ABD-İran ateşkesi çatırdıyor: Körfez’de yeniden savaş alarmı
Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/29 Mayıs 2022
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.
ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ 29 MAYIS 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
İÇ POLİTİKA
Türkiye-KKTC arasında imzalanan ‘İktisadi ve Mali İş Birliği’ protokolü, iktidarın ‘Tek Adam Rejimini’, yargıya siyasi müdahaleyi, medyaya sansür ve baskıları adaya ihraç etme planını açığa çıkartıyor.
İktidar ittifakının TBMM’ye getirdiği ‘Dezenformasyon Yasası’ medyaya, sosyal medyaya, internet haber sitelerine ve dijital ortamdaki yayınlara yeni bir sansür, baskı, ceza düzenlemesidir.
EKONOMİ
Nisanda bir ayda kapanan şirket sayısı yüzde 59 artarken, geçen yıla kıyasla kapanan şirketlerdeki artış yüzde 126’ya ulaştı!
TOBB’un ve Adalet Bakanlığı’nın verileri şirket kapanmaları ve iflasların, icrahaciz davalarının patlama yaptığını ortaya koyuyor!
Dünyada enflasyon artıyor bahanesine sığınarak her gece yeni bir zam yağmurunu yürürlüğe koyan iktidar, destek vermek yerine yeni vergi artışları ve üç haneye ilerleyen enflasyonla halkı eziyor!
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu politika faizini yüzde 14’te sabit tuttu. Enflasyon artışını Rusya-Ukrayna savaşına bağladı!
İçeride ve dışarıda kaynak bulamayan iktidar, borçlanmaya hız verdi. Tükenen bütçe kaynakları ve hazinenin boşalan kasası karşısında umudunu Süper Bono’ya bağladı!
Tarım Bakanı yeterli şeker stokunun olduğunu, şeker konusunda ‘algı operasyonu’ yapıldığını ilan ettikten bir ay sonra, Ticaret Bakanlığı 400 bin ton şeker ithalatına kapı açtı!
DIŞ POLİTİKA
ABD’li eski Büyükelçi ve Dışişleri Bakanı, Rusya-Ukrayna savaşının altyapısının ABD tarafından planlı bir şekilde hazırlandığını dile getirdi. Ukrayna bölünmeye doğru giderken Rusya, vatandaşlık dağıtıyor!
Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde yer alan tespit ve tavsiyelerle Kuzey Suriye’ye yönelik yeni bir askeri operasyon hazırlığı gündeme geldi. ABD ‘endişe’ beyan ederken Rusya, Türkiye’ye örtülü destek verdi.
1.Türkiye-KKTC arasında imzalanan ‘İktisadi ve Mali İş Birliği’ protokolü, iktidarın ‘Tek Adam Rejimini’, yargıya siyasi müdahaleyi, medyaya sansür ve baskıları adaya ihraç etme planını açığa çıkartıyor. KKTC anayasasının laiklik ilkesine rağmen inanç sistemini ve dini yapılanmayı devlet içine almayı içeren protokoldeki, KKTC vatandaşlığına geçişin ‘kolaylaştırılması’ maddesi dikkat çekiyor!
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Türkiye arasında imzalanan 2022 İktisadi ve Mali İş Birliği Protokolü 21 Mayıs’ta resmî gazetede yayınlandıktan sonra yoğun tepkiler ve eleştiriler gündeme gelirken protokolde yer alan dezenformasyon düzenlemesiyle ilgili yasa değişikliklerinin hızla KKTC meclisine gönderilmesi protestoları daha da büyüttü. Protokoldeki bazı maddeler için direnen Başbakan Faiz Sucuoğlu, Ankara’ya çağrılarak uzun süre Beştepe Sarayının kapısında bekletildikten sonra CB Yardımcısı Fuat Oktay ile anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. Ankara’dan döndükten sonra başında olduğu koalisyon hükümeti yıkılarak, Başbakanlıktan istifaya zorlanan Sucuoğlu’nun yerine ilk kez UBP’den bir milletvekili atanarak yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi.
Ünal Üstel’in Başbakanlığındaki yeni hükümet güven oyu alır almaz ilk işi protokolde yer alan, ‘Üçüncü ülkeler ve sivil toplum kuruluşlarınca oldukça yaygın olarak kullanılan, KKTC-Türkiye ilişkisinin ve vatandaşları arasındaki tarihi, kültürel, coğrafi bağları hedef alan dezenformasyon çalışmalarının bertaraf edilmesi, iki tarafın ortak tarih, kültür ve toplumsal bağların güçlendirilmesi, sosyal medya başta olmak üzere tüm iletişim platformlarında dezenformasyona karşı etkin bir işbirliği sağlanması’ maddesini icraata geçirmek oldu.
Bu doğrultuda; KKTC Ceza Yasası’nın 154’üncü ve Müfsidane (Fesat) Yayınlar Yasası’nın 164’üncü fasılları ile Özel Hayatın ve Hayatın Gizli Alanının Korunması Yasası’nda değişiklik içeren düzenlemeler meclise gönderildi.
Yapılmak istenen değişikliklerin tamamı basın özgürlüğünün kısıtlanmasını, basın suçlarının kapsamının genişletilmesini ‘müfsit niyet (fesat amaç)’ diye yeni bir suç icat edilmesini öngörüyor. Yasaklanmış yayın kavramıyla suç oluşturuluyor. Cumhurbaşkanına hakaret suçu KKTC yasalarına da eklenerek kapsamı genişletiliyor. Örneğin CB Erdoğan’ın eleştirilmesi ‘müfsit niyet’ kapsamında iki ülke arasındaki dostluğu bozma amaçlı suç sayılacak. KKTC’de bugüne kadar suç olmayan, suç sayılmayan pek çok konu yasa değişiklikleriyle suç kapsamına alınarak 1 yıldan 5 yıla kadar bazılarında ise ömür boyu hapis cezaları verilebilecek.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği (KTGB) yayınladığı bildiride ‘düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlamayı, cezalandırmayı amaçlayan’ yasa değişikliklerini kınadıklarını duyurarak hükümetin bu düzenlemeleri derhal meclisten geri çekmesi çağrısı yaptı.
2022 protokolünde, KKTC’ye tek adam rejimini, demokrasiden uzaklaşmayı ihraç etmek olan maddeler de yer alıyor. Buna göre; KKTC vatandaşlığına geçiş kolaylaştırılacak. Yabancıların KKTC’de yatırım yapması için gerekli olan ‘KKTC vatandaşı yerli ortak’ şartı ve sermaye miktarına yönelik kısıtlar azaltılacak. Kamu arazileri, kamuya ait işletmeler süratle özelleştirilecek. Yabancıların KKTC’de gayrimenkul alımı olmaları kolaylaştırılacak. Döviz kullanımı azaltılacak, ‘Milli Para’ olan TL’nin kullanımı yaygınlaştırılacak. Din hizmetleri devlet tüzel kişiliği içine alınacak. Cezai ve hukuki konularda adli iş birliği geliştirilecek.
İktidarın KKTC yönetimi, kurumları, anayasası, yargısı, ekonomisi ve diğer alanlardaki zihniyetini ve niyetlerini açık eden bu maddeleri daha da çoğaltmak olanaklı. Din ve inanç özgürlüğü anayasanın laiklik ilkesiyle güvence altına alınan, eğitimde zorunlu din dersi bulunmayan KKTC’de iktidar protokolde yer alan ‘din hizmetlerinin devlet tüzel kişiliği içine alınması’ koşuluyla KKTC’ye ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ kurulmasını dayatıyor. Adalet Bakanlığı olmayan, KKTC’de bağımsız yargının güvencesi Yüksek Adliye Kurulu. Kurul, Yüksek Mahkeme Başkanı ve yedi üyesi ile Cumhurbaşkanı ve meclisin seçtiği birer üye, Cumhuriyet Başsavcısı ve Baroların seçtiği bir üye olmak üzere 12 kişiden oluşuyor. Şimdi iktidar, KKTC’ye Adalet Bakanlığı kurulmasını, yargının siyasetin kontrolüne alınmasını dayatıyor.
KKTC vatandaşlığının kolaylaştırılmasıyla demografik yapının değiştirileceği, Kıbrıs Türklerinin azınlığa düşeceği bir nüfus aktarma projesi akla geliyor. Belki de iktidar kendi yandaşlarının, Suriyelilerin, Afganların bir kısmını KKTC vatandaşlığıyla Kuzey Kıbrıs’a yerleştirmeyi planlıyor. KKTC’de devlete ait arazilerin satışı, özelleştirmelerin hızlandırılması maddeleriyle, yakında Kıbrıs’ta rant ve yağmanın başlayacağı anlaşılıyor.
İşçi haklarının ve sendikal örgütlenmenin kısıtlanmasına dönük protokol maddeleri yanında, anlaşmadaki iç güvenlik alanında yakın iş birliği maddesiyle, KKTC güvenlik teşkilatının, polisin iktidar tarafından yapılandırılarak kontrole alınacağını öngörmek olanaklı.
2022 İktisadi ve Mali İş Birliği protokolüyle KKTC’ye bu yıl sağlanacak 3 milyar 200 milyon TL’ye kadar hibe ve 1 milyar 50 milyon TL’ye kadar da ABD doları karşılığı Türk lirası kredinin, nasıl ve nerelerde kullanılacağı protokolde maddeler halinde koşullara bağlanmış. Protokolün en ilginç maddesi ise Türkiye’de altı ayda iflas eden Yeni Ekonomi Modelinin KKTC’de uygulanacağının ifade edilmesi.
Adeta bir kapitülasyon veya IMF Stand by anlaşmasını andıran yüzlerce maddelik protokol, kanımca KKTC’nin baskıcı-sansürcü-yasakçı-cezalandırıcı bir yapıya dönüştürülmesini, Ada’nın kuzeyinde bir ‘AK Parti-Erdoğan Devleti’ kurulmasını hedefliyor!
2.İktidar ittifakının TBMM’ye getirdiği ‘Dezenformasyon Yasası’ medyaya, sosyal medyaya, internet haber sitelerine ve dijital ortamdaki yayınlara yeni bir sansür, baskı, ceza düzenlemesidir. Anayasal güvence altındaki basın özgürlüğünü ortadan kaldırmaya dönük icraatlarını yıllardır sürdüren iktidar, bu yasa ile yeni suçlar icat ederek, gazetecileri 3 yıla kadar hapisle, medya kuruluşlarını kapatma, ilan kesme, erişim engelleme tehditleriyle sindirmeyi hedefliyor!
AK Parti ve MHP tarafından gizli-kapaklı şekilde kapalı kapılar ardında baş başa verilerek hazırlanan medyanın, internetin baskı ve kontrole alınması amaçlı yasa teklifi iktidar ittifakının ortak imzasıyla TBMM’ye getirildi. Kamuoyunun Dezenformasyon ya da Sosyal Medya Yasası olarak adlandırdığı 40 maddelik ‘Basın Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ teklifinde iktidarın uzun süredir yasaklama ve engelleme peşinde olduğu internet medyasına, dijital yayıncılığa, sosyal medya paylaşımlarına ağır yaptırımlar, yasaklar, hapis cezasına varan ceza tehditleri getiriliyor. 40 maddelik yasa teklifinin 28. maddesi internet haber sitelerinin Basın Kanunu kapsamına alınmasını düzenliyor. İnternet medyasına resmi ilanlardan yararlanma, çalışanlara basın kartı verilmesi gibi düzenlemelerle ‘bir kaşık bal’ çalınarak, aslında internet medyasının tamamıyla iktidar kontrolüne alınması amacı gizlenmeye çalışılıyor.
Nitekim ‘Dezenformasyonla Mücadele’ başlığı altındaki 29’uncu maddede gerçek niyet açığa çıkıyor.
Bu madde ile ‘Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ suçu icat edilerek, Türk Ceza Kanunu’na (TCK) eklenerek 3 yıla kadar hapis cezası getiriliyor. İcat edilen bu yeni suç terör kapsamına da sokularak hapis cezasının yarısı kadar artırılması öngörülüyor.
Teklifin 29’uncu maddesi; "Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilen ceza yarı oranında artırılır” hükmünü içeriyor. İktidar ittifakının sunduğu madde gerekçesinde 'internetin sağladığı anonim ortamın yalan, yanlış veya manipülatif içeriklerin artmasına neden olduğu' savunularak amacın ‘kamu barışının korunması’ olduğu dile getiriliyor. Burada da kamu barışından ne anlaşılması gerektiği, kimin bunu nasıl yorumlayacağı belirsiz ve oldukça muğlak. İktidar bir yandan suç icat ederken bir yandan bu suç için belirsiz bahaneler üretiyor.
İnternet haber sitelerinin beyannamelerinin Cumhuriyet Başsavcılıkları yerine Basın İlan Kurumu'na verilmesini öngören düzenlemeye göre, internet haber sitelerine yayın durdurma cezası verilemiyor.
Ancak verilen süre içerisinde eksikliklerin giderilmemesi ya da gerçeğe aykırı bilgilerin düzeltilmemesi halinde, haber sitesi vasfı kazanılmaması gerekçesiyle, haber sitesinin fiilen yayın kapsamının dışında bırakılıyor. Haber sitesi vasfının kazanılması konusunda çok rahatlıkla bahaneler üretilerek haber sitesinin yayını engellenebilir. İnternet haber sitelerine yayınladıkları içerikleri en az 2 yıl süreyle muhafaza etme yükümlülüğü getirilirken, düzeltme ve cevap hakkının bir hafta süreyle yayında kalması öngörülüyor. Bir internet haber sitesinde yer alan içeriğin çıkarılması veya erişimin engellenmesi maddesine eklenen bir düzenlemeyle Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanına, 4 saat içinde yerine getirilmek üzere içeriğin çıkarılması veya erişimin engellenmesi kararı verme yetkisi veriliyor.
Gazetecilik mesleğinin en temel unsurlarından birisi olan haber kaynağının korunması ilkesini göz ardı ederek ‘İsmini vermeyen yetkili veya üst düzey yetkili vb.’ ifadelerle yapılacak-yazılacak haberler için doğrudan suç isnat edilebilecek. Gazeteciyi haber kaynağını ifşa etmeye zorlama amaçlı düzenlemeyle 29’uncu maddede yer alan “Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır” ifadesi, gerektiğinde gazeteciyi terör, terör propagandası yapmak, terörle irtibat-iltisak suçlamasıyla karşı karşıya bırakabilecek.
Bu yasa teklifi kısa süre önce çıkartılan seçim yasası değişiklikleri gibi, iktidarın seçimi ve iktidarı kaybetme paniğiyle hazırladığı bir baskı ve sansür yasasıdır.
İktidar; kendisi için tehdit olarak gördüğü, kontrol edemediği internet medyasını, sosyal medyayı, dijital yayıncılığı seçim öncesi iktidar baskısıyla, resmi ilan kesme, hapse atma tehdidiyle sansürlemeye, susturmaya yöneldi. Kamu kaynakları ve kamu bankalarının kredileriyle sahipliğini değiştirip, kendi yakın çevresine teslim ettiği tek sesli yazılı-görsel medyanın, gazete ve televizyonların etkisizliği, aktarılan milyarların çöpe gitmesi karşısında, kısıtlı olanaklarla faaliyetini sürdüren muhalif medyaya baskılarını artırmaya yöneldi.
İktidar; RTÜK ve Basın İlan Kurumu ile kesilen para cezaları, ilan cezalarından sonuç alamayınca bu kez elektronik-dijital-internet medyasını hedefine koydu.
Kapalı rejimlerdeki ‘Devlet Medyası’ modelini esas alan, sansür-sindirmesusturma amaçlı bu düzenleme de iktidar ortaklarını kurtarmaya, koltuklarını korumaya yetmeyecektir. Gerçekler, doğrular her şekilde öğrenilecektir. Dünyanın bir köşesinde olup bitenden tüm dünyanın saniyeler içinde haberdar olduğu bir çağda tek kişinin talimatıyla yayın durdurma, haberi-bilgiyi-gerçeği engelleme, ceza ve tehditlerle korkutma gayretleri boşunadır.
3.İktidarın Hazine ve Maliye Bakanı, ‘6 ay uyuyun’ tavsiyesinde bulunurken, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) Ticaret Sicili İstatistiklerine dayalı açılan-kapanan şirketler verisi, reel sektörün ağır bir krizle karşı karşıya olduğunu, icra, iflas ve şirket kapanmalarının vahim şekilde arttığını, ekonomik yıkım ve işsizliğin hızlanacağını ortaya koydu. Nisanda bir ayda kapanan şirket sayısı yüzde 59 artarken, geçen yıla kıyasla kapanan şirketlerdeki artış yüzde 126’ya ulaştı!
Göreve atandığında ‘Bir uyuyun altı ay sonra uyanın. Türkiye’de çok farklı noktalarda olacağız” diyerek adeta kendisi uyurcasına ekonomide olanları sadece seyreden Hazine ve Maliye Bakanı, gayri ciddi söylemleriyle ve altı ayda ekonomiyi içine sürükledikleri felaketle beceriksizliğini tescil etti.
TOBB’un açıkladığı açılan-kapanan şirket istatistikleriyle ilgili nisan ayı rakamları, şirketlerin art arda kapandığını, bankaların kredi alacaklarını tahsil edemediğini, kapanan şirketlerde çalışan binlerce kişinin işsizler arasına katıldığını ortaya koydu. Nisan ayında kapanan şirket sayısı 2 bin 162'ye yükseldi. Bu rakam mart ayına göre kapanan şirketlerde yüzde 59 artış olduğunu gösteriyor. Geçen yılın nisan ayından bu yana bir yılda kapanan şirket sayısındaki yıllık artış ise yüzde 125,9’a yükseldi. Yılbaşından bu yana dört ayda kapanan şirketlerin toplam sayısı ticaret sicili kayıtlarına göre 5361 olurken, Ocak-Nisan döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla kapanan şirketlerdeki artış yüzde 45,7 düzeyinde gerçekleşti. Nisan ayında yeni kurulan şirket sayısı önceki aya göre yüzde 3,9, Ocak-Nisan döneminde dört ayda yüzde 6,9 azalırken, geçen yılın aynı ayına göre yeni kurulan şirketlerdeki artış oranı kapanan şirketlerin beşte biri düzeyinde ve yüzde 25,5!
Sadece ocak-nisan döneminde kapanan 5361 şirketi esas alıp, her şirkette ortalama 10 kişi çalıştığını varsaydığımızda; dört ayda 50 binden fazla kişinin işsiz kaldığını, işini kaybettiği öngörebiliriz.
Kapanan şirket sayısının gerçekte çok daha fazla olduğunu, kamuoyunda ve reel kesimde ‘zombi şirketler’ olarak nitelendirilen, görünüşte faal ancak gerçekte ayakta kalma olanağını yitirmiş, ödemelerini yapamayan çok sayıda işletmenin yakında tümüyle çökmesiyle tablonun daha vahim bir hal alacağını ifade etmek isterim. Konkordato olanağını fırsat olarak kullanmaya ve bu yolla ayakta kalmaya çalışan bu tür şirketlerin batışıyla beraber bunlardan alacaklı olan, mal vermiş olan, çek-senedini tahsil edemeyen çok sayıda şirket zincirleme şekilde batağa sürüklenecektir.
Reel sektörün, sanayi-ticaret kesiminin en büyük çatı örgütü TOBB’un yayınladığı bu veriler, başta KOBİ’ler olmak üzere ülke ekonomisini ayakta tutan orta direk kuruluşların, işletmelerin çok ciddi bir yıkımla karşı karşıya olduklarını, yükselen enflasyon ve değersizleşen TL ile sermayelerinin, öz kaynaklarının eridiğini, kredi borçlarını ödeyemez konuma geldiklerini gösteriyor.
4.İktidarın basiretsiz ekonomi politikalarıyla ülke ekonomisi hızla döviz-kur krizine, hiper enflasyon sürecine, bireysel ve kurumsal kredi borcu bataklığına sürüklenirken gerek TOBB’un gerekse Adalet Bakanlığı’nın verileri şirket kapanmaları ve iflasların, icra-haciz davalarının patlama yaptığını ortaya koyuyor. Dava dosyalarına ilişkin rakamlar, salgın sürecinde CB kararıyla durdurulan icrahaciz takipleriyle ilgili kararın sonlandırılmasıyla icra depremi başladığını gösteriyor!
2020’de başlayan COVID19 salgını sürecinde BDDK batık kredilerin, tahsili gecikmiş alacakların yasal takibe intikal süresini 90 günden 180 güne uzatmış, 6’şar aylık dönemlerle uzatılan bu uygulama geçen yılın eylül sonunda yürürlükten kaldırılmıştı.
✓ O dönemde gerçek batık kredilerin, yasal takip-icra-haciz dosyalarının bu sayede gizlendiğini, üzerinin örtüldüğünü, uygulama sona erdiğinde icrahaciz-yasal takiplerde patlama yaşanacağını öngörmüştüm.
Aynı dönemde Mart-2020’de çıkartılan CB Kararı ile de COVID-19’un yayılmasını önlemek üzere nafaka alacakları dışında tüm icra-iflas takipleri durdurulmuştu. İcra yasağı getiren CB kararının yürürlükten kaldırılmasıyla icra dairelerindeki icra-iflas takibi dosyaları ve icra davaları olağanüstü hızla artışa geçti.
Adalet Bakanlığı Ulusal Yargı Ağı Platformu (UYAP) üzerinden günlük şekilde gözlenen icra dosyalarının seyrine bakıldığında;
|
TARİH |
İCRA DOSYASI |
|
31 Aralık 2021 |
22.571.000 |
|
24 Mayıs 2022 |
23.497.126 |
24 Mayıs’a kadar olan 5 ayda yeni açılan icra takibi ve davası dosyalarının yaklaşık 1 milyon arttığını gösteriyor.
Geçen yılın eylül ayından itibaren nas ve inat uğruna devreye sokulan faiz indirimi süreciyle, kurda ve enflasyonda yaşanan olağanüstü yükselişler şirketlerin nakit dengesini altüst etmesinin ötesinde sermayelerini de sıfırladı. Beş ayda yaklaşık 1 milyon artan icra davaları ve dosyaları, iyice kötüleşen ekonomik koşullar, ağırlaşan enflasyon ve kur yükü, sözde faiz indirimi politikasına rağmen yüzde 30-40 arasına yükselen ticari kredi faizleriyle yılın ikinci yarısında muhtemelen üçe, dörde katlanacak.
Herkese altı ay uyumalarını, uyandıklarında her şeyin düzeleceğini vadedip, altı ayda her şeyi çok daha berbat eden iktidar ve ekonomi yönetimi, ivedi olarak kapsamlı ve akılcı politikaları, vergisel ve finansal yapılandırma uygulamalarını yürürlüğe koymadığı takdirde reel sektör, sanayici, imalatçı, hizmet sektöründeki şirketlerde büyük bir yıkım felaketi yaşanacaktır. Şirket kapanmaları, iflaslar, icra-hacizlerle bu yıkımın boyutları kontrolden çıkacaktır!
5.Almanya'da hükümet; enflasyon, zamlar ve akaryakıt fiyatları karşısında vatandaşlara devletin ekonomik desteği için aylık 9 Euro’ya (153 TL) toplu taşıma, otobüs, tren, tramvaylarda geçerli biletleri satışa çıkarttı. Akaryakıt fiyatlarında vergi indirimine gidildi. Dünyada enflasyon artıyor bahanesine sığınarak her gece yeni bir zam yağmurunu yürürlüğe koyan iktidar, vatandaşa destek yerine yeni vergi artışları ve üç haneye ilerleyen enflasyonla halkı eziyor!
Almanya'da hükümet bir ay önce uygulamaya koyduğu tüm hanelere aylık 100 Euro elektrik-doğalgaz faturası desteğinin ardından 1 Haziran’dan itibaren geçerli olmak üzere, aylık 9 Euro’ya ülkenin tamamında ve tüm ulaşım araçlarında geçerli olacak ulaşım kartlarını satışa çıkarttı. Daha ilk günden milyonlarca kişinin satın aldığı biletlerle Alman Demiryollarının ve toplu ulaşım, şehirlerarası ulaşım şirketlerinin sistemleri kilitlendi. Mevcut güncel kurdan 153 TL’ye karşılık gelen 9 Euro’luk bu biletlerle Alman vatandaşları hem şehir içi metro, tramvay, otobüslerden, hem de şehirlerarası ulaşımlarında hızlı tren dışında tüm demiryolu ulaşımından yararlanacak. Toplu ulaşımı ve şehirler arası demiryolu ulaşımını teşvik etmek, akaryakıt tüketimini düşürmek ve halkın ulaşım giderlerine destek sağlamak amaçlı bu biletlerle normal bilet fiyatları arasındaki fark devlet tarafından sübvanse edilecek. Bunun için de 2,5 milyar Euro tutarında bir kaynak ayrıldığı kaydedildi.
İktidarın savunduğu gibi tüm ülkelerde enflasyon, akaryakıt, gıda fiyatları artışı olsa da pek çok ülke Almanya örneğinde olduğu gibi bunun vatandaşlara yansımasını hafifletici destekler, katkılar, sübvansiyonlarla halkın sıkıntılarına çözüm üretmeye yöneliyor. Türkiye’de ise iktidarın yanış ekonomi politikaları yüzünden yaşanan enflasyon ve fiyat artışları dünya ölçeğinin 10-15 katı.
ABD’de yıllık yüzde 8,5’a, Almanya’da yüzde 7,5’a yükselen enflasyon oranları için hükümetler önlemleri peş peşe yürürlüğe koyarken, ülkemizde iktidar vatandaşı sahipsiz ve kendi başına bıraktı. Ortada doğru düzgün bir enflasyonla mücadele programı olmadığı gibi, ‘en haksız vergi ve servet transferi’ olarak nitelendirilen enflasyonun engelsiz bir şekilde yükselmesine göz yumuyor.
Hem yasasında hem de resmî web sitesinin tepesinde ‘Merkez Bankası’nın asli ve öncelikli görevi fiyat istikrarını sağlamaktır’ denilmesine karşılık Türkiye’de gerçekten bir MB’nin olup olmadığı sorgulanır hale geldi. Diğer pek çok ekonomiyle ilgili kurum ve kuruluş da işlevsizleştirildi.
Alman hükümeti, aylık 9 Euro’ya satışa sunduğu ulaşım desteği biletlerinin yanı sıra 1 Haziran’dan itibaren üç ay süreyle akaryakıt fiyatları üzerindeki vergiyi de AB yasalarının elverdiği en alt düzeye indirerek, akaryakıt fiyatını ucuzlatma kararı aldı. Bu kararla benzin ve motorinin litresinin 30 cente kadar ucuzlaması öngörülüyor. Bu oldukça yüksek bir indirim.
Akaryakıttaki vergi indirimiyle 3,1 milyar Euro vergi kaybını üstlenen Alman hükümetinin vatandaşları rahatlatma, ulaşımı, nakliyeciliği ucuzlatarak gıda fiyatlarını ve enflasyonu aşağı çekme önlemlerine karşılık Türkiye’de iktidar, her gece resmî gazetede yeni bir vergi artışı ya da zam yürürlüğe koyuyor. Elektrik zamları sonrası faturalardaki TRT payını kaldırıp, pansuman tedbirlerle komik bir indirimi destek diye pazarlayan iktidar, geçen hafta bilgisayar, cep telefonu, tablet bilgisayar vb. elektronik cihazlardaki TRT bandrol payı vergilerini yüzde 60-100 arasında artırdı.
Gıda ve temel ihtiyaç maddelerinde KDV’yi yüzde 1’e indirip hemen ardından buğdaya, una, şekere yüzde 30-40 arasında zam yaptılar. Akaryakıt fiyatının, büyük kısmını oluşturan ÖTV’de indirime gitmeksizin her gece yarısı tüm akaryakıt ürünlerine zam yapılıyor. Rize-Artvin havaalanı açılışında uçakların boş uçmasına tepki gösterip alay edercesine ‘uçağa binin’ çağrısı yapan CB Erdoğan, akaryakıt zamları ve kur artışları sonrası bilet fiyatlarının ne olduğundan habersiz. Türkiye’de şehirlerarası otobüs biletleri ile uçak biletlerinin fiyatları adeta yarışıyor. Şehir içi toplu ulaşım ve taksi ücretleri kat kat arttı. İnsanlar sevdikleriyle kavuşamaz hale geldi.
Alkollü içki ve tütün mamullerinin ÖTV’si yılbaşında yüzde 40-50 arasında artırılırken, beş ay geçmeden geçen hafta yeni bir ÖTV artışı daha CB Erdoğan kararıyla yürürlüğe konuldu.
Giderek yaşam tarzına müdahaleye ve ilan edilmemiş bir yasağa dönüşen bu zam ve vergi artışları sonrasında, turizm tesislerinde ‘her şey dahil’ uygulamasında işletmeciler altından kalkılamayacak gıda ve içki maliyetleriyle karşı karşıya kalacak. Erken rezervasyonlar ve paket tur satışları nedeniyle bu artışları fiyatına yansıtamayacak pek çok işletme ya darboğaza girecek ya sahte içki ve kalitesiz gıdaya yönelecek ya da yüklü zararlarla karşı karşıya kalarak faaliyetini sürdüremez konuma gelecek.
Sadece turizm tesisleri değil kentlerdeki restoran, lokanta, eğlence yerleri vb. işletmeler de kapısına kilit vurmak zorunda kalacak.
İktidarın örtülü siyasi zihniyetle devreye koyduğu bu zam ve vergi artışları yasa dışılığı, kaçakçılığı artıracağı gibi ÖTV vergi gelirinin artırılması amacını da boşa çıkartacak.
Sosyal devlet ilkesinden hızla uzaklaşan, dar gelirli, zor durumdaki vatandaşı gözü görmeyen, milyonlarca emekliyi bayram ikramiyesinde hüsrana uğratan Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidarı, tam aksine bütçe kaynaklarını milyarlarca lirayı faize ve iktidar müteahhitlerine akıtıyor. Kur Korumalı Mevduat (KKM) sahiplerine aktarılan milyarlardan vergi alınmazken, bilgisayarda, tablette TRT bandrol vergileri yüzde 100 artırılıyor. Gençlerin bilgiye, teknolojiye, çağdaşlığa erişiminin önüne vergi engelleri diziliyor!
6.Merkez Bankası Para Politikası Kurulu politika faizini yüzde 14’te sabit tuttu. Enflasyon artışını Rusya-Ukrayna savaşına bağladı. Rusya MB’nin aldığı kararlara bakıldığında; MB bağımsızlığının önemi, siyasi müdahale ve içi boş ekonomi tezlerinin olmaması, faiz ve enflasyonda düşüşün, rublede dolara karşı rekor değer artışının sağlanması, Putin’in işi ehline bırakarak, süresi MB Başkanının görevini beş yıl daha uzatması, zihniyet, basiret ve yönetimde liyakat farkını ortaya koyuyor.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun (MB-PPK) 26 Mayıs’taki beşinci toplantısında politika faizi yüzde 14 oranında sabit tutuldu. Nisanda yüzde 70’e dayanan ve bu ayın verileri açıklandığında üç haneye ilerleyişi hızlanacak enflasyonu görmezden gelen PPK, ‘liralaşma’ komedisini sürdürerek son bir haftada yükselen döviz kurlarını, TL’deki ağır değer kayıplarını umursamadığını gösterdi. Bu kararla MBPPK’nın, kurulda görevli akademik unvanlı üyelerin tek kaygılarının CB Erdoğan’ın ‘faiz sebep, enflasyon sonuç’ talimatına bağlılık olduğu açığa çıktı.
Göreve geldikten sonra başkanlık ettiği PPK toplantılarından sonra enflasyonun üzerinde politika faizi uygulamasının süreceğini sürekli yineleyen Başkan Şahap Kavcıoğlu, geçen yılın ağustos ayında tüketici enflasyonu yüzde 19’a gelip aynı düzeydeki MB politika faizine ulaşınca bu kez politika faizinde tüketici enflasyonunun değil, çekirdek enflasyonun baz alınacağını açıkladı. O dönemde, çekirdek enflasyon yüzde 17 dolayındaydı ve yüzde 19 oranındaki politika faizinin iki puan altındaydı.
CB Erdoğan’ın ‘faiz sebep enflasyon neticedir’ çıkışını yapmasının ardından ise MB politika faizi için esas aldığı tüm kriterleri terk ederek ‘siyasi talimat neyse, faiz odur’ sürecine geçti. Merkez Bankalarının akılcı, gerçekçi, ekonomik ilkelerle uyumlu ve bağımsız karar alma süreçlerine ilişkin en somut örnek Rusya Merkez Bankası’nın ortaya koyduğu politikalardır.
Ukrayna'nın işgali nedeniyle yaptırımlar uygulanan Rusya Merkez Bankası 24 Şubat’ta başlayan harekât sonrası bir yandan döviz işlemlerine bazı kısıtlamalar getirirken yükselen enflasyon ve rubledeki değer kaybına karşı politika faizini tek seferde 10,5 puan birden artırarak yüzde 9,5’tan yüzde 20’ye çıkarttı. Bu karar sonrası dövize yöneliş ve enflasyon artışı duraklarken, Rus parası ruble değer ve istikrar kazanmaya başladı. Mart ve nisan aylarında aşamalı şekilde 3’er puanlık faiz indirimleriyle politika faizini yüzde 14’e çeken Rusya MB, son olarak geçen hafta MB-PPK ile aynı gün yaptığı olağanüstü para politikası kurulu toplantısında 3 puan daha indirime giderek faizi yüzde 11’e indirdi. Döviz kısıtlamalarını gevşetti. Rusya MB’nin Putin’in müdahalesi olmaksızın bağımsızlığını öne çıkartarak aldığı bu kararlarla ruble istikrarlı şekilde değerlenirken, son faiz indiriminin ardından da ABD doları karşısında yüzde 30 değer kazanarak 2018 yılından bu yana en yüksek düzeye yükseldi. Uluslararası piyasalarda da ruble, yılbaşından bu yana en yüksek performans gösteren para birimi.
Rusya MB açıklamasında zorlu dış koşulların Rusya ekonomisi üzerindeki etkisinin sürdüğü vurgulanarak, 2022 sonuna kadar yeni bir faiz indiriminin söz konusu olmayacağı duyuruldu. Böylece bir Merkez Bankası’nın yapması gereken en önemli görevlerden birisi yerine getirilerek yılsonuna kadar yatırımcıların, piyasaların önünü görmesi sağlandı. Türkiye’de ise bırakın 3-6 ay sonrasını, neredeyse bir gün sonrası öngörülemiyor. Her sabah resmî gazetede hangi CB kararının yayınlanacağı, her ay MB-PPK’dan ne karar çıkacağı tartışılıyor.
Rusya MB’nin akılcı-gerçekçi ve bağımsız kararları ile rublenin dolara karşı daha değerli hale gelmesi yanında enflasyon da nisan ayındaki yüzde 17,8 düzeyinden mayısta yüzde 17,5’a indi.
MB-PPK toplantı sonrasında yaptığı açıklamada enflasyondaki yükselişi Rusya-Ukrayna savaşı, küresel emtia, gıda, enerji (petrol-doğalgaz) fiyatlarının artmasına bağlarken bizzat savaşan, yaptırımlara ve ağır parasal kısıtlamalara maruz kalan Rusya’da hem faizler hem enflasyon Türkiye’den düşük ve hem de paraları sürekli değer kazanıyor.
Aynı şekilde savaşın diğer tarafı Ukrayna’da da son 10 yılın rekoru olarak nitelendirilen enflasyon nisanda yıllık yüzde 13,7, mayıs ayında yıllık yüzde 16,4 oldu.
Şayet MB-PPK’nın savunduğu gibi Türkiye’de enflasyon artışının, ekonomideki artan sıkıntıların ana nedeni Rusya-Ukrayna savaşı ise savaşan ülkelerin ekonomik göstergeleri her alanda Türkiye’den kat kat daha iyi durumda. Sanki savaş Türkiye’de gibi bir ağır kriz, kur, enflasyon, faiz tablosuyla karşı karşıyayız.
Bunun da nedeni CB Erdoğan’ın kendisini ekonomist ilan edip, bağımsızlığını yok sayıp MB’yi de yönetmeye kalkması. Siyasi talimatlarla faizleri tek başına belirlemek istemesi. Putin, savaş koşullarında bile MB’ye müdahale etmediği gibi, bankanın bağımsızlığına ve aldığı kararlara onay ve destek veriyor. Nisan ayında beş yıllık görev süresi dolan Rusya MB Başkanı Elvira Nabiullina'yı ‘laf dinlemiyor’ diyerek değiştirmeye kalkışmadan tam aksine beş yıl daha görev süresini uzatan kararnameyi imzalayıp, parlamentoya göndererek yürürlüğe koydu.
MB-PPK açıklamasında ‘küresel barış sağlanınca enflasyon da düşmeye başlayacak’ ifadesine yer veriliyor. Diğer deyişle MB ve ekonomi yönetimi enflasyon karşısında bir şey yapmaksızın savaşın sona ermesini bekleyeceğini söylüyor.
Böylesi bir gerekçe ve aymazlık hangi ülkenin Merkez Bankası tarafından sergilenebilir?
Beş aydan bu yana yüzde 14’te sabitlenen politika faizi ile enflasyon arasında 50 puanı aşan negatif reel faiz nedeniyle, bankaların ticari kredi faizleri yüzde 30-40 arasına yükseldi.
Önceki metinlere benzer şekilde ‘liralaşma ve makro ihtiyati tedbirler’ konusunda çalışıldığının vurgulanması, döviz mevduatlarında çözülme beklentisinin, enflasyona endeksli yeni enstrüman hazırlıklarının gündeme getirilmesi, Kur Korumalı Mevduat (KKM) türünden yeni ‘finansal icatlar’ düşünüldüğünün işareti. Diğer yandan PPK toplantı metninde, yıllardır rutin şekilde yer alan yüzde 5 oranındaki enflasyon hedefinin yinelenmesi de başlı başına ekonomik mizah. Eylül ayında faiz indirimi başladığında dolar/TL 8,5 lira, enflasyon yüzde 18, kredi risk pirimi (CDS) primi 340 puandaydı. Faizlerin dört ayda yüzde 19’dan yüzde 14’e indirilmesiyle başlayan süreçte MB ve ekonomi yönetimi kurlar, banka kredi faizleri, enflasyon vb. tüm alanlardaki kontrolünü yitirdi. Kontrol edebildikleri tek şey her ay CB talimatıyla sabit tuttukları politika faizi! Kurlar, mayıs ayında yükselişe geçerken dolar/TL 16,50’nin Euro/TL 17 liranın üzerine doğru ilerliyor. Türkiye’nin CDS primi 730’a, enflasyon yüzde 70’e tırmandı. MB rezervleri swaplar hariç eksi 55 milyar dolara indi.
MB-PPK’nın aldığı karar ve yaptığı açıklama gösteriyor ki, halk ve ülke ekonomisi kaderine terk edilmiş, enflasyonla mücadelede teslim bayrağı çekilmiş! Üstelik açıklama metninde ‘ekonomik temellerden uzak fiyatlama oluşumlarının etkisi’ ifadesiyle halk, esnaf, işletmeler suçlanıyor. MB ve ekonomi yönetiminin hataları reddediliyor. Ülke ekonomisi ve vatandaşlar başının çaresine bakma noktasına getirilirken yabancılar ise yılbaşından bu yana 13 milyar doların üzerinde varlıklarını alıp Türkiye’den çıkmışlar. Daha doğrusu KAÇMIŞLAR!
7.İktidar içeride kaynak yaratamadığı gibi dışarıdan da kaynak bulamayınca borçlanmaya hız verdi. Ayrıca hızla tükenen bütçe kaynakları ve hazinenin boşalan kasası karşısında şimdi de ‘Süper Bono’ hazırlıklarını hızlandırdı. İktidar hazineyi çökertip, ekonomik felakete yol açacak bu yanlıştan derhal dönmelidir!
Döviz kurlarındaki yükseliş Kur Korumalı Mevduatın (KKM) cazibesini düşürürken, döviz talebini de yeniden tetikledi. Vadesi dolup KKM’den çözülecek mevduatların yeniden döviz yönelmesi eğilimi gözlenirken iktidar ise yeni bir icatla para bulmayı hedefliyor. Son bir haftadan bu yana iktidar medyasında yaygın şekilde yer alan ‘Süper bono veya süper tahvil’ hazırlığıyla ilgili haberler enflasyon korumalı bu kâğıtların iktidarın son çaresi olacağını düşündürüyor. Normal zamanında yapılırsa seçimlere bir yıl kaldığı düşünüldüğünde bu kâğıtların talep görmesi için bir yıl veya daha az vadeli bono olarak ihracı gerekir. Bir yıldan uzun vadeli ve tahvil olarak yapılacak ihraçlara ise mevcut ekonomik koşullarda fazla talep olmayacağını öngörüyorum. En az bir yıl vadeli ihraç edilecek süper bonolara enflasyon oranının en az 10 puan üzerinde vergisiz getiri garantisi verileceği vurgulanırken bu getirinin gerçekleşen enflasyona mı hedeflenen enflasyona mı endeksli olacağı belirsiz. Şu anda yüzde 70 düzeyinden enflasyon üzerine 10 puan ilavesiyle ödenecek getiri için faizin yüzde 80 olarak belirlenmesi gerekiyor.
Şayet bugünden ihraç edilecek bir yıl vadeli bonolara gelecek yılın haziranında gerçekleşecek enflasyonun üzerine 10 puan ilavesiyle ödeme yapılacaksa o zaman TÜİK devreye girecek demektir. Önümüzdeki aylarda üç haneye yükselecek enflasyona karşılık, gelecek yılın haziranında mevcut tahminlere göre yüzde 30 düzeyinde olması beklenen enflasyona endeksli getiri TL mevduat sahiplerinin parasının pula dönüşmesini getirecek.
Şayet iktidar hedeflenen enflasyona endeksli bono ihracına giderse bu kez de bugüne kadar hep düşük ilan edilip tutmayan, ciddi sapmalar gösteren hedef enflasyona kimin güvenerek bu bonoları alacağı sorusu akla geliyor. Kaldı ki hazine şu anda bile borçlanma ihalelerinde enflasyona endeksli tahvil ihraç ediyor. Enflasyon sürekli yükseldiği için de bu tahvillerin ödeme vadesi geldiğinde hazine çok yüklü faizler ödemek zorunda kalacak.
Bir başka çelişkili boyut ise bugüne kadar ‘faiz sebep, enflasyon sonuç’ teziyle faizi düşüren, enflasyonun 53 puan altında negatif reel faiz uygulayarak, kredi faizlerini ve enflasyonu patlatan iktidar, şimdi enflasyonun en az 10 puan üzerinde reel faizli bono ya da tahvil satarak, para bulmaya yönelirse hem CB Erdoğan’ın tezini hem de bugüne kadar uyguladığı faiz indirimi politikalarını ret ve inkâr etmiş olur. Ayrıca bugüne kadar uyguladığı politikaların tam tersine dönüşle yapılanların tümünün yanlışlığını kabullenmiş olur. CB Erdoğan’ın kendisine, ekonomistliğine ve enflasyon-faiz tezine siyasi olarak da ağır hasar verecek bu süper bono ya da süper tahvile onay vereceğini sanmıyorum.
Adı ister süper bono ister süper tahvil isterse enflasyon korumalı mevduat, enflasyon korumalı menkul kıymet olsun hepsinin ortak paydası bu kağıtlara enflasyonun çok üzerinde süper faiz verilmesidir.
Kaldı ki süreç sadece yeni icat enflasyonun üzerinde süper faizli bono-tahvil ihraç etmekle, vadeli mevduat hesabı açtırmakla bitmiyor. Şayet gerçekleşirse, bu ürünlere uygulanacak süper faiz, otomatik şekilde diğer tüm faizleri de yukarıya çekecek. Emlak piyasasını, konut fiyatlarını, döviz kurlarını ve borsayı da vurarak, bir tarafı toparlamak isteyen iktidarın karşısına birden fazla alanda ekonomik deprem çıkartacak. İktidarın hazırlık yaptığı süper faizli bono veya tahvilin ihraç tutarının ne kadar olacağı, bankalarda açılacak hesaplara da uygulanacaksa ne kadar vadede ne kadar faiz ödeneceği de önemli.
Öne sürüldüğü gibi enflasyonun üzerine 10 puan ilaveli faiz verilirse bu kez TL’sini korumak isteyenlerden talep patlaması gelir ve çok talep olunca da faiz düşer. Süper faizin bir anlamı kalmadığı gibi herkes zarar eder. Süper faizli bonolar 1994 krizinde dönemin Başbakanı Tansu Çiller tarafından piyasaya sürülmüştü.
Yüzde 80-90 düzeyindeki hazine borçlanma faizlerini düşürmek için bankalara ve piyasalara baskı uygulayan Çiller, hazinenin borçlanma ihalelerini iptal ederek bankaların kendi istediği faiz düzeyine inmesini zorladı. Ancak bankalar o dönemde yıllık yüzde 117 oranındaki üç haneli enflasyon karşısında kendilerine dikte edilen enflasyonun altında negatif faizlerle hazineye borç vermeye yanaşmadı ve borçlanma ihalelerine katılmadı. Hazine zoraki düşük faizle kaynak bulamayıp tıkanmaya başlayınca, 5 Nisan Kararları çerçevesinde süper faizli bonolarla borçlanmak zorunda kaldı. Çiller, yüzde 80-90 faizi vermemek, düşürmek isterken, 1994 mayısında ihraç edilen bu bonolarla üç aylık yüzde 50 net, yıllık yüzde 200 ve bileşik olarak da yıllık yüzde 405 oranında faizle borçlanmaya mecbur kaldı.
İnatla enflasyonun altında faiz vermek isterken enflasyonun dört katına varan faizlere mecbur kalınarak alınan borçlar hazineye yıkıldı. Kapışılan süper faizli vergisiz bu bonolarla 5 Nisan zenginleri yaratıldı!
İktidar, süper faizli bonolarla kaynak toplama yoluna giderse, KKM’den sonra hazineyi iflasa sürükleyecek ikinci bir kapıyı açmış olur. Yüzde 14 inadıyla enflasyonun 53 puan altında sabitlenen politika faizine rağmen, hazine haftalık borçlanma ihalelerinde yüzde 27 oranında faizle borçlanabildi. Şayet ‘enflasyona endeksli ya da enflasyon korumalı süper faizli bono’ icadı piyasaya sürülürse hazinenin borçlanma faizi yüzde 70-80’ler düzeyine fırlar. Nesiller boyu altından kalkılamayacak bir borç ve faiz yükü hazinenin, ülkenin, halkın sırtına bindirilir.
8.Tarım Bakanı yeterli şeker stokunun olduğunu, şeker konusunda ‘algı operasyonu’ yapıldığını ilan ettikten bir ay sonra, Ticaret Bakanlığı 400 bin ton şeker ithalatına kapı açtı. Şeker ithalatıyla; yerli pancar üreticisine üvey evlat muamelesi yapan, pancar üretimine kota getirerek kısıtlayan, şeker fabrikalarını özelleştirip satan bu iktidar, pancar üreticisinden esirgediği 350 milyon doları (5,7 milyar TL) yabancı pancar ve şeker üreticilerine ödeyecek!
Et, canlı hayvan, buğday, hububat, ayçiçek yağından sonra Türkiye’nin önde gelen üreticilerden birisi olduğu şekerde de ithalat kapısı açıldı. Ticaret Bakanlığının geçen hafta yayınladığı kararla 400 bin tona kadar şeker kamışı veya pancar şekeri ithalatına izin verildi. Yapılacak ithalatta gümrük vergisi ve tüm ek mali yükümlülükler sıfırlandı. İthalatçılar getirecekleri binlerce ton şeker için hiçbir şekilde vergi ya da ek ödemede bulunmayacak. Oysa daha geçen ay 16 Nisan’da Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi, başta ayçiçek yağı ve şeker olmak üzere gıda arzı konusunda hiçbir sıkıntı olmadığını, zam fırsatçılarının ‘algı operasyonu’ yürüttüklerini öne sürerek şekerde Türkiye’nin kendine yeterli stokların bulunduğunu söylemişti. Bu ifadelerden bir ay sonra Ticaret Bakanlığının 400 bin ton şeker ithalatına kapı açması iktidarın ve atanmış bakanların birbirinden habersiz olduğunu, en kritik ve hayati konularda bile gerçek durumun ne olduğunun farkında olmadıklarını somutlaştırıyor.
Şekerde yeterli stok varsa bir ayda nasıl oldu da ithalat mecburiyeti noktasına gelindi? Şayet bakan ne kadar sürelik şeker ya da ayçiçek yağı, buğday veya un stoku olduğundan habersiz ise o makamda niye duruyor? Şekerde yeterli stok olduğunu ilan edip, bunun tersini söyleyenleri ‘fırsatçı, algı operasyonu’ diye suçlayan bir Bakan, bir ay sonra yeterli şeker stoku olmadığı için 400 bin ton şeker ithal ediyorsa o görevden istifa etmelidir!
Et, buğday, hububat ürünleri, ayçiçek yağı, saman, canlı hayvan vb. ithalatlara ödenen milyar dolarlardan sonra Türkiye’nin en önemli üreticilerden birisi olduğu şekerde de ithalatçı durumuna gelmesi iktidarın yıllardır tarım ve hayvancılığa destekleri en alt düzeye indirerek uyguladığı yanlış ve öngörüsüz tarım politikalarının sonucudur. Kamuya ait Türkiye Şeker Fabrikaları’nın (TÜRK ŞEKER) 25 şeker fabrikasından 14’ünü satarak özelleştiren, şeker piyasasında kamunun payını yüzde 50’nin altına düşürerek şeker fiyatlarında kontrolü kaybeden iktidar, pancar üreticisine de üretim kotasıyla sınırlama getirerek pancar ekilen arazilerin önemli kısmının boş ve atıl kalmasına, ekim yapılmamasına bilinçli uyguladığı politikalarla zemin hazırladı. On binlerce pancar üreticisinin gelir kapısı olan pancar ekimini ve üretimini kısıtlayan AK Parti hükümetleri, yıllardır pancar şekeri yerine obezitenin besleyicisi, GDO’lu mısır ithalatına, bu yolla nişasta bazlı şekerin yayılmasına izin ve destek verdi. İktidara yakın kişilere ve şirketlere satılarak özelleştirilen şeker fabrikalarının insafına terk edilen pancar üreticileri, ‘sözleşmeli üreticilik’ zorunluluğuyla emeklerinin karşılığını alamaz konuma getirilerek, üretimden koparıldı, uzaklaştırıldı. Cumhuriyetin kurucularının ülkenin dört bir yanında öncelikle çimento, şeker, tekstil fabrikaları, demir-çelik tesisleri, buğday siloları kurarak başlattıkları kalkınma ve kendi kendine yeterlilik politikalarını önemsizleştirmeye çalışan AK Parti hükümetlerinin yaptığı yasa değişiklikleriyle tarımda çöküşün temel taşları döşendi. Özelleştirilen şeker fabrikalarının geniş arazileri imara-ranta açılarak bu fabrikaları alanlara ödediklerinin kat kat fazlası kazandırıldı.
Fas, Cezayir, Mısır gibi ülkelerden ithal edilmesi planlanan 400 bin ton şeker için uluslararası piyasaya çıkılacağı haberinin ardından fiyatların yükselişe geçtiği kaydediliyor. Dünya gıda piyasasında, şeker borsalarında kıtlık endişesi, RusyaUkrayna savaşı vb. nedenlerle fiyatlar sürekli şekilde yükseliyor. Şu anda dünya emtia borsalarında şekerin tonu 550 dolardan işlem görüyor. Nakliye ve lojistik giderleriyle birlikte ton başına gümrüksüz-vergisiz ithal maliyetinin en az 750-800 dolar (13 bin 200 TL) tutarında olması söz konusu. Bu fiyatlarla 400 bin ton şeker ithalatına ödenecek para en az 320-350 milyon dolar (5 milyar 775 milyon TL) olacak.
Türkiye’nin 400 bin tonluk taleple piyasaya girmesi dünya şeker borsalarında fiyatları yukarı çekecek ve ödenecek tutarı da artıracaktır.
İç pazarda ise yerli şekerin ton fiyatının talebin yüksekliği, stokların yetersizliğinden ötürü son günlerde 20 bin TL ve üzerine çıktığı kaydediliyor. Üstte asgarisini belirttiğim şeker ithalatına ödenecek 5,7 milyar TL, yerli pancar üreticisinin desteklenmesi, pancar ekim kotalarının ve şeker üretiminin artırılması, üreticiye mazot-tohum-gübre vb. sübvansiyonlar için kullanılsa ve pancar alım fiyatı daha gerçekçi belirlenerek üretici teşvik edilseydi, bu para yabancı üreticinin değil, yerli üreticinin cebine gidecekti. Üreticiye sağlanacak ilave 5,7 milyarlık destekle şeker üretimi artırılacak, Türkiye ithalat değil şeker ihracatı yapacaktı. Yılsonuna kadar şeker ithalatına kontenjan tanınması, olası kur artışlarıyla ithal şekerin maliyetinin yükselmesini beraberinde getirecek. Buğday ithalatında hızla yükselen ton fiyatları nedeniyle Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) açtığı ihalelerde ilan ettiği buğday miktarını düşürmek zorunda kaldı ya da gelen yüksek fiyat teklifleri üzerine ihaleler iptal edildi.
Dünya şeker piyasalarında ve borsalarında da hızla artan taleple yükselen fiyatlar, yapılacak 400 bin tonluk ithalatta da maliyetin beklenenin üstüne çıkmasına neden olabilir. İthal şekerdeki maliyet artışları otomatik olarak içeride tatlı mamullerinin, şekerli gıda maddelerinin fiyatlarında artışlara yol açarak enflasyonu da yukarı çekecektir.
9.ABD’nin eski Moskova Büyükelçisi ve eski Dışişleri Bakanının yaptığı açıklamalar, Rusya-Ukrayna savaşının altyapısının ABD tarafından planlı bir şekilde hazırlandığını, NATO’ya üyelik konusunda ABD yönetiminin Ukrayna’ya yalan söylediğini gösterdi. Rusya, Ukrayna’nın doğusunda Donetsk, Luhansk, Donbas ile Karadeniz kıyısındaki Mariupol’de kontrolü büyük ölçüde ele geçirdi.
24 Mayıs’ta dördüncü ayını dolduran Rusya-Ukrayna savaşında Rus ordusu, Doğu Ukrayna’da Donetsk-Luhansk-Donbas bölgesinde kontrolü büyük ölçüde ele geçirdi. Karadeniz kıyısındaki Mariupol de tamamıyla Rus güçlerinin kontrolüne girdi. Özellikle daha önce özerklik ilan ederek kendi yönetimlerini kuran ve Rusya’ya katılmak için referandum girişimleri başlatan Donetsk-Donbas-Luhansk bölgelerindeki Ukrayna güçlerinin, Rus ordusunun kontrolü ele geçirmesi ardından ülkenin diğer bölgeleriyle bağlantılarının koptuğu, silah, gıda ve lojistik desteği alamadıkları için topluca teslim olmalarının beklendiği öne sürülüyor.
Rusya, Ukrayna harekâtını başlatmadan hemen önce Donbas-Luhansk-Donetsk özerk cumhuriyetlerini tanıdığını açıklamıştı. Bu üç bölgenin yerel yönetimleri ve parlamentoları da Rusya ile ticari ve askeri iş birliği anlaşmalarını onaylamıştı. ABD ve AB’nin Ukrayna’nın NATO üyeliğinde ısrar etmeleri, Rusya’nın yazılı güvenlik taahhüdü talebini reddetmeleri ardından Rusya, başlangıçta sadece Doğu Ukrayna’da Rus kökenli ve Rusya yanlılarının yoğunlukta olduğu üç bölge için planladığı harekâtı genişleterek Ukrayna’yı işgale dönüştürdü.
Ancak batılı ülkelerin silah ve özellikle tanksavar, füze ve roket desteğiyle ilerlemekte zorluk çeken Rus ordusu zayiatları artınca başkent Kiev’e girme planından vazgeçti. Kiev’i uzaktan füze ve roketlerle vurmaya devam ederken harekâtın ağırlığı da başlangıçtaki ana hedef olan Doğu Ukrayna’ya ve Ukrayna’nın Karadeniz’le bağlantısını kesmek üzere kıyı kentlerine yöneldi. Doğuda ve liman kenti Mariupol’de kontrolü büyük ölçüde sağlayan Rusya’nın bu kez diğer liman kenti Odessa’ya yöneleceğini gösteriyor. Rusya’nın doğuda kontrolü altına aldığı bölgelerde Rusya pasaportu ve kimliği dağıtmaya başladığı yönündeki bilgiler artarken, sonrasında düzenlenecek referandumla bu bölgelerin ilhak edilmesi bekleniyor.
En başta savaş aşamasına gelinmeden sürdürülen müzakerelerde ABD-AB ve NATO’nun Rusya’nın; Ukrayna’nın NATO üyeliğine alınmaması, Avusturya-İsviçre benzeri tarafsız ülke statüsünde olması, silahlanmasının durdurulması vb. tüm taleplerini, önerilerini reddetmeleri, Ukrayna’yı NATO üyeliği vaadiyle Rusya ile müzakereye girmeme konusunda teşvik etmeleri, dördüncü ayına giren savaşa zemin hazırladı. Geçen hafta iki ABD’li üst düzey ismin yaptığı açıklamalar, Ukrayna’nın bilinçli bir şekilde ABD tarafından cesaretlendirilerek Rusya ile savaşa itildiğini ortaya çıkarttı. ABD’nin eski Moskova Büyükelçisi Michael McFaul, Uluslararası Munk Münazaraları Konferansı’nın Mayıs oturumunda yaptığı konuşmada, ABD yönetiminin Ukrayna’yı Rusya’nın önüne sürdüğünü belirterek; “NATO’ya üye olabileceği konusunda Ukrayna’ya yalan söyledik. Evet, ne yapalım ki gerçek dünya böyle.” dedi.
Ukrayna’nın NATO üyeliğinin tartışıldığı oturumda bazı konuşmacılar Ukrayna’nın NATO üyeliğinin Rusya için açık bir tehdit olduğunu, bunun hangi noktaya varacağının göz ardı edildiğini, ABD’nin geçen yıl ısrarla Ukrayna’nın NATO üyeliğini savunarak Avrupa’yı da peşine taktığını ifade ettiler. Bu ifadeler üzerine söz alan eski Moskova
Büyükelçisi Michael McFaul’ün ‘Buna cidden inandınız mı?’ sorusuna, Harvard Üniversitesi Siyasal Bilimler Profesörü Stephen Walt, ‘Yani diplomatlarımız yalan mı söylüyor. Ukrayna’nın NATO’ya üye olabileceği konusunda dünyaya yalan mı söyledik? Bir de şimdi Rusların bize güvenmesini mi bekliyoruz’ sorusuyla karşılık verdi. Büyükelçi McFaul ise ‘Evet, Ukrayna’ya yalan söyledik. Gerçek dünya böyle’ yanıtını verdi. Bu tartışma ve Ukrayna’ya NATO üyeliği vaadinin Rusya ile savaşa zemin hazırlamak için söylenmiş bir yalan olduğunun doğrudan ABD’nin önde gelen bir diplomatı ve eski Moskova Büyükelçisi tarafından itiraf edilmesi, ABD ve dünya medyasında büyük tartışmalara yol açtı.
Ukrayna’nın savaşa sürüklenmesiyle Irak’ın 2003’te ABD-İngiltere koalisyonu tarafından işgaliyle benzerlikler kuruldu. O dönemde de ABD’nin Bağdat Büyükelçisi Saddam Hüseyin’i Kuveyt’in işgali konusunda destekleyerek cesaretlendirmiş, ardından da ABD Irak’ın elinde nükleer-biyolojik silahlar bulunduğunu, bunları kullanacağını öne sürerek bu silahları imha etmek üzere Irak’a işgal başlatmıştı.
Daha sonra Birleşmiş Milletler (BM) uzmanlarınca yapılan inceleme ve denetimler sonucunda hazırlanan raporda Irak’ın elinde böyle silahların olmadığı saptandı. Ancak Irak 19 yıldan bu yana bir savaş ülkesi görünümünde ve harap halde. Petrol zengini olmasına karşın ülkenin tahrip olmasıyla yok olan altyapısı, milyonlarca eğitimli yetişmiş insanının yitirilmesi ya da ülkeyi terk etmesiyle en az 50 yıl geriye gitti. ABD’nin hazırladığı anayasayla da etnik ve mezhep temelinde bölünmüş durumda. ABD benzer operasyonu 11 Eylül saldırıları ve El Kaide gerekçesiyle Afganistan’da gerçekleştirdi. 20 yıl ABD ve NATO işgali altında kalan Afganistan’ı bir ayda terk eden ABD, harabeye dönen ülkeyi Taliban karanlığına teslim etti. ABD’li büyükelçinin itiraf gibi açıklamaları şimdi bir başka benzer senaryonun Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı sahnelendiğini akla getiriyor. Bugüne kadar ABD ve batılı ülkelerin Rusya ile savaşı sürdürmesi için Ukrayna’ya sağladığı 7-8 milyar dolara varan mali destek ve milyarlara dolarlık-euroluk silah desteğine ilave olarak Biden yönetimi önceki hafta Ukrayna’ya 40 milyar dolarlık bir mali-askeri yardım ve borç-kredi paketini onayladı. Bu 40 milyar dolarlık ABD desteği Ukrayna’daki savaşın uzun süre devamını finanse edecek.
Eski Moskova Büyükelçisinin sözleriyle ilgili tartışmalar sürerken bir başka çarpıcı açıklama ise Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşan ABD’nin eski ve deneyimli Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dan geldi. Soğuk savaşın sonlandırılmasının mimarlarından ve Sovyetler Birliği ile yumuşama müzakerelerini yürüten Kissinger konuşmasında Ukrayna’ya ‘teslim olma’ ve Rusya’nın toprak taleplerini karşılama çağrısında bulunarak şu ifadeleri kullandı: “Ukrayna, Rusya’nın şartlarını kabul etmek zorunda. Toprak verip barış yapmaları lazım. Savaş, daha korkunç bir hal almadan, Ukrayna’nın durumu kabul etmesi ve barış yapması lazım…”
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, Kissinger’ın sözlerine sert tepki gösterdi. Zelenskiy,
‘Hitler’in Çekoslovakya işgaline Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin tepkisiz kalarak Hitler’i kızdırmamayı, yatıştırmayı seçtiğini, şimdi Kissinger’in Nazilere karşı sergilenen bu tavrın Rusya ve Putin’e karşı gösterilmesini istediğini’ öne sürdü. Ardından yeniden silah desteği verilmesini isteyen Zelenskiy’in yanı sıra Ukrayna Dışişleri Bakanı sosyal medya paylaşımıyla acil silah gönderilmesi çağrısında bulundu. Altyapısı ve önde gelen şehirleri, sanayi tesisleri büyük ölçüde tahrip olan Ukrayna, şu ana kadar yaklaşık 30 bin asker, 6 bin dolayında sivil vatandaşını kaybetti. Doğu Ukrayna’daki birliklerinin tamamına yakını Rus ordusuna teslim oldu.
Ukrayna’nın yeniden imarı ve ekonomisinin ayağa kalkabilmesinin yıllar alacağı açık şekilde gözlenirken, ABD ve AB tarafından sağlanan mali desteklerin sadece küçük bir kısmının hibe, büyük bölümünün borç ve kredi olduğu dikkate alındığında, Ukrayna’nın uzun yıllar dış borçlara ve batılı ülkelere bağımlı konuma geleceğini öngörmekteyim!
10.Kuzey Suriye’ye yönelik yeni bir askeri operasyon hazırlığı, Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde yer alan tespit ve tavsiyelerle yeniden gündemde. 2019 Ekim’indeki Barış Pınarı harekâtının devamı ve tamamlanması niteliğinde olacağı kaydedilen harekât için ABD ve Rusya’dan farklı açıklamalar geldi. ABD ‘endişe’ beyan ederken Rusya Irak-Suriye Kürtleri arasında gerginlikler yaşandığını belirterek Türkiye’nin buna kayıtsız kalamayacağını ifade etti!
Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın geçen hafta yaptığı Suriye’nin kuzeyine, Fırat’ın doğusuna harekât hazırlıklarının yapıldığı, konunun Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında ele alınacağı açıklamasının ardından MGK’dan da aynı yönde tavsiye kararı alındı. Fırat’ın doğusunda PKK bağlantılı PYD-YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolündeki bölgelere yönelik harekâtın Irak’ın kuzeyinde sürdürülen Pençe-Kilit harekâtı ile paralel ve eş zamanlı yürütüleceği anlaşılıyor. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde aynı anda icra edilmesi planlanan harekâtın bu bölgeden Türkiye’ye yönelik terör saldırılarının önlenmesi, sınır boyunca güvenli-tampon bölge oluşturulması amacıyla gerçekleştirilmesi planlanıyor.
CB Erdoğan, 9 Ekim 2019’da aynı bölgeye dönük başlatılan Barış Pınarı harekâtı için yaptığı açıklamada PKK bağlantılı SDG-PYD-YPG kontrolündeki bölgede bu örgütlerin yanı sıra IŞİD’in hedef alındığını, Suriye’nin kuzeyinde 30 km. derinlik ve 454 km. genişlikte bir tampon bölge oluşturulması, bölgenin silahsızlandırılması, SDG-PYDYPG’nin Türkiye sınırının 30 km. güneyine çekilmesiyle, 3 milyon Suriyeli sığınmacının ülkelerine dönerek bu bölgeye yerleştirilmesinin hedeflendiğini ifade etmişti. TSK ve TSK destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) tarafından birlikte başlatılan harekât, ABD ve
Rusya’nın devreye girmesi, o dönemde ABD Başkanı olan Trump’ın yardımcısı Mike Pence’in Ankara ziyareti yanında CB Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmeler sonrasında varılan Ankara ve Soçi Mutabakatları ile 23 Ekim’de 14 km. derinlikte sonlandırıldı. Bölgedeki bazı yerleşimler TSK ve ABD ve Rusya SDG’nin 30 km. güneye ineceğini, ağır silahlarını teslim edeceğini garanti etti. SDG’nin çekildiği bölgelere Rus Askeri Polisi, bazı bölgelere ABD askeri yerleşerek devriye görevini üstlendi. Aradan geçen üç yıllık sürede ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlar büyük ölçüde hayata geçirilemedi. SDG ağır silahlarını bırakmadığı gibi ABD tarafından silah ve mali destek sürdürüldü. Bölgedeki karakollar ve ABD-SDG ortak üsleri artırıldı.
Rusya şu anda Ukrayna savaşına odaklandığı için bölgedeki faaliyetlerini en alt düzeye indirdi. ABD Kuzey Irak Kürtleri ile Suriye Kürtlerinin birleşmesini bir özerk devlet oluşumuna gidilmesini destekleyici hamlelere hız verdi. Rusya ise SDG-PYD ve Suriye Kürtlerinin Şam yönetimi ile anlaşmasını, ülkenin bölünmemesi, özerklik ilanı yerine Şam yönetiminin Kürtlere yerel özerklik, siyasi ve anayasal haklarını genişletecek düzenlemeler yapması yönünde girişimlerde bulunarak tarafları uzlaştırmaya çalışıyor.
ABD yönetiminin Suriye’ye uygulanan Sezar Yasası yaptırımlarından SDG kontrolündeki bölgeye yönelik yatırımları ve destekleri muaf tutma açıklaması, bu bölgedeki özerk Kürt yapılanmasının ekonomik açıdan da desteklenip güçlendirileceğini açığa çıkarttı.
Kanımca CB Erdoğan, Barış Pınarı harekatının 2019’da yarım kalan hedeflerine ulaşmasını öngören bu harekatla güneyde M4 otoyoluna kadar olan bölgeyi kontrole alacak bir operasyon düşünüyor. Şam yönetimi o dönemde de harekâtı Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğünün ihlali, Suriye topraklarının işgali olarak nitelendirip tepki göstermiş, Türkiye’yi BM’ye şikâyet etmişti. Başta Almanya olmak üzere Fransa, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Slovakya, İsveç, Finlandiya, Norveç Türkiye’nin harekâtını kınayan açıklamalar yaparak, yaptırım ve silah ambargosu kararı aldılar.
Almanya’nın kısmen gevşetmesi dışında halen devam eden bu yaptırım ve ambargolar İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği başvurusuna Türkiye’nin veto hamlesiyle tekrar gündemde. CB Erdoğan iki ülkeyi Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerine destek vermekle, silah yardımı yapmakla, Türkiye’ye ise silah ambargosu uygulamakla itham ederek bu konularda geri adım atmalarını, yazılı güvence vermelerini istiyor.
Geçen hafta iki ülke heyetleriyle Ankara’da yapılan müzakerelerden somut bir sonuç çıkmadı. Başlatılacağı açıklanan yeni harekatın zamanlaması, NATO ile ve dolaylı şekilde ABD ile yürütülen pazarlıklarda, İsveç-Finlandiya ile müzakerelerde iktidarın elini yükseltmek istediğini, pazarlık kozlarını artırmak amacında olduğunu düşündürüyor.
Ülkemizin güvenliği, sınırlarımızın terör örgütlerinden temizlenmesi amacıyla gerçekleştirileceği vurgulanan bu harekâtla ilgili olarak ABD yönetimi endişe duyduklarını açıklarken, bölgede istikrarın bozulacağını, çatışmaların artacağını, bölgedeki ABD askerlerinin risk altında olacağını açıkladı. Beyaz Saray ve ABD Dışişlerinden yapılan açıklamalarda Türkiye ile temasların sürdüğü kaydedildi.
Rusya ise ABD’nin bölgede bağımsız bir Kürt devleti oluşturmayı, Irak-Suriye Kürtlerini birleştirmeyi, Suriye’yi bölmeyi amaçlayan eylemlerini artırdığını vurgulayarak, Türkiye’nin sınırlarında yaşanan bu gelişmelere ‘kayıtsız kalamayacağını’ açıkladı. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Kürtlerle Şam yönetimi arasında diyalog kanallarını açık tuttuklarını, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygılı olunmasını istediklerini belirterek, ‘Kürtleri, ABD’nin birine bir şey vaat ettiğinde, daha sonra bu sözlerini nasıl yerine getirdiğine dair son olaylara daha yakından bakmaya teşvik ediyoruz. ABD o bölgedeki gerilimi kriz halinde tutmaya, çatışmaların tekrar başlamasını teşvik etmeye çalışıyor. Sezar Yasası yaptırımlarıyla Suriye’yi boğmaya çabalıyor’ dedi.
2019’da Türkiye’yi harekâtı durdurması için birlikte baskı altına almaya yönelen ABD ve Rusya’nın bu kez farklı yaklaşım sergilemeleri, Rusya’nın bölgedeki gelişmelere Türkiye’nin kayıtsız kalamayacağını belirterek dolaylı ifadelerle harekâta örtülü destek tavrına girmesi bu açıdan önemli.
Rusya muhtemelen harekatın ardından ABD ile Türkiye’nin karşı karşıya geleceğini ABD’nin Suriye’deki duruma odaklanacağını öngörerek, Ukrayna’da elinin rahatlayacağını hesap ediyor.
Ayrıca Lavrov’un sözlerinde yer aldığı şekilde, ABD’ye güvenerek bağımsızlık, devlet kurma vb. hamlelerine girişen Kürtlerin, bir kez daha ABD tarafından yalnız bırakılarak gerçeği gözleriyle görmelerini, Rusya’nın önerdiği gibi Şam ile diyaloga yönelmek zorunda kalmalarını umut ediyor olabilir.
Barış Pınarı’nda olduğu gibi ABD ve AB’nin harekât konusunda Türkiye’yi baskı altına almaya, vazgeçirmeye çalışmaları, yaptırım tehdidine sarılmaları ya da bir kez daha önceki gibi harekâtı engellemek için tutmayacakları sözler vermeleri beklenebilir.
Ülkemizin ulusal güvenliği, terörün önlenmesi, sınırlarımızda tam güvenliğin sağlanması amacının dışında, iktidar şayet ABD, AB ve NATO ile pazarlığı güçlendirme amacı doğrultusunda ve tavizler elde etmek için bu harekât üzerinden bir planlama içindeyse bu yanlış olacaktır.
ABD’nin bugüne kadar tanımadığı Şam Yönetimi ve Esad ile sürpriz bir şekilde diyaloğa geçip müzakere başlatması dikkatle izlenmelidir!
Daha önce icra edilen Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı harekâtlarının 2017 anayasa referandumu, 2018 Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçimleri öncesine denk getirildiği anımsandığında, iktidarın bu harekât ile bazı siyasi sonuçlar hedeflediği de öngörülebilir. İçeride siyasi gücünü ve desteğini artırmayı, bir rüzgâr yakalamayı, hatta bu rüzgârı arkasına alarak bir erken seçime gitmeyi planladığı da düşünülebilir.
Yeni Soluk
Yorum Yap