Erdoğan Toprak: "Türkiye, hukuk devleti ilkelerinin hızla tüketildiği, karanlık bir sürece doğru sürükleniyor!"
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.
Toprak'ın 9 Mart 2020 tarihli değerlendirme raporu şöyle:
İÇ POLİTİKA
1. Türkiye, hukuk devleti ilkelerinin hızla tüketildiği, karanlık bir sürece doğru sürükleniyor!
DIŞ POLİTİKA
2. 3 maddelik Moskova Mutabakatı, “17 Eylül 2018 Soçi Mutabakatı’na Ek Mutabakat” ile sonuçlandı! 3. Moskova Mutabakatı Giriş Metni’nde sıralanan taahhütlerin kabulü, iktidarın söylemlerinin inkârı ve tekzibi niteliğindedir! 4. Moskova Mutabakatı, iktidarın doğru yönde attığı bir geri adım, Soçi Mutabakatı’nın Putin ve Rusya lehine güncellenmesidir! 5. İdlib’de 30 km derinlikte Güvenli Tampon Bölge kurmayı hedefleyen iktidar, Güvenlik Koridorunu kabul etmeye mecbur kaldı! 6. Mutabakatta “Mültecilerin” yer alması Türkiye’nin isteği ile gerçekleşti. 7. Rusya, Suriye’de Türkiye’yi ikame edebileceği yeni arayışlara yöneldi. 8. AB, mültecileri sınıra sürme politikasına karşı Yunanistan’a destek kararı aldı! 9. Mülteci Krizi, Suriye’de istikrarı çözerek aşılır, “Kapıları Açmak” ile değil!
EKONOMİ
10. TÜFE’de aylık artış yüzde 0.35, yıllık yüzde 12.37, 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 13.94 olarak gerçekleşti. 11. Dış ticaret açığı son üç aydır hızla yükselişe geçti! 12. İthalattaki artış, imalat sanayiinde canlanma ve üretim artışının işareti olabilir, ancak..! 13. Türk vatandaşı olmayan yolculara 5 kg altın getirme hakkı tanındı! 14. “Bavulla Altın” düzenlemesi, kaynağı belirsiz kara para aklamalarına zemin hazırlayabilir! 15. Döviz mevduatları toplamı 2 milyar dolar artışla 230,5 milyar dolara çıktı! 16. OECD’den Koronavirüs uyarısı!
1. Türkiye, siyasilere ve gazetecilere yönelik peş peşe gözaltı, tutuklama, dava açma kararları ile hukuk devleti ilkelerinin hızla tüketildiği, karanlık bir sürece doğru sürükleniyor!
CHP’li Yalova Belediyesi’nde yolsuzluğu ortaya çıkartan, faillerini eliyle yargıya teslim eden Başkanın bu tavrına rağmen İçişleri Bakanlığı tarafından idari kararla görevden alınması bu örneklerden birisiydi. HDP’li Diyarbakır, Mardin, Van Büyükşehir belediyeleri ve diğer il-ilçe belediyelerinde seçilmiş başkanları görevden aldıktan sonra belediye meclisindeki HDP çoğunluğunun yeni başkanvekilini seçmesine izin vermeyen iktidar, Vali ve kaymakamları kayyum olarak atama yoluna gitmişti. Yalova’da ise sözde demokratik usulleri uygulamak gerekçesiyle belediye meclisindeki AK Parti-MHP çoğunluğuyla AK Partili üyeyi başkanvekili seçme zeminini hazırlayarak siyasi darbe gerçekleştirdi. İktidarın anayasa, yasa, kural tanımazlığının zirveye doğru tırmandığını gösteren Yalova Belediyesi örneğinde yargıyı kendi iradesine tabi kılan iktidar, aynı şekilde medya muhalefetini de yargı üzerinden baskı altına alarak susturma planının somut örneklerini üç günde 5 gazeteciyi birden tutuklatarak gösterdi. Cumhurbaşkanının bizzat kendi ifadesiyle İzmir’de otoyol açılışı için düzenlediği mitingdeki konuşmasında dile getirdiği “Libya’da da birkaç tane şehidimiz var” sözlerinin fikri takibini yapan ve şehitlerin MİT mensubu olduğunu ortaya çıkartan medya kuruluşları ve gazeteciler gözaltına alınarak tutuklandı. Türkiye’nin gazeteci tutuklular açısından kapalı cezaevine dönüştüğü, medya özgürlüğü ve sansür kriterleri açısından dünyada Çin ile birlikte en kötü sicile sahip ülkeler arasına girdiği yönündeki raporlara tepki gösteren “onlar gazeteci değil, terörist” diyerek karşı çıkan iktidar, üç günde mesleklerinde onlarca yıllık kıdeme sahip gazetecileri tutuklatarak kendi kendisini tekzip etti.
Artık emekli olma sürecindeki Yargıtay Başkanı bile yargıya güvenin ve yargı bağımsızlığının en ağır hasarlı dönemini yaşadığını, yargıya güvenin olmadığı bir yerde adaletin olamayacağını itiraf etti. Türkiye demokrasisini, hukuk devletini yok edenleri tarih yazacaktır ve affetmeyecektir. Yargı Reformu adı altında yapılan düzenlemelerin göz boyamaktan ibaret olduğu, son yargı kararlarıyla tescil edildi.
2. CB Erdoğan ile Putin arasında 5 Mart’ta yapılan görüşmeler sonrası varılan 3 maddelik Moskova Mutabakatı, “17 Eylül 2018 Soçi Mutabakatı’na Ek Mutabakat” ile sonuçlandı!
5 Mart 2020 Moskova Mutabakatı’nın 6 Mart 2020 gece yarısı 00.01’den itibaren “askeri faaliyetlerin durdurulmasını” öngören birinci maddesi dışında, diğer iki maddesi Rusya ve Şam Yönetimi’nin tezlerinin, taleplerinin, kazanımlarının kabulü ve tescilini içermektedir.
Kasım 2015’teki Rus Savaş Uçağının düşürülmesi ve bir Rus pilotun ölümünden sonra Rusya ile girilen süreç, ancak CB Erdoğan’ın özür mektubu ile aşılabilmişti. Oysa İdlib’de bir ayda Rus uçaklarının da destek verdiği hava saldırılarında 60’ın üzerinde şehit verilmesine karşılık, Rusya’dan herhangi bir özür talep edilmediği gibi, ortak basın toplantısında Putin’in dünya medyası önünde TSK’yı, Milli Savunma Bakanlığını ve iktidarı itham eden sözleri yanıtsız bırakıldı. Putin, 36 askerimizin şehit edildiği saldırıyla ilgili olarak başsağlığı dileyip, “Türk askerlerinin orada olduğu bilinmiyordu, bu bilgi verilmedi” diyerek, Türkiye’yi ihmalle itham etmesine ve yitirilen Mehmetçiklerin sorumluluğunu iktidar ve TSK üzerine yüklemesine de sessiz kalındı!
Mutabakat sonrası ortak basın toplantısında CB Erdoğan ve Putin’in söylemlerindeki farklılıklar dikkat çekiciydi!
Erdoğan çatışmalardan rejimi (Esad-Şam Yönetimi) sorumlu tutarken, Putin “Oradaki radikal çeteler, terör örgütleri aktivitelerini sert bir şekilde artırdı” diyerek başta Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Hurras el Din, Ahrar üş Şam, Feylak el Şam, Nureddin Zengi Tugayları vb. bazılarını iktidarın da desteklediği cihatçı terör örgütlerini hedef aldı. [Putin’in bu ifadelerinin üstü örtülü şekilde Şam Yönetimi’nin “terör örgütü” olarak kabul ettiği Türkiye destekli, Suriye Milli Ordusu’nu (SMO) da kapsadığını öngörmek yanlış olmaz.]
Putin, “terörist ve radikal örgütlerle” sonuna kadar mücadeleye vurgu yaparken, “Radikallerin Hmeymim’deki Rus üssüne yönelik saldırıları devam etti. 1 Mart’ta çok namlulu roketatar (ÇNRA) sistemleri ile yeni bir saldırı girişiminde bulunuldu.” ifadeleri Türkiye’ye yönelik de bu örgütlere hamilik ya da destek ithamı olarak yorumlanabilir.
Rus devlet televizyonu, İdlib’e silah ve mühimmat taşıdığı öne sürülen TSK konvoylarına ait görüntüleri servis etmişti. Rusya Genelkurmayı da Türkiye’de üretilen ÇNRA’ların da bu kapsamda İdlib’e gönderilen mühimmat-silah konvoylarında yer aldığı iddiasıyla “TSK ile cihatçı terör örgütlerinin mevzilerinin iç içe geçtiği” açıklamasını yapmıştı.
Dolayısıyla Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu sözleri; Cihatçı terör örgütlerinin Rus üslerine ve uçaklarına karşı saldırıda kullandıkları ÇNRA’ların onlara kimler tarafından verildiğinin kendilerince bilindiği imasını içeren bir mesajdır!
3. Moskova Mutabakatı’nı oluşturan giriş metni, iktidarın Suriye konusundaki söylem ve tezlerinin tam tersi içerikteki taahhütlerin bağlayıcı şekilde kabul edilerek, imza altına alındığını ortaya koymaktadır!
Bu metinle iktidar Suriye konusunda içeriye dönük dillendirdiği siyasi nema amaçlı söylemleri ve iddialarının aksine;
• “Rejim” nitelemesini kullanarak yok saydığı ve “meşru” olmadığını iddia ettiği Şam ve Esad hükümetini “Suriye Arap Cumhuriyeti” ve meşru Suriye yönetimi olarak kabul etmektedir.
• Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne” saygı ve bağlılık konusunda “kuvvetli taahhütte” bulunmaktadır.
• Suriye’deki hedef ve askeri varlık nedeninin “Terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile BMGK tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması yönündeki kararlılık” olduğunu taahhüt etmektedir. Yani iktidar asıl hedefinin “Rejim” değil, “terörle mücadele ve terör örgütleri olduğunu söylemektedir.
• En çarpıcı taahhüt ise “Suriye ihtilafının askeri çözümünün olamayacağının ve ihtilafın yalnızca Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde, BM’nin kolaylaştırıcılığında, BMGK'nın 2254 sayılı kararıyla uyumlu siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğinin” kabul edilmesidir. Bu kabul ve taahhüt, en baştan itibaren Suriye konusuna askeri müdahale, silahlı muhalif gruplar oluşturarak iç savaşta taraf olma stratejisinin yanlışlığını, Şam yönetimi ile diyalog ve diplomatik çözüm arayışlarının öne çıkartılmasını içeren öngörü ve uyarılarımızın haklılığını göstermektedir.
Bu öneri ve uyarılarımızın doğruluğu ve gerçekliği 5 Mart Mutabakatı ile iktidar tarafından atılan imzayla da kabul edilmiştir.
• Sürekli yinelediğimiz “ortak akıl” çağrılarına rağmen, Meclisi, muhalefeti dışlayan, Trump, Putin, Merkel, Macron ile ÖSO ve SMO ile görüşürken, bu ülkenin siyasi liderleri, milletin temsilcileri ile diyalogu reddeden iktidar, önüne Putin tarafından Moskova’da konulan anlaşmaya attığı imzayı “zafer” diye sunmaktadır.
Metnin hemen başlangıcında 4 Mayıs 2017 Muhtırası’na atıfta bulunulması, İran’ın da süreçteki söz hakkının tescili ve kabulüdür.
• Söz konusu muhtıra, 3-4 Mayıs 2017’de Türkiye-Rusya-İran Cumhurbaşkanlarının Astana’da yaptıkları toplantıda kabul edilen “Suriye’de Çatışmasızlık Bölgeleri” oluşturulmasına yönelik imzalanan Astana Mutabakatı’dır.
Bu mutabakatla; İdlib’te Çatışmasızlık Bölgesi oluşturulması, bölgenin terör örgütlerinden arındırılması ve silahsızlandırılması Türkiye tarafından üstlenilerek, taahhüt edilmiştir.
Bu taahhütlerin ayrıntıları ise 17 Eylül 2018 Soçi Mutabakatı ile belirlenmiştir. M4-M5 otoyollarının terör örgütlerinden temizlenerek güvenli şekilde ulaşıma açılması, Rus üslerine saldırıların önlenmesi, 15 Ekim 2018’e kadar en az 15 kilometrelik ağır silahlardan ve cihatçılardan arındırılmış tampon bölge oluşturulması vs. bu mutabakatlarda yer alan Türkiye’nin taahhütleridir.
• Bunların hiç birisi şu ana kadar hayata geçirilemediği için Rusya destekli Suriye ordusu geçtiğimiz Mayıs ayından bu yana İdlib’e operasyonlar başlattı.
Moskova Mutabakatı giriş metninde sıralanan bu taahhütlerin kabulü, iktidarın 5 Mart’taki görüşme öncesinde söylediklerinin, Cumhurbaşkanının AK Parti Grup Toplantıları ve diğer konuşmalarındaki söylemlerinin inkârı ve tekzibi niteliğindedir!
4. Moskova Mutabakatı, sonuçları her yönden daha ağır olabilecek bir süreci önlemek adına iktidarın doğru yönde attığı bir geri adım, Soçi Mutabakatı’nın Putin ve Rusya lehine güncellenmesidir!
CB Erdoğan’ın 5 Mart öncesinde Soçi Mutabakatı’ndaki sınırlarına çekilmesi için Şubat sonuna kadar süre tanıdığı ve aksi halde “Omuzlar üzerinde baş kalmayacağı” tehdidinde bulunduğu Suriye Ordusu’nun bulunduğu tüm yerlerde kalması, TSK ve Rus askerlerinin konumlarının muhafazası Moskova Mutabakatıyla kabul edildi.
Mutabakatın ilk aşamada çatışmaların durdurulması, daha fazla askerimizin şehit olmasının önlenmesi ve İdlib’de tırmanan gerilimde, Rusya ile savaş aşamasına gelinen aşamada tansiyonunun düşürülmesi açısından iktidarın doğru yolda attığı bir “geri adım” olarak görmek doğru bir tespittir. Mutabakat Metni’nin maddelerine bakıldığında;
1. İdlib gerginliği azaltma bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetler 6 Mart
2020 tarihinde saat 00:01'den itibaren durdurulacaktır. 2. M4 karayolunun kuzeyinde 6 km ve güneyinde 6 km derinliğinde bir güvenli koridor tesis edilecektir. Güvenli koridorun işleyişine dair ayrıntılı esas ve usuller, Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu Savunma Bakanlıkları arasında 7 gün içinde kararlaştırılacaktır. 3. Türk-Rus ortak devriyeleri, 15 Mart 2020 tarihinde M4 karayolunun Trumba'dan
(Serakib'in 2 km batısı) Ain-Al-Havr'a kadar olan kesimi boyunca başlatılacaktır.”
Ateşkesin denetimi ve uygulaması, güvenlik koridoru oluşumu ve 12 kilometre genişliğindeki koridorun silahlı gruplardan arındırılması ile ilgili ayrıntılar MSB ile Rusya Savunma Bakanlığı arasında sonuçlandırılacak müzakerelerde belirlenecek. Moskova Mutabakatı’nda her ne kadar sözlü açıklamalarda “ateşkes” denilse de üç maddenin de içeriğinde gerek Türkçe gerekse İngilizce metinlerde “ateşkes/cease fire” sözcüğü yer almıyor. Bunun kullanılmamasının özellikle tercih edildiğini söyleyebilirim. Ateşkes sözcüğü yerine İdlib gerginliği azaltma bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetlerin (cease all military actions) 6 Mart 2020 tarihinde saat 00:01'den itibaren durdurulacağı belirtiliyor. Dolayısıyla askeri faaliyetlerin durdurulması ifadesinin, Rusya ve Suriye Ordusu ile TSK’nın karşı karşıya gelmesinin önlenmesini tanımlamak için kullanıldığı, terör örgütleriyle ateşkes söz konusu değil.
Mutabakatın ikinci maddesiyle Halep’i Lazkiye’ye ve Akdeniz kıyısına bağlayan M4 Karayolu'nun kuzey ve güneyinde 6’şar kilometre genişliğinde güvenlik koridoru oluşturularak, silahlı grupların buradan çıkartılmasının usul ve esaslarının oluşturulması, üçüncü maddede de 15 Mart’tan itibaren Türk-Rus ortak devriyelerinin M4’te güvenliği sağlaması öngörülüyor.
• Mutabakatta güneyden kuzeye uzanan ve Şam’ı Halep-İdlib-Hama’ya bağlayan M5 karayolunun yer almaması bu stratejik otoyolun fiilen Şam yönetimine bırakıldığını gösteriyor.
M4 ile M5 otoyollarının kavşak noktası Serakib’in 2 kilometre batısını kapsayacak şekilde Trumba’dan Ail-Al-Havr’a kadar olan bölgenin de güvenlik koridoru ve ortak devriye kapsamında sayılması, bu alanın Rusya ve dolayısıyla Suriye Ordusu kontrolüne geçmesi anlamına geliyor.
Serakib’in 2 kilometre batısındaki Trumba’ya kadar uzanan alanın M4 güvenlik koridoruna dahil edilmesi, TSK destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Suriye Milli Ordusu (SMO) ve diğer grupların buradan çıkartılmasının iktidar tarafından kabul edildiğini gösteriyor!
5. İktidar İdlib’de mülteci akınını önlemek üzere 30 km derinlikte bir “Güvenli Tampon Bölge” kurmayı hedeflerken, M4 karayolu kuzey ve güneyinde 6’şar km’lik “güvenlik koridorunu” kabul etmeye mecbur kaldı!
Buradaki en önemli handikap, TSK’ya ait en az 7-8 gözetim noktasının oluşturulacağı açıklanan bu güvenlik koridorunun güneyinde kalması ve bu noktalarla irtibatın kesilmesi. Suriye Ordusu’nun bulunduğu yerlerden çekilmemesinin de kabul edildiği anımsandığında, irtibatın kopacağı bu gözetim noktaları, şu andaki gibi Suriye Ordusu’nun kuşatmasında ve Rusya’nın korumasında kalmaya devam edecekler demektir.
Medyada yer alan ve iktidar tarafından yalanlanmayan haberlerde bu gözetim noktalarının önemli bölümüne 30 günü aşkın süreden bu yana ikmal yapılamadığı, lojistik destek sağlanamadığı, gıda maddesi gönderilemediği dile getirilmektedir. Şimdi M4 güvenlik koridorunun da güneyinde kalacak bu TSK gözetim noktalarıyla irtibat tümüyle kesilmiş olacak.
Bunun kabul edilmesinin gerekçesini, önümüzdeki günlerde bu gözetim noktalarının boşaltılacağı ve kuzeye, Türkiye sınırına yakın bölgelere taşınacağı, iktidarın bunu kamuoyuna açıklamaktan bu aşamada kaçındığı şeklinde öngörebilirim.
Dolayısıyla olası Mülteci Akınına karşı, M4 Karayolu'nu kapsayacak “güvenli koridorun” fiili bir sınır oluşturması söz konusu olabilir. Türkiye ve Rusya heyetleri arasında 7 gün içinde sonuçlandırılacağı açıklanan süreçte, ortaya çıkacak sahadaki reel durumla ilgili müzakereler ve mutabakatlar nihai durumu netleştirecek.
6. Mutabakatın giriş metninde; “Mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye’deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılması” ifadelerinin yer alması, ne anlama geliyor?
Öncelikle bu ifadeler, İdlib’den olası bir mülteci akınının önlenmesi yanında Türkiye’deki Suriyelilerin ülkelerine dönüşlerinin müzakerelerde konuşulduğunu ve Türkiye’nin bu ifadeleri metne yazdırdığını işaret etmektedir. Mülteciler ve Ülke İçinde Yerinden Edilen Kişiler olmak üzere, iki farklı kategorideki Suriyelileri kapsaması açısından oldukça önem taşımaktadır.
Ülke İçinde Yerinden Edilen Kişilerin güvenli ve gönüllü şekilde asıl ikamet yerlerine dönüşleri, İdlib’de açılacak insani koridorlarla buradaki sivillerin, başka şehirlerden buraya gelen insanların güvenli yerlere ya da daha önce yaşadıkları kentlere tahliyesini öngörüyor.
Mültecilerle kast edilmek istenen ise Türkiye’de bulunan Suriyeliler. Bu kişilerin güvenli ve gönüllü şekilde Suriye’deki asıl ikamet yerlerine dönüşleri için iktidarın Esad yönetimi ile diyaloga geçmesi, bu kişilerin adres ve kimlik bilgilerinin karşılıklı paylaşılması ve teyidi, daha önce yaşadıkları yerlerin şu anda güvenli olup olmadığının tespiti, dönüşlerinin iki devletin işbirliği içinde sağlanması gerekiyor.
Şayet iktidar bu ifadeleri iyi niyetle ve Şam ile diyalog amaçlı olarak metne koydurduysa önümüzdeki günlerde Avrupa’ya yönelik atılan adımın bir benzerini Suriye’ye dönüşler için de görebiliriz.
7. Rusya, İdlib gerilimiyle bir anda karşı karşıya geldiği Türkiye ile yakın gelecekte benzer sorunların çıkması ve iplerin tümüyle kopması olasılığını gözeterek, yeni alternatif (S.Arabistan-BAE-Libya) arayışlarına yöneliyor!
Rusya, Suriye’de Türkiye’yi ikame edebileceği yeni arayışlara yöneldi. Rusya’nın, Türkiye ile Moskova Mutabakatı’nı imzalayarak “şimdilik” krizi buzdolabına kaldırdığı, ancak her an yeni bir kriz ihtimalinin küçümsenemeyeceğini düşünerek elinin altında farklı ülkelerle ittifak seçeneklerini içeren rezervleri bulundurmak istediği anlaşılıyor. Bu çerçevede Suriye konusunda Suudi Arabistan ve BAE ile Rusya arasında artan trafik dikkat çekiyor. Libya’da Rusya, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE desteğini arkasında tutan Tobruk yönetimi ve Libya Ulusal Ordusu (LUO) Başkanı Mareşal Halife Hafter’in Şam ziyareti, Esad’la görüşmesi ve Suriye’de temsilcilik açması bir başka dikkat çeken hamle. 27 Şubat İdlib saldırısının bir gün öncesinde, Hafter’in Şam’da Esat ile görüşeceğinin açıklanması üzerine Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Bogdanov, Libya ile ilgili sert bir açıklama yaparak Türkiye’yi “cihatçı yabancı savaşçıları” ve “TSK’nın paralı lejyoner askerleri” olarak nitelendirdiği ÖSO mensuplarını Libya’ya getirmekle suçlamıştı.
Şubat ayı başından itibaren TSK’nın İdlib’e askeri yığınak, tank, zırhlı araç sevkiyatına hız verdiği günlerde, bir süre önce Şam Büyükelçiliğini yeniden açma kararı alarak diplomatik misyon gönderen BAE’nin Suriye başkentindeki diplomatlarıyla, Şam bölge valisi Ala İbrahim arasında kapsamlı görüşmeler gerçekleştirildiği açıklandı. Bu görüşmeden hemen sonra da Rusya Dış İstihbarat Servisi yetkilileri BAE’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Rus İstihbarat Servisi’nden görüşmeye ilişkin yapılan resmi açıklamada Rusya ve BAE’nin başta Suriye olmak üzere bölgesel krizlere bakışının ve çözüm yollarına ilişkin yaklaşımlarının “aynı” olduğu duyuruldu. Türkiye ile ilişkileri gergin durumdaki Suudi Arabistan ve BAE, Libya, Sudan, Körfez Bölgesi ve Afrika’da Aden Körfezi ülkelerinde Mısır ile birlikte Türkiye karşıtı ittifaklar oluşturuyor.
BAE ve Suudi Arabistan ile ilişkilere hız ve yoğunluk kazandıran Rusya’nın Libya’da desteklediği Libya Ulusal Ordusu (LUO) ve Tobruk yönetimi temsilcilerinin Şam ziyareti ve askeri-diplomatik temsilcilik açma kararı, Putin’in Libya için de farklı stratejilerinin olduğunun göstergesi!
8. İktidarın mültecileri sınıra sürme politikasına karşı Yunanistan’a destek kararı alan AB, Türkiye’nin şantaj girişiminin kabul edilmeyeceğini, Türkiye’ye daha fazla parasal destek konusunun AB gündeminde olmadığını, açıkladı!
Türkiye’nin “Avrupa’ya açık kapı” politikası sadece AB'yle krize yol açmanın ötesinde giderek uluslararası kamuoyunda da Türkiye’yi sıkıntılı bir tabloyla karşı karşıya bırakmaya doğru ilerliyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Sınır Güvenliği teşkilatı Frontex’in Yunanistan sınırına takviye güç göndereceğini ve deniz geçişlerinin engellenmesi için her türlü desteğin verileceğini belirterek, 700 milyon Euro yardım kararı alındığını açıkladı. İktidarın bu politikası sadece Türkiye’deki sığınmacıların değil Türkiye üzerinden Avrupa’ya kapıların açıldığını sanan pek çok ülkedeki düzensiz göçmenlerin de kaçak ve gizli yollardan ülkemize akın etmesine yol açabilecek. İktidar bu politikayla kendisi açısından içeride ve dışarıda bazı sonuçlar elde etmeyi hedefliyordu ancak istediği gibi karşılık bulmadı. Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarına yığılan mülteciler ve ara bölgede yaşanan insani dram tablosundan ötürü Türkiye’ye; “insan hayatını tehlikeye atmak, mültecilerin üzerinden AB'ye şantaj yapmak, devlet eliyle insan kaçakçılığı ve insan ticareti yapanlara göz yummak” suçlamaları yöneltiliyor.
İktidarın AB’den fazla bir siyasi beklentisinin olmadığı, bu yolla belki biraz daha ekonomik yardım kopartmayı hedeflediği söylenebilir. Asıl beklenti ve amaç; toplumdaki mülteci öfkesi ve tepkisini kendisine yönelik desteğe dönüştürmek! Bu noktaya gelinmesinin sorumlusunun kendisi olduğunu topluma unutturarak, “Bakın mültecileri biz gönderiyoruz” rüzgârıyla, insani gerekçelerle yapılanın yanlış olduğunu söyleyen muhalefeti, olanların ve mültecilerin Türkiye’deki varlığının sorumlusu gibi göstermek!
AB ile mülteci anlaşması dört yıllığına imzalanmıştı ve bu yıl yenilenmesi gerekiyordu. AB ile imzalanan Mülteci Anlaşması sadece Suriyelileri kapsıyordu. Aradan geçen sürede Türkiye’ye Suriyelilerin dışında Afganistan, Pakistan, İran, Somali başta olmak üzere Afrika ülkelerinden, Orta Asya ülkelerinden çok sayıda sığınmacı gelmiş durumda. Iraklı, Pakistanlı, Afgan mültecilerin sayısı 500 bini aşarken, Afrika ülkelerinden gelenlerle birlikte “düzensiz göçmen” olarak tanımlananların sayısı yaklaşık 1 milyon!
Şayet AB ile Mülteci Anlaşması yenilenecek ya da güncellenecekse Suriyeliler dışındakileri de kapsayacak şekilde bir düzenlemeye gidilmesi gerekiyor. İktidarın Yunanistan sınırına gönderdiği göçmenler ağırlıklı olarak Afgan, Pakistan, Somalili vb. Bunlar anlaşma kapsamına girmeyen Türkiye’nin gerçekte doğrudan “deport” mekanizmasıyla sınır dışı ederek ülkelerine geri göndermesi gereken göçmenler. İktidar, Avrupa üzerinde Türkiye’den sınır dışı edilme tehdidi altındaki bu göçmenleri kullanıyor.
Avrupa’da son yıllarda hızla yükselen milliyetçi, mülteci-yabancı karşıtı, İslam karşıtı yaklaşımlarla güçlenen siyasi akımlar ve partiler yanında kamuoyunda da bu çerçevede mültecilere yönelik bir sempati dalgası, hükümetler üzerinde bir baskı yok. Yunanistan ve Bulgaristan kapıları açmadığı için sınırdaki tampon bölgede yığılan, her gün plastik mermi, gaz bombası ile karşı karşıya kalan, açlık ve soğukla boğuşan bu insanlar bir süre sonra yeniden Türkiye’ye dönmek isteyeceklerdir.
İktidar bu eğilimi fark ettiği için sınır bölgesine 1000 kişilik özel kuvvet birliği göndererek sınırdan Türkiye’ye geri dönüşleri önlemeye yöneldi. Şayet bu kişiler Türkiye’ye geri dönerlerse ayrıldıkları geçici kabul merkezlerine de alınmayacaklar ve doğrudan deport edilme ihtimali ile karşı karşıya kalacaklar. Hem iktidarın içe dönük siyasi hesapları hem de AB’nin bugüne kadar sorunu hafife alıp, Türkiye’ye birkaç milyar Euro vererek çözdüğünü sanması sorunun bu boyuta ulaşmasında etkili oldu.
AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in daveti üzerine bugün (9 Mart) Brüksel’de görüşmelere katılacağı açıklanan CB Erdoğan ile sorun bir kez daha ele alınacak.
AB Suriye’de savaşın sürmesinin bölge ülkeleri ve kendileri için ne kadar büyük bir tehdit olduğunun yeni farkına vardı. İktidar, 2011’den bu yana izlediği “Açık Kapı” politikasının ülkeye ekonomik, insani, toplumsal huzur açısından verdiği zararları bilerek bu politikayı sürdürmenin oy kaybetmesine neden olduğunu görünce politika değiştirmeye yöneldi. Her iki tarafında politikalarından taviz vermesi güç görünürken, sınırlardaki insani dramların ağırlaşması, bahar ve yaz aylarıyla daha da artan ölçüde mülteci akını ve kaçak geçişlerin ve beraberinde ölümlerin kaçınılmaz hale gelmesi söz konusu!
9. Türkiye’nin 2011’den beri milyonlarca Suriyeliye ve diğer ülkelerden gelenlere ev sahipliği yaparak insani bir görev üstlendiği, ağır bir sosyal ve ekonomik yükün altına girdiği açıktır! Ancak çözüm “Kapıları Açmak” değil!
AK Parti iktidarında Türkiye, yaklaşık 4 milyon Suriyeli mülteci ile dünyanın en büyük mülteci nüfusuna sahip ülkesi haline gelirken, düne kadar iktidar partisi için bir övünç vesilesiydi! Suriye sahasında yalnızlaşan AK Parti iktidarı şimdi mültecileri siyasi koz olarak kullanarak, krizi mülteciler üzerinden Avrupa’ya yaymak istiyor. Milyonlarca insanı ülkelerindeki savaştan kaçtıktan sonra geldikleri Türkiye’den zoraki kapı dışarı etmek istiyor! Bu tehlikeli yaklaşım asla çözüm getirmez aksine insani dramların yaşanmasına neden olur ve Türkiye’yi uluslararası alanda da zor duruma düşürür.
Çözüm Önerileri:
• Yapılan yanlıştan ivedilikle geri dönülmeli, göçmenlerin “pazarlık aracı ve siyasi koz” olarak kullanılmasına son verilmelidir.
• Mülteci Krizi’nin çözümü Suriye’de istikrarı ve Barışı sağlamaktır.
• Suriye’de bir an önce savaşın sonlanması ve barışın tesisine katkı vererek “gönüllü dönüşler” özendirilmelidir.
• Sınırlarını mültecilere kapatan Avrupa ülkelerinin de yaşanan bu insanlık dramından sorumlu olduğu, şantaj yolu ile değil, diplomatik müzakereler yoluyla ve saygın bir üslup ile anlatılmalıdır. [ Türkiye-AB arasında 18 Mart 2016’da '18 Mart Mutabakatı-Göçmen Mutabakatı' adı altında göçmen anlaşması yürürlüğe girmişti.]
• Birleşmiş Milletler, AB, Suriye yönetimi ve Rusya ile ortak bir çözüm mekanizması oluşturmak, uluslararası kurumları devreye sokarak Türkiye üzerindeki insani-sosyal-ekonomik yükün paylaşım yollarını bulacak politikalar devreye sokulmalıdır.
10. Enflasyonda aylık bazda gözlenen düşüşe rağmen yıllık olarak çift haneli yükselişin devam etmesi, önümüzdeki aylarda da artışın süreceğini işaret ediyor! TÜFE, aylık artış yüzde 0.35, yıllık 12.37!

Şubat ayı enflasyon verileri açıklandı. Tüketici Fiyatları Endeksi’ndeki (TÜFE) aylık artış yüzde 0.35, yıllık yüzde 12.37, 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 13.94 olarak gerçekleşti. Enflasyon artışında şubat beklentisi ağırlıkla yüzde 0.7 civarında idi. TÜİK bunun yarısı düzeyinde bir enflasyon artışını açıkladı. Böylece yıllık enflasyon dört aydır üst üste çift hanede kalmayı sürdürdü. Aylık enflasyonun beklentilerin çok altında kalmasının nedeni gıda enflasyonu! Gıda fiyatlarında yüzde 3 civarında artış beklenirken, gerçekleşme yüzde 2,33'te kaldı. Gıdada enflasyonun artışını dizginleyen ürün ise yüzde 11’lik fiyat düşüşüyle domates oldu. Enflasyon artışının beklentilerin yarısı düzeyinde gerçekleşmesiyle birlikte, MB’nin 19 Mart’ta yapacağı PPK toplantısında en az 25 en fazla 50 baz puanlık yeni bir faiz indirimine daha gitmesi beklentileri güçlendi. Enflasyon sepetinde halkın temel tüketim, ihtiyaç ve harcama kalemlerinin sepetteki ağırlığını aşağı çeken TÜİK’in bu hamlesinin ilk etkileri şubat ayı verilerinde ortaya çıktı. Gıda, konut ve ulaşımın sepetteki ağırlıklarını düşüren TÜİK’in bu yeni düzenlemesiyle, zamlanan akaryakıt fiyatları, yüzde 30 artan toplu ulaşım ücretlerinin enflasyona negatif etkisi yansımadı. Koronavirüsün etkisi ulaşım ve akaryakıtın yanı sıra eğlence ve kültür grubunda da enflasyonu düşürücü yönde yansıdı. Salgın endişesiyle seyahatlerin azalması,... vb, sepette azalan ağırlığa paralel olarak enflasyon üzerinde düşürücü yönde etki yaptı. Şubat ayında rekor kıran altın fiyatlarındaki yüzde 4,46’lık artış, enflasyon yükselişinde en önemli unsur oldu.
Diğer yandan Merkez Bankası’nın (MB) para politikası açısından kritik önemdeki çekirdek enflasyon şubatta aylık 0,18 gerilese de yıllık olarak çift haneye yaklaştı ve yüzde 9,97’ye yükseldi. Çekirdek enflasyonun gelecek aylarda da tırmanma eğilimini sürdürmesi MB’nin para politikası ve faiz kararları açısından önemli olacak.
11. Şubat ayı dış ticaret verilerinde ithalat artış oranının ihracatın 4 katından fazla olması, dış ticaret açığını yüzde 72 oranında yükseltti. Veriler, cari fazlanın olağanüstü artan cari açığa dönüşeceğini gösteriyor!
Şubat ayı dış ticaret verileri, dış ticaret açığının son üç aydır hızla yükselişe geçtiğini, cari açığın 2020’de yeniden en kritik sorunlardan birisi olacağını gözler önüne serdi.
Şubat ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre;
• İhracat: Yüzde 2,31 artışla 14 milyar 655 milyon dolar,
• İthalat: Yüzde 9,93 artışla 17 milyar 651 milyon dolar,
• Dış Ticaret Açığı : Yüzde72 artışla 2 milyar 996 milyon dolar,
• Dış Ticaret Hacmi: Yüzde 6,34 artışla 32 milyar 306 milyon dolar, olarak gerçekleşti.
• İhracatın İthalatı Karşılama Oranı: Yüzde 89,2’den yüzde 83’e geriledi.
Şubatta en fazla ithalat 13 milyar 459 milyon dolarla ham madde (ara mallar) grubunda yapılırken, bunu sırasıyla 2 milyar 187 milyon dolarla yatırım (sermaye) malları ve 1 milyar 963 milyon dolar tüketim malları izledi.
İhracatın lokomotifini şubat ayında da otomotiv sektörü oluşturdu. Motorlu kara taşıtları, traktörler, bisikletler, motosikletler, diğer kara taşıtları grubu altında yapılan ihracat tutarı 2 milyar 177 milyon dolar olarak gerçekleşti.
İhracatta ilk sırayı 1 milyar 340 milyon dolarla Almanya alırken, bu ülkeyi 906 milyon dolarla Irak ve 857 milyon dolarla İngiltere izledi.
Çin Koronavirüs salgını nedeniyle ithalatta sürekli muhafaza ettiği ilk sırayı Şubat ayında 1 milyar 716 milyon dolarla Rusya'ya bırakmış görünüyor. Yine Rusya’yı 1 milyar 712 milyon dolarla Çin izliyor. İhracatta ilk sırada yer alan Almanya ithalatımızda ise 1 milyar 624 milyon dolarla üçüncü sırada.
Dış ticaretimizdeki tabloda geçmiş aylara kıyasla ülkeler ve ürünler bazında fazla değişiklik olmamasına karşılık, ithalatın son üç aydan bu yana yükselişe geçmesi ve buna paralel olarak da dış ticaret açığı artış hızının büyümesi önümüzdeki aylarda enflasyon ve cari açık üzerinde olumsuz etkisini göstermeye başlayacak!
12. İthalattaki artışın, ağırlıkla ara malı-hammadde de olması sanayi üretiminde, imalat sanayiinde canlanma ve üretim artışının işareti. Bunun beraberinde kapasite kullanımındaki artışı da tetiklemesi beklenebilir!
Ancak iç talep ve tüketimde bankalarca verilen tüketici ve ihtiyaç kredilerinden kaynaklı artışın sürekliliği oldukça tartışmalı! Büyüme hızında da son çeyrekte tüketim-talep-harcama kaynaklı yüzde 6’ya varan artış, büyümeyi yukarı çekmişti.
• Bunun başta kamu bankaları olmak üzere dağıtılan düşük faizli 60 aya varan vadedeki tüketici kredilerinden kaynaklandığı görüldü.
Şimdi Merkez Bankası yeniden tüketici ve bireysel ihtiyaç kredilerine kısıtlama getiren, bankaların daha fazla bu kredileri vermesini engellemek üzere munzam karşılıkları artıran kararlar alıyor.
Tabii ki ithalatta ve ithalata dayalı ihracatta görülen artışın dış talebe dayalı olması, Türk ihraç mallarına yönelik talep artışından dolayı üretim ve ihracatın artması tercih edilir.
• Ne var ki; şu ana kadar görünen tablo ithalattaki artışın ve paralel olarak dış ticaret açığındaki artışın gerisindeki temel etken iç talep ve tüketimdeki artış.
Üstelik bu tüketim ve talep artışının banka kredileriyle, geleceğe borçlanılarak yapılması bir ekonomi açısından hiç de sağlıklı değil. İktidarın 2019’u pozitif büyümeyle kapatmak, bunun için de son çeyrekte tüketim ve harcamaları hızlandırmak için pompaladığı kredilerle günü kurtarma politikalarının yansıması kendisini gösteriyor.
• İthalattaki artışın yeni yatırım amaçlı, yatırım malı, makine teçhizat ve teknoloji ağırlıklı olması tercih edilmesi gereken sağlıklı yoldur.
Muhtemelen iktidar da bunu gördüğü için şimdi yeniden tüketici kredilerini kısma yoluna gidiyor. Bir kez daha ekonomiyi yapısal eksikleri gidererek ayağa kaldırmak yerine günü birlik politikalarla günü idare etmeye, kurtarmaya çalışıyor. Şubat ayı dış ticaret verileri bize bunu somut şekilde gösteriyor!
13. Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara İlişkin Tebliği’nde yapılan değişiklikle, Türk vatandaşı olmayan yolculara bavulla 5 kg altın getirme hakkı tanındı!
3 Mart’ta Resmi Gazete’de yayınlanan kararla, Türk vatandaşı olmayanlara yolcu beraberinde yurt dışından bir defada 5 kiloya kadar altın getirmek serbest bırakıldı. Bu altının kaynağı ile ilgili herhangi bir sorguya, vergiye muhatap olunmayacak. Getirilen altının İstanbul Altın Borsası’nca tescilli rafinerilerden birisinin mührünü taşıması yeterli olacak. Bakanlığın bu kararı, döviz kurlarının yükselişine müdahale için yılbaşından bu yana MB ve kamu bankaları tarafından satılan yaklaşık 20 milyar dolarla hızla eriyen döviz rezervlerini telafi etme amacına yönelik olabilir. MB rezervleri son olarak bir haftada 2,4 milyar dolar daha azalarak 14 Şubat’taki 75,4 milyar dolar seviyesinden 21 Şubat’ta 73 milyar dolara geriledi. Aynı dönemde altın rezervleri ise bir haftada 1 milyar 67 milyon dolarlık artışla 29,6 milyar dolara yükseldi. Altın rezervindeki artışa rağmen MB’nin brüt rezervleri toplamı 104 milyar dolardan 21 Şubat’ta 102 milyar dolara indi. Türkiye’nin dış ticaretinde yıllık ortalama ithalat ve ihracat içinde 11-12 milyar dolarlık bir ticaret toplamına sahip olan altın ticaretinin bu karar sonrasında yükselmesi, işlenmemiş altın girişlerinin artması ve beraberinde işlenmiş altın ve mücevherat ihracatının hızlanacağı belirtiliyor.

Aslında Mücevher İhracatçıları Birliği (MİB) geçtiğimiz yılsonunda yolcu beraberinde 3 kiloya kadar altın getirmenin serbest bırakılmasını, kaynağın sorulmamasını talep etmişti. MİB, altın ticareti ve işlenmiş altın ile mücevher ihracatında Türkiye’nin bölge lideri Dubai’ye alternatif olacağını savunuyor.
Anlaşıldığı kadarıyla iktidar Mücevheratçıların, kuyumcuların bu talebini yerine getirdiği gibi onların istediklerinden de 2 kilo daha fazla serbest bırakmayı uygun görmüş. Sektör karardan çok memnun, altın serbestisiyle Türkiye’nin yıllık altın işleme kapasitesi 250 tondan 450 tona çıkacakmış.
14. Vergisiz-sorgusuz ve kaynağı beyan edilmeksizin yolcu beraberinde 5 kilo altın getirme düzenlemesi, organize altın ticareti istismarlarına ve kaynağı belirsiz kara para aklamalarına zemin hazırlayabilir!
Kararın Türkiye’ye yönelik “Organize altın turları” başlatması, bir takım kara para aklama operasyonları için oluşturulacak yurt dışı bağlantılarla, kişi başına 5’er kilo sorgusuz altın taşıma grupları üzerinden uygulamanın istismar edilmesi söz konusu olabilir. İktidarın yabancılara kişi başına 5 kilo altın getirme serbestisi bir yandan da petrol karşılığı altın ticareti organizasyonuyla ülkemizdeki en büyük yolsuzluk ve rüşvet çarklarından birisinin baş aktörü olan Rıza Sarraf’ı akıllara getiriyor. Hatırlanacağı gibi o dönemde Türkiye’nin ödemeler dengesi ve dış ticaret verilerinde altın ithalatı ve ihracatında olağanüstü patlama yaşanmıştı. Tonlarca altının ve milyarlarca dolarlık altın ticaretinin kaynağı, kimlerin bu ticareti yürüttüğü soruları yanıtsız kaldı. Türkiye ile BAE arasındaki altın ticaretinin boyutları olağanüstü tutarlara varmıştı!
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bu yeni düzenlemesiyle; küresel piyasalarda fiyatı rekor kıran işlenmemiş külçe altınların sorgulanmaksızın, yabancı yolcu beraberinde Türkiye’ye sokulmasına olanak tanınması, dikkat çekici ve önümüzdeki süreçte sonuçları yakından izlenmesi gereken bir karar!
15. Bankalardaki döviz mevduatları toplamı bir haftada 2 milyar dolar daha artarak 230,5 milyar dolara çıktı. MB’ye baskıyla faiz indirimi politikaları TL mevduatları hızla eritirken, dövize yönelişi hızlandırıyor!

28 Şubat haftasında; toplam döviz mevduatı 228,4 milyar dolardan 230,5 milyar dolara yükseldi. Geçen yılın Aralık sonunda 224, 1 milyar dolar olan toplam döviz mevduatında iki aydaki artış 6,4 milyar doları buldu. Buna karşılık döviz mevduatlarının TL karşılığı, ise 1 trilyon 391 milyar TL iken 20 milyar TL artışla 1 trilyon 421 milyar TL’ye yükseldi.
ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 09 MART 2020 17
Toplamı 230,5 milyar dolara yükselen döviz mevduatı içinde Türk vatandaşlarına ait yurt içi yerleşiklerin döviz hesapları bir haftada 2 milyar dolar artarak 177,9 milyar dolardan 179,2 milyar dolara ulaştı ve tüm zamanların en yüksek seviyesine geldi.
• Türk Lirası mevduatları 1 trilyon 278 milyar TL’den 1 trilyon 270 milyar TL’ye inerek 8 milyar TL eridi.
• Yurtiçi yerleşiklere ait 179,2 milyar doların 110,9 milyar doları gerçek kişilere, 68,9 milyar doları da tüzel kişilere ait.
Ekonomi yönetiminin yılbaşından bu yana MB ve kamu bankaları eliyle 20 milyar dolara yakın döviz satarak dizginlemeye çalıştığı döviz kurlarındaki yükseliş, ABD Merkez Bankası’nın faiz indirimine rağmen durdurulamayınca, kur artışlarının gerekçesi İdlib gerilimine bağlanmıştı. İdlib’de ateşkesin sağlanması ile piyasalarda beklenen sakinleşme gerçekleşmedi.
Yükselen kurlara rağmen Türk vatandaşları döviz almayı sürdürüyor. TL Mevduatların 8 milyar TL gerilemesine karşılık döviz mevduatlarındaki artış, MB’nin faiz indirimleri sonrası brüt yüzde 10,75, net olarak ise yüzde 7,5-8 düzeyine gerileyen mevduat faizlerinin TL mevduatlarda çözülmeyi ve kaçışı tetiklediğini gösteriyor. Enflasyonun Şubat ayında yüzde 12,37 olarak açıklandığı düşünüldüğünde TL mevduat faizlerinin neti ile enflasyon arasındaki fark 5 puana yaklaşan “negatif faiz” düzeyine varıyor!
16. OECD, Koronavirüs salgınının küresel ekonomiye ve ülke ekonomilerine büyük hasar vereceğinin gözlendiğini belirtti. Türkiye için 2020 büyüme hızı tahminini yüzde 2,7’ye düşürdü!
Koronavirüs salgınının insani acıların ve tehditlerin yanında küresel ekonomide ve ülke ekonomilerinde de büyük çaplı bozulmalara yol açtığını saptayan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) küresel ekonominin büyük risk altında olduğu uyarısında bulundu. Bu çerçevede 2020 yılı küresel ekonomi büyüme tahminini yüzde 2,9'den 2,4'e, Türkiye için yıllık yüzde 3'ten yüzde 2,7'ye düşürdü. Çin'deki salgının 2020 ilk çeyreğinde tepe noktaya ulaşacağı, diğer ülkelere yayılımın kontrol altına alınacağı öngörüsünde bulunan OECD, beklentinin 0,5 puan altında kalabileceğini açıkladı.
OECD raporunda 2020 ilk çeyreğindeki küresel büyüme hızının ise muhtemelen negatif olacağı kaydedildi. Çin için görünümlerin kayda değer şekilde revize edildiğini belirten OECD, Çin'de büyümenin 2021'de yüzde 6'ya toparlanmadan önce bu yıl yüzde 5'in altına düşeceğini tahmin ediyor.
OECD raporunda Türkiye’nin dış ticaretinde ve ekonomik bağlantılarında en büyük paya sahip AB ülkeleri ve Euro Bölgesi için büyüme beklentisi yüzde 1,1'den 0,8'e indirildi.
Raporda Türkiye için büyüme beklentisi ise bu yıl için yüzde 3'ten yüzde 2,7'ye çekilirken, gelecek yıl için yüzde 3,2'den yüzde 3,3'e yükseltildi. Moody’s de koronavirüs etkisiyle Türkiye ekonomisi için yüzde 3 olarak öngördüğü büyüme hızı beklentisini yüzde 2,5’a çektiğini açıkladı.
OECD, Hükümetlerin koronavirüsün ve ekonomik etkilerinin üstesinden gelmek için hızlı ve güçlü şekilde harekete geçmelerini, sağlık hizmetleri sistemini ve sağlık çalışanlarını destekleyecek iyi hedeflenmiş politikalar uygulamaları gerektiğini, destekleyici makroekonomik politikaların küresel ekonomik güvenin yeniden tesis edilmesine yardım edebileceğini vurguladı. Bu politikaların virüs salgını hafifledikçe talebin toparlanmasına yardım edeceği, ancak uygulanacak politikaların tesislerin kapanması ve seyahat yasakları gibi tedbirlerin yol açtığı kapsamlı ekonomik ve sektörel bozulmaları kısa sürede hemen telafi etmesinin güç göründüğü dile getirildi. Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD’nin acil koduyla hazırlayıp duyurduğu Ara Dönem Değerlendirme Raporu’nun küresel ekonomi ve Türkiye’nin yakın bağları bulunan AB-Euro Bölgesi ekonomileri için öngördüğü daralma ve sert küçülme tahminleri ülke ekonomisini doğrudan olumsuz yönde etkileyecektir.
Kronik ve ağır sorunlarla karşı karşıya bulunan Türkiye ekonomisinin koronavirüs salgınının küresel ve bölgesel ekonomilerde ortaya çıkartacağı olumsuzluklardan asgari etkiyle kurtulabilmesi için iktidarın acilen bir eylem planı, ekonomik program ve önlemler paketi ilan etmesi gereklidir. Aksi durumda art arda iflasların, konkordatoların yaşandığı sektörlerin daha da büyük krize girmesi, üretimin gerilemesi ve mevcut işsizliğin daha büyük patlamalara yönelmesi kaçınılmaz olacaktır!
Yeni Soluk
Yorum Yap