Özgür Özel: 30 yıl muhalefet lideri olacağıma üç gün bile orayı meşgul etmem
Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 7 Ağustos 2022
Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.
7 Ağustos 2022 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:
İÇ POLİTİKA
Siyasi tavrı ‘tescilli’ bir ismi Sayıştay Başsavcılığı’na getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisinden sonrasına dönük koruma kalkanı için zemin hazırlama planları yapıyor.
Dezenformasyon Yasası yeni yasama yılına bırakılırken, 3S planı (SansürSusturma-Sindirme) çerçevesinde Dezenformasyonla Mücadele Merkezi kuruluyor.
EKONOMİ
Merkez Bankası Başkanının açıklamalarıyla, iktidarın herkesi-izlemedinleme-fişleme planlarının iş dünyasına da yaygınlaştırıldığı, açığa çıktı!
Verimli tarım arazileri, meralar-otlaklar üzerine OSB kurma, imarayapılaşmaya açmaktan vazgeçme çağrılarına kulak tıkayan iktidar, AmasyaTaşova-Çambükü’nde yeni bir katliam kararını uygulamaya koyuyor!
Dünyada gıda fiyatları düşüşe geçerken Türkiye’nin yüzde 95’e çıkan gıda enflasyonunda ilk 5 ülke arasına yükselmesi, gıda ve beslenme krizinin habercisi!
İktidar, Devlet Demiryollarını (TCDD) holdingleştirip parçalayarak satma hazırlığına girişti. Kamu-Özel İş Birliği modeliyle yük ve yolcu taşımacılığının, hızlı trenlerin, TCDD limanlarının satışı öngörülüyor!
Temmuzda yüzde 144,5 artarak 10,6 milyar dolar olan dış ticaret açığının yedi aylık toplamı 62 milyar dolara ulaştı!
Bankaların ilk altı aydaki net kârı, yüzde 14 oranındaki politika faizinden elde ettikleri düşük maliyetli, adeta bedava fonlamanın katkısıyla yüzde 400 artarak 33 milyardan 169 milyara çıktı!
DIŞ POLİTİKA
Soçi zirvesinde Ukrayna, Suriye, Libya gibi rutin başlıklar dışında ağırlıklı gündemin yaklaşan doğalgaz tedariki ve olası ödeme sıkıntısı konusunda Rusya’dan ‘anlayış ve destek’ talebi olduğu anlaşılıyor!
ABD, Ukrayna savaşıyla baş başa bıraktığı Rusya’yı kuşatma ve yaptırımlarla zayıflatma hamlesinin ardından, Çin’i kuşatma politikasına hız verdi!
Geçen yılın ekim ayında yapılan parlamento seçimlerinden bu yana yeni hükümetin kurulamadığı Irak’ta siyasi kaos ve kargaşa büyüyor!
TBMM ve halk adına kamu harcamalarını denetleme, bütçe ödeneklerinin kullanımının yasalara uygunluğunu saptama, harcamalarda-ihalelerde varsa yolsuzluk-usulsüzlükleri ortaya çıkartma, görevi kötüye kullananlar hakkında suç duyurusunda bulunma ve dava açma yetkilerine sahip Sayıştay Başsavcılığı’na AKP milletvekili adayının getirilmesi, koyunun kurda teslim edilmesidir!
AKP’den milletvekili adayı olmuş, siyasi tavrı ‘tescilli’ bir ismi Sayıştay Başsavcılığı’na getiren CB Erdoğan, kendisi ve partisinin iktidardan ‘gidici’ olduğunu artık kabullenmeye başladığı için, kendisinden sonrasına dönük koruma kalkanı, hesap sorulmama güvencesi için zemin hazırlama planları yapıyor. Bağımsız mali yargı kurumu Sayıştay, hazırladığı denetim raporlarını TBMM’nin bilgi ve onayına sunmak durumunda. Sayıştay’ın denetim görevinin temel esaslarından birisi yine TBMM’nin yetki ve onayında olan Bütçe Kanunu ile bu kanun kapsamında yapılan kamu harcamaları, kamu kaynaklarının kullanımı, kamu alımları, ihaleleri vb. ile ilgili yasallık, uygunluk denetimi. Varsa yapılan hukuksuz uygulamaları, şeffaf olmayan harcamaları, görev ve yetkinin kötüye kullanımın, kaynak israfını ve istismarını saptamak, sorumluları tespit edip uyarmak. Ayrıca Kamu İktisadi teşebbüsleri (KİT), yerel yönetimler, belediyeler, il özel idareleri vb. kurumlar da Sayıştay’ın mali ve yargısal denetim yetkisinde.
İktidar Sayıştay yasasını defalarca değiştirerek bu denetimden kurtulmak için düzenlemeler yaptı. Başta CB Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye Varlık Fonu (TVF) çatısı altına tüm kamu kurumlarını, bankaları, KİT’leri toplayıp TVF’yi de Sayıştay ve TBMM denetiminde muaf tuttu. Kamu İhale Kanunu (KİK) 190 kez değiştirilerek kamu ihaleleri, alımları, adrese teslim davet usulü verilen ihaleler TBMM ve Sayıştay denetiminden kaçırılmaya, şeffaflık yok edilerek milletin parasının nasıl harcandığı karartıldı.
AK Parti üyesi ve Bolu’dan AK Parti milletvekili adayı olmuş, ardından CB Erdoğan tarafından MSB Tedarik Hizmetleri Genel Müdürlüğüne getirilmiş, oradan da CB kararıyla Sayıştay Başsavcılığına atanmış bir kişi; yürütmenin başı CB Erdoğan’ın ve bakanların, bürokratların, kamu bankalarının, TVF çatısı altındaki KİT’lerin harcamalarını denetleyerek, varsa usulsüzlükleri tespit edip hesap sorabilir mi? Vurgunların-yolsuzlukların tespit edilip dava açılmasına karar verebilir mi?
Halk ve ülkeden kopan, kendini kurtarma derdine düşen iktidarın bu son hamleleri, çırpınışları bu zihinsel, partisel, kötülüğü, etik ve ahlaki çöküntüyü tüm devlete, kurumlara yaymayı hedefliyor. Hesap verme kaygısı içinde torba yasalarla, yasa değişikliği zırhlarıyla, Sayıştay Başsavcılığına ‘mutemet adam’ atamalarıyla, mümkün olduğunca kendilerini güvenceye almaya çabalıyorlar.
İktidar İttifakı’nın hazırladığı Dezenformasyon Yasası yeni yasama yılına bırakılırken, CB İletişim Başkanlığı harekete geçerek 3S planı (Sansür-SusturmaSindirme) çerçevesinde Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) kurulduğunu açıkladı. Bugüne kadar en büyük dezenformasyon üreticisi ve yalan haber pazarlayıcısı bizzat iktidarın kendisidir!
Tabii ki ülkelerin kendilerine yönelik uluslararası alanda ortaya çıkabilecek yalan yanıltıcı iddiaları, haberleri, gerçek dışı manipülasyonları açığa çıkartması, bunlarla mücadele etmesi, uluslararası kamuoyunu doğru ve ikna edici yönde bilgilendirmesi gereklidir. Tek kişi yönetimi öncesinde bu işlevi Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü yerine getirmekte idi. Basın ataşeleri aracılığıyla diğer ülkelerdeki medya kurumları, gazetecilerle diyaloglar kuruluyordu. Yeni sistemde CB İletişim Başkanlığı bünyesine dahil edilen bu kurumun yanı sıra CB İletişim Başkanlığının asıl hedefi yurtiçi oldu. Basın kartları iptal edildi. Gazetecilerin akreditasyonlarına kısıtlamalar getirildi. İnternet ve sosyal medyayı, dijital medyayı en başından itibaren hedefe koyan iktidar, internet yasası değişiklikleriyle de yetinmeyip, ‘Dezenformasyon Yasası’ çıkartma derdine düştü. Hatta bunu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne de (KKTC) yaygınlaştırmak için KKTC hükümetini ve meclisini baskı altına aldı. Şimdi de anlaşılan CB İletişim bünyesinde DMM oluşturuldu. Ancak Türkiye’de en büyük dezenformasyonu, en yaygın yalanları yayan, ortaya atan bizzat iktidarın kendisi. En son örneği CB Erdoğan bugüne kadar asılsız olduğu defalarca ortaya çıkmasına ve bizzat cami müezzini tarafından yalanlanmasına rağmen Gezi olaylarında camide içki içildiği, Kabataş’ta başörtülü bir annenin taciz edildiği yalanını yinelemeye devam ediyor. Oysa 9 yıl önce bununla ilgili ellerinde görüntüler olduğunu, AK Parti grubunda bu görüntüleri izlettireceğini söylemişti. Hâlâ ortada yok ama dezenformasyonu sürdürüyor. Bu tehlikeli dezenformasyondan vazife çıkartan birileri 6 gün önce Ankara’da Alevi yurttaşlarımızın ibadethanesi Cem Evlerine eş zamanlı saldırılar gerçekleştirdi, ibadet sırasında bazılarını yaraladı. Yalan ve asılsız haber-bilgi anlamına da gelen dezenformasyonda CB Erdoğan önde. Ordu’daki fındık mitinginde 18 yaşa oy hakkını kendilerinin getirdiğini söyledi. Bariz dezenformasyondu çünkü 18 yaşa oy hakkı 1995’te yasalaştı.
CB İletişim Başkanına önerim, kurulduğu açıklanan DMM’nin öncelikle CB Erdoğan’ın konuşma metinlerindeki, açıklamalarındaki, TV röportajlarındaki dezenformasyonu önlemeleridir. İktidar medyasının gazetelerinde ve TV’lerinde CB İletişim Başkanlığından servis edildiği ifade edilen haberlerde, tek merkezden atılan manşetlerdeki dezenformasyona engel olmak kanımca kurulan DMM’nin öncelikli görevi olmalıdır.
İktidarın herkesi-izleme-dinleme-fişleme planlarının iş dünyasına da yaygınlaştırıldığı, Merkez Bankası Başkanının açıklamalarıyla açığa çıktı. MB Başkanı İstanbul Sanayi Odası’nda (İSO) ‘İstihbarat Örgütü Başkanı’ gibi, döviz hesaplarının takip edildiğini, döviz alanların ve hammadde stoklayanların listesinin ellerinde olduğunu söylediği sanayicileri tehdit etti!
CB Erdoğan’ın önüne geleni tehdit ve itham eden tavrının, yukarıdan aşağıya sirayet ettiğini ortaya koyan MB Başkanının, krediye erişemediklerini, kredi faizlerinin yüzde 40-50’ye dayandığını söyleyen sanayicilere ‘Alma abi alma’ diyerek ortaya koyduğu ‘mahalle kabadayısı’ tavrı ve ülke sanayisini, üretimini, istihdamını, ihracatını ayakta tutan iş insanlarını hakir görerek azarlaması, hiçbir dönemde tanık olunmayan, kabul edilemez bir tavırdır.
Sanayimizin ve ihracata dönük üretimimizin yüzde 60-70 dolayında ithalata bağımlı olduğu, bazı sektörlerde (kimya, plastik vb.) bu ithalata bağımlılık oranının hammadde açısından yüzde 90’a kadar ulaştığı biliniyor. İktidarın ekonomi modeli ve uyguladığı para-faiz-kur politikalarıyla tüm piyasalar belirsizliğe bürünerek önünü göremez hale gelirken, sürekli yükselen kurlar, artan enflasyon ve tedarik sıkıntıları nedeniyle sanayici-ihracatçı-imalatçı üretimi için ithalat yapmak, bunun için döviz almak, bu dövizle deposunda ihtiyacı olan hammaddeyi bulundurmak zorunda. MB Başkanı verilen ucuz kredilerle döviz stoklayan ya da araba, gayrimenkul alanların listelerinin ellerinde olduğunu söyleyerek iş dünyasının tümünü zan altında bırakıyor. MB Başkanı iş insanlarının döviz almasını eleştiriyorsa, önce para-kur-faiz politikasını gözden geçirsin. Israrla sürdürülen yanlış politikalardan dolayı üretici-imalatçı-sanayici döviz ihtiyacı içinde. MB döviz kurunu tutamıyor. Bir işletmenin ithalat ihtiyacından dolayı döviz stoku yapması, tedarik edebildiği hammaddeyi en uygun zamanda alıp deposuna koyması çok normal. Stok yapmadan nasıl çalışsın. MB Başkanları piyasaya iş dünyasına korku ve tehdit salmaz. Aksine güven verir, önlerini görmelerini sağlar. MB Başkanı liste tutup, fişleme yapacağına, şirketlere telefon açıp döviz bozdurmalarını rica edeceğine 8-9 ayda ekonominin neden bu noktaya getirildiğini, nerede hangi yanlışı yaptıklarını, faizi indirmek iddiasındayken neden sanayiciyi, yatırımcıyı, ihracatçıyı, ihtiyaç kredisi kullanmak isteyen vatandaşı yüzde 40-50 faize mahkûm ettiklerini açıklamak zorundadır. MB Başkanı iş dünyasını mal ve döviz stokçuluğuyla suçlarken; “90 milyar dolar bankalarda parası var şirketlerin. 20 milyar dolar da yurtdışında, bunlar kayıtlı. Şirketlerin yurtdışında kayıtsız 500 milyar doları var deniyor. Yüzde 90’ı yalan olsa yüzde 10’u doğru olsa 50 milyar dolar” dedi. İSO Başkanı Erdal Bahçıvan ise bu suçlamalara itiraz ederek; “Çok tehlikeli ithamlarda bulunuyorsunuz” karşılığını verdi.
Öncelikle böylesine ağır bir ekonomik belirsizlik ve öngörülemezlik ortamında hâlâ 90 milyar dövizini banka sisteminde, kayıt altında tutanları suçlamak değil teşekkür etmek gerekir. İktidarın sürekli döviz bozdurma baskısına karşı, her an dövizlerine el koyulacağı endişesiyle pekâlâ bu paralarını çekip şirket kasasında da tutabilirler.
İhracatçının dövizinin yüzde 40’ına MB el koyarken, reeskont kredisi talep eden işletmelere yüzde 30 döviz bozdurma ve bir ay döviz almama taahhüdü şart koşulurken, ekonomi yönetiminin yarın ne yapacağı bilinmez iken milyarlarca dolarını bankada, sistem içinde tutanları tehdit eden bu yaklaşım nasıl bir zihniyettir? Kaldı ki, bir MB Başkanı dedikoduyla değil somut veriyle konuşur. Şirketlerin yurt dışında 500 milyar dolarının olduğunun söylendiğini, bunun yüzde 10’u bile gelse 50 milyar dolar edeceğini ifade eden bir MB Başkanının söylenti ve dedikodu yayan piyasa spekülatöründen farkı kalmaz.
Bunun da ötesinde gerçekten yurt dışında şirketlerin 500 milyar doları varsa önce neden bu paranın ülkede değil de yurt dışında tutulduğu, iktidara ve ekonomi yönetimine, kendilerine niçin güvenilmediği bizzat CB Erdoğan, MB Başkanı ve Hazine-Maliye Bakanı tarafından sorgulanmalı, nerede yanlış yaptıklarını düşünmeliler.
İktidar medyası ve iktidara yakın ekonomi yazarları MB Başkanının ithamları üzerine yazdıkları yazılarda iş insanlarının ucuz krediyle aldıkları dövizleri hesaba yatırmaksızın ‘bankalardaki özel kiralık kasalarda tuttuklarını ya da yurt dışına transfer ettiklerini’ dile getirdiler. Merter’deki bir bankada kiralanan kasanın açıldığı ve içinden 1 milyon 100 bin euro çıktığı yazıldı.
Kişiye özel kiralık kasanın açılması en baştan hukuksuz bir uygulama. İktidar medyasında bunun gündeme getirilmesi ve suçlamada bulunulması, iktidarın iş insanlarını, kişileri, vatandaşları ve varlıklarını takip ettiğini, bir yanıyla MB Başkanının ‘listeler elimizde’ tehdidini doğrular nitelikte. Yine iktidara yakın bir başka gazetenin bankalardaki 240 milyar dolarlık döviz mevduatını manşetine taşıyarak bu döviz hesaplarını suç ve sahiplerini suçlu gibi göstermesi serbest kambiyo rejimiyle, serbest piyasa ekonomisiyle bağdaşmayan yaklaşımlar.
MB Başkanları ve ekonomi yönetimlerinin en önemli niteliğinin iş dünyası ve piyasalarla güven sağlamak, işleyişi şeffaf ve öngörülebilir kılmaktır. Oysa MB Başkanının önceki hafta İSO, geçen hafta da TOBB’da iş insanlarıyla bir araya geldiği toplantılardaki tavrı ve söylemi tamamıyla ‘korku salma, tehdit etme, itham ve suçlama’ şeklinde. Bu kötü iletişim stratejisinin ekonomide daha büyük kaos ve güvensizliğe yol açması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Tarım ve hayvancılıkta 20 yıldır bilinçli şekilde sürdürülen üretimden soğutma politikalarının son örneği, Amasya-Taşova-Çambükü’nde sulu ve kuru tarım, hububat-sebze-meyve üretimi, küçük ve büyükbaş hayvanla besicilik yapılan tarım arazileri ve meralar üzerine Organize Sanayi Bölgesi (OSB) kurarak, buradaki binlerce üreticiyi yerlerinden yurtlarından etme kararıdır!
Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) 2022’den bu yana 3 milyon hektardan fazla tarım arazisinin kaybedildiği, atıl kaldığı uyarılarına ve özellikle verimli tarım arazileri, meralar-otlaklar üzerine OSB kurma, imara-yapılaşmaya açmaktan vazgeçme çağrılarına kulak tıkayan iktidar, yeni bir katliam kararını uygulamaya koyuyor. Köylerinden, arazilerinden, bahçelerinden, büyük ve küçükbaş hayvanlarından koparılarak üretimsizliğe, göçe zorlanan binlerce köylüyü mağdur edecek imar planı değişikliğiyle kurulacak Amasya’nın 5’inci OSB’si, Taşova ve 63 köyünü yoksulluğa mahkum edecek. Gelecek 10 yılda 5 bin yeni istihdam yaratacağı belirtilen OSB aksine 10 yılda milyarlarca dolarlık tarım ve hayvancılık üretiminin yok edilmesinden doğacak kayıplarla, milyarlarca dolarlık tarımsal-hayvansal ithalata, döviz kaybına, bölgede kitlesel yoksullaşmaya sebep olacak. Daha önce Dörtyol mevkii olarak adlandırılan bölgedeki hazine arazisi üzerinde kurulması planlanan OSB’nin yeri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın geçen yıl yaptığı imar değişikliği planıyla Çambükü ve civarındaki tarım arazileri, köye ait meralar mera vasfından çıkartılarak OSB arazisine katıldı. Kurulacak 5’inci OSB’ye itiraz eden köylüleri temsilen imza atmayı reddeden Çambükü köyünün seçilmiş muhtarı İlyas Celep ile köy ihtiyar heyeti üyeleri Kaymakamlık tarafından azledilerek yerlerine il özel idaresinden kayyum atandı. Bu hukuksuz işlemin iptali için idari yargıya başvuran muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri dava sonucunu beklerken Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Çambükü Köyü Muhtarlığı ve İhtiyar Heyeti için 25 Eylül 2022 Pazar günü seçim yapılmasına karar verdi. Tarım arazilerini ve meralarını kaybetmekle yüz yüze kalan köylüler devletten, teşvik destek değil, OSB’nin tarımsal-hayvansal üretim yapılmayan kıraç bölgede kurulmasını ve kendi üretim alanlarının muhafaza edilmesini istiyor. Rusya-Ukrayna savaşıyla tarımsal ürünler ve üretimin ne kadar hayati ve stratejik olduğu somut şekilde kanıtlanmasına karşılık iktidar hâlâ büyük bir aymazlık içinde.
İktidara bir kez daha çağrıda ve uyarıda bulunuyorum; Amasya-Taşova ve Çambükü’ndeki OSB projesinde köylünün verimli arazisinden, meralarından, otlaklarından elinizi çekin, tarım ve hayvancılığı daha fazla katletmekten vazgeçin! Üreticinin arazisini gasp etmeksizin, OSB’yi ilk planlandığı haliyle hazine arazisi üzerinde kurun! Halkın oylarıyla seçilen ve köylünün hakkını savunan muhtar ve ihtiyar heyeti üyelerini derhal görevlerine iade edin!
Dünyada gıda fiyatları düşüşe geçerken Türkiye’nin temmuz rakamlarıyla yüzde 95’e çıkan gıda enflasyonunda ilk 5 ülke arasına yükselmesi, gıda ve beslenme krizinin habercisi. İktidarın kendi yanlışlarını gizlemek için öne sürdüğü Rusya-Ukrayna savaşı, küresel fiyat artışları vb. bahaneleri tutarsız ve anlamsızdır. Enflasyon Rusya’da yüzde 15,9, Ukrayna’da yüzde 21,5!
Yıllardır TÜİK’ten önce her ayın birinde enflasyon verisi açıklayan İstanbul Ticaret Odası (İTO) temmuzda yıllık enflasyonu yüzde 99,1 olarak hesaplarken, bağımsız akademisyenlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu’nun temmuz verisi yıllık yüzde 176,04. Bugüne kadar TÜİK ile İTO rakamları arasında çok cüzi farklar ya da başa baş durum söz konusu olmasına karşılık temmuz itibarıyla İTO-TÜİK verilerindeki fark yaklaşık 20, ENAG-TÜİK farkı 97 puana çıktı! TÜİK’e göre enflasyon temmuzda aylık yüzde 2,37, yıllık yüzde 79,60 oranında arttı. Üretici enflasyonu ise temmuz itibarıyla aylık yüzde 5’in üzerinde artışla yıllık yüzde 144,67’ye ulaşırken TÜFE-ÜFE farkı 65 puanla bugüne kadar görülmemiş düzeyde açıldı. Yİ-ÜFE’nin gösterdiği artış hızı, henüz tüketici fiyatlarına yansımayan 65 puanlık ‘birikimli enflasyon stoku’ olduğunu, önümüzdeki aylarda da TÜFE’deki artışın devam edeceğini ortaya koyuyor. Gıda enflasyonunun TÜİK’in ‘karartılmış’ resmi verilerinde bile yıllık yüzde 94,65’i bulması, giderek ciddi bir beslenme ve gıda sorunuyla karşı karşıya kalınacağının işareti. Yıllık yüzde 95’e çıkan nominal gıda enflasyonu gıda fiyatı artışlarında Türkiye’yi dünyada 4’üncülüğe taşırken, TÜFE-Gıda Enflasyonu farkından oluşan gerçek gıda enflasyonunda ise dünya 5’incisi. Türkiye’nin üzerindeki 4 ülke ağır iflas, kıtlık, yokluk, sefalet ve sosyal kargaşa içindeki ya da ambargo-yaptırım altındaki ülkeler. Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Gıda Örgütü’nün (FAO) küresel Gıda Fiyat Endeksi haziran ayında yüzde 2,3, temmuz ayında ise yüzde 8,6 gerilediğini açıkladı. İktidarın iki aydan bu yana düşüşe geçen küresel gıda fiyatlarını gerekçe göstererek enflasyona bahane üretme tezi geçerliliğini yitirdi. Resmi gıda enflasyonunun yüzde 95 olması, önümüzdeki aylarda ciddi bir gıda krizi-kıtlık ihtimalini gündeme getiriyor. İktidar, Fiyat istikrar Komitesi’ni, Gıda Komitesi’ni toplayarak kışa dönük ithalat, stok çözümleri arıyor ancak döviz kıtlığı, rezervlerin tüketilmiş olması krizi büyütüyor.
Geçen yılın temmuz ayında politika faizi yüzde 19 iken TÜFE yıllık yüzde 18,95, Yİ-ÜFE yüzde 44,92 ve dolar/TL 8,61 idi. Eylül ayından itibaren başlatılan faiz indirimleriyle iktidarın iddia ettiğinin tam aksi gerçekleşti. 7 aydır sabit tutulan politika faizine rağmen enflasyon ve kurlardaki yükselişle, TÜFE yüzde 79,60’a, Yİ-ÜFE yüzde 144,61’e, dolar/TL 17,92’ye çıktı. Rusya-Ukrayna savaşının şubat sonunda başladığı göz önünde tutulduğunda, iktidarın ardına sığınmaya çalıştığı bu bahanenin tutarsızlığı daha da somutlaşıyor.
İktidar, Hazine ve Milli Emlak’a ait arazilerin yangından mal kaçırırcasına satışına devam ederken, şimdi de Devlet Demiryollarını (TCDD) holdingleştirip parçalayarak satma hazırlığında. Kamu-Özel İş Birliği modeliyle yük ve yolcu taşımacılığının, hızlı trenlerin, TCDD limanlarının satışı öngörülüyor!
Türk Telekom’da (TT), PTT ve Telefon-Telekomünikasyonun ayrılmasıyla yapılan özelleştirmenin Lübnanlı Hariri ailesine servet transferi ve borçların Türkiye’ye yıkılmasıyla sonuçlanan milyarlarca dolarlık fiyaskonun ardından şimdi aynı tezgâh TCDD için hazırlanıyor. TT’yi Varlık Fonu’na alarak şimdi Katar ya da BAE’ye satma hazırlıkları yapan iktidarın TCDD için açıkladığı plan, ülkemizin demiryolu taşımacılığı ve ulaşım stratejisinin temelden çökertilmesine yol açacak bir aymazlıktır. Ülkenin en stratejik limanlarını İHALESİZ olarak 49 yıllığına yabancı ülkelere, şirketlere devretmeyi içeren düzenleme nihayet Anayasa Mahkemesi’nde ‘oy birliği’ ile iptal edildi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı TCDD için altında çeşitli şirketlerin olacağı holdingleşme modeli hazırladıklarını, TCDD Holding çatısı altında yer alan Taşımacılık A.Ş. üzerinden demiryolu hatlarının işletme hakkı devriyle özelleştirileceğini belirtiyor. Şu anda hızlı tren, banliyö trenleri, Marmaray, Başkentray gibi ulaşım hatları Taşımacılık AŞ’ye devredilmiş durumda ve bu şekilde işletiliyor. Yolcu ve Yük taşımacılığı, vagon ve konteyner şirketleri, TCDD’ye ait limanlar için ayrı şirketler kurularak özelleştirilmesi, işletme hakkı devri vb. hazırlıklar yapılıyor. Oysa Avrupa başta olmak üzere pek çok ülkede tam aksine demiryolu taşımacılığında devlet ağırlıkla yatırım ve planlamalara hız verildi. Fransa hükümeti geçen ay devreye aldığı bir demiryolu ulaşım programıyla Fransa Devlet Demiryollarını ulaşımda öne çıkartmayı hedefliyor. Eski yolcu vagonları hurdaya atılmaksızın, modernize ediliyor, yenileniyor ve servise sokuluyor. Avusturya benzer yöntemlerle devlet demiryolu taşımacılığında yeni atılımlar planlıyor. 1980’li yıllarda özelleştirmenin öncülüğünü yapan İngiltere’de bile Margaret Thatcher döneminde özelleştirilen elektrik, gaz, demiryolu şirketleri yeniden kamuya geçti. COVID19 salgını pek çok ülkede devlet kurumlarının ne kadar hayati önemde olduğunu herkese hatırlattı ve devletleşmeye, kamulaştırmaya dönüş dalgası hızlandı.
Bu ‘elde avuçta ne varsa sat gitsin’ zihniyetinin son halkası TCDD. Ancak artık yolun sonuna geldiğini gören iktidarın ‘Benden sonrası tufan’ anlayışıyla, hız verdiği kaptı-kaçtı satışların, devirlerin, imtiyazların hepsi iktidar değişikliğinde millete geri dönecek. İktidarın gidici olmanın telaşıyla, kendisine yakın küçük bir azınlığa milletin taşınır-taşınmaz varlıklarını, kaynaklarını satma, devretme ve servet aktarmasının hesabı tek tek çıkartılacak. Milletin olan yine milletin olacak.
Temmuzda yüzde 144,5 artarak 10,6 milyar dolar olan dış ticaret açığının yedi aylık toplamı 62 milyar dolara ulaştı. Haziran ayında yüzde 20 olan ihracat artışı temmuzda sert şekilde gerileyerek yüzde 13,4 olurken ithalat yine yüzde 40’ın üzerinde artmaya devam etti.
Haziran ayında 8,1 milyar dolar olan aylık dış ticaret açığı, öngörülerimi teyit eden şekilde geçen hafta açıklanan temmuz ayı rakamlarıyla 10,6 milyar dolara yükseldi. İhracat artış hızının ivme kaybetmeye başladığını, dış ticaret açığının daha da büyüyeceğini ve cari açığı da olumsuz etkileyeceğini daha önce dile getirmiştim. Nitekim haziran ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 20 olan ihracat artışı temmuz ayında geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 13,4’e geriledi. Bir önceki aya göre yüzde 7 azalan ihracat artışına karşılık haziranda yüzde 40,6 olan ithalat artış hızı temmuzda yüzde 40,8’e yükseldi. İhracat artışında düşüş yaşanırken ithalat artışının hız kesmemesi dış ticaret açığının daha da tehlikeli noktalara ilerleyeceğini gösteriyor.
3 Ağustos’ta açıklanan rakamlara göre, temmuz ayında ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 13,4 oranında artışla 18 milyar 550 milyon dolar, ithalat yüzde 40,8 artışla 29 milyar 132 milyon dolara yükseldi. Dış ticaret açığı temmuzda yüzde 144,5 oranında artarak 10,6 milyar dolara çıktı.
Ocak-Temmuz döneminde ise geçen yılın aynı dönemine göre, ihracat yüzde 19,1 oranında artışla 144 milyar 417 milyon dolar, ithalat yüzde 40,7 oranında artışla 206 milyar 399 milyon dolar tutarında gerçekleşirken dış ticaret açığı da yüzde 143 oranında artarak 62 milyar dolara çıktı. Temmuz ayında ihracatın ithalatı karşılama oranı da geçen yıla göre sert düşüş gösterdi ve 15,4 puan azalarak yüzde 63,7’ye indi. Ticaret Bakanı Mehmet Muş dolar/euro paritesindeki gelişmelerin temmuz ayı dış ticaretini olumsuz etkilediğini belirterek, euro-dolar paritesindeki gerilemenin Türkiye'nin dış ticaret dengesi üzerinde risk unsuru oluşturduğunu açıkladı. Ancak Bakan Muş’un ‘yeni risk’ olarak dile getirdiği parite etkisinin gündeme geleceği ve dış ticareti, dış ticaret açığını negatif etkileyeceği sürdürülen yanlış faiz-kur-döviz politikalarının yansımalarıyla aylar öncesinden belliydi.
ABD Merkez Bankası FED önce geçen yıl sonbaharda, ardından bu yılbaşında, ‘ABD’de yükselen enflasyon nedeniyle parasal sıkılaştırmaya gideceğini ve mart ayından itibaren faiz artırımlarına başlayacağını’ duyurdu. Ne yazık ki, FED’in faiz artırımlarının doları değerli hale getireceğini, kurları yükselteceğini, dolar/euro parite riskinin artacağını bile öngöremeyen, neredeyse bir yıldır yanlış politikalarda ısrar ederek felaketin boyutlarının büyümesine kendi elleriyle olanak sağlayan bir iktidar ve ekonomi yönetimi iş başında.
Nitekim, euronun gerisinde olan dolar kuru ABD Merkez Bankası FED’in dört aydır üst üste faiz artırması ve doların değer kazanmasıyla paritede euro ile hemen hemen eşitlendi. Avrupa Merkez Bankası da (AMB-ECB) geçen ay 11 yıl aradan sonra ilk kez 0,5 puan faiz artışına gidince, euronun değeri yukarı doğru bir miktar hareketlense de parite makası fazla açılmadı.
Türkiye’nin ihracatının büyük bölümünü AB ve euro bölgesi ülkelerine yapması ve ihracat gelirinin ağırlıkla euro cinsinden olmasına karşılık, başta enerji olmak üzere ithalatının büyük bölümünün dolar cinsinden olması parite avantajı sağlıyordu ve dış ticaret açığının büyümesini frenliyordu.
Ancak dolar/euro paritesinin bir anlamda eşitlenmesi bu avantajı dezavantaja dönüştürdü. Türkiye daha ucuza ihraç eden, daha az ihraç geliri kazanan ve daha pahalıya daha fazla ithalat yapan konuma geldi. Dolayısıyla paritedeki bu gelişmenin dış ticareti ve dış ticaret açığını olumsuz etkilemesi beklenen bir sonuçtu.
Bunun da ötesinde Rusya-Ukrayna savaşının enerji fiyatlarını yükseltmesi AB ekonomilerini de olumsuz etkiledi. Enerji maliyet artışı enflasyon artışına ve üretimde, büyümede daralmaya neden oldu. Almanya bugüne kadar görülmedik şekilde, ilk kez geçen ay 1 milyar euro dış ticaret açığı verdi.
Bu da talep gerilemesine yol açtı ve Türkiye’nin ağırlıkla AB-Avrupa’ya yönelik ihracatının hız kesmesini beraberinde getirdi.
Faiz indirimleriyle TL’nin aşırı değer kaybetmesine, dövizin ve enflasyonun ise daha hızlı artmasına zemin hazırlayan yeni ekonomi modelinin ihracat artışı ve döviz gelirlerinin yükselmesiyle, cari fazla verilerek dövizin bollaşmasının sağlanması sonrasında, kurların ve enflasyonun düşürülmesi hedeflerinin içinin boş olduğu, tutmayacağı apaçık ortada idi. Dört ay üst üste yapılan faiz indirimlerinin ardından bu yılın ocak ayında 10 milyar doların üzerinde dış ticaret açığı verildi. Yüksek dış ticaret açığı kesintisiz sürdü ve temmuzda 10,6 milyar dolar, 7 ayda 62 milyar dolara çıktı. Mayıs ayı verisiyle cari açık 29,4 milyar dolara ulaştı.
Gelecek aylarda daha yüksek tutarlı dış ticaret açıklarının gerçekleşmesini, ihracat artışının hız keserek iyice yavaşlamasını, enerji fiyatları nedeniyle ithalattaki artışın sürmesini, azalan ihracat gelirleriyle birlikte döviz darboğazının döviz kıtlığına dönüşmesini öngörmekteyim. İktidar yaklaşan tehlikeyi görüp ivedi olarak ekonomi politikalarında radikal değişikliklere gitmezse sonbahardan itibaren koşulların daha da ağırlaşması, kışın sıkıntıların zirve noktasına ulaşması kaçınılmaz!
BDDK’nın açıkladığı Bankacılık sektörü ilk yarı yıl verileri, bankaların faiz ve kur kazançlarında olağanüstü artışlara olanak sağladığını gösteriyor. Bankaların ilk altı aydaki net kârı, yüzde 14 oranındaki politika faizinden elde ettikleri düşük maliyetli, adeta bedava fonlamanın katkısıyla yüzde 400 artarak 33 milyardan 169 milyara çıktı.
BDDK’nın bankacılık sektörünün Ocak-Haziran dönemi ilk ayrı yıla ait açıkladığı verilere göre altı aylık dönemde bankaların toplam kârı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 400 artarak 33,8 milyar TL’den 169,1 milyar TL’ye yükseldi. Bankaların kârlarındaki olağanüstü artışın yanı sıra net faiz gelirleri de yüzde 204 artışla 285 milyar liraya çıktı. İktidarın milyarlarca dolar satarak kur artışlarını dizginleme amaçlı müdahalelerine karşılık, bankaların faiz dışı gelirleri de geçen yılın ilk altı ayına kıyasla bu yıl yüzde 222 yükseldi. Faiz dışı gelirler içinde özellikle bankaların dolar cinsi kambiyo kârları son 19 yılın en yüksek tutarına ulaşarak 10,2 milyar dolar oldu. Altı aylık dönemde kamu bankalarının net kârı yüzde 466 artarken, yerli özel bankaların kârı yüzde 438, yabancı bankaların ise yüzde 322 artış gösterdi. Bankaların gerek net kârlarının yüzde 400 artmasına gerekse net faiz gelirlerinin yüzde 204 yükselmesinde en temel etken Merkez Bankası’nın yüzde 14’e indirdiği haftalık repo politika faiziyle bankaları fonlaması. Bu nedenle MB’den yüzde 14 faizle aldıkları kaynağı yüzde 23-26 faizle hazineye satan, hazinenin TÜFE endeksli kağıtlarına yatırarak enflasyon üzerinde faiz kazancı elde eden bankalar, MB’den aldıkları fonları kredi müşterilerine de yüzde 30-50 arasında faizle kullandırarak yüzde 400 kâr ediyor, faiz gelirlerini de ikiye-üçe katlıyor. BDDK’nın haziran sonu verilerine göre sektörün kredileri yıllık bazda yüzde 60,3 artarak 6,3 trilyon liraya çıkarken, geçen yıl sonuna göre kredilerdeki altı aylık artış ise yüzde 28,1 oldu. Kredi artışı kamu bankalarında yıllık yüzde 56,5 olurken, yerli özel bankalarda yüzde 63,7, yabancı bankalarda ise yüzde 63,6 oldu.
Yüzde 40-50 faizle kredi kullanmak zorunda kaldığını, buna rağmen krediye erişemediğinden yakınan sanayiciyi, imalatçıyı, ihracatçıyı ‘alma abi alma’ diye tersleyen MB Başkanı, CB talimatıyla yüzde 14’e indirip aylardır sabit tuttuğu fonlama faiziyle aktardığı paraları yüzde 40-50 ile satan bankalara suskun.
Bankacılık sektörünün altı aylık verilerine ilişkin bu rakamlar iktidarın yeni ekonomi modelinin neye hizmet ettiğini ve bu modelin sanayicilerden ihracatçılara, halktan çiftçi üreticiye varana kadar tüm kesimleri olumsuz etkilerken, bankalara faiz ve kambiyo-kur kazançlarında süper kârlar sağladığını gösteriyor. Yüzde 80’e varan enflasyona rağmen yüzde 14 faizle fonlama yaparak 65 puanlık negatif faiz farkının faturasını MB’ye ve örtülü şekilde halka ödeten iktidar, banknot matbaasını 7/24 çalıştırıyor!
CB Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında gerçekleşen Soçi zirvesinde Ukrayna, Suriye, Libya gibi rutin başlıklar dışında ağırlıklı gündemin yaklaşan doğalgaz tedariki ve olası ödeme sıkıntısı konusunda Rusya’dan ‘anlayış ve destek’ talebi olduğu anlaşılıyor. Rusya’nın doğalgaz alımında ödemelerin kısmi olarak ruble ile yapılmasına olur vermesi, yaklaşan kış için Putin’in CB Erdoğan’a olası enerji krizi jesti olarak görülebilir.
19 Temmuz’daki Tahran zirvesinden üç hafta sonra bu kez Soçi’de bir araya gelen CB Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 4 saatlik görüşmeleri ardından yapılan ortak açıklamanın satır aralarında yaptırımlar konusunda Rusya’nın Türkiye üzerinden ‘rahatlatılması’ ve karşılığında da doğalgaz alımı ve ödemelerinde Putin’in CB Erdoğan’a ‘ruble ile ödeme jesti’ üzerinde mutabakata varıldığı anlaşılıyor.
Ortak açıklamadaki ifadelerden Suriye’ye olası askeri harekât konusunda Putin’in, Tahran zirvesindeki tavrını sürdürdüğü ve onay vermediği görülüyor. Metinde yer alan; “Liderler, Suriye'nin siyasi birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasına atfettikleri öneme işaretle, Suriye'de tüm terör örgütlerine karşı mücadelede dayanışma ve eşgüdüm içinde hareket etme kararlılıklarını teyit etmişlerdir.” paragrafında örgüt ismi belirtilmeksizin ‘tüm’ ifadesinin kullanılması, PYD-YPGPKK-SDG’yi terör örgütü saymayan Rusya’nın aynı pozisyonunu koruduğunu, Türkiye’nin Suriye’de bu yönde atmayı düşündüğü adımlarda Rusya ile ‘eşgüdüm’ içinde hareket etmesinin istendiğini işaret ediyor.
Aynı şekilde Libya konusunda da ‘egemenlik ve toprak bütünlüğüne’ vurgu yapılması, BM öncülüğünde yürütülen siyasi çözüm sürecine destek verildiğinin ifade edilmesi Trablus yönetimine destek veren Türkiye ve Tobruk (Bingazi) yönetimine destek veren Rusya’nın tavrının değişmediğini gösteriyor.
CB Erdoğan 2,5 ay önce Suriye’ye yeni bir harekâtın her an başlayabileceğini tüm hazırlıkların tamamlandığını açıklamış, MGK’dan da bu yönde karar çıkartmıştı. Aradan geçen sürede anlaşıldığı kadarıyla bu harekât planı ABD, Rusya, İran ve kısmen de ‘Karşılık veririz’ açıklaması yapan Şam yönetimine takıldı. CB Erdoğan Haziran’daki NATO zirvesinde Biden’dan 19 Temmuz’daki Tahran zirvesinde de
Putin ve Reisi’den destek bulamadı, itirazla karşılaştı. Soçi’de de durum değişmedi.
Kanımca üç hafta içinde Putin ile tekrar bir araya gelme isteğinin arkasında, Suriye, Libya, Ukrayna vb. başlıklardan çok, ağırlaşan ekonomik kriz tablosu, döviz darboğazı, yaklaşan kış öncesinde doğalgaz tedarikinin aksamaması için alım garantisi ve ödemelerde kolaylık sağlanması gibi konularda CB Erdoğan’ın talep ve beklentileri ön plandaydı.
Ortak bildiri metninin yarısından fazlası ikili ekonomik ilişkiler, ticaret, ihracat, finans, tahıl koridoru, buğday ve gübre ihracatı, enerji iş birliği, ticaret hacminin artırılması vb. konuları içeriyor.
Merkez Bankası 10 ay sonra ilk kez BOTAŞ’a ve diğer KİT’lere döviz satışı yapamadı. MB’nin KİT’lere döviz satışının yüzde 90’ı doğalgaz ithal eden yapan BOTAŞ’a yapılıyor. Son beş yılda BOTAŞ’a 45 milyar dolarlık döviz satışı yapan MB, sadece geçen yılın aralık ayında BOTAŞ’a 3,5 milyar dolar, bu yılın şubatında ise 4,1 milyar dolar verdi. 2021’in tamamında BOTAŞ’a 6 milyar dolar döviz satılırken sadece bu yılın şubatında 4,1 milyar dolar verilmesi Rusya-Ukrayna savaşının zirveye çıkarttığı petrol ve doğalgaz fiyatlarının faturası. Şimdi döviz kıtlığının derinleşmesi, doğalgaz ithalatını ve ödemesini dolarla yapan BOTAŞ’a her ay gerekli en az 4-5 milyar doların bu kez bulunamadığı, o yüzden de CB Erdoğan’ın Putin ile görüşerek, Rusya’dan ‘olanak tanıyın, dolar değil de ruble ödeyelim’ ricasında bulunduğu, Putin’in de CB Erdoğan’a kısmen ruble ile ödeme ‘jesti’ yaptığı anlaşılıyor.
Metindeki ‘ekonomi ve enerji alanlarında iki ülkenin birbirlerinden beklentilerinin mütekabiliyet çerçevesinde karşılanması’ cümlesi oldukça kritik. Dolayısıyla doğalgaz parasının kısmen ruble ile ödenmesine ‘mukabil’ Türkiye Rusya’ya ne söz verdi sorusunun yanıtı önemli. ABD-AB yaptırımları altında her ne kadar ayakta duruyor olsa da Rusya ekonomisinin idamesi için Türkiye’den yaptırımları aşma konusunda destek ve bazı hizmetler talep edildi.
‘Paralel ithalat’ olarak adlandırılan yöntemle Rus şirketleri ya da vatandaşları, Rus iş insanları Türkiye’de şirket kurarak, temsilcilik açarak ülkelerinin ihtiyacını üçüncü ülkelerden Türk şirketi gibi, yaptırımlara takılmadan Türkiye’ye ithal edip, ABD-AB yaptırımlarına katılmayan Türkiye üzerinden de Rusya’ya ihraç ediyor.
Bu kapsamda Türk limanlarına getirilen malların ‘yaptırım kapsamında olup olmadığı’ lojistik şirketlerinin avukatlarınca denetleniyor. Rusya’nın paralel ithalatıyla gemilerle getirilip limanlara yığılan malların dışında karayolu ile BDTOrta Asya ülkeleri üzerinden Rusya’ya yönelik TIR taşımacılığında da ciddi artış var.
Soçi zirvesinde mütekabiliyet çerçevesinde iki liderin karşılıklı tavizlerle birbirlerinin ekonomik zorluklarına çözüm konusunu ilk sıraya koyduklarını öngörebilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan doğalgaz parasını kısmen ruble ile ödeme sözü alırken karşılığında Rusya’ya ‘paralel ithalat’ için üçüncü ülkelerden ve Türkiye’den acil ithalat taleplerini Türkiye üzerinden karşılama, Türk limanlarını, tırlarını, demiryollarını ve bankalarını kullanma olanağı sunuldu.
ABD, Ukrayna savaşıyla baş başa bıraktığı Rusya’yı kuşatma ve yaptırımlarla zayıflatma hamlesinin ardından, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti üzerinden de Çin’i kuşatma politikasına hız verdi. Çin kendi toprağı saydığı Tayvan’a yapılan ziyaret öncesinde en sert tehditleri dile getirmesine karşılık Putin’in düştüğü tuzağa düşmedi.
Ukrayna’yı NATO üyeliği vaadiyle öne sürüp, Rusya’nın işgal harekatına girişmesine zemin hazırlayan ABD, Rusya Ukrayna ile uğraşırken asıl hedefi olan Asya-Pasifik bölgesine ve Çin’i kuşatmaya yöneldi. Ukrayna-Rusya savaşında NATO ve Avrupa ülkelerini yanında yer almaya mecbur eden ABD, Çin hamlesinde ise İngiltere’nin yanı sıra Japonya, Hindistan, Avustralya gibi bölge ülkelerinde kendi safında topladı. AB ülkeleri yaptırımların giderek kendi ekonomilerinde daha fazla hasar vermesine rağmen bunu sineye çekmek zorunda kalarak, geri dönüşü olmayan bir yola girdiler. ABD’nin arkasında saf tutmak zorunda kaldılar.
Ukrayna’nın NATO’ya üyelik vaadi büyük ölçüde rafa kalktı. AB üyeliğine aday adaylığı balıyla yetinmek zorunda kalan Zelenskiy, Rusya ile savaşı sürdürmek dışında çaresiz ve sürekli ABD ve Avrupa’dan daha çok para ve daha çok silah çağrıları dışında adım atamaz durumda. Rusya ise kısa sürede sonlandırmayı hedefleyerek girdiği savaşta beş aydan bu yana uğraşıyor. Yaptırımlar ve ambargolarla Rusya’yı zayıflatma hedefini sürdüren ABD, Putin Ukrayna ile uğraşırken Çin hamlesine zemin hazırladı.
Geçen yıl bölgede Avustralya ve İngiltere ile kurulan AUKUS organizasyonuyla hamle yapan ABD Pasifik Okyanusu’nda 200 bin kişinin öldüğü deprem ve tsunami felaketi sonrasında Hindistan, Japonya, Avustralya ile oluşturduğu insani yardım yapılanması ‘Dörtlü Diyalog ve Yardımlaşma (QUAD) yapılanmasını da genişleterek Çin’i kuşatma planının parçası yapmaya hazırlanıyor. QUAD’ın haziranda yapılan liderler zirvesine mevcut dört üye ülke dışında Yeni Zelanda, Güney Kore ve Vietnam da misafir-gözlemci ülkeler olarak katıldılar. Çin iç savaşı sonrasında
Pekin’deki Komünist yönetime karşı Tayvan’da kurulan Milliyetçi Çin yönetimi 1971’e kadar Birleşmiş Milletler’de Çin’in resmi temsilcisi olarak tanınıyordu. Mao liderliğindeki Komünist Çin BM üyeliğine alınmamıştı. 1971’de dönemin ABD Başkanı Nixon ve Dışişleri Bakanı Henri Kissinger’in politika değişikliğiyle Pekin yönetimi Çin’in tek resmi temsilcisi olarak tanındı ve Tayvan BM üyeliğinden çıkarıldı. ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında imzalanan üç anlaşma ile de Tayvan, Çin toprağı ve Çin’in egemenlik alanı olarak tanındı. Şimdi ABD Temsilciler Meclisi çoğunluk lideri demokrat Pelosi’nin Tayvan’ı ziyareti ABD’nin Çin ile imza attığı bu anlaşmaları hukuken yürürlükte olsa da fiilen delme adımı.
ABD ve Biden yönetimi Rusya’ya karşı Ukrayna’da uyguladığı senaryonun benzerini Pasifik bölgesinde Tayvan üzerinden Çin’e karşı uygulamaya koyuyor. NATO vaadiyle savaş sahasına sürülen Ukrayna harabeye dönerek, yıkıma uğrarken feda edildi ve ABD’nin piyonu olarak Rusya’yı zayıflatmakla görevlendirildi.
Şimdi de ABD diplomatik olarak resmen tanımadığı Tayvan’a güvenlik ve garanti vererek Ukrayna gibi sahneye sürmek peşinde.
Çin Devlet Başkanı Şi Cin Ping sıraladığı tüm tehditlere ve tepkilere rağmen Putin’in yanlışına düşmedi. Tayvan’a saldırı ya da işgale girişmeksizin askeri ve diplomatik süreçleri devreye sokarak geri adım atmayacağını gösterdi. Ardından da Tayvan adasını adeta tatbikatlarla, denizden ve havadan kuşatarak hem gözdağı hem de ‘ABD’ye güvenme burada ben varım’ mesajı verdi.
Çin yönetimi yaptırım, ambargo ve ithalat yasaklarıyla Tayvan’ı ekonomik olarak cezalandırma yoluna gitti. Çin’in, Pelosi’nin ziyaretiyle eş zamanlı olarak Tayvan Adası’nın etrafında ilan ettiği navtexler, askeri tatbikat programlarıyla Tayvan fiilen ablukaya alındı.
Dünya çip üretiminin yüzde 60’ından fazlasını gerçekleştiren, Apple başta olmak üzere önde gelen ABD teknoloji devlerine de çip üreten Tayvan’a Çin’in uygulayacağı olası ekonomik abluka başta ABD olmak üzere tüm dünyada ciddi olumsuz yansımalara neden olabilir.
ABD’de Kasım ayında yapılacak Kongre seçimleri öncesinde tüm anketlerde desteği azalan Başkan Biden, Ukrayna politikasında kamuoyundan destek bulamadı. Rusya yaptırımları, enerji fiyatlarındaki yükseliş, gıda fiyatlarının artması vb. sonuçlarla AB gibi ABD’de de akaryakıt zamlarına, 40 yıl sonra görülmedik enflasyona neden oldu.
Ukrayna’ya yapılan yardımların, finansal ve askeri desteklerin 50 milyar dolara ulaşmasına karşılık ortada somut bir kazanım olmaması Biden’a desteği düşürdü.
Şimdi aynı senaryonun Tayvan üzerinden Çin’e karşı uygulamaya konulmasının daha olumsuz ekonomik yansımaları olabilir ve Demokratlar kasım ayındaki seçimlerde ağır bir hezimete uğrayabilir. Senatodaki çoğunluk yitirilebilir ve Kongre’de çoğunluğun Cumhuriyetçilere geçmesi durumunda Biden yönetimi Çin ve Rusya’ya karşı daha şahin-sert politikalara yönelmeye mecbur kalabilir. Böyle bir durumda sonbaharda ve ağır geçeceği bugünden görülen kış aylarında, Rusya-Ukrayna savaşının küresel tahribatının ve ABD-AB ekonomilerindeki ağır faturasının üzerine ABD-Çin gerginliğinin tırmanmasıyla küresel düzeyde daha yüksek bedeller binebilir!
Geçen yılın ekim ayında yapılan parlamento seçimlerinden bu yana yeni hükümetin kurulamadığı Irak’ta siyasi kaos ve kargaşa büyüyor. Şii lider Mukteda Sadr’ın çağrısıyla taraftarları Bağdat’taki yeşil bölgeye girerek parlamentoyu işgal etti ve parlamento çalışmaları askıya alındı. Türkiye açısından da önem arz eden Irak’ın istikrarı için yakın dönemde somut bir gelişme olması umudu görünmüyor.
Ekim 2021’deki seçimlerden beri hükümet kurulamayan Irak’ta daha önce sıkça yaşanan Şii-Sünni çatışmalarından sonra Şii grupların kendi içlerinde de çatışma ve güç mücadelesi başladı. Şiilerin de birbiriyle karşı karşıya gelmesi yeni bir iç savaş endişesini büyütüyor. Aynı şekilde Kuzey Irak’ta da Kürt yönetimi ve Kürt partileri arasında anlaşmazlıklar derinleşiyor. Eski Şii Başbakan Nuri el Maliki ile Şii lider Sadr yanlıları ve Şii milis grubu Haşdi el Şabi taraftarları iç savaşın eşiğine gelmiş durumda. İran, Irak’taki gelişmelere müdahale doğrultusunda hamle yaparken Şar’ın İran’a karşı çıkması Bağdat-Tahran arasında da gerginliğe yol açtı. Nuri el Maliki’nin Sadrı hakkında ağır hakaretler içeren ses kayıtlarının ortaya çıkması Şiiler arasındaki gerilimi tırmandırdı. Maliki cephesi Sünni ve Kürt gruplarla da uzlaşı arayışına girerek hükümeti kurma çabalarına hız verirken, Sadr buna onay vermeyeceğini açıkladı. İran ise Maliki’nin öne sürdüğü başbakan adayı Sudani’ye karşı olmadığını ancak destek de vermediğini açıkladı.
Siyasi gerilim ve mezhepler içi çekişmeler sonrasında şimdi Şiilerin dini lideri Ayetullah Ali Sistani’nin sergileyeceği tavır bekleniyor. Yaşananlar karşısında bugüne kadar suskunluğunu muhafaza eden Ayetullah Sistani’nin önereceği çözüm de kabul görmezse iç savaş ihtimalinin yükseleceği kaydediliyor. Bu arada Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (KIBKY) ise tüm tarafları uzlaşma müzakereleri için ‘tarafsız bölge’ olarak Erbil’de bir araya gelmeye davet etti ancak bu çağrı da şu ana kadar karşılık bulamadı. Bir diğer çözüm olarak erken seçim gündeme getirilse de bundan da sonuç çıkmayacağı aynı bölünmüşlüğün sandıklara bir kez daha yansıyacağı açık. Devrim Muhafızlarının komutanı General Kasımi’nin ABD tarafından öldürülmesi sonrasında İran Irak’taki sorunlarda eskisi kadar etkili olamıyor. ABD’ye karşı ise hemen tüm taraflar tepkili olduğu için siyasi çözüm konusunda ABD’nin eli de oldukça zayıf ve kapasitesi sınırlı.
Türkiye’nin taraflar arasında arabulucu olması konusunda daha önce gündeme getirilen görüşlere ilk etapta olumlu bakılırken, Zaho’da gerçekleşen ve sivillerin öldüğü topçu saldırında iktidarın reddetmesine rağmen Irak yönetiminin süratle Türkiye’yi suçlaması, Birleşmiş Milletlere şikayet etmesi Türkiye açısından bu ihtimali tamamıyla ortadan kaldırdı. O nedenle sınır komşumuz Irak’taki gelişmelerin yeniden bir iç savaşa, kanlı bir sürece ilerlemesi endişesi giderek artıyor.
Yeni Soluk
Yorum Yap