"Geliyor(du) gelmekte olan..!"
Toplumsal bir 'deja vu' yaşıyor gibiyiz; 2018 seçimlerinin ardından ortaya çıkan psikolojik çöküntü, yani o derin hüzün, muhalif seçmende hızla yayılan bir ‘içe kapanmaya' yol açmıştı. Bugün de öyle! Hatta bu kez "olacak galiba" umudunun, seçim yaklaştıkça 'inanç' haline dönüşmesi, beklentilerin “seçimden sonra"ya dönük fantezilere eşlik etmesi, seçim sonuçlarının öğrenilmesi ile birlikte müthiş bir düş kırıklığına yol açtı. Umuda yolculuğa çıkarılan o güzelim hayaller, gerçeğin soğuk şok etkisi karşısında tuzla buz oldu.! Seçim sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalındığında, doğaldır ki o toplumsal psikoloji, önce gerçeğin inkarı ve reddine, sonrasında mecburen 'kabullenmeye, giderek kendini' soyutlamaya ve nihayet verili ortamdan uzaklaşıp 'ruhunu korumaya' evrildi. Böylece muhalif seçmen; "bu cahil halk değişmez, böyle gelmiş böyle gider" mottosun da ifadesini bulan 'kaderciliğinde' bir kez daha iman tazelemiş oldu...!
Kuşkusuz bunun muhalefet cephesinde birtakım sonuçları olacak ve fatura birilerinin önüne konacaktır. (nitekim hesap sorulmaya başlandı bile!)
Ne var ki şimdi çok daha önemli bir tehdit/tehlike bekliyor toplumun direngen kesimini. Eğer önümüzdeki süreç siyasi/ ideolojik önderlikle doğru biçimde yönetilemez de bu günkü toplumsal psikoloji pro aktif bir bütüncül mücadele ile değişip dönüştürülemez ise, kokarım ki iktidarın birçok cepheden yönlendirdiği pasivizasyon hamlesi, ciddi sonuçlar yaratabilir. Bunun bir adım ötesi, bu İslam faşist TİRAN'lık rejiminin dayatacağı "itaat et, biat et, rahat et...!" mottosunda ifadesini bulan gönüllü(!) 'toplumsal rıza' üretmek ve 'yöneten/yönetilen’ ilişkisini 'kul'luk mertebesine indirgemektir ki, bunun olamayacağını düşünmek, sürecin paradigmalarını hiç anlamamış olmak demektir. İçinden geçtiğimiz sürecin değişkenleri, böyle hassas bir dengeyi işaret etmektedir.
Diğer yandan, çeşitli sosyal sınıf ve kümelerden oluşan muhalif kitle, ne yazık ki gerek temsil edildiği parti ve/veya kurumlar bakımından, gerekse sosyal örgütlülük ve dayanışma pratikleri açısından son derece dağınık, kararsız (hatta yer yer umarsız), sürecin siyasal/sosyal değişkenlerini analiz etmekten uzak, dolayısıyla topluma yol göstermekte, önderlik etmekte yetersiz bir görüntü vermektedir. Yani neredeyse muhalefetin, özellikle de ana muhalefetin siyasi felç geçirmekte olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Esasen bu günkü siyasi hareketsizliğin, hatta doğrudan siyasetsizliğin nedeni (ve hazırlayıcısı); mücadele biçim, araç, yöntem ve alanlarını daraltıp kısırlaştırarak, işlevsiz bir parlamentoya hapsedilmiş olması, ve yalnızca seçimle sınırlanmış, seçime bağımlı kılınmış olmasıdır. Kuşkusuz sosyalist sol'un da seçim sürecindeki pratiği, ne yazık ki bu eleştiriden ari değildir...
***
Yazımın birinci bölümünde son cümlemi atlamışım, yazayım eksik kalmasın;
Bu seçim, ne yazık ki aynen 2018' de olduğu gibi, AKP'nin oyun alanında ve o'nun belirlediği kurallarla yapıldı. Üstelik muhalif ittifakın en haklı ve meşru zeminde bu oyunu bozma fırsatı ve imkanı varken, muhalefet adayının gereksiz kabadayılık gösterisi ve içi boş meydan okumaları eşliğinde geldi "gelmekte olan" mukadder sonuç..! Umarım aynı yanlışlar, önümüzdeki yerel seçimde tekrarlanmaz...
Gelelim yazımızın ikinci bölümüne;
1970'li yıllarda ortaya çıkan ekonomik krizin faturasını Keynes'in "refah devleti" (karma ekonomi- sosyal devlet) modeline kesen 'neo- liberal' iktisadi kuramın iki önemli temsilcisi Hayek ve Friedman, piyasanın işleyişine devlet müdahalesinin kaldırılmasını, 'serbest rekabet' ilkesi gereği piyasanın özgürce oluşmasını savunuyorlardı. Üstelik sermayenin küresel ölçüde merkezileşmesi de bunu zaten gerekli kılıyordu.Aslında kökü çok daha eskiye (18.yy sonuna) Adam Simith'e kadar dayanan klasik liberal iktisat'ın "minimal devlet" anlayışının yeni döneme uygulanması olarak da kabul edebileceğimiz bu yaklaşım, önemli bir farkı işaret ediyordu; Devletin ekonomi alanındaki müdahalesini kökten reddeden bu model,"yasa ve düzen koruyucusu" olarak rol biçtiği devleti, pratikte, sermayenin sınırsız sömürü 'özgürlüğü'nün bekçiliğine koşuyordu. Dönemin "gece bekçisi devlet" yakıştırması, tam da bunun bir ifadesiydi..
Dolayısıyla uluslararası tekelci sermaye'nin ve ona bağımlı tek tek ülkelerdeki işbirlikçi suç ortaklarının, piyasanın tek belirleyen olması önündeki her türlü engeli ( sosyal devlet, kamucu ekonomi, emek örgütleri ve emekçilerin hak arama mücadelesi) kaldırmak veya işlevsiz kılmak, dolayısıyla bu yeni ekonomik modelin başarısını garantiye almak, devletin birincil göreviydi..
Nitekim 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi, bu görevi yerine getirmek üzere, yeni devletin bu süreci sorunsuz yürütmesi için gerçekleştirildi. Yani dönemin "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" mottosu'nun pratikteki ifadesi olan ; " bırakınız alsınlar, bırakınız soysunlar" şeklinde tezahür eden "bırakınız" kısmını, sermaye adına garanti edebilmek için..
Kısacası 1980'lere gelindiğinde dünyayı kasıp kavuran Neo liberalizm furyası, IMF ve Dünya Bankası öncülüğünde girdiği ülkelerde (elbette bizde de) gelir dağılımında korkunç bozulmalar, yani yoksulluğun derinleşmesine, ekonomik yıkımlara yol açtı. Bu durum bir çok ülkede ayaklanmalara neden oldu.
Bizde ise 2002'fe iktidara gelen AKP hükümeti, emperyalizmin uslu çocuğu, ılımlı İslam projesinin uyumlu partneri ve Neo liberal ekonominin uysal uygulayıcısı olarak 'model ülke' titrini kazandı. Ve başta yandaş rant, finans, spekülatif birikimi temsil eden korsan/haydut sermaye dünyada örneği görülmemiş karların sahibi oldu.
Ancak Neo liberalizm'in tüm dünyada yarattığı yıkım, (bunun siyasal ve sosyal tepkileri) buna ilaveten, 2008'deki yapısal krizle birleşerek çıkış yolu bulamaması, ana vatanı İngiltere ve paydaşı ABD de bile yeni arayışları, bazı alanlarda kısmi de olsa yeniden kamucu politikaları gündeme getirdi.
Sonuç olarak, bir çok ülkede kamuculuğun ve sosyal politikaların yeniden keşfedimesi(!) ve gündeme taşınmasının bizim açımızdan kayda değer yanı, bir sonraki yazımda çeşitli boyutlarıyla ele alacağım ve oradan da önümüzdeki yerel seçimlerle bağlantısını kuracağım "toplumcu belediyecilik anlayışı, yerel ve uluslar arası iş birliği.." perspektifinin irfelenmesinde buraya da atıf yapacağımdan dolayıdır...
***
Yazı serimizin bir önceki bölümünde, 1970'li yıllarla birlikte dünyada giderek yaygınlık kazanan Neo Liberal kapitalist ekonomi politikasının, 1980 darbe sonrası en karakteristik, en acımasız biçimde ülkemizde uygulandığını, özellikle de AKP'nin 2002'de iktidara gelişiyle birlikte etkisini artırarak günümüze kadar geldiğini vurgulamıştım. Burada bir parantez açarak söylemeliyim ki, bana göre bu süreç sonuna gelmiş, bütün dünyada, elbette kapitalizmin sınırları içinde kalarak alternatif modeller aranmaya başlanmıştır. Bizim "modelimiz" ise elbette onların arayışından çok farklı, onların dışında ve onları dışlayarak gerçekleşecek, tüm insanlığı kurtuluşa götürecek olan devrimci bir modeldir!
Konuya dönersek; ANAP'la (Özal ile) başlayan, AKP (R.T.Erdoğan) ile devam eden bu sermayeye dikensiz gül bahçesi, emekçi halk'a yokluk yoksulluk çilesi sunan model'in karakteristik özelliklerinin başında "özelleştirme" uygulamaları bulunuyordu. 50'li yaşları süren kuşak iyi hatırlayacaktır; Turgut Özal ile Necdet Calp arasında Boğaziçi köprüsünü "satarım" "sattırmam" polemiği ile başlayan "özelleştirme" muhabbetinin (!), bu gün ülkemizin 80 yılda büyük emek ve fedakarlıklarla edindiği öz varlıklarının neredeyse tamamının yerli (!) ve yabancı sermayeye peşkeş çekileceği kimin aklına gelirdi.. Ama ne yazık ki ülke ve halk düşmanı bir iktidarın elinde oldu işte..! Cumhuriyet tarihi boyunca, başta KİT'ler olmak üzere, 90-95 milyar dolar tutarında bir özelleştirmenin(!) ANAP'ın iktidar dönemi de dahil olmak üzere 15 milyar dolar'ı 80 yılda, 70 milyar dolar'ı ise (235 kurum kamu kurumu satılmış, ya da kapatılmış) AKP döneminde özelleştirilmiş(!).. Üstelik en değerli, en verimli KİT' lerin bile kelepir fiyatına satılmış olmasına rağmen.. Tanrı aşkına bundan daha büyük bir 'vatana ihanet' ne/nasıl olabilir..?
Aynı yıllar, belediyelerdeki en temel hizmetlerin bile 'özelleştirme' kapsamına alındığı, ulufe dağıtır gibi ihale dağıtıldığı, (özellikle başında AKP'nin bulunduğu) yerel yönetimlerin yağma düzeninin Av sahaları haline getirildiği yıllar oldu. Sadece bununla da kalmadı; aynı zamanda eş, dost, dinci/yancı vakıf, dernek gibi et'çi/ot'çu mahlukların da otlandığı, avlandığı verimli mera'lara dönüştü. Ve ne yazık ki bu al gülüm, ver gülüm soygun düzeni, verenin de alanın da servetine servet katmaya devam ediyor..
Bu iktidarın, önce "özelleştirme idaresi başkanlığı"na, sonra da Maliye Bakanlığı'nın başına getirdiği bir Kemal Unakıtan vardı hatırlarsınız, 1976-1978 arası gn. müdürlüğünü yaptığı SEKA' yı (kağıt üretiminde ulusal tekel olan ve on binler e insanın ekmek kapısı olan) yarı kapatıp, yarı özelleştirirken şöyle diyordu; " Yahu arkadaş ne komünist bir ülkeymiş meğer, sata sata bitiremedik..!" Nitekim ülkenin değerlerini"babalar gibi" satan bu zevat, görevini Mehmet Şimşek'e devrettikten sonra çok yaşamadı. Şükür ki belediyenin cenaze işleri henüz özelleştirilmemişti! Ateşi bol olsun...
Dolayısıyla karma ekonomik model sürecinde emeğin ve sermayenin 'yeniden üretimi'nde emeğe ayrılan kaynaklar, Neo liberal dönemde giderek artan biçimde sermayenin yeniden üretimine aktarılmış, yerel kaynaklar da belediyeler aracılığıyla servet transferinin araçları haline gelmiştir. Bu arada, özellikle de AKP'li belediyelerde "özelleştirilen" hizmetlerde çalışan işçiler, güvencesiz, mesai mefhumu olmayan, ağır çalışma koşulları altında, sendikasız v.b tam bir kölelik rejimi altında çalışmaya mahkum edilmişlerdir.
- Toplumcu belediye konusuna kısaca tarihsel bakış;
1848 burjuva devrimleri ve 1871 Paris komünü deneyimleri, Avrupa' da yerel yönetimler açısından yeni bir yönetim anlayışını tetikledi. 1855'te Glasgov, 1873'te Birmingham belediyelerinin daha önce piyasaya gördürülen kentsel hizmetlerin yerel yönetimler tarafından kamulaştırarak gerçekleşmesi, diğer Avrupa ülkelerinden bazılarının da aynı izleri takip ederek 'toplumcu belediyecilik' ya da 'yerel sosyalizm' olarak adlandırılan yeni bir akım başlattı. Bunu elbette üretim araçlarının özel mülkiyetine son veren, yani sermayeyi mülksüzleştiren ve bütün devlet çarkını ele geçirerek işçi sınıfının iktidarına dönüştüren sosyalizmle birebir aynılaştırmamak gerekir.
19.yüzyıl işçi sınıfının mücadele koşulları, 20.yüzyılda farklılaştı. Zira 20.yy'ın tekelci karakteri serbest rekabetçi kapitalizmden farklı olarak, yatay değil dikey örgütlenmelerde ifadesini bulan siyasi ve ekonomik bir yeni örgütlenme modeli yarattı. Dolayısı ile 19.yy'a ait belediye sosyalizmi ile (Fabiancı yerel sosyalizm anlayışı), bir başka deyişle; sosyal demokrasinin burjuva libealizmi ile çağdaş sosyalizmin devrimci işçi sınıfı arasında köklü bir değişimin, geri dönüşü olmayan bir kopuşun yol ayrımını yarattı. Nitekim Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde gerçekleşen devrimlerin yerel birimleri olan sosyalist belediyeler ile, aynı süreçten etkilenen Kapitalist Batı Avrupadaki bazı ülkelerde "ikili yönetim" olarak nitelenen sosyalist/komünist yerel yönetimlerinin de farklı yapıda olması gibi.
Bütün bunların teorik açılımına ve tarihsel/konjonktürel süreçlerine değinmek, konuyu çok yayıp dağıtacağı için, konunun felsefi ve yönetsel pratiği ile ilgilenen dostlarla ayrı bir platformda tartışabilme umuduyla, asıl konumuza dönelim.
- Toplumcu belediyecilik ve ülkemizin geçmişinde yer alan örneklemeler;
Yeni Soluk
Yorum Yap