139 ve Karayolları ödeneklerindeki yüzde 84 artış yapılması. İktidar salgına, işsizliğe, artan yoksulluğa rağmen önceliği, derdi ve tasası müteahhitler!

DSİ ve Karayolları ödeneklerindeki bu yüksek oranlı artışlar iktidarın vatandaşlara kıyasla tercihinin müteahhitlerden yana olduğunu gösteriyor.

Bütçenin ‘Yatırım ve İstihdamın Desteklenmesi’ başlığı altında sıraladığı ödeneklere bakıldığında organize sanayi bölgelerine ve küçük sanayi sitelerine 2021 yılında sadece 1,1 milyar lira ayrılırken sanayiciye ve sanayi yatırımcılarına ayrılan bu tutar bütçe harcamalarının BİNDE 1’i bile değil!

Aynı başlık altında tarımsal kredi faiz desteği ödemelerine 5,5 milyar TL, Hazine destekli kefalet kredisi için 5,5 milyar TL, ihracat desteği için 4,1 milyar TL, küçük esnafın finansa erişimi için 3,8 milyar TL ayrılmış. Yani organize sanayi bölgeleri, küçük sanayi siteleri ile birlikte altta tarım, ihracat, sanayici, küçük esnaf için ayrılan tutarları göz önünde bulundurduğumuzda çok çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor.

Yatırım yapacak olan, istihdam yaratacak olan sanayiciye, üretim yapacak olan çiftçiye, ülkeye döviz kazandıracak olan ihracatçıya ayrılan ödenekler, faize ayrılan tutarın yanında bahşiş ya da çerez parası bile değil.

Bu da iktidarın gerçekte sanayiye, üretime, tarıma, ihracata, küçük esnaf ve sanatkâra, KOBİ’lere bakış açısını yansıtan en somut gösterge.

Dolayısıyla 2021 Bütçesi, halkın en geniş kesimlerine hiçbir şey vaat etmeyen, üretimi, yatırımı, istihdamı, toplumsal refahı ve ilerlemeyi önemsemeyen, üçte ikisi milletten toplanan vergilerle finanse edildiği halde, aslan payının halka değil, faiz lobisine, iktidar müteahhitlerine, devlete yığılan partizan memur kadrolarına ayrıldığı ve iflası daha bugünden ilan edilmiş bir bütçe teklifidir.

Dikiş tutmayacağı peşinen ortada olan ve yüksek faizle borçlanarak açıkları kapatılmaya çalışılacak bir bütçedir. Bu bütçeden sosyal refah, büyüme, kalkınma, istihdam, gelecek umudu çıkmaz!

2021 Bütçesi, Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemine geçildikten sonra hazırlanan üç bütçede olduğu gibi yılın yarısında yama tutmayacak, tüm hedefleri, rakamları iflas edecek!

10.İktidar asgari ücretin vergiden muaf tutulması çağrılarına kulak tıkayıp, yıllardır maaş-tazminat alamayan-hak arayan maden işçilerinin üzerine polis ve jandarmayı yollarken, torba yasa içine gizlenen değişiklik ile 7’inci kez Servet Affı-Varlık Barışı getiriyor. Düzenlemeyle, kayıt dışı servetini ‘aklamak’ isteyenlere, inceleme-soruşturma yapmama, serveti nerden edindiğini sormama, daha da önemlisi ‘hiçbir vergi almama’ taahhüdü veriliyor!

Cumhurbaşkanı talimatıyla AK Parti grubu tarafından ‘İstihdam paketi’ ambalajıyla Meclise sunulan torba yasaya gizlenen Varlık Barışı düzenlemesi 2008’den bu yana AK Parti hükümetlerinin çıkarttığı 7’inci kayıt dışı servet affıdır. İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’ne monte edilen düzenleme ile yurtiçinde beyan edilmeyerek, vergisi ödenmeyerek devletten kaçırılan, ya da yurt dışında offshore bankalarda, vergi cennetlerinde saklanan kaynağı belirsiz, beyan edilmemiş servetler aklanıyor, hiçbir şey talep edilmeksizin affediliyor.

İlki 2008 yılında küresel finansal kriz sürecinde yasalaştırılan ‘Varlık Barışı’ adı altında yapılan servet affı düzenlemesi, bugüne kadar geçen 12 yılda 6 kez daha yasalaştırılarak kayıt dışı-gizli servetlerin aklanması imkânı sunuldu.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığındaki hükümetler ve 2014’ten bu yana da Cumhurbaşkanı olduğu dönemde AK Parti’nin en fazla önem verdiği konuların başında 191 kez değiştirilen Kamu İhale Kanunu (KİK) ve şimdi yedincisi meclise getirilen kayıt dışı servetlerin aklanması oldu. AK Parti hükümetlerinin 18 yıl boyunca toplam 70 maddelik KİK ile ilgili yaptıkları değişiklikler, getirilen istisna-muafiyet-kıyak ihale dağıtmaya zemin hazırlama değişiklikleri yasanın madde sayısının iki katından fazla.

Devletten kaçırılan, beyan edilmeyen, vergisi ödenmeyen, kaynağı ve hangi yollarla elde edildiği meçhul kazançlar içinse hemen her 1,5-2 yılda bir gizli servetlerin affı yasası çıkartıldı. Erdoğan’ın başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı süresince şimdiye kadar 2008, 2011, 2013, 2016, 2018, 2019 yıllarında varlık barışı-servet affı yasaları uygulamaya konuldu.

2019’da çıkartılan son yasada yer alan yetki çerçevesinde ise servet affının süresi altışar aylık dönemlerle son olarak bu yılın 31 Aralık tarihine kadar uzatıldı. TBMM gündemindeki torba yasada monte edilen yeni değişiklik yasalaştığı takdirde, servet affının süresi 1 Ocak’tan itibaren 30 Haziran 2021’e kadar yeniden kesintisiz şekilde devam etmiş olacak.

Ancak iktidarın bu kez TBMM’ye getirdiği değişikliğin öncekilerden en önemli farkı, Türkiye’ye getirilecek ya da yurtiçinde gizlenen beyan edilecek servetler için hiçbir şekilde kaynağının sorgulanmayacağı, vergi incelemesi yapılmayacağı, vergi talep edilmeyeceği konusunda iktidar ve Maliye Bakanlığı tarafından yasayla güvence verilmesi, taahhütte bulunulması.

Önceki düzenlemelerde cüzi oranlarda talep edilen vergilerle servetleri aklama olanağına rağmen iktidar sözcülerinin açıklamalarına göre yurt dışında tutulan ve 170-250 milyar dolar arasında tahmin edilen servetler Türkiye’ye getirilmedi. Bunda da en önemli etken iktidara, uygulanan ekonomik politikalara güvensizliğin yanı sıra asıl yasada yer alan hükümlere iktidarın uyup uymayacağı, bir gecede her şeyin değiştirilip değiştirilmeyeceği, servetlere el konulup konulmayacağı kaygısıydı.

Anayasayı, yasaları çiğnemekte sakınca görmeyen, AYM kararlarını kale almayan bu kararlara uymayacağını açık şekilde ilan eden bir idari ve hukuki sistemde, yasa değişikliğindeki vergi almama, inceleme-soruşturma yapmama, kaynağı sorgulamama taahhüdüne kim inanacak? Bir gecede tek maddeyle yasanın değiştirilip yayınlanacak bir Cumhurbaşkanı kararıyla beyan edilen tüm servetlere Maliye tarafından vergi tahakkuk ettirilip, MASAK tarafından kara para incelemesi başlatılıp, iktidar tarafından el konulursa, servet sahipleri hangi yargıya, hangi hukuk devletine güvenecek?

Yurtiçinde bulunan kayıt dışı servetleri beyan ederek düzenlemeden yararlanmak isteyenler içinse Gelir veya Kurumlar Vergisi mükellefi olma koşulu aranacak. Vergi mükellefi olmayanlar uygulamadan yararlanamayacak. Yurtiçinde vergi mükellefi olmayanların düzenlemeden yararlandırılmaması, yastık altındaki varlıkların sisteme girmesi yönünden önemli bir handikap ve çelişki.

2008’deki ilk uygulamada beyan edilen servet tutarı 14 milyar TL, 2013’teki ikinci uygulamada ise 10,5 milyarda kaldı. Daha sonraki servet aflarında beyan edilen ve getirilen tutarlar resmi olarak açıklanmadı. 2019’daki düzenlemenin dört kez 6’şar ay uzatılması umulan düzeyde servet beyanı olmadığının işareti. Anayasanın bile pervasızca çiğnendiği hukuk ve yargı güvencesinin olmadığı bir ortamda torba yasadaki bir maddeyle verilen güvenceye inanarak milyar dolarlarını, altın ve diğer varlıklarını Türkiye’ye getirmek için herkesin sıraya gireceğini sanmak gerçekçi değildir.

11.İktidarın ‘İstihdam Paketi’ adıyla TBMM’ye getirdiği 43 maddelik torba yasa teklifi, çalışanların haklarının istismarı paketidir. Çalışanların kazanılmış haklarının gasp edilmesi, işverenlere kayıt dışı sosyal güvencesiz işçi çalıştırma imkânı sağlanması, kıdem tazminatının törpülenmesi yanında, bugüne kadar istihdam artışı sağlamayan istihdam teşvikleri artırılarak, işverenlere yeni kaynakların aktarılmasını içeren adaletsiz bir düzenlemedir!

Pek çok kanunda değişiklik içeren bu torba düzenleme iktidarın söylemlerinin tam aksine, çalışanların mevcut kazanılmış haklarının gasp edilmesini, milyonlarca çalışanın sosyal güvenceden yoksun kılınmasını öngören bir İSTİSMAR paketidir. Cumhurbaşkanına Kurumlar Vergisi oranlarını en az 5 puan düşürme yetkisi veren düzenleme de istihdam paketi adı altındaki bu torba yasada yer alırken, çalışanlardan kesilen gelir vergisinde herhangi bir indirim yer almıyor. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan işverenlere sağlanan desteklerin daha da artırılmasını içeren değişikliklerin büyük bölümü işverenlere, sermayeye, şirketlere, kurumlar vergisi mükelleflerine yönelik teşvik, destek, kaynak aktarmayı kapsarken, fondan çalışanlara yapılacak ödemelere yönelik bir artış, destek söz konusu değil. Düzenlemede yer alan kurumlar vergisi indirimleriyle bir yandan devletin vergi gelirlerinin azalması diğer yandan da İSF’den işverenlere aktarılan destek-teşvik ve kaynakların artırılmasına paralel olarak fon kaynaklarının tükenmesi sonuçları ortaya çıkacak.

Son üç yılda açıklanan istihdam paketleriyle istihdamın artırılması, yeni istihdam alanlarının açılması için İSF’den, bütçeden, hazineden işverenlere aktarılan destek, teşvik, SGK prim desteği vb. ödemelerin toplamı 130-140 milyar TL düzeyine ulaşırken aynı dönemde istihdam edilenlerin sayısı 2 milyon kişiden fazla azaldı. Çalışanların 25 yaş altı ve 50 yaş üstü olarak tasnif edilerek bu iki kesim için güvencesiz çalıştırma, kıdem tazminatı hakkının kısıtlanması, işverenlere kayıt dışı istihdam olanağının sunulması, çalışma hayatının ve çalışma barışının yok edilmesidir. Bu düzenleme daha önce taşeron işçilerin kadroya alınması için yürütülen mücadeleyle elde edilen kısmi kazanımların ortadan tümüyle kaldırılması, çalışma hayatında taşeronlaşmanın en geniş şekilde yaygınlaştırılmasına yasal zemin hazırlamaktır.

25 yaş altı-50 yaş üstü ayrımcılığıyla halen bu yaş sınırlarındaki gençler, işsizler emeklilik hakkı elde edebilmek için uzun yıllar beklemek zorunda kalacak ya da bu hakkı tümden kaybedecekler. 50 yaş ve üstü çalışanlar ise büyük bölümü yeni EYT’liler konumuna gelecek ve mevcut EYT’lilerin de hak kayıplarına yeni ilaveler söz konusu olacak.

12.Eylül ayında Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) hesap yöntemini değiştiren ve gerekçe olarak AB Komisyonu tarafından alınan tavsiye kararına uyacağını belirten TÜİK’in bu hesabı da tutmadı. TÜGE yeni yöntemle düşerken, bu kez eski hesaplama yöntemine göre arttı. Muhtemelen TÜİK yöntem değiştirdiğine pişman olmuştur ancak artık komediye dönüşen bu hesap ve endeks oyunlarıyla kendi saygınlığını hızla tüketiyor!

Yeni değişiklikle TÜGE’yi oluşturan 4 alt endeksten, ‘gelecek 12 aya ilişkin işsiz sayısı beklentisi ve tasarruf etme ihtimali’ endeksleri çıkartılarak, yerlerine ‘mevcut dönemde hanenin maddi durumu ve gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim malı alıp-almama düşüncesi’ endeksleri eklendi. Hesap değişikliğiyle TÜGE’nin eylül ayında 20 puan artması sağlandı. Ancak kâğıt üzerindeki bu güven artışının gerçeği yansıtmadığı ve TÜGE’nin gerilediği açıklanan ekim ayı verileri ile açığa çıktı.

Açıklanan Ekim ayı verileriyle TÜGE 81,9 puan oldu. Böylece güven Eylül’e göre 0,1 puan gerilerken, eski yöntemle hesaplanmış olan 2019 Ekim ayına göre ise 3,4 puan yükseldi. AB tavsiye kararı çerçevesinde hesaplamada esas alınan alt endeksler itibarıyla bakıldığında, Ekim TÜGE’sinde Eylül’e göre;

  • Hanenin maddi durum alt endeksi 2,4 puan (yüzde 3,3) geriledi
  • Gelecek 12 ayda hanenin maddi durum beklentisi 0,4 puan (yüzde 0,6) arttı
  • Gelecek 12 ayda genel ekonomik durum beklentisi 1,9 puan (yüzde 2,3) düştü
  • Gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim malı alma düşüncesi 3,6 puan (yüzde 3,9) arttı.

Yeni formüle göre tüketici güveninde gerileme yaşanırken, eski yöntemle hesaplanan endeks ise geçen aya göre 1,7 puan (yüzde 2,7 ) artışla 63,5 puana çıkarak 2018 ağustos ayından bu yana 26 ayın en yüksek değerine ulaştı. Bu yükselişi sağlayan en önemli etken eski endekste yer alan ve yeni endekste çıkartılan ‘gelecek 12 ayda tasarruf etme ihtimali’ alt endeksinin 30,4 puan ile şimdiye kadarki en yüksek değerine çıkmasının yanında, yine değiştirilen endekste çıkartılan ‘işsiz sayısı beklentisi’ alt endeksinin de yüzde 5 yükselmesi.

Yani TÜİK iki alt endeksi ve hesaplama yöntemini değiştirmemiş olsaydı TÜGE’de ciddi bir artış söz konusu olacağı gibi Hazine ve Maliye Bakanı için de ‘Yeni ekonomi politikalarının uçuşa geçmesiyle güven de uçuşa geçti’ şeklinde bir tweet atma imkânı ortaya çıkacaktı.

13.MB Para Politikası Kurulu (PPK) ekim ayı toplantısında beklentilerin aksine politika faizini artırmaksızın 10,25’te sabit tuttu. Buna karşılık Geç Likidite Penceresi (GLP) fonlama faizinin yüzde 14,75’e yükseltilmesi kredi ve mevduat faizlerinde hızlı yükselişin yolunu açtı. İktidar baskısıyla politika faizini artıramayan MB’nin, dolaylı faiz artışı kararı sonrasında TL’den kaçış hızlandı. Kurlar yükselişe geçti ve dolar 8 liraya yaklaştı!

Eylül ayında uzun bir aradan sonra politika faizini 2 puan artırarak yüzde 8,25’ten 10,25’e yükselten MB buna rağmen kurlardaki yükselişin önüne geçemedi, TL’ye yönelmeyi sağlayamadı. Dolaylı faiz artışlarıyla bankaları fonlama ve repo faizlerini yükselten MB, bu alanda uyguladığı fonlama faizini ise yüzde 13,25’e kadar yükseltti. Politika faizi ile fonlama faizi arasında 3 puana varan fark oluşurken, yurt içi ve yurt dışı piyasalarda yaygın beklenti politika faizinin en az 1,5-2 puan daha artırılarak dolaylı faizlerle, fonlama faiziyle olan makasın kapatılmasıydı. Ancak uzun süredir bağımsız karar alma olanağını yitiren MB politika faizini yüzde 10,25’te sabit tutma kararı aldı. Kararın ardından döviz piyasaları ve kurlar yukarı doğru hareketlendi, TL’den kaçış hızlandı ve dolar/TL kuru 8 TL’ye yaklaştı. TL yeniden değer kaybetmeye başladı. Politika faizinin değiştirilmemesine karşılık, dolaylı faiz artışında 1,5 puanlık yükseliş kararı alındı. MB’nin, parasal sıkılaştırma uygulamalarının üst sınırını belirleyen geç likidite penceresi (GLP) faizi yüzde 13,25'ten yüzde 14,75'e yükseltildi. MB’nin iç ve dış piyasalara vereceği mesajın en önemli kriteri ve ana unsuru politika faizi ile olması gerekir. Politika faizini değiştirmeyip, dolambaçlı yollardan faiz artışıyla verilen mesajlar MB’nin güvenilirliğini azaltmaktadır. MB’nin bankaları haftalık repo ihaleleriyle fonladığı politika faizini sabit tutup, GLP faizini yüzde 14,75’e yükseltmesi, haftalık repo ihalelerini askıya alması, bankalara ilan edilen resmi politika faizinden 3,25 puan daha yüksek faizle likidite sağlanması anlamına gelmektedir. Bu bankalara kredi ve mevduat faizlerini yükseltmeleri mesajıdır.

MB politika faizi artışı yapamadığı için başvurduğu bu yöntemle hem TL’yi değerlendirme ve TL’ye talebi artırma hem de kredi faizlerinin yükselmesiyle kredi talebini frenlemeye gitmektedir. Nitekim kredi talebinde oldukça sert düşüşler yaşanırken bu politika parasal daralma, yeni yatırım, tüketim, harcamaların kısılması yoluyla ekonominin ısınmasını önlemeye, enflasyon artışını yavaşlatmaya, cari açığı aşağı çekmeye dönük bir politikadır. Aynı zamanda bu politikanın sonucu ekonomik yavaşlama, daralma ve küçülme olacaktır.

14.Türkiye’nin New York borsasında halka açılan ilk özel GSM operatörü Turkcell son yapılan hisse operasyonuyla devletleştirildi ve TVF’nin kontrolüne geçti. TVF; Turkcell, Türk Telekom’un hazine hisseleri, Turksat ile birlikte Türkiye’nin en büyük, dünyanın sayılı GSM, telekomünikasyon, Uydu Haberleşme, Kablo TV, İnternet şirketlerinin hâkimi konumuna geldi. Turkcell’in şirketleri ve ortaklıkları da TVF kontrolüne girdi!

Türkiye’nin New York borsasında halka açılan ilk yerli özel sektör şirketi ve ilk Türk şirketi olan Turkcell ortaklık ve sermaye yapısında yıllardır çözülemeyen sorunlar, Ziraat Bankası’na olan kredi borçları nedeniyle yapılan bir finansal-hisse operasyonuyla TVF’ye geçti. Devredilen hisselerle birlikte TVF, yüzde 15'i imtiyazlı ‘altın hisse’ olmak üzere, yüzde 26,2 ile Turkcell'de hakim hissedar ve yönetimi belirleme hakkına sahip oldu. GSM operatörü Turkcell ile birlikte Turkcell’in internet servis sağlayıcı kuruluşu Turkcell Superonline başta olmak üzere Turkcell’in Azerbaycan, Kazakistan, Ukrayna, Moldova, Gürcistan’daki şirketleri, Almanya’daki Turkcell Europe GSM operatörleri ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki (KKTC) yüzde 100 hissesine sahip olduğu KKTCell de TVF kontrolüne geçti! Turkcell hisselerinin devriyle birlikte TVF, portföyündeki Türk Telekom’a ait hazine ve Ulaştırma bakanlığı hisseleri, Uydu hizmetleri ve Kablo TV-İnternet kuruluşu Turksat, ile birlikte Türkiye’nin en büyük, dünyanın da sayılı GSM, internet, uydu haberleşme şirketlerinin sahibi, hakim ortağı konumuna geldi.

Turkcell Superonline’ın dijital TV platformu, Türk Telekom’un dijital TV kuruluşu TiViBu ve internet servis sağlayıcı şirketi TTNet ve diğer yan kuruluşlarla birlikte iktidarın kontrol ve yönetimindeki TVF, GSM, mobil iletişim, İnternet, Dijital platform TV yayıncılığı, yüzlerce TV kanalı ve radyoya uydu frekans sağlayıcı Turksat da göz önünde tutulduğunda iletişim, haberleşme, dijital ve uydu yayıncılığı, kablo yayıncılığı pazarında hakimi oldu.

Bu süreç aynı zamanda elektronik iletişim, elektronik medya, internet mecralarının devletin ve dolayısıyla iktidarın denetim ve kontrolüne girmesi anlamına geliyor.

İktidara geldikten sonra kamuya ait Türk Telekom’u özelleştirmekle övünen iktidar, bu operasyonda Lübnanlı Hariri ailesinin milyarlarca dolarlık vurgununa zemin yaratırken, bugün geldiği noktada ise Turkcell’in TVF’ye devriyle ülkemizin ilk ve en büyük özel telekomünikasyon şirketini ‘devletleştirmiş’ oldu!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

26 EKİM 2020