“İktidar, ‘Adres Kodu’ adı altında vatandaşı izleme-gözetlemeye hazırlanıyor”
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi ana başlıkları altında toplayan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu kamuoyu ile paylaştı.
Toprak, açıkladığı raporda “İktidar, ‘9 RAKAMLI ADRES KODU’ adı altında yeni bir izleme-gözetleme düzenlemesini uygulamaya koymaya hazırlanıyor. Bu düzenleme ile tüm adresler 9 rakamlı bir koda indirgenerek Adres Kayıt Sistemi’ne yüklenecek. Böylece o adresle ilgili tüm bilgiler veriler, ziyaretler, gönderiler, kişisel ve özel hayat verileri takibe alınacak. Bu sistemin adı dijital fişlemeli polis devletidir ve seçmen kütüğünün kontrolü olanaksız hale gelecek” ifadelerine yer verdi.
Toprak, “Adres Daire Başkanı bu sistemi kurmalarının gerekçesini vatandaşın hayatını kolaylaştırmanın yanı sıra, insanların adres ve TC kimlik numaralarını söylerken tedirginlik duyduklarını, sadece 9 rakam söyleyerek bundan kurtulacaklarını ifade ederek açıklıyor. Yıllardır adresini söylerken tedirgin olmayan, muhtara kaydını yaptıran, ikametgâh belgesi alıp dileyen kuruma veren bir yurttaşın adresini söylemekten tedirgin olduğunu bu iktidar mı anlamış?” Dedi.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “Seçimlerde sahte seçmen, ölü seçmen, adreste yaşamayan seçmen yazımı kolaylaşacak ve kimse denetleyemeyecek. Sadece İçişleri Bakanlığı Adres Daire Başkanlığı bu dijital sistemin kontrolünü elinde tutacak! Bunun da ötesinde iktidar, bu 9 rakamlı adres kodlarını izleyip-gözleyip-gözetleyip her adresteki yurttaşın özel yaşamını, gelen postasını, kargosunu, gönderisini, ziyaretçisini, kredi kartı harcamasını, e-alışverişini izleyebilecek, ikametini takip edebilecek” açıklamasını yaptığı raporunu İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlığı altında topladı.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği raporun tamamı şöyle:
İÇ POLİTİKA
- İktidar, ‘9 RAKAMLI ADRES KODU’ adı altında yeni bir izleme-gözetleme-fişleme düzenlemesini uygulamaya koymaya hazırlanıyor!
DIŞ POLİTİKA
- ABD’nin CAATSA kapsamında Savunma Sanayi Başkanı ve kurumda çalışan üst düzey yöneticilere koyduğu yaptırımlar sıkıntılı yeni bir dönemi başlattı!
- Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, Ankara’ya bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret, Irak-Türkiye ilişkilerinin canlanmasına ciddi katkı sağlayacaktır.
- 10-11 Aralık AB Zirvesi’nde alınan kararlar ve sonuç bildirgesine yansıyan oldukça kritik unsurların önemli bölümü, tartışmaların gölgesinde kaldı!
- CB Erdoğan’ın Bakü ziyaretinde dile getirdiği Kafkasya’da ‘Altılı Platform’ çözüm önerisi, iktidarın diplomasideki akılcı ve gerçekçi bir hamlesi olarak değerlendirilmelidir.
- AB ile Türkiye arasında 18 Mart Mülteci Mutabakatı çerçevesinde taahhüt edilen 6 milyar Euro tutarındaki ödeme tamamlandı.
EKONOMİ
- Esnafa sağlanacak 3,7 milyar lira hibe desteği, kira desteği ile birlikte toplam 5 milyar TL’yi ancak bulan destek paketi, milyonlarca esnafın sorunlarını çözmeye yeterli değildir!
- Merkez Bankası 2021 Para ve Kur Politikaları açıklandı. Gelinen kritik aşamada iktidarın önünde fazla seçenek kalmamıştır!
- Konut satışlarında Temmuz ayından bu yana, sert düşüşler yaşanıyor!
- TL’nin değer kaybetmesiyle Kasım ayında yabancılara yapılan konut satışları arttı!
- Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu’nda riskli krediler 360 Milyar TL’ye ulaştı!
- ABD tarafından uygulamaya konulan ve savunma sanayiini hedef alan yaptırımın sektörel ve şirket düzeyinde olumsuz yansımaları olacaktır. Savunma sanayii satışları yaptırımdan etkilenecektir!
1.İktidar, ‘9 RAKAMLI ADRES KODU’ adı altında yeni bir izleme-gözetleme düzenlemesini uygulamaya koymaya hazırlanıyor. Bu düzenleme ile tüm adresler 9 rakamlı bir koda indirgenerek Adres Kayıt Sistemi’ne yüklenecek. Böylece o adresle ilgili tüm bilgiler veriler, ziyaretler, gönderiler, kişisel ve özel hayat verileri takibe alınacak. Bu sistemin adı dijital fişlemeli polis devletidir ve seçmen kütüğünün kontrolü olanaksız hale gelecek!
AK Parti iktidara geldikten sonra hızla hayata geçirilen ilk işlemlerden birisinin Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) olduğunu, ardından TC Kimlik Numarası ile ADNKS’nin entegre edildiğini biliyoruz. Ardından Yüksek Seçim Kurulu’nda (YSK) SEÇ-SİS adlı yazılımla seçmen kütüklerinin elektronik ortamda hazırlanması, ADNKS ile SEÇ-SİS’in entegrasyonu adımları atıldı.
Öyle ki, seçim sonuçları bir gecede açıklanır hale geldi. Seçmen kütükleriyle oynandığı defalarca ölülerin seçmen yazıldığı, o adreste oturmayan onlarca kişinin tek adrese seçmen kaydedildiği defalarca ortaya çıktı. Mezarlıkların adres gösterildiği seçimler yaşadık. Şimdi bu sistem 9 rakamlı bir kodla tanımlanacak. Daha önce bir seçmen apartmanındaki diğer dairelerde kayıtlı kişileri isimlerini görerek, kütüğe itiraz edebilirken 9 kodlu sistem sonrası artık herkes sadece kendi 9 haneli adres kodunu bilebilecek. Sokağındaki, mahallesindeki, apartmanındaki kişilerin rakam kodlarını bilemeyeceği için adresin, apartmanın, seçmen kütüğünün kontrolü olanaksız hale gelecek.
Seçimlerde sahte seçmen, ölü seçmen, adreste yaşamayan seçmen yazımı kolaylaşacak ve kimse denetleyemeyecek. Sadece İçişleri Bakanlığı Adres Daire Başkanlığı bu dijital sistemin kontrolünü elinde tutacak! Bunun da ötesinde iktidar, bu 9 rakamlı adres kodlarını izleyip-gözleyip-gözetleyip her adresteki yurttaşın özel yaşamını, gelen postasını, kargosunu, gönderisini, ziyaretçisini, kredi kartı harcamasını, e-alışverişini izleyebilecek, ikametini takip edebilecek.
Bilişim teknolojisinde son dönemde bu tür programlarla ‘profil çıkartma-kişisel veri depolama’ takibinin yapıldığı, facebook benzeri sosyal medya platformlarının kullanıcılarına ait bu verileri reklam şirketlerine, ilaç şirketlerine, iletişim şirketlerine büyük bedellerle pazarladıkları ortaya çıktı. İngiltere ve ABD seçimlerinde bu tür veri depolama-profil ve tercih takibi yapıldığı, siyasal tercihlerin, film izlemeden, arkadaş gruplarının kimliğine, yaşam tercihlerine kadar verilerin depolanarak belirlenen hedef kitlelere büyük gözaltı uygulandığı, özel kampanyalarla yaşam-siyasi-alışveriş tercihlerinin etkilenmeye çalışıldığı açığa çıktı.
İktidar; geldikleri günden beri sürekli şekilde yeni dijital sistemleri uygulamaya sokarak vatandaşın izlenmesi yönünde yeni adımlar atıyor. Kısa süre önce tüm kimlikleri dijital çipli kimliklerle değiştirdiler. Ardından ehliyetleri yenileyerek çipli ehliyet ve pasaporta geçtiler. Şimdi İçişleri Bakanı kimlik-ehliyet-banka kartı-kredi kartı-banka hesap bilgileri-TC kimlik nosu-sosyal güvenlik ve sağlık bilgilerinin tek kartta toplanacağı bir dijital çipli kartla diğer tüm kartların değiştirileceğini açıkladı. Ardından da 9 kodlu adres tanımlama sistemine geçileceği artık açık adres kullanılmayacağı duyuruluyor.
Söz konusu sistem, kamuoyuna ‘hayatı kolaylaştıracak, artık mahalle, cadde, semt, sokak, kapı numarası vs.’ ile uğraşmaksızın zarf üzerine yazılacak 9 rakamlı bir kod ile tüm adreslerin tanımlanacağı ‘masum bir dijital program’ olarak sunuluyor.
Vatandaşın hayatını kolaylaştırma kisvesi altında, Meclisin, sivil toplumun, siyasi partilerin ve hepsinden öte vatandaşın kendisinin bilgisi dışında, herhangi bir yasa düzenlemesi yapılmadan, bir daire başkanına 83 milyonun tüm verilerinin emanet edileceği ve kontrole alınacağı bir sistem kuruluyor. Bu en başta irademiz dışında kişisel hayatımızın, özel yaşamımızın, kişisel verilerimizin rızamız alınmaksızın depolanması ve ileride hangi amaçla kullanılacağı meçhul bir şekilde iktidarın-devletin kullanımı altına alınmasıdır. Bu verilerin art niyetli kullanılmayacağının, özel hayatın ihlal edilmeyeceğinin garantisi nedir? Atanmış bir Bakan ve onun atadığı bir Daire Başkanı mı?
Adres Daire Başkanı bu sistemi kurmalarının gerekçesini vatandaşın hayatını kolaylaştırmanın yanı sıra, insanların adres ve TC kimlik numaralarını söylerken tedirginlik duyduklarını, sadece 9 rakam söyleyerek bundan kurtulacaklarını ifade ederek açıklıyor. Yıllardır adresini söylerken tedirgin olmayan, muhtara kaydını yaptıran, ikametgâh belgesi alıp dileyen kuruma veren bir yurttaşın adresini söylemekten tedirgin olduğunu bu iktidar mı anlamış?
Kişilik haklarını ve özel hayatı ilgilendiren böyle bir düzenlemenin yasayla ve milletin vekillerinin önünde, görüşülüp tartışılarak, bu sisteme habersiz şekilde dahil edilecek vatandaşın da bilgisi ve onayı çerçevesinde TBMM’de yapılması gerekir. Bu, yurttaşların ‘dijital sistem ortamında fişlendiği’ polis devleti ve George Orwell’in romanındaki ‘Büyük Birader’in tüm bireyleri ve hayatları gözetlemesi dışında bir şey değildir! Seçmen kütüklerini adres ve isim bilgisiyle kontrol edilemez hale getirerek bugünden kaybedecekleri malum bir seçim öncesi hile-sahtekârlık hazırlığıdır!
2.ABD Başkanı Trump’ın S-400’ler nedeniyle onayladığı CAATSA yaptırımı, siyasi ve askeri açıdan ortaya çıkacak etkilerin yanı sıra Türkiye-ABD ilişkilerinde sıkıntılı bir dönemi başlattı. Yaptırımın kalkması için S-400’den tümüyle vazgeçilmesi koşulunun getirilmesi, süreci zorlaştırmaktadır. Yandaş medyada dile getirilen ‘Pakistan Modeli Çözüm’, iktidarın egemenlik haklarından vazgeçmesi anlamına gelen olanaksız bir yöntemdir.
ABD’nin iki yıldan bu yana sürekli şekilde gündemde tuttuğu CAATSA kapsamında Savunma Sanayi Başkanı ve kurumda çalışan üst düzey yöneticilere koyduğu yaptırımlar siyasi ve askeri açıdan oldukça sıkıntılı yeni bir dönemi başlattı.
Seçimi kaybeden Başkan Trump uzun süredir CB Erdoğan ile kişisel dostluğu çerçevesinde yaptırım yasasını uygulamaya koymuyordu. Görev süresinin bitimine az bir süre kala bir anda onay vermesini farklı şekillerde yorumlamak olanaklı!
Birincisi, seçim kampanyası sürecinde CB Erdoğan ve Türkiye’ye yönelik söylemlerinde negatif bir içerik sergileyen Joe Biden yönetimini göreve geldiğinde zorlu bir süreç ile karşı kaşıya bırakmak.
İkincisi, her ne kadar farklı ve rakip partilerden olsalar da ABD devletinin çıkarları ve etkinliği açısından ortak bir tavra yönelerek, göreve geldiğinde Biden’ın elini rahatlatmak ve ‘Ben geldiğimde zaten yaptırımlar uygulamaya girmişti’ gerekçesiyle Türkiye üzerinde baskıyı artırmasına zemin hazırlamak.
Üçüncüsü, 12 yaptırım içersinden en hafifi olarak değerlendirilen yaptırımı seçerek Erdoğan’a nispeten jest yapmak ve olası daha ağır yaptırımları uygulamayı Biden’a bırakmak.
Dördüncüsü, yaptırımların ‘eski ABD Başkanı’ tarafından yürürlüğe konulması nedeniyle, Biden yönetimiyle Türkiye arasında kurulması planlanan diyalog köprüsü açısından gerek Biden gerekse CB Erdoğan yeni bir müzakere dönemini başlatma imkânına sahip olmak.
ABD’nin ‘hasımlarına’ yönelik CAATSA yasası kapsamında devreye sokulan yaptırım ilk kez bir hasıma değil neredeyse 70 yıllık müttefik olan Türkiye’ye karşı uygulandı. Daha önce Rusya’dan S-400 ve savaş uçağı satın aldığı için Çin’e aynı savunma yaptırımını uygulayan ABD, Rusya ve İran’a karşı ise daha kapsamlı yaptırım maddelerini uyguluyor. Ancak fark belirttiğim gibi diğer ülkelerin gerçekten ‘ABD’NİN HASIMLARI’ olması!
Söz konusu yaptırımlar, Cumhurbaşkanına bağlı Savunma Sanayi Başkanlığı’nın (CSSB) Amerikan üretimi malzemeleri satın almasını, kullanmasını ve bunlar kullanılarak Türkiye’de üretilecek araç, silah ve teçhizatın üçüncü ülkelere satışına, ihracatına, lisans teminine yasaklama getiriyor. ABD ve uluslararası diğer finans kuruluşlarından kaynak, kredi, finansman teminini engelliyor, ABD Eximbank’ının Türkiye’ye yönelik savunma projelerinde ABD firmalarına ihracat kredisi teminini yasaklıyor.
Yaptırımların ‘en hafif’ olarak nitelendirilmesinin nedeni ise sadece CSSB’nin kurumsal kimliğinin ve üst düzey yöneticilerinin alınması. Şayet daha ağır yaptırımlar hedeflenmiş olsaydı Milli Savunma Bakanlığı (MSB) ve TSK’nın hedef alınması söz konusu olabilirdi.
Halen devam eden Meltem Savaş Gemisi, Milli Savaş Gemisi (MİLGEM), ATAK saldırı helikopterleri, Milli Savaş Uçağı, ASELSAN ve HAVELSAN’ın, Roketsan’ın bazı elektronik harp sistemleri, roket-füze sistemleri, CSSB çatısı altındaki TUSAŞ’ın İHA ve SİHA projeleri muhtemelen bu yaptırımdan olumsuz etkilenecektir.
CAATSA yaptırımları, yaptırım uygulanan ülkeyle yaptırım konusu olan maddeye ilişkin ekonomik, askeri, ticari ilişki içinde olan üçüncü ülkeleri de dolaylı şekilde etkileyebiliyor. Her ne kadar açıklanan kararda üçüncü ülkelere Türkiye ile savunma işbirliği alanında bir yasak ya da yaptırım öngörülmese de bazı ülkeler kendiliğinden bu bağlantıyı kesme ya da askıya alma yoluna gidebilirler.
S-400 alımı nedeniyle F-35 savaş uçağından dışlanan Türkiye, hava kuvvetlerinin muharip gücü açısından zaten olumsuz etkilenmişti. CB Erdoğan’ın Rusya ziyaretinde gündeme getirdiği SU-57 savaş uçağı alımı konusu şu anda oldukça zor görünüyor. Kaldı ki Rusya’dan böyle bir alım yeni CAATSA yaptırımı kapsamına girecektir.
Er ya da geç bu yaptırımların gündeme geleceği belliydi. Hem 2,5 milyar dolar ödenen S-400’ler kullanılamıyor hem de F-35’lere ödenen paraya rağmen uçaklar alınamıyor. Bu sürecin yegâne kazananının Rusya ve Putin olduğunu defalarca vurguladık.
Rusya hem Türkiye’ye S-400 sattı, ikinci parti S-400 potada hem de NATO ile ABD ve Türkiye’yi karşı karşıya getirdi!
Yaptırımlar sonrası iktidar medyasında gündeme getirilen Pakistan Modeli Çözüm Önerisi anlaşılan iktidar tarafından servis edilerek tartışılması, kamuoyunun hazırlanması isteniyor.
Şimdi S-400’lerin ya hiç kullanılmayacağının taahhüt edilmesi ya da işletim sırasında ABD subayları ile Kürecik Radar üssünde ortak kontrol merkezi kurularak, F-35’lerin uçuşu sırasında S-400 sisteminin kapatılması veya yönünün uçakların uçuş rotası dışına çevrilmesi formülü ortaya atılıyor. Böylece Türkiye’nin hem S-400’ü kullanabileceği hem de F-35’lere sahip olabileceği dile getiriliyor.
Gelinen noktada öngörüsüzlüğün dayattığı bir seçeneksizlik ile karşı karşıya kalındı. Yaptırımın kalkması S-400’den tümüyle vazgeçme ya da faaliyete geçirmeme konusunda verilecek yazılı taahhüde bağlandı. Bu taahhüdün denetimi ABD tarafından yapılacak ve raporlanacak. ABD, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için net koşullar koydu. Türkiye, S-400'lerden vazgeçecek, elden çıkaracak, Rusya’dan yeni alımlar yapmayacak. Dolayısıyla ya S-400’den vazgeçilecek faal edilmeyecek, ambalajında tutulacak veya bir başka ülkeye satılacak. Ya da hemen aktif hale getirilerek ABD yaptırımına meydan okunup, boyun eğilmeyecek. Bu durumda ise yaptırımların daha da genişleyip, 12 maddenin tamamını ekonomiyi, banka sistemini, dış ticareti, finansman olanaklarını, üçüncü ülkelerle ticari ilişkileri vb. kapsayacak şekilde yaygınlaştırılacak.
İktidar böyle bir kararla Rusya’dan S-400 alırken, ABD'nin ve NATO'nun buna itiraz edeceğini hesap etmiş olmalı. Türkiye'nin ulusal çıkarları, ulusal savunması açısından bir fayda-maliyet analizi yapılmış olmalıdır. ABD'nin, NATO’nun tepkisine rağmen Rusya’dan S-400 alındığına göre bu tepkilere, yaptırımlara nasıl karşılık verileceği de hesap edilip planlanmış, alternatif adımlar hazırlanmış olmalı.
Şayet bu yaptırım egemenliğe müdahale ise o zaman Türkiye'nin, ulusal çıkarı, savunması için S-400'leri işlerliğe kavuşturması gerekir ki iktidarda böyle bir irade görünmüyor. Aksine ABD ile uzlaşma arayışları, telefon ve arka kapı diplomasisi çabaları var. Bir yandan da iktidar medyasına yazdırılan ‘Pakistan Modeli Çözüm’ sızıntılarıyla, ‘S-400’ü birlikte yönetelim-denetleyin’ mesajlarıyla, ‘Ambalajlı Hangar’ formülleriyle çıkmazdan çıkma arayışları gözleniyor. Sergilenen bu tablo bile iktidarın S-400 kararının arkasında fazla duramayacağı, yaptırımın kalkması için paketleyip depoda tutmaya hazır olduğu kanısını güçlendiriyor!
3.Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi, 17 Aralık’ta Ankara’ya üst düzey bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaretin hemen öncesinde Başbakan Kazımi’nin kabinesinde ilk kez Türkmen kökenli bir ismi Devlet Bakanı olarak ataması ve bu atamanın Irak Parlamentosu’nda onaylanması, Bağdat yönetiminin Türkiye ile ilişkileri yeniden geliştirmek, normalleştirmek ve ilerletmek amacının bir işareti olarak görülebilir.
Irak’taki siyasi-etnik ve mezhepsel dengelerin ortaya çıkarttığı kriz tablosu merkezi yönetimin güçlendirilmesini stratejik ve siyasi önemi büyük sınır komşumuzun istikrarının kalıcı hale gelmesini Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği açısından zorunlu kılıyor. Başbakan Kazımi ile birlikte heyette Irak ordusunun, güvenlik ve istihbarat birimlerinin üst düzey yetkililerinin de yer alması, görüşmelerde PKK ve IŞİD terörüne karşı ortak mücadele konusunda Bağdat yönetiminin de istekli olduğunu gösteriyor. Dicle suyu, Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın onarımı ve yeniden tam kapasite ile işler hale getirilmesi, Irak’ın yeniden imarı ve altyapı ihalelerinde dışlanan Türk şirketlerinin ihalelere girmesine olanak sağlanması gibi bir dizi sorunlu konu başlığı bulunuyor.
Bağdat yönetimi üzerinde İran’ın etkisi ve kontrolü biliniyor. Nitekim Başbakan Kazımi’nin Eylül ayında yapılan resmi davete ancak Aralık ayında karşılık vererek Ankara’yı ziyaret etmesi de Irak ve Arap medyasında İran’dan bu ziyarete onay aldıktan sonra gerçekleştirebildiği şeklinde değerlendiriliyor.
Yolsuzlukların olağanüstü boyutlara ulaştığı, aylar süren protestolara ve yüzlerce ölüme yol açtığı bir sürecin ardından göreve gelen Kazımi, ulusal güvenlik, istihbarat, ordu, emniyet üst yönetimlerinde art arda görevden alma ve atamalar gerçekleştirdi. Irak ordusu dışındaki silahlı milis güçleri, Haşdi Şabi gibi ülkede etkin Şii milisleri Irak ordusu çatısı altında toparlamaya, ülkedeki silahlı güçleri asker ve polis güçlerini tek çatı altında toparlamaya çalışıyor. Bunun yanında ülkedeki büyük ABD askeri varlığı da siyasi tartışmaların ve protestoların önemli odak noktalarından birisi.
Irak ile ilişkilerin yeniden tesisi, sınır güvenliğinin sağlanması, ticari ve ekonomik ilişkilerin yeniden güçlendirilmesi, Türk müteahhitlerine Irak’ın imarı için yürütülen projelerde yer alma imkânının sağlanması karşılıklı çıkarlar açısından olumlu bir gelişmedir. Irak-Türkiye ilişkilerinin canlanması aynı zamanda bölgedeki sınır illerimizin ekonomisine de ciddi katkı sağlayacaktır. Uzun bir aradan sonra Irak’tan ülkemize gerçekleşen bu üst düzey ziyaretin olumlu sonuçlarını yakın dönemde göreceğimizi umuyorum.
4.AB Liderlerinin 10-11 Aralık zirvesinde alınan kararlar ve sonuç bildirgesine yansıyan oldukça kritik unsurların önemli bölümü, Türkiye’ye ağır ekonomik yaptırımlar çıkacağı endişesiyle gündeme gelen tartışmaların gölgesinde kaldı! Libya’dan Kıbrıs’a dinsel eğitim ve radikalleşmeye yönelik önlemlerden çevre ve iklim anlaşmasına varana kadar alınan kararların bir bölümü doğrudan Türkiye ekonomisini, Türkiye-AB ilişkilerini etkileyecek!
AB liderlerinin onayladığı sonuç bildirgesinde din eğitiminin AB temel hak ve değerleriyle uyumlu hale getirilmesi hedefleniyor. Fransa ve Almanya’da hükümetlerin bu yönde attığı adımlar, bazı dini kurumların derneklerin yasaklanması kararları anımsandığında bunun tüm AB ülkelerini kapsayacak bir ortak politikaya dönüştürüleceğini söylemek mümkün. CB Erdoğan’ın ‘İfade özgürlüğü kisvesi altında kutsallarımıza saldırıyorlar’ sözleri, Türkiye-AB arasında din eksenli, yeni gerginliklerin yaşanabileceğinin işaretlerini veriyor.
AB ülkelerine ithal edilecek ürünler için ‘karbonsuz’ ya da ‘karbon-nötr’ etiketi taşıma zorunluluğunun 2030’a kadar hayata geçirilmesi öngörülüyor. Halen termik santrallara baca filtresi uygulamasını bile hayata geçiremeyen iktidarın tavrı göz önünde tutulduğunda Türk sanayi ürünleri ve ihraç mallarının bu kriterleri karşılaması güç görünüyor. Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayan dünyadaki 7 ülke arasında yer alıyor olmamız, AB zirvesinden çıkan bu kararın Türkiye ekonomisini doğrudan etkilemesinin kaçınılmaz olacağını gösteriyor.
Libya ve Kıbrıs’ta çözüm çağrısı yapan AB liderleri Libya için Berlin Konferansı kriterlerinin, Kıbrıs içinse BM gözetiminde toplumlararası müzakerelerin esas alınmasını öngörüyor. Aynı şekilde Libya’da kalıcı ateşkes anlaşması, siyasi çözüm ve seçimlerle ilgili uzlaşı kararlarının da Berlin Konferansı kararlarıyla uyumlu olarak değerlendirildiği ve desteklendiği anlaşılıyor. Libya’da taraflar arasında uzlaşma müzakereleri ilerlerken ve anlaşmada ülkedeki yabancı paralı askerlerin ve başka ülke askerlerinin Libya’dan ayrılması kararlaştırılırken, iktidar TSK’nın 18 ay daha Libya’da kalmasını öngören tezkereyi onay için meclise gönderdi. Dolayısıyla Libya konusunda da AB-Türkiye arasında anlaşmazlığın sürdüğü, taban tabana zıt yaklaşımların benimsendiği görülüyor.
Doğu Akdeniz ve Ege’deki anlaşmazlıklar konusunun yanı sıra Türkiye’ye bu konularda Türkiye’ye yönelik yaptırım politikalarının ABD ile ortaklaşa belirlenmesinin benimsenmesi Mart ayına kadar olan dönemde Türkiye-ABD-AB arasında yeni gerginliklerin ya da müzakere arayışlarının gündeme geleceğini net bir şekilde ortaya koyuyor!
5.Türkiye’nin Kafkasya’da barış ve huzurun tesisi, karşılıklı güven ve işbirliğini sağlanması için gündeme getirdiği ‘Altılı Platform’ önerisi uzun süreden bu yana ilk kez ortaya atılan akılcı ve gerçekçi bir diplomasi çözümüdür. CB Erdoğan’ın dile getirdiği bu yaklaşımla Ermenistan’ın da işbirliği sürecine dahil edilmesi bölgede yıllardır süren düşmanlıkların sonlandırılmasına zemin hazırlayacaktır.
CB Erdoğan’ın Bakü ziyaretinde dile getirdiği Kafkasya’da ‘Altılı Platform’ çözüm önerisi iktidara yakın medyada, düşünce kuruluşlarında bile fazla dikkate alınmadı. Oysa kanımca iktidarın dış politikada izlediği yanlış stratejiler dikkate alındığında, Türkiye, Rusya, Azerbaycan, İran, Gürcistan ve ön koşulsuz katılımı kabul etmesi durumunda Ermenistan’ın yer alması önerilen ‘Altılı Platform’ çağrısı, iktidarın diplomasideki akılcı ve gerçekçi bir hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Dağlık Karabağ sorununun çözümü için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bünyesinde oluşturulan Minsk Grubu 28 yıldan bu yana hiçbir varlık gösteremedi. Dolayısıyla Türkiye’nin ‘Altılı Platform Çözüm Önerisi’ sorunun bölge dışı müdahalelerle değil bölge ülkelerinin doğrudan diyaloguyla çözülmesine olanak sağlayacak bir diplomasi modelidir. Ermenistan’ın dışlanmaması yanında Gürcistan’ın da masada yer almasının önerilmesi bölgede yıllardır süren Abhazya, Çeçenistan, Osetya sorunlarının ele alınmasına ve çözüm arayışlarına barışçı bir fırsat sunacaktır. Fransa’nın Dağlık Karabağ’ı devlet olarak tanıma kararını parlamentosundan geçirerek çözümden ve barıştan ziyade Ermenistan’dan yana taraf olmasına karşılık Türkiye’nin platforma Ermenistan’ı da ‘eşit konumda’ davet etmesi hayati önemdedir. Altılı Platform’da Ermenistan’dan bazı beklentiler söz konusu. [Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan toprağı olduğunun BM kararlarında da tescili dikkate alındığında Ermenistan’ın bu gerçeği kabul etmesi ve Dağlık Karabağ’da hak iddiasından vazgeçmesi gerekmektedir. Ermenistan Anayasası’nda yer alan iki maddenin bölge barışı için kaldırılması elzemdir. Bu maddelerden birisi Suriye’nin Halep kenti ile Türkiye’nin doğusundaki altı ilin Ermenistan toprağı olduğunun kabul edilerek Batı Ermenistan adıyla tanınması, diğeri de Türkiye’nin Ermeni Soykırımı yaptığını kabul edene kadar mücadelenin sürdürülmesi. Her ikisi de günümüz dünyasında ve mevcut coğrafyada kabulü mümkün olmayan bu anayasa maddeleri Ermenistan’ı da sürekli savaş koşulları içinde tutmaktan öteye bir sonuç yaratmayacaktır.]
Bir anlamda yeni bir Doğu Politikası ya da Kafkas Barışı Politikası olarak da adlandırılabilecek Altılı Platform Önerisi şayet taraflar masada bir araya gelmeye ikna edilebilirse daha da geliştirilebilir. Bizim dile getirdiğimiz Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT) kurulması önerimize benzer şekilde Türkiye’nin Kafkasya’ya dönük bu çağrısının kabul görerek bölge ülkeleri tarafından desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyim.
6.AB ile Türkiye arasında 2016 yılında imzalanan Mülteci Anlaşması mutabakatı çerçevesinde taahhüt edilen 6 milyar Euro tutarındaki ödemenin tamamlandığı, son olarak 780 milyon Euro’luk desteğin de belirlenen projelere aktarıldığı açıklandı. AB ile yürütülen işbirliğinde asıl sorun; iktidarın paranın doğrudan kendisine ödenmesini istemesine karşılık AB’nin proje bazında ve şeffaf ihale ile ödeme yapma kararından, kaynaklanıyor!
Türkiye ile AB arasında 18 Mart 2016’da imzalanan Mülteci Mutabakatı aynı zamanda Geri Kabul Anlaşması’nı da kapsıyordu. Türkiye'nin Yunan adalarına geçen sığınmacıları geri kabul etmesini ve Avrupa'ya sığınmacı akışını engelleyecek önlemler almasını içerirken, karşılığında AB'nin mültecilere yardım ve Türkiye'nin mali yükünün hafifletilmesi için mali kaynak sağlamasını öngörüyordu. İmzalanan anlaşma önce 3 milyar Euro destek içeriyordu, daha sonra tutar 6 milyar Euro’ya yükseltildi.
İktidar 6 milyar euroluk kaynağın doğrudan kendisine aktarılmasını ve proje ihalelerinin kendisi tarafından yapılmasını isterken AB ise proje seçimi ve kaynak aktarımının BM’ye bağlı Mülteciler Yüksek Komiserliği, UNICEF, FAO, DSÖ gibi örgütler üzerinden yapılmasında ısrar edince anlaşmazlıklar çıktı. AB, Kamu İhale Yasası’nın AB kıstaslarına uyumlu olmadığını, ihalelerin şeffaf gerçekleştirilmediğini gündeme getirerek parayı iktidara aktarmadı.
Kamu ihalelerinin nasıl gerçekleştirildiği malum! AB, davet usulü, iktidara yakın şirket ve şahıslara, belediyelere, KOBİ’lere kaynak aktarılmasının önüne geçebilmek için bu yöntemi uygulamaya mecbur kaldı!
17 Aralık’ta AB Türkiye Misyonu Büyükelçisi Nikolaus Meyer Landrut ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Adnan Ertem tarafından imzalanan anlaşmayla çeşitli projelere aktarılmak üzere 780 milyon Euro tutarındaki son dilimin ödemesi gerçekleştirildi. AB’nin ödemesini tamamladığı 6 milyar Euro için izlediği yolun temelinde iktidarın tavrı ve izlediği kapalı yöntemler yatıyor.
AK Parti iktidarı hâlâ, sığınmacılara harcandığını sıklıkla dile getirdiği 40 milyar doların, şimdi muhtemelen 50-60 milyar dolara ulaşan tutarın, nereye harcandığının hesabını vermiyor, sır gibi saklıyor! 10-11 Aralık tarihinde gerçekleştirilen AB Liderler Zirvesi Sonuç Bildirisi’nde; AB’nin Suriyeli sığınmacılara mali desteği ve Türkiye ile Mülteci Anlaşması’nı sürdürmeye hazır olduğu ifadesi, yer aldı. Yeni anlaşma için müzakere takvimi ve mali destek tutarı henüz telaffuz edilmedi!
7.Nihayet salgın kapsamında esnafa kira, KDV, stopaj vb. destek önlemleri açıklandı. Toplamı 5 milyar TL’yi ancak bulan bu destek paketi, milyonlarca esnafın sorunlarını çözmeye yeterli değildir. Toptan tedarikçileri, market zincirlerini, mahalle esnafından alışverişi teşvik edecek diğer destek önlemleri de acilen devreye sokulmalıdır. Esnafın en maliyetsiz finansman modeli Veresiye Defteri yeniden hayata geçirilmelidir!
Geçtiğimiz hafta esnafa yönelik olarak bir dizi destek önlemleri açıklandı. Salgının başlangıcından itibaren en olumsuz etkilenen kesimlerin başında ücretli-dar gelirlilerle birlikte küçük esnaf ve işletmelerin geldiğini sürekli şekilde dile getirdik. Esnafa kira, fatura desteği verilmesi, nakdi hibe desteği sağlanması gerektiğini vurguladık. İktidar bu çağrı ve uyarılarımızı hep duymazlıktan geldi.
Şimdi, kısmi kapanma ve sokağa çıkma yasaklarıyla ağırlaşan ekonomik tabloda nihayet küçük esnafı hatırladı ve sınırlı bazı destekler vadetti. [Esnafa sağlanacak hibe desteği 3,7 milyar lira, kira desteği ile birlikte toplam 5 milyar TL]
En azından böyle bir esnaf destek paketinin hazırlanması olumlu, çağrılarımızın doğruluğunu teyit eder nitelikte ancak çok yetersiz! Kira yardımının ne zaman başlayacağı belirsiz, şayet 2021 yılı başından itibaren uygulamaya girecekse, TBMM’de kabul edilen 2021 bütçesinde böyle bir ödeme kalemi ve ayrılan tutar yok!
Kira yardımı esnafın kendisine mi, mal sahibine mi yapılacak? Doğrudan esnafa ödenecekse muhtemelen esnaf bunu ev sahibine vermek yerine kendi ihtiyacı için kullanacaktır. Ödeme mal sahibine yapılacaksa o zaman milyonlarca kira kontratının işleme alınması, incelemeye konu olması gerekecektir.
Bu da kira yardımı ödeme sürecini uzatacak bir durumu ortaya çıkartacaktır!
Yıllardır market zincirlere karşı esnafın korunması, ayakta kalabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gündeme getirmeyen iktidarın toplumun orta direğini oluşturan esnafın çöküşünde payı ve sorumluluğu büyüktür.
Market zincirlerinin sokak aralarına kadar yayılması, her semte bir AVM politikası esnafı tükenme aşamasına getirdi!
Şimdi salgın nedeniyle başlatılan bu küçük desteklerin kapsamı genişletilmeli, ilave önlem ve katkılarla esnafın bu dönemi en az hasarla atlatması sağlanmalıdır.
Bu çerçevede her alanda sıklıkla kampanya başlatan seferberlik ilan eden iktidara önerim, bir esnaf seferberliği başlatılmasıdır.
Ankara Büyük Şehir Belediyesi’nin işsiz kalan servis araçlarını kiralama girişimi, ‘Esnaftan al’ kampanyası, vb. somut ve akılcı örneklerdir.
Açıklanan destek önlemlerine ilave olarak;
Açıklanan kira desteğinden çok kısıtlı bir kesim yararlanacaktır. Kapsamı genişletilmeli, kira desteği tutarı ve hibe desteği güncel koşullara uygun artırılmalıdır. 500-750 TL arasında önerilen kira yardımı esnafın kirasını karşılamıyor!
Kamunun araç-servis ihtiyacı şoför esnafı odalarıyla işbirliği halinde işsiz kalan servis esnafından yapılmalıdır.
Toptan gıda ve temizlik malzemeleri üretici ve tedarikçilerinin, market zincirlerine verdikleri indirimli fiyattan ve 6 aya kadar vadeli olarak küçük esnafa da temin etmeleri sağlanmalıdır.
Esnaf odaları da üyelerini kooperatifleştirip, toptan üretici ve tedarikçilerden üyeleri için toplu alım yaparak indirim imkânlarını genişletecek yapılanmalara gitmelidir.
Mahalle bakkalı, manavı, manifaturacısı vb. yapılacak alışverişleri teşvik edecek, özendirip destekleyecek kamu spotları hazırlanarak TV’lerde yayınlanması yoluna gidilmelidir.
Mahalle esnafından yapılacak perakende alışverişlerde hanelere TC Kimlik No ile aylık 500-1.000 TL olmak kaydıyla 3 aya kadar veresiye olanağı getirilmeli, esnaf odaları ile işbirliği halinde ibraz edilecek alışveriş fişleri üzerinden esnafa ödeme yapılarak hem dar gelirli mahalle halkı hem esnaf desteklenmelidir.
Mahalle esnafı yıllarca veresiye defteri ile hane halklarını faizsiz, karşılıksız finanse ederek bir yaşam biçimini ayakta tutmuştur. Veresiye Defteri kabaran ailelerin kapısına bankalar gibi icra göndermemiştir. Bu gelenek ve yaşam tarzı yaşatılmalıdır.
Destek paketleri, “günü kurtarmak, bir şeyler yaptık demek” için olmamalıdır. Gerçekten doğal bir afet olan Salgın’ın yaraları sarılmalıdır.
Aylardır çağrılarımızı dikkate almayan ancak şimdi söylediğimiz noktaya gelen iktidara, yukarıda sıraladığım önerileri de esnafa ve hanelere destek kampanyası seferberliğine dahil etmesi, ortak akıl ve toplumsal dayanışmayla bu katkıların daha da genişletilmesi yollarının aranması çağrımı yineliyorum! Açıklanan paketin mağdur olan esnaf ve sanatkârların derdine derman olamayacağını, birikmiş borçlarının faizleriyle birlikte hiç ödenemeyecek hale geleceğini söylemek zorundayım!
8.Merkez Bankası (MB) Başkanı Naci Ağbal tarafından açıklanan 2021 Para ve Kur Politikaları; sıkı para, yüksek faiz, talep ve tüketimi sınırlandırma, kredi daralması gibi adımlarla enflasyon ve kurların aşağı çekilmesini, ‘tersine dolarizasyon’ ile TL’ye geçişin hızlandırılmasını, MB’nin rezerv biriktirmesini öngörüyor. Oldukça radikal bir dönüşümü hedefleyen bu adımlar, beraberinde ‘ekonomik büyümenin’ yavaşlamasını getirecektir!
MB Başkanı Ağbal Cumhurbaşkanının ‘Faiz sebep, enflasyon neticedir’ yaklaşımı vurgulanarak, Erdoğan’ın para politikasıyla ilgili tutumu ve siyasi tavrı konusunda ne yapacağı sorularına, MB’nin kurumsal bağımsızlığı yerine ‘kendisinin bir kamu görevlisi-memur-bürokrat’ olduğu savunmasıyla yanıt verdi. Bu sözleri ‘Cumhurbaşkanı ne derse o olur’ şeklinde anlamak mümkün!
MB Başkanı, 2021’de enflasyonu tek haneli seviyeye indirmeyi ve yüzde 9,4’e çekmeyi hedeflediklerini açıkladı. Gerekirse parasal sıkılaştırmada daha ileri adımlar atacakları mesajını verdi. Bu ifadeler politika faizinin daha da artırılabileceğinin işareti olarak görülebilir. Aynı zamanda spekülatif bir hareket gözlenmedikçe kurlara müdahale etmeyeceklerini ilan eden MB Başkanı, ‘Tersine Dolarizasyon’ hedefi ile uygulanacak yüksek faiz politikası ile kurların yükselmesinin önleneceğini ve dolara talebin düşeceğini öngörüyor. Buna bağlı olarak da bankalarda haftalardır rekor kıran döviz mevduatı artışında çözülme ve TL’ye geçiş hedefleniyor.
MB Başkanı Ağbal, eski Bakan Berat Albayrak ve eski MB Başkanı Murat Uysal döneminde uygulanan politika faizini düşük tutup, dolaylı faiz artışlarıyla bankaları, piyasaları fonlama yöntemlerinin yanlışlığını gündeme getirerek, bu modelin tamamıyla terk edildiğini, tüm fonlamanın politika faizi üzerinden ‘açık-şeffaf’ şekilde yapılacağını ifade etti. 2021’de uygulanacak para ve kur politikalarıyla iç talep ve özellikle kredi kanallarının daha ılımlı bir görünüm arz edeceği, cari dengenin sağlanmasına önem verileceği kaydedilirken, bu ifadeler aynı zamanda bugüne kadar uygulanan para-kur-faiz politikalarının reddedilmesi anlamına da geliyor. Kamu bankalarından düşük faizli krediler, bankaların BDDK tarafından kredi vermeye zorlanması vb. politikalarla iç talebin artırılarak kısa süreli ekonomik canlanma ve büyüme sağlanması yönteminin terk edileceği anlaşılıyor. [Uygulanan bu yanlış politikaların enflasyon, kur ve cari açık artışını tetiklediğini sürekli vurguladık. Şimdi MB Başkanı ve yönetiminin aynı noktaya geldiği görülüyor.
Artık faizlerin yükseldiği, kredilerin pahalı hale geldiği ve kredi hacminin daraldığı, borçlanma yöntemiyle artırılan iç talebin aşağı çekildiği, buna bağlı olarak ithalat ve tüketimin geriletilip cari açığın azaldığı bir 2021 tablosu çizen Ağbal’ın bu yaklaşımı, büyüme hızının da yavaşlayacağı anlamına geliyor. Tüm bu sıralanan adımların atılabilmesi için öncelikle enflasyon karşısında pozitif faiz uygulamasının sürdürülmesi gerekiyor. Daha önce de dile getirdiğim gibi politika faizinin halen yüzde 14 seviyesindeki enflasyonun en az 2-3 puan üzerinde pozitif olabilmesi için PPK’nın yeni bir faiz artışına gitmesi gerekiyor.
Bu aşamada MB Başkanının açıkladığı para-kur politikası ilkeleri; beraberinde ekonomik durgunluğu, daralmayı, işsizliği, üretim düşüşünü, kredi faizlerinin yükselmesiyle yatırımsızlığı getirecek bu politikalar, ekonomik toparlanma ve güven ortamının sağlanması için gerekli olsa da siyasi iktidarın buna ne ölçüde müsamaha edeceği yakında görülecek.
Cumhurbaşkanının geçen hafta yinelediği ‘faizleri tek haneye indirme’ hedefi anımsandığında açıklanan para-kur-faiz politikalarına siyasi müdahale olasılığı her an gündeme gelebilir. Bu açıdan 24 Aralık PPK’sında faiz değişikliğine gidilmezse siyasi müdahalenin sürdüğü görülecek. Yeni bir faiz artışı kararı ise MB Başkanının bir süre daha Cumhurbaşkanından faiz artışları için izin aldığı şeklinde değerlendirilecek. Piyasalarda beklenti 24 Aralık PPK’sında halen yüzde 15 olan MB politika faizinin yüzde 17-18 düzeyine yükseltilmesi.
Açıklanan para-kur politikasının en zayıf halkası, tükenmiş durumdaki MB döviz rezervleri! MB Başkanı eksi 45-50 milyar dolar düzeyindeki MB rezervlerinin nasıl toparlanacağı konusuna fazla değinmiyor.
Almanya’nın 10 Ocak’a kadar topyekûn kapanma kararı alması yanında diğer Avrupa ülkelerindeki benzer uygulamalar ihracat pazarının düşüşe geçmesini, döviz gelirlerinde sert düşüşleri beraberinde getirecektir.
MB’nin kısa sürede, hatta orta vadede rezervlerini pozitife dönüştürmesi, döviz rezervlerini güçlendirmesi oldukça güç görünüyor.
Turizmde de 2’nci dalgada iyice hızlanan salgın daha ağır kayıpları ortaya çıkartacaktır.
Geriye kalan tek seçenek bankalardaki 250 milyar doları aşan döviz mevduatlarının ve yastık altında tutulan miktarı bilinmeyen dövizlerin bozdurulması, TL’ye geçişin sağlanmasıdır. Bunun için ekonomi yönetiminde güven ve şeffaflık yanında, TL mevduatlarına ve TL yatırım araçlarına yüksek tutarda bir faiz getirisinin temini zorunludur. Gelinen kritik aşamada iktidarın önünde fazla seçenek kalmamıştır!
9.Konut satışlarında temmuzdan bu yana, konut kredisi faizlerinin hızla yükselmesi yanında yükselen enflasyonla artan konut fiyatlarının etkisiyle sert düşüşler yaşanıyor. Temmuz’da aylık yüzde 0,68’le konut kredisi dağıtan kamu bankalarının kampanyasına karşın, şu anda aylık faiz 1,45! Yabancılara yapılan konut satışlarının artmasında ise yükselen kurlarla TL’nin değer kaybı ardından yabancılar için konutun ucuzlamasının etkisi görülmektedir!
Türkiye genelinde konut satışları kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 18,7 azalarak 112 bin 483 oldu. Ekim ayında da yüzde 16,3 gerileyen konut satışları, temmuz ayında kamu bankalarının ucuz faizli kredi kampanyalarıyla yükselişinin ardından üst üste 4 aydır geriliyor.
Temmuz ayında 229 bin ile tüm zamanların en yüksek aylık satış rakamına ulaşan konut sektörü, kredi faizlerindeki artışın etkisiyle, 2020 Kasım ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 18,7 azalarak 112 bin 483 oldu. Açıklanan rakamlara göre, kasım ayında ipotekli (banka kredili) konut satışları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 44,3 azaldı ve 24 bin 450’de kaldı. Toplam konut satışları içinde ipotekli satışların payı yüzde 21,7 olarak gerçekleşti. Hatırlacağı gibi kamu bankalarının Haziran-Temmuz’da başlattığı aylık yüzde 0,68, yıllık yüzde 8,16 faizli konut kredisi kampanyasının fazla sürdürülemez olduğunu ifade etmiştim. Kamu bankaları o dönemde yüzde 8,25 olan MB politika faiziyle aynı düzeyde ve Temmuz’da yüzde 11,76 olan enflasyon karşısında yaklaşık 4 puan eksi faizle kredi dağıttılar. Solukları iki ayda kesildi. Nitekim kasım ayında konut kredisi faizleri neredeyse ikiye katlanarak ortalama yıllık yüzde 15,68 düzeyine gelirken sürekli şekilde de artma eğiliminde. Merkez Bankası verilerine göre tüm bankalar ortalaması itibarıyla konut kredisi faizi 27 Kasım’da yüzde 16,10 bir hafta sonra 4 Aralık’ta ise aylık yüzde 1,45 ve yıllık yüzde 17,49’a yükselmiş durumda. Dolayısıyla konut kredisi faizi sert şekilde yükselince, konut satışları da aynı sertlikte düşüşe geçti. Faizin düzeyi ile satışlar arasındaki ters ilişki dikkate alındığında içinde bulunduğumuz dönemde geçen aya göre çok daha az konut satışı gerçekleşmekte olduğunu söylemek pek yanlış olmasa gerek.
Kasım ayında 36 bin 658 konut ilk kez satılırken, bu sayı mevcut yeni konut stokunun eritilmesinin oldukça zora girdiğini, inşaat-konut sektöründe krizin derinleştiğini sergiliyor. Ocak-Kasım 2020 döneminde 11 ayda, toplam 1 milyon 393 bin 335 konut satışı gerçekleşmişti. Bu sayı 2019 Ocak-Kasım dönemine kıyasla yüzde 21,5 artış iken ucuz faizli kredi kampanyalarının sona ermesiyle 4 aydır geriliyor!
10.Yabancılara yapılan konut satışlarının artmasında yükselen kurlarla TL’nin değer kaybı ardından yabancılar için konutun ucuzlamasının etkisi görülmektedir! Yabancılara yapılan konut satışlarında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 24,4 artış görüldü ve yabancılara satılan konut sayısı 4 bin 962 olarak gerçekleşti. Ocak-Kasım döneminde ise 2019 yılının aynı dönemine göre yüzde 9,5 azalarak 36 bin 385 oldu!
Türkiye’de elinde dövizi olan yabancı gayrimenkul yatırımcısı açından konut almak karlı bir yatırıma dönüştü, döviz üzerinden bakıldığında konut fiyatları ucuzladı. Yabancılara yapılan konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre artış gösterdi. Yabancılara yapılan konut satışlarında, Kasım 2020'de ilk sırayı 2 bin 443 konut satışı ile İstanbul aldı. İstanbul ilini sırasıyla 893 konut satışı ile Antalya, 297 konut satışı ile Ankara, 182 konut satışı ile Yalova ve 174 konut satışı ile Bursa izledi. Kasım ayında her zamanki gibi ilk sırada yer alan Irak vatandaşları Türkiye'den 876 konut satın aldı. Irak'ı sırasıyla, 860 konut ile İran, 434 konut ile Rusya Federasyonu, 203 konut ile Afganistan ve 202 konut ile Kuveyt vatandaşları izledi.
Yabancılara yapılan konut satışlarının kasım ayında artış göstermesinde döviz kurlarındaki hızlı yükseliş ve TL’deki değer kaybı önemli etkenlerden birisi. Diğer etken ise TC vatandaşlığı alabilmek için öngörülen gayrimenkul satın alma tutarının 1 milyon dolardan 250 bin dolara düşürülmüş olması!
11.MB’nin Kasım 2020 Finansal İstikrar Raporu’nda riskli-yakın izlemedeki kredi tutarının 360 milyar TL’ye ulaştığı görülüyor. Bu ise bankaların dağıttığı krediler içinde riskli ve batık olasılığı bulunanların oranının yüzde 10’a yaklaştığını gösteriyor. BDDK’nın takipteki kredilerin intikal süresini 180 güne çıkartmasıyla üstü örtülen riskli kredilerin vahim bir noktaya ilerlediği MB raporuna yansıyor!
Merkez Bankası’nın Kasım 2020 Finansal İstikrar Raporu’nda yer alan Tahsili Gecikmiş Alacaklar (TGA) yani yasal takibe intikal edilen verilerin yanı sıra riskli kredi tasnifinde yer alan ve yakın izlemede olduğu belirtilen kredi tutarının 360 milyar TL düzeyine ulaşması, batık kredi sorununun ağırlaştığını gösteriyor. Önceki değerlendirmelerimde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) aldığı bir kararla TGA’ların yasal takibe intikal süresini 90 günden 180 güne çıkartan düzenlemeyi 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzattığına dikkat çekerek bunun riskli-batık kredilerin gerçek boyutunun görünmesini ertelediğini ifade etmiştim.
Nitekim BDDK’nın 4 Aralık’ta Haftalık Bankacılık Verileri Bülteni’nde 151 milyar TL olan takipteki alacaklar tutarı, 11 Aralık bülteninde de yine 151 milyar TL olarak yer alıyor. Takibe dönüşüm oranı yüzde 4,2. Oysa 2019 sonunda takibe dönüşüm oranı yüzde 5,4 idi.
Alınan erteleme kararlarına, yapılandırmalara ve dağıtılan 200 milyara yakın yeni krediye rağmen takibe dönüşüm oranının yükselmemesi aksine gerilemesi, söz konusu BDDK kararından kaynaklanıyor.
Ancak MB’nin Kasım ayındaki Finansal İstikrar Raporu’nda ise riskli-sorunlu krediler için iki farklı tanımlama yapılıyor.
Bu çerçevede TGA tutarı BDDK’nın berilerindeki gibi 151 milyar TL olarak yer alırken, bir diğer riskli kredi grubu ise ‘Yakın İzlemedekiler’ şeklinde tanımlanıyor.
Bu tanıma giren, yani her an batığa dönüşebilecek kredilerin tutarı 360 milyar TL.
11 Aralık verileriyle, bankaların dağıttığı toplam kredi tutarı 3 trilyon 635 milyar lira düzeyinde.
MB raporundaki veriler toplam kredilerin yüzde 10’luk bölümünün yakın izlemede-sorunlu-riskli olduğunu ortaya koyuyor. Toplam kredi içinde yüzde 10’luk bu pay oranı bankacılık kriterleri açısından oldukça yüksek bir tutar.
Parasal tutar olarak ise 360 milyarlık yakın izlemedeki sorunlu kredilere BDDK verilerine 151 milyar TL olarak yansıyan TGA’yı da ilave ettiğimizde, toplam riskli-batabilecek kredi tutarı 511 milyar TL’ye ulaşıyor.
Dolayısıyla yüzde 4,2’lik takibe dönüşüm oranıyla yüzde 10’a varan yakın izlemedeki kredilerin toplam krediler içindeki payı yüzde 14,2’ye yükseliyor. Bu oran riskin büyüklüğünü, olası bankacılık krizi ihtimalini gösteriyor.
30 Haziran 2021’de BDDK kararı uygulamadan kalktığında, muhtemelen TGA tutarının şu andaki 151 milyar TL’nin çok üzerinde olduğu görülecek. Aynı şekilde MB tasnifiyle yakın izlemedeki sorunlu krediler de artmış olacak.
MB raporundaki bu tablo, bankacılık-finans sektörü açısından batık riskinin büyüklüğünün çok vahim olduğunu açık şekilde sergiliyor. Normal sürece geçildiğinde bu riskler için bankaların bilançolarında karşılık ayırmak zorunda kalmasıyla birlikte, çok ciddi özkaynak-sermaye yeterliliği sorununun yaşanacağını öngörmekteyim.
12.ABD tarafından uygulamaya konulan ve savunma sanayiini hedef alan yaptırımın sıkıntı yaratmayacağı dile getirilse de, muhtemelen sektörel ve şirket düzeyinde olumsuz yansımalar olacaktır. Geçen yıl 11 milyar dolara yaklaşan savunma sanayii satışları yaptırımdan etkilenecektir. Ulusal savunma sanayimizin kendi kendine yeterliliği açısından bu sürece dönük bir teknolojik-stratejik planlama ivedilikle yapılmalıdır!
ABD tarafından iki yıldır gündemde tutulan CAATSA (ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) kapsamındaki yaptırım tehditlerinde geçtiğimiz hafta adım atan ABD yönetiminin bu kararının savunma sanayiimiz üzerinde bazı olumsuz yansımaları olacaktır. Her ne kadar yaptırım kapsamına alınan Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı (CSSB) başkanı ve yöneticileri söz konusu adımın fazla bir etkisinin olmayacağını, savunma projelerini etkilemeyeceğini dile getirseler de kanımca, bu alanda faaliyet gösteren şirketler, yürütülen projeler ve bu projelere yönelik tedarik, parça, üretim gerçekleştiren yan sanayi kuruluşları bu süreçten etkilenecektir. ABD şirketlerinin teknoloji, lisans, üretim ve ihracat lisansı vermelerini yasaklayan yaptırım kararı özellikle Milli Savaş Uçağı ve Milli Saldırı Helikopteri Atak konusunda ilk aşamada negatif yansıma yapacaktır. Geçtiğimiz yıl 11 milyar dolara ulaşan savunma sanayi satışlarının 3 milyar 68 milyon dolarlık bölümünü ihracat, kalan kısmını yurt içinde TSK’ya ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, diğer kuruluşlara yapılan satışlar oluşturmaktadır. Pakistan’a satılmak üzere anlaşması yapılan ATAK helikopterlerinin motorlarının ABD menşeyli olduğu dile getirilmekte ve bu projede sıkıntı yaşanabileceği ifade edilmektedir.
Bunun yanı sıra F-16’ların modernizasyonu için ABD’li Lockheed Martin ile yürütülen işbirliği bu kapsamda kesintiye uğramış durumdadır. İhracat lisanslarına ve teknoloji transferine getirilen yasaklarla bu kapsam genişleyecektir. ABD Kongresi, 2019 Ekim’inde Kuzey Suriye’de gerçekleştirilen Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle, Türkiye’ye silah satışlarına izin vermiyor.
Savunma sanayii ihracatımızda ABD ile ilişkilerinin bozulmamasını isteyen üçüncü ülkelerin Türkiye’den alımlarını durdurmaları da bu yaptırımın dolaylı bir etkisi olarak ekonomiye ve üretici şirketlere yansıyacaktır. Türkiye her koşulda ulusal savunması için gerekli olanları temin etmek için her türlü yol ve yöntemi uygulayacaktır. Ancak yaptırımın hiçbir etkisinin olmayacağı yönündeki yaklaşımın gerçekçi olmadığını söylemek durumundayım!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
21 ARALIK 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap