Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 28 Ağustos 2022

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.

28 Ağustos 2022 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:

İÇ POLİTİKA

Uluslararası Medya Enformasyon Derneği (UMED) ile ortaklaşa gerçekleştirilen Dijital Terörizm Çalıştayının ilk tatbikatı hayata geçirildi. 

İktidar, kendi uyguladığı politikalarla faturasını ödeyemez hale getirdiği vatandaşın icra dosyasını kapatmayı vaat ediyor!

EKONOMİ

İç borç ana para-faiz makasındaki açılmanın geldiği noktada ülke ekonomisi her 100 liralık ana para borcuna karşılık 143 TL faiz ödüyor.

Türkiye, ABD yönetimi tarafından Rusya ile iş birliği konusunda üçüncü kez uyarıldı.

Reel kesim güven endeksi son iki yılın en dip noktasına indi. 

Merkez Bankası serbest piyasa ilkeleriyle örtüşmeyen bir tebliğle bankalara kredi faizi limiti getirdi. 

2022 yılı Nisan-Haziran dönemi ikinci çeyrek saatlik işgücü maliyetindeki artış ortalaması yüzde 56,9 oldu. 

İktidar, fındıktan sonra kuru üzüm taban fiyatında da enflasyonun ve girdi maliyetlerinin altında taban fiyatlar ilan ederek üreticiyi mağdur etti.

DIŞ POLİTİKA

İktidar, Kuzey Suriye harekâtı konusunda daha çok iç politika amaçlı bir tutum sergiliyor!

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, AB ve ABD ile giderek derinleşen vize sorununda AB’nin kasıtlı davrandığını öne sürüyor!

Uluslararası Medya Enformasyon Derneği (UMED) ile ortaklaşa gerçekleştirilen Dijital Terörizm Çalıştayının ilk tatbikatı hayata geçirildi. Toplumsal ayrışma ve çatışmaları radikal düzeylere taşımayı hedefleyen, korku ve sindirme atmosferini yaymayı amaçlayan bu yapılanmaların açığa çıkartılarak teşhir edilmesi, demokrasi ve ülkenin selameti adına elzemdir.

Daha önce Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu’nun 11 Ağustos toplantısından sonra Cumhurbaşkanı (CB) İletişim Başkanı tarafından kaleme alınarak yayınlanan bildirideki bazı noktalara dikkat çekmiştim. Ülkede provokasyon ve kaos yaratma amaçlı bazı iç ve dış saldırılar olacağını öne süren bu bildirinin ardında yatan gerçek niyeti sorgulayarak iktidarın bazı karanlık hesaplara girebileceği uyarısında bulundum. Ancak dikkatlerden kaçan bir başka organizasyonu burada ifade etmek isterim. CB-YİK toplantısının bir gün öncesinde, CB İletişim Başkanlığının ‘destek ve himayesinde’ Uluslararası Medya Enformasyon Derneği (UMED) adlı bir kuruluşla ortaklaşa düzenlenen Yeni Medya ve Dijital Terörizm Çalıştayı. Bu çalıştayın açılışını yapan CB İletişim Başkanı Fahrettin Altun konuşmasında yine Türkiye’yi hedef alan iç ve dış düşmanlarla bezeli karanlık bir atmosfer çizdi.    UMED adlı derneğin Başkanı iktidar medyasında görev yapmış bir isim ancak yönetim kurulu üyeleri kim bilinmiyor. Sayfa açılmıyor. Etkinliklerine bakıldığında 10 Ağustos’taki Dijital terörizm Çalıştayı gibi diğer etkinliklerinde hepsi iktidar destekli. Dışişleri

Bakanlığından RTÜK’e, TRT ve Kültür ve Turizm Bakanlığından Basın İlan Kurumu’na, TÜGVA’dan Bilgi Teknolojileri Kurumu’na kadar hep kamu kaynaklarından finanse edilen etkinlikler. Sahne sanatçısı Gülşen ile ilgili dört ay önce orkestra elemanıyla yaptığı bir kişisel şakalaşmanın, bir anda iktidar medyasının amiral gemisi olarak adlandırılan gazetenin internet sitesinde paylaşılarak, sosyal linçe ve toplumsal infiale dönüştürülmesiyle Dijital Terörizmin ilk uygulamalı provası hayata geçirildi. Buna benzer çok sayıda arşivlemenin toplumsal infial dozuna ve yaratılabilecek etki hesabıyla devreye sokulacağını bugünden öngörebiliriz. İktidara yakın isimler için soruşturma açmaya gerek görmeyen, ifadeye bile çağırmayan, dosya üzerinden takipsizlik kararı veren savcıların ve hakimlerin bu son olaydaki hukuk dışı tutumları hiç kimsenin yargıyasa-adalet güvencesi olmadığını, hak arama ve adalet beklemenin olanaksız hale geldiğini, hukuk devletinin en ağır şekilde tahrip edildiğini gözler önüne serdi.

Tüm bu hukuksuzluklara karşı yine anayasa, yasa, hukuk ve adalet içinde kalınarak, hukuk devleti ilkeleriyle mücadele edilerek iktidar değişikliği kaçınılmaz şekilde halkın oylarıyla gerçekleştirilecektir. İktidar değişikliğiyle birlikte yapılacak ilk iş hukuk devletini temelden tepeye tüm görkemiyle yeniden inşa etmek olacaktır.

Pandemi döneminde eve kapanan, işyeri kapanan, geliri kesilen milyonlarca haneye nakdi destek çağrılarımıza kulak tıkayan iktidar, şimdi seçime 9 ay kala kendi uyguladığı politikalarla, yüklü elektrik-doğalgaz zamlarıyla faturasını ödeyemez hale getirdiği, icralık olmasına zemin hazırladığı vatandaşın 2 bin TL’ye kadar olan icra dosyasını kapatmayı vaat ediyor!

Ağustos ayı itibarıyla icra-iflas dairelerindeki dosya sayısı 25 milyonu aştı. Ortalama her üç kişiden birisi icralık. İki yıllık salgın süresince sadece bir kez, sosyal yardım alan kayıtlı 3 milyon haneye 1000 TL, toplamda 3 milyar TL nakdi destek verildi. Vergi ve SGK borç yapılandırma yasalarında gecikme ve ceza faizlerinin silinmesi önerimiz TBMM’de reddedildi. Milyonlarca kişi ve kuruluş e-haciz uygulamasıyla karşı karşıya kaldı. Banka hesapları bloke edildi. Bu sürecin ağır bir icra-haciz fırtınasına zemin hazırlayacağı çok önceden belli olmasına karşılık, iktidar bunu da görmezlikten gelmeyi tercih etti. Bütçe kaynaklarını, kur korumalı mevduat sahiplerine tahsis ederek elde ettikleri milyarlarca liralık kur farkı ve faiz gelirini de vergiden muaf tuttu. İktidar seçime 9 ay kala milyonlarca dar gelirliyi hatırlama lütfunda bulundu. Elektrik, doğalgaz, telefon, internet faturalarını ödeyemedikleri için icraya verilen, gecikme ve ceza faizi işletilen milyonlarca vatandaşın bu dosyaları aynı zamanda modern görünümlü çek-senet mafyası, tefeci konumundaki Varlık Yönetim Şirketlerine devredilmiş durumda. İktidar, icra dosyalarını kapatmayı, dosya başına 2 bin TL’ye kadar olan icra ödemelerini üstlenmeyi, Varlık Yönetim Şirketlerine ödemeyi bütçeden yaparak icrayı silmeyi vaat ediyor. Bunun için bütçeden 30 milyar TL kaynak ayrılacak.

Öncelikle vatandaşın vergilerinden oluşan bütçeden ayrılacak parayla icra dosyalarının kapatılması, yükün yine vatandaşın sırtından karşılanması demek. Bunun da ötesinde iktidarın seçim rüşvetiyle oy kapmak üzere vatandaşa 9 milyon icralık vatandaşa lütuf gibi sunduğu bu destek paketine ayrılan 30 milyar TL’nin iki katı tutarındaki 60,6 milyar TL, 1 milyon kur korumalı mevduat sahibine5 ayda ödendi. 

Kur farkı ve faiz gelirlerine sağlanan 10,2 milyar liralık vergi muafiyeti, dövizden KKM’ye geçenlere MB tarafından yapılan en az hazine kadar kur farkı ödemesi de göz önünde tutulduğunda tutar 130-140 milyar liraya ulaşıyor. 

Bugüne kadar yoksulluğu önlemeyi değil yönetmeyi ve kitleleri muhtaç kılarak siyasi kontrolünde oy deposu olarak tutmayı tercih eden iktidar, 30 milyarlık bütçe kaynağıyla icra silme desteğini siyasi nema ve oy alma amacıyla uygulamaya hazırlanıyor. İki ay sonra yine faturasını ödeyemeyip icraya düşeceği aşikâr olan vatandaşı 2 bin TL icra parasıyla kandırıyor!

İç borç ana para-faiz makasındaki açılmanın geldiği noktada ülke ekonomisi her 100 liralık ana para borcuna karşılık 143 TL faiz ödeme mecburiyetiyle karşı karşıya bırakıldı. Dış kaynak bulamadıkça gözü kara bir şekilde ne pahasına ve hangi maliyetle olursa olsun içeriden borçlanmaya hız veren iktidar, ‘benden sonra tufan’ zihniyetiyle 85 milyonun geleceğini karartıyor!

Hazine ve Maliye Bakanlığının açıkladığı verilerle geçen yılın ağustos ayında iç borç ana para stoku 1,2 trilyon, faiz tutarı 699 milyar TL iken, 2022 Ağustos rakamlarıyla iç borç ana para tutarı 1,7 trilyona faiz ödemesi tutarı ise 2,4 trilyona yükseldi. Bir yılda iç borcun ana para tutarı 524 milyar TL artarken, faizdeki artış 1,7 trilyon TL!  Ekonomi yönetiminin ağır bir yanılgı ve öngörüsüzlükle getirdiği bu tablo şayet bir özel işletmede yaşansaydı işveren anında o muhasebeciyi ya da şirket yöneticisini kapının önüne koyardı. Ancak liyakatsiz kadrolarla devleti borca batırarak ülkenin geleceğini karartan bu yönetim her gün hatalarına yenilerini ilave ederek yaklaşan felaketin boyutlarını çok daha ileri düzeylere taşımakta sakınca görmüyor. 

Ağustos ayındaki bu vahim tablonun üç-dört ay sonra çok daha karanlık bir sürece ilerleyeceği apaçık ortada.  İç borç stokunun ve faiz yükünün bu noktaya gelmesinde en önemli etkenin kur ve enflasyondaki artış olduğu ve iktidarın bunu öngöremediği anlaşılıyor.

Yeni ekonomi modelinin en ağır hasara yol açtığı hazine borçlanmasındaki bu yıkım tablosunun ana unsuru, iktidarın faizi indirme ısrarıyla kurları ve enflasyonu bilinçli şekilde yükseltme politikasıdır. O nedenle hazineye borç verenler de değersizleştirilen TL ve akla ziyan şekilde düşürülen politika faizi yerine ya dövize ya da enflasyona endeksli olarak borç verme şartını ortaya koydu. Hazinenin iç borç stokunda döviz ve TÜFE’ye endeksli tahvillerin payının hızla artması da bunu teyit ediyor. Hazine geçen yıl faiz indirimi politikasından önce TÜFE endeksli tahvil ihraçlarında enflasyonu yüzde 15-20, döviz endeksli tahvil ihraçlarında dolar kurunu 8,50-9,20 TL üzerinden baz alıyordu. Gelinen noktada yüzde 80’e dayanan TÜFE ve 18 TL’yi aşan dolar kuru iç borç stoku içindeki TÜFE ve dövize endeksli borçlanmalardan kaynaklı tutarı adeta patlattı. 

Enflasyondaki yükseliş ve kurlardaki artış devam ettikçe iç borç stoku içinde bu iki tahvilden kaynaklı maliyet hem ana para hem faiz borcunun katlanarak artmasını beraberinde getirecek. Hazinenin 5-10 yıl vadeli bu tahvil ihraçlarının yarattığı olağanüstü maliyetler ve faiz ödemeleri, aynı hızla devam eden yeni borçlanmalar, ülke ekonomisinin gelecek 10-15 yılını bugünden ağır ipotek altına almış bulunuyor!

ABD Hazine Yönetimi, haziran ayında Türkiye’nin kara para aklama merkezi olmaması ve Rusya yaptırımlarının delinmesine olanak sağlanmaması yönünde açıklamalarda bulunmuştu. 22 Ağustos’ta ise resmi bir mektupla Türk-Amerikan Ticaret Odası ve TÜSİAD’a yaptırım kapsamındaki Rus şirketleri ve bankalarıyla iş yapılmaması konusunda doğrudan uyarılarda bulundu!

ABD ve AB ülkelerinin Ukrayna işgali nedeniyle Rusya’ya karşı uyguladığı yaptırımlara katılmayarak tarafsızlık politikasını sürdüren Türkiye, ABD yönetimi tarafından Rusya ile iş birliği konusunda üçüncü kez uyarıldı.

22 Ağustos’ta ABD’li Bakan Yardımcısı Türkiye’de faaliyet gösteren Türk-Amerikan

Ticaret Odası (TABA-AmCham) yönetimiyle, Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği’ne resmi bir mektup göndererek doğrudan iş insanlarını hedef alıp, örtülü tehdit ve uyarılarda bulundu. Daha önce ABD medyasına sızdırılan mektup ABD’nin önde gelen gazete ve televizyonlarında yayınlandı. Ardından TÜSİAD yazılı bir açıklama yaparak kendilerine gönderilen mektubu teyit etti ve mektubun örneğinin Dışişleri Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı’na iletildiğini duyurdu. Mektupta, Rusya’ya 30 ülkenin yaptırım uyguladığı anımsatıldıktan sonra Rusya’nın bu yaptırımları Türkiye üzerinden delmek istediği öne sürülerek; “ABD tarafından yaptırım uygulanan kişilere maddi destek sağlayan kişi ve kuruluşlar, yaptırım riski altındadır. Türkiye bankaları, yaptırım uygulanan Rusya bankalarıyla, aynen ABD bankalarıyla olduğu gibi ilişki kuramazlar” uyarısı dile getiriliyor.

Devletler arası resmi diplomasi teamülleri uyarınca Türk iş dünyasına uyarı ve tehdit içeren bu mektuba öncelikle Dışişleri Bakanlığı’nın ve muadil olarak da Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın resmi açıklamayla yanıt vermesi gerekiyordu. İktidar önce sessiz kalmayı tercih etti. Sonrasında iş insanı örgütleri, taşıma şirketleri, ihracatçı birlikleri, bazı banka yöneticileri Türk şirketlerine-bankalarına karşı ABD yaptırımı endişelerini dile getirmeye ve devletin kendilerine yardımcı olması, yol göstermesi gerektiğini belirten açıklamalar yapınca Hazine ve Maliye Bakanı sosyal medya üzerinden birkaç tweet atarak ‘iş dünyasının endişe etmesine gerek yok’ mesajını paylaştı. 

Kanımca CB Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında 5 Ağustos’ta Soçi’de gerçekleşen görüşmede Ticaret Bakanı Mehmet Muş’un Rus mevkidaşı ile imzaladığı Ekonomik İş Birliğinin geliştirilmesi mutabakatı, CB Erdoğan’ın açıkladığı doğalgaz ödemelerinin kısmen ruble ile yapılması, Rus MIR kredi kartının Türk bankalarında işlem görmesi, Rus bankalarıyla iş birliği için beş Türk bankasının müzakere yürütmesi gibi adımlar ABD’yi bu uyarıları gündeme getirmeye yönlendirdi.

ABD’li Bakan Yardımcısının önce Ankara’ya gelerek ardından Türk muhatabıyla telefonla görüşerek ve son olarak iş dünyası örgütlerine resmi mektupla uyarıda bulunarak girişimlerine hız vermesi, giderek Türk şirketleri ve bankalarına ‘yaptırım riski altındasınız’ tehdidini dillendirmesi yanıtsız bırakılmaması gereken bir husustur. CB Erdoğan’ın sessiz kalması, Dışişleri Bakanlığının hiçbir açıklama yapmaması ve Hazine-Maliye Bakanının sadece üç tweetle konuyu geçiştirmeye çalışması iktidarın gayri ciddiliğini gösteriyor.

Türkiye, Ukrayna-Rusya savaşındaki tarafsız konumunu ödünsüz şekilde sürdürmek durumundadır. Türkiye’nin ulusal ve ekonomik çıkarları bunu gerektirmektedir. İş dünyası kendi haline ve yalnız bırakılmamalıdır. Şayet Rusya ile ekonomik ticari ilişkilerden ötürü ABD’den herhangi bir yaptırım söz konusu olursa bu sadece Rusya’ya ihracat yapan, lojistik hizmeti veren, müteahhitlik işi yapan, sebze-meyve ihraç eden vb. şirketleri değil, onları finanse eden Türk bankalarını da olumsuz etkileyecektir. 

Reel kesim güven endeksi son iki yılın en dip noktasına indi. İmalat sanayii, ihracata dönük imalat sanayiinin ciddi bir durgunluk ve gerileme sürecini gösteren ağustos ayı verisi özellikle geleceğe dönük beklentiler açısından reel kesimin ciddi kaygı taşıdığını gösteriyor!

İmalat sanayiinin, sanayi kesiminin ve reel sektörün içinde bulunduğu tabloyu yansıtan Reel Kesim Güven Endeksi (RKGE) ağustos ayı verileri Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan imalat sanayiinde alarm zillerinin çaldığını, büyük durgunluğun yaklaştığını gösterdi. 

Merkez Bankası (MB) tarafından gerçekleştirilen iktisadi yönelim istatistiklerinden ve iş dün yasıyla yapılan anketlerin sonuçlarından derlenen RKGE son birkaç aydan bu yana yatay seyrediyordu. Ağustos ayı verileri ise yatay seyrin yönünü inişe çevirdiğini, sanayi kesiminde durgunluğun baş gösterdiğini ve devamında daralmanın geleceğini işaret ediyor.

Merkez Bankası’nın imalat sanayiinde faaliyet gösteren işyerlerinin üst düzey yöneticileriyle; geride kalan üç ay, güncel durum ve gelecek üç ayı kapsayan değerlendirmeler konusunda gerçekleştirdiği iktisadi yönelim anketlerinin sonuçlarını gösteren RKGE, aynı zamanda reel kesimin içinde bulunduğu eğilimleri saptamayı amaçlıyor. Geçen yıl temmuz ayında zirve noktasına ulaşan endeks, sonrasında düşüşe geçerek geçtiğimiz aralık ayı sonunda dip noktaya indi. Ocakmayıs döneminde beş ay boyunca yatay seyir izleyen RKGE, hazirandan bu yana ise inişe geçti. Yatay seyir süresince 110 düzeyinde olan RKGE ağustos ayında ise 102,1’e indi. Bu seviye son iki yılın en düşük reel kesim güvenini gösteriyor.  2020’de COVID19 salgını nedeniyle tüm göstergelerdeki bozulma RKGE’ye yansırken 66,8’e kadar gerileme yaşanmıştı. RKGE verisi, ekonomideki yavaşlamanın daha da yaygınlaşacağını gösteriyor. 

Politika faizini yüzde 14’ten 13’e düşürerek bu tabloyu aşmaya çalışan ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası tam aksine politika faizinin ticari ve yatırım kredisi faizleri üzerinde belirleyici bir etkisinin olmadığının farkında. 

Bu yüzden yayınlanan tebliğle bankaların kredi faizlerine tavan limitler getirilerek bunun üzerinde faizlerle verilecek krediler için bankaların menkul kıymet ve hazine kağıdı alması zorunlu kılındı. 

Ancak yüzde 80’e varan resmi tüketici enflasyonu yüzde 140’ı aşan resmi üretici enflasyonu karşısında 67-127 puanlık negatif reel faiz söz konusu iken bankaların belirlenen faiz tavanı limitlerinden reel kesime, sanayiciye, ihracatçıya kredi akıtması güç görünüyor. 

Tam tersine Merkez Bankası tebliğiyle ticari kredi faizlerine tavan limiti getirilmesi bankacılık sistemini ve kredi mekanizmasını adeta kilitlendi ve kredi kullanımı neredeyse tümüyle durdu. Ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası’nın ‘emrivaki’ ile devreye koyduğu faiz tavanı limitiyle kredi faizlerini politika faizine yaklaştırma planı tutmadı. 

Geçen hafta boyunca bankalarla, BDDK arasında sürdürülen müzakerelerden şu ana kadar bir sonuç alınabilmiş değil.

RKGE’yi oluşturan alt endeksler içinde ağustos ayındaki en çarpıcı gelişme siparişlerdeki düşüş olarak ortaya çıkıyor. 

Son üç ayda alınan toplam sipariş miktarını gösteren alt endeks temmuzda 104,8 iken, ağustosta 95,8’e gerilemiş.

1754 imalat sanayii işyeri yöneticisinin katıldığı ankette gelecek üç ve 12 aylık dönemde iç piyasa siparişleri ve ihracat siparişlerinde artış beklentisinde radikal bir şekilde düşüş gözlenirken, gelecek üç ve 12 ayda sabit sermaye harcaması ve istihdamda artış beklentisi de sert bir şekilde geriledi.

Son üç aydan bu yana inişe geçen RKGE’deki gerileme, ağustos ayında daha da belirgin hale gelirken, gelecek 3 ve 12 aylık dönemlere ilişkin beklentilerde ortaya çıkan düşüş ve artan endişeler, iktidarın çizdiği tablonun tam tersine ihracat ve istihdamın lokomotifi konumundaki imalat sanayiinin ve reel kesimin kaygılarının arttığına işaret ediyor!

Merkez Bankası serbest piyasa ilkeleriyle örtüşmeyen bir tebliğle bankalara kredi faizi limiti getirdi. Bankalar belirlenen limit üzerinden kredi vermeye, diğer yandan limit aşımında hazine kağıdı almaya zorlanarak hem faizlerin düşürülmesi hem de hazinenin kaynak sağlaması hedefleniyor. Çok ciddi riskler içeren bu düzenleme yeni Demirbank örneğine benzer banka krizlerini tetikleyebilir! 

Politika faizini bir puan daha düşürerek yüzde 13’e indiren MB, şimdi de kredi faizlerine tavan limiti getiren, serbest piyasa ilkelerini ortadan kaldıran tebliğiyle banka-finans sektörünü ve kredileri kilitledi. MB, bankaları adeta tehdit ederek, ‘dediğimi yapmazsanız piyasayı size zindan ederim’ diyor. Sanayicilerin, reel sektörün yüzde 40-50 faizle bile krediye erişememekten yakınmalarına ‘Alma abi alma’ karşılığı veren MB Başkanı, şimdi bankaları baskılamaya çalışıyor. Ticari kredilerde yüzde 22,85 ve 29,38 arasında alt ve üst limitler belirleniyor. MB, yüzde 22,85’i aşan faizle verilen kredilerde kredi tutarının yüzde 20’si, 29,38’i aşan faizle verilen verilecek kredilerde ise kredi tutarının yüzde 90’ı kadar menkul kıymet satın alma (hazine borçlanma senedi) koşulunu bankalara dayatıyor. 

Bankacılık ve finans kesimini kilitleyen, kredilerin durmasına yol açan bu emirkumandalı faiz tebliği, ‘finansal istikrar ve kredi aktarım mekanizmasının güçlendirilmesi’ iddiasının aksine ekonomide durgunluğa, daralmaya ve istihdamda gerilemeye neden olacaktır. 1994 krizinde bankaları hazine kâğıdı almaya ve düşük faizle hazineye borç vermeye zorlayan kararları ağır bankacılık krizine yol açtı. Bankaların verdiği kredi miktarının yüzde 20’si ya da ya da yüzde 90’ı kadar devlet iç borçlanma senedi (DİBS) almaya zorlanması bankalar açısından çok ciddi vade riskine neden olacaktır. Bankaları ağırlıkla en fazla 3 ay vadeli mevduat toplayabilirken, bu mevduatları 5-19 yıl vadeli DİBS’lere yatırmaya ve hazineyi finanse etmeye mecbur kılınmaları bankaları ağır kur, faiz ve vade riski altına sokacaktır. Kaldı ki bu zorlama tebliği bankalar yasasına da aykırıdır. Bankalar yasası bankaların tasarrufların güvenliği ve garantisi için kur ve vade riski konusunda azami dikkat göstermelerini şart koşuyor.

MB ve ekonomi yönetimi, yayınladıkları tebliğle, bankalardan kredi hacimlerini arttırmamalarını, kredi faizlerini düşük tutmalarını, belirtilen faiz sınırlarını aşmayarak politika faizinin azami 6-9 puan üzerinde faizle kredi vermelerini istiyor. Bunu yaparken de limitleri aşan bankaları hazine borçlanmasına destek vermeye, hazine kağıdı almaya mecbur ediyor.  Bu adımların varacağı nokta finans sektörünün kredi hacminin daha da daralması kâğıt üzerinde faiz sınırlarıyla mümkün olan en düşük kredi hacminde kalınmasına yol açacaktır. Dolayısıyla varılacak nokta ekonomik durgunluk ve daralma, istihdam düşüşü, üretimde gerileme olacaktır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) işgücü maliyet artışlarına ilişkin verileri hemen tüm sektörlerde ücret artışlarının resmi enflasyonun en az 20-30 puan altında kaldığını, iktidarın çalışanları enflasyona ezdirmeme söyleminin gerçek dışı ve boş olduğunu gösterdi! 

TÜİK’in açıkladığı 2022 yılı Nisan-Haziran dönemi ikinci çeyrek saatlik işgücü maliyetindeki artış ortalaması yüzde 56,9 oldu. Aynı dönemde TÜİK’in resmi TÜFE enflasyon artışı nisanda yüzde 69,97, mayısta yüzde 73,50, haziranda ise yüzde 78,62 olarak açıklanmıştı. 3 Ağustos’ta açıklanan temmuz itibarıyla yıllık TÜFE artışı ise yüzde 79,60’a yükseldi. Enflasyon Araştırma Grubu (ENAGrup) tarafından temmuz ayı itibarıyla açıklanan TÜFE oranı ise yıllık 176,04, 2022 Ocak-Temmuz dönemi 7 aylık enflasyon artış oranı yüzde 80,35 idi.

TÜİK verileriyle Türkiye geneli ortalama saatlik kazanç endeksi, 2022 yılı 2. çeyreğinde geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 56,2 artarken, alt sektörlere bakıldığında saatlik kazanç endeksinde; sanayi sektöründe yüzde 57,7, inşaat sektöründe yüzde 57,9, ticaret-hizmet sektörlerinde yüzde 53,9 arttı. Endeks 2. çeyrekte bir önceki çeyreğe göre (Ocak-Mart dönemi) ise yüzde 10,1 arttı.  

Çalışılan saat endeksi de 2022 yılı 2. çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 11,5 arttı. Bu da çalışanların enflasyonun altında ücretlerle daha fazla ve daha uzun süre çalışmak zorunda kaldıklarını gösteriyor. 

CB Erdoğan ve iktidar sözcülerinin çalışanları ve halkı enflasyona ezdirmeme söylemlerinin gerçek olmadığı, boş sözlerden ibaret olduğu TÜİK resmi ücret maliyet endeks verileriyle açığa çıkıyor. Ocak ve temmuz aylarında yapılan ve sözde enflasyon farkını da içeren asgari ücret ve diğer maaş artışlarına karşılık gerçekler bunun tam tersi ve resmi verilerle bile milyonlarca çalışanın enflasyona açık şekilde ezdirildiğini ortaya koyuyor. Kaldı ki bankaların yüzde 400’e varan ilk yarı yıl kâr artışlarının ardından gerek borsada işlem gören gerekse Türkiye’nin önde gelen sanayi, ticaret kuruluşlarının ve holdinglerinin açıklanan ilk yarı bilançolarında da yüzde 250-300’ü bulan kâr artışları söz konusu. 

Geçen yıl yeni ekonomi modelini ilan ederken önce Çin modeli olarak adlandıran iktidar; ucuz işgücü ile maliyetlerin düşürüleceğini, ihracat ve rekabetin artırılacağını, söylüyordu. Gelinen noktada her ne kadar artık yeni model için Çin modeli tanımı kullanılmasa da ucuz işgücünün modelin asli unsurlarından birisi olduğu, enflasyona ezdirmeme iddiasının boş bir söylem olması yanında asıl enflasyonun altında tutulan ücret-maaş zamlarıyla bunun sürdürüldüğü anlaşılıyor.

Fındıktan sonra kuru üzüm taban fiyatında da enflasyonun ve girdi maliyetlerinin altında taban fiyatlar ilan ederek üreticiyi mağdur eden iktidara resmi tekzip TÜİK’ten geldi. Tarımsal girdi fiyat endeksi (Tarım-GFE), TÜİK’in açıklamasına göre haziranda aylık yüzde 7,92 artarken, yıllık artış yeni bir rekor daha kırarak yüzde 134,96’ya yükseldi. TÜİK verileriyle endekste, geçen yılın aralık ayına göre 6 aylık artış ise yüzde 81,07 oldu.

Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan uyguladıkları politikalarla üretici maliyetlerinde yarattıkları olağanüstü artışları görmezden gelerek, Tarım Kredi Marketlerinde talimatla fiyat indirip, etiket üzerinden ucuzluk algısına oynarken, kendisine bağlı TÜİK’in açıkladığı rakamlar tam tersini ortaya koydu.

Oysa TÜİK’in iki ay geriden açıkladığı Tarımsal girdi fiyat endeksi (Tarım-GFE) haziran ayı rakamları girdilerdeki artışın aylık yüzde 8, yıllık yüzde 135’e tırmanarak yeni bir rekor kırdığını işaret ediyor.

Haziran ayı Tarım-GFE ana gruplarda bir önceki aya göre tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinde yüzde 4,57, tarımda kullanılan mal ve hizmet endeksinde yüzde 8,33 artış gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayına göre ise bu artış tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinde yüzde 72,30, tarımda kullanılan mal ve hizmet endeksinde yüzde 145,32 seviyesinde. 

Tarımda kullanılan mal ve hizmetlerdeki artış Tarım-ÜFE’nin de 10 puan üzerinde!

Yıllık Tarım-GFE'ye göre bazı alt gruplardaki yıllık artışlar yüzde 200’ün de üzerine çıktı. Gübre ve toprak geliştiricilerde yüzde 233,89, enerji ve yağlardaki yıllık artış yüzde 228,03 olarak gerçekleşti. 

Özellikle seracılığın temel girdisi olan enerji, kömür, elektrik, doğalgaz vb. ışıtıma kalemindeki yıllık artışın yüzde 228’e yükselmesi sera domatesinin kilosunun neden 50-60 TL olacağını somut olarak gösteriyor.

Aylık Tarım-ÜFE’nin enerji ve yağlarda yüzde 20,71, hayvan yeminde yüzde 7,26 olması, önümüzdeki aylarda bitkisel ve hayvansal gıda mallarında fiyatların nasıl yükseleceğinin işaretini veriyor. 

TÜİK’in açıkladığı Tarım-GFE verilerinin haziran ayına ait olduğu dikkate alındığında temmuz ve ağustos verilerinin yıllık yüzde 150’ye dayanacağını öngörmek olanaklı. Bu da sonbahar-kış aylarında temel gıda maddelerinin çok daha pahalanacağını, Tarım Kredi marketlerindeki talimatlı fiyat indirimlerinin de sürdürülemeyeceğini apaçık gösteriyor.

CB Erdoğan Suriye’nin kuzeyine harekât açıklamalarını dile getirirken, Rusya ve Suriye Dışişleri Bakanları yaptıkları açıklamalar Suriye’nin kuzeyinde yeni askeri faaliyetlere izin verilmeyeceği yönünde. Suriyeli Bakanları, TürkiyeSuriye arasında diyalogun yeniden başlamasının ön şartının TSK’nın Suriye topraklarını tümüyle terk etmesi olduğunu açıkladı!

Mayıs ayından bu yana zaman zaman gündeme getirilen Kuzey Suriye harekâtı konusunda iktidarın daha çok iç politika amaçlı bir tutum sergilediğini, gündemi değiştirme, içeride tabanına seslenme amaçlı söylemler benimsediğini söylemek olanaklı. Daha önce de vurguladığım gibi Haziran’da NATO zirvesinde Biden’dan, temmuzda Tahran zirvesinde Putin ve İran Devlet Başkanı İbrahim Reisi ’den destek bulamayan CB Erdoğan, ağustos başında ikinci kez görüştüğü Putin’den bu kez doğrudan Şam yönetimiyle görüşme telkini aldığını kendisi açıkladı.

Şimdi yeniden harekâtı ‘bir gece ansızın’ diyerek gündeme taşıması kanımca 11 yıl sonra Suriye’de sergilenen keskin U dönüşünü kamuoyuna hazmettirmek, geri adım görüntüsü vermemek için dillendiriliyor. 

Ukrayna sahasında birbiriyle savaşan ABD ve Rusya, Suriye’de iktidarın ilan ettiği yeni harekât planına karşı ortak tutum içinde. Hatta, ABD yaptırımları altındaki İran bile bir anlamda Türkiye’nin harekâtına karşı sergilediği tavırla ABD-Rusya cephesinde.

Geçen hafta Moskova’da bir araya gelen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdat yaptıkları ortak açıklamada Kuzey Suriye’de yeni bir askeri faaliyete izin verilmeyeceğini, buna tamamıyla karşı olduklarını açıkladılar. Rusya, Suriye iç savaşına 2015’te Esad’ın askeri iş birliği anlaşması çerçevesindeki davetiyle müdahil olarak sahada yerini aldıktan sonra Akdeniz’de ciddi üstünlük sağladı ve varlığını pekiştirdi. Tartus’ta, Lazkiye’de büyük çaplı deniz ve hava üslerine sahip oldu. 

İktidar, bir yandan İsrail ile normalleşmeye hız verirken aslında İsrail’in de gerek Kuzey Irak’ta bölgesel Kürt yönetimiyle yakınlığını gerekse Kuzey Suriye’deki Kürt oluşumlarıyla yakın iş birliğini, maddi ve askeri desteğini görmezden gelmek işine geliyor. Putin’in baskısıyla Şam yönetimi ile diyalog arayışı görüntüsü veriyor. Diğer yandan da Dışişleri Bakanı iktidar destekli Suriye muhalefetini Bakanlık makamında ağırlayıp, Gaziantep’te iktidarın kurdurduğu kukla geçici hükümet başkanıyla görüşüyor ve ‘arabuluculuk’ pozisyonundan söz ediyor. 

Şam yönetimi 11 yıldır rejime karşı isyan örgütleyen bu muhalif yapıları, örgütleri ‘terör örgütü’ sayıyor. 

Bir başka boyut ise iktidarın Şam yönetimi ile muhalefeti uzlaştırma-barıştırma girişiminden sonra TSK kontrolündeki baş gösteren protestolar ve Türk bayrağının yakılması olayı. 

Orada TSK mensupları da dahil ÖSO ve Türkiye destekli pek çok grubun elemanları olmasına rağmen bu protestolara, bayrak yakmalara kimsenin müdahale etmemesi ve ertesi gün sırtı dönük bir kişinin ‘bayrağı yakan gözaltında’ diye İçişleri Bakanlığında medyaya servis edilmesi dikkat çekiyor.

Sonuç itibarıyla şayet iktidar gerçekten ülkeyi Suriye bataklığından çıkartmak, Şam yönetimiyle çözüm doğrultusunda diyalog başlatmak istiyorsa, bu konuda samimi ise ilk atması gereken adım, İsrail ile normalleşmede olduğu gibi Şam ile de karşılıklı büyükelçi atayarak diplomasi ve resmi-şeffaf diyalog kanalını açmak olmalıdır.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, AB ve ABD ile giderek derinleşen vize sorununda AB’nin kasıtlı davrandığını öne sürüyor. AB tarafından yapılan açıklamada; iktidar tarafından vatandaşlık verilen çok sayıda göçmenin AB, ABD, Kanada’ya vize başvurusunda bulunması nedeniyle denetimlerin sıkılaştırıldığı, sürenin bu yüzden uzadığı savunuluyor!

İktidar, Türk vatandaşlarının yurt dışına çıkışları önünde fiili engele dönüşen vize sorununda AB Büyükelçiliklerinin Schengen vizesi konusunda sergilediği engelleyici ve ret tavrının AK Parti’yi zor duruma sokmak, tepkileri iktidara yöneltmek amaçlı ve kasıtlı olduğunu savunuyor. Türkiye’deki AB Temsilciliği, Schengen Vize Ofisi’nden yapılan açıklamalarda ve verilen yanıtlarda kasıtlı tutum iddiaları reddedildi. ABD Büyükelçiliği de Türk vatandaşlarının uzun randevu süresi sorununun aşılması için vize bölümüne eleman takviyesi yapılacağını açıkladı.

AB ülkelerine yönelik Schengen vizesi başvurularında tek girişlik vize ücretinin 100 Euro (1800 TL) olarak belirlenmesi, vatandaşlardan banka hesabı bilgilerinin talep edilmesi ne rağmen vize ret oranlarının son 3-4 yılda yüzde 5-7’den yüzde 20 düzeyine yükselmesi dikkat çekici. 

AB yetkilileri, sorunun ağırlıkla Türk hükümetinin gayrimenkul karşılığı T.C. vatandaşlığı ve pasaportu dağıtmaya hız vermesi yanında çok sayıda göçmenin Türk vatandaşlığı almasından kaynaklandığını vurguluyor. Suriye, Irak, Afgan, Pakistan uyruklu ancak T.C. pasaportlu çok sayıda kişinin konsolosluklara vize başvurusunda bulunması nedeniyle olası cihatçı terör sızmalarına karşı inceleme ve soruşturmaların derinleştirildiği ve bu yüzden sürecin uzadığı savunuluyor.

Bu kişilerin           büyük bölümünün     ‘gidip   dönmeyeceği’             endişesinin     AB konsolosluklarında yaygın olduğu ve vizelerin reddedildiği kaydediliyor.

Kanada vizesi için başvuranların ve bu ülkeye seyahat edenlerin yüzde 80 oranında yeni T.C. vatandaşı olup, pasaport almış Suriye, Afgan, Pakistan uyruklu kişilerden oluştuğu dile getirilirken, ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik ve siyasi baskılar nedeniyle her meslekten Türkiye’den çıkış yapmak isteyenlerin sayısındaki artıştan kaynaklı olarak da vize başvurularının geçen yıla, önceki yıla kıyasla yüzde 600-700 arttığına dikkat çekiliyor.

İktidarın pasaport ve kimlik dağıtım politikasının da bu tabloda etkili olduğunu öne süren AB yetkilileri vizesiz seyahat olanağı sağlayan yeşil pasaportlarla, süreli olarak aynı olanağa sahip Gri Hizmet pasaportlarının hangi kriterlere göre dağıtıldığının bilinememesinin bir başka sorun olduğunu dile getiriyorlar.

Son birkaç yılda AK Partili belediyeler eliyle para karşılığı çok sayıda gri pasaport dağıtılarak vizesiz gidiş ve iltica olaylarının ortaya çıkması AB konsolosluklarını daha sıkı denetimlere ve vize başvurularını ret kolaycılığına yönlendirmiş durumda.

✓ İktidarın yabancı göçmenlere, sığınmacılara verdiği vatandaşlık sayısı bilinmiyor. İktidar sözcüleri ve İçişleri Bakanlığı çelişkili açıklamalar yapıyor. 

Ayrıca parası olan başka ülke vatandaşlarına gayrimenkul karşılığı vatandaşlık satışının sayısı da açıklanmıyor. 

Kaldı ki ağırlıkla çok çocuklu Suriye, Irak, Afgan, Pakistan ya da diğer Ortadoğu-Orta Asya ülkesi vatandaşları gayrimenkul karşılığı vatandaşlık aldıklarında otomatik olarak tüm aile fertleri de T.C. vatandaşlığına ve T.C. pasaportuna sahiplik imkânına kavuşuyor. 

İktidarın ‘kasıt var’ iddiasının temelinde gerçekte siyasi ve ekonomik nedenlerle, döviz bulmak için ya da seçmen kazanmak için uyguladığı vatandaşlık ve pasaport satma politikalarının yattığı tüm bu süreçler TL’nin değersizleştirilmesi gibi, T.C. pasaportlarını da değersizleştirip, ‘riskli pasaport’ kategorisine sokuyor. 

Bunun sıkıntısını ise Türk vatandaşları ve gerçekten eğitim, iş anlaşması, mesleki deneyim, sağlık vb. haklı nedenlerle yurt dışına gitmesi gereken gençler, iş insanları, meslek mensupları ve turistik seyahat yapmak isteyenler çekiyor.