Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 27 Kasım 2022

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı İç politika, dış politika ve ekonomi başlıklı ‘Haftalık Değerlendirme Raporu’nu yayımladı.

27 Kasım 2022 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:

SICAK GÜNDEM

İktidarın İhvan’a verdiği destek ve ülkenin iç siyasetinde taraf olmasıyla 2013’ten bu yana Mısır ile kesilmiş olan ilişkilerde yeni bir aşamaya geçiliyor.

İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldıran iktidar, kadına şiddet ve kadın cinayetlerine ilişkin davalarda ‘İYİ HAL’ ve ‘HAKSIZ TAHRİK’ indirimlerini kaldırma sözünü tutmadı.

İÇ POLİTİKA

İlaç krizi derinleşiyor. Sağlık sistemini çökerten iktidar, halkı en temel hayati ilaçları bulamaz ve erişemez noktaya getirdi!

İktidarın bakanları bütçe görüşmelerinde hesap vermek yerine tehdit ve şantaja sarıldı. Seçime doğru iktidarın stratejisi saldırgan ve kavgacı bir kampanyaya dönüşüyor.

EKONOMİ

Merkezi Yönetim Toplam Borç Stoku 7 trilyon TL’yi aştı. İç borçların yüzde 60’ı faiz, toplam borcun yüzde 65’i dövize endeksli!

Uygulanan ekonomi politikalarıyla 900 milyar dolarlık Türkiye ekonomisi, Suudi Arabistan’dan gelecek 5 milyar dolara muhtaç hale getirildi!

Politika faizi yüzde 9’a indi, faiz indirimi döngüsü tamamlandı. İktidar piyasa faizlerinin tek haneye ineceğini öne sürerken, bankalar TL mevduat toplayabilmek için faizi yüzde 25’e çıkarttı!

TARIM

İktidar; enflasyon, maliyet artışı ve yükselen gıda fiyatlarının bedelini, üreticiye ödetiyor. Türkiye, gıda enflasyonu ve fiyatlarında dünya beşinciliğinden dördüncülüğe yükseldi!

DIŞ POLİTİKA

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği Macaristan ve Türkiye’nin onayını bekliyor. Macaristan aralıkta onay vereceğini açıkladı. ABD, AV ve NATO Türkiye üzerindeki baskıyı arttırıyor!

Avrupa Parlamentosu, Rusya'yı, ‘teröre destek veren ülke’ ilan etti. Rus ordusu, Çeçen milisler ve paralı askerlerden oluşan Wagner Grubu’nun ‘terör grupları’ listesine alınmasını istedi.

Mısır, Suriye ve diğer sorunlu ilişkilerde diplomasinin işletilmesi, diyalogun sürdürülmesi gerektiğini hep savunduk. Yıllar sonra da olsa söylediğimiz noktaya gelinmesi olumlu bir gelişme. İktidarın İhvan’a verdiği destek ve ülkenin iç siyasetinde taraf olmasıyla 2013’ten bu yana Mısır ile kesilmiş olan ilişkilerde yeni bir aşamaya geçiliyor.

Daha önce başlatılan normalleşme girişimlerinde somut bir ilerleme sağlanamadı. Mısır, İhvan’a desteğin kesilmesi, Libya ve Suriye’nin yanı sıra Arap ülkelerinin içişlerine, egemenlik haklarına saygılı olunması vb. koşullar öne sürdü. İktidar Türkiye’ye sığınan İhvancılara, derneklerine, medyalarına karşı bu talepler doğrultusunda adımlar attı. Son olarak Libya’da Trablus yönetimiyle imzalanan Petrol ve Enerji Anlaşması’nın ardından Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri, Suudi devlet televizyonuna yaptığı açıklamada ‘Türkiye ile normalleşme müzakerelerinin askıya alındığını, sonlandırıldığını’ açıkladı.

Dünya Futbol Şampiyonası açılışı için Katar’a giden Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, Katar Emiri Şeyh Temim aracılığıyla Mısır Devlet Başkanı Sisi ile tokalaşma pozu verdi. Bu kare ilişkilerin daha ileri bir aşamaya geçişi ve hızla düzeleceğinin işareti olarak değerlendirildi. Erdoğan, servis edilen fotoğrafı ‘Siyasette küslük, dargınlık olmaz’ diyerek savundu.

Mısır ile ilişkilerin düzelmesini olumlu, olması gereken ancak gecikmiş bir adım olarak görüyorum. 

Baştan beri Türkiye’nin sınır komşuları, bölge ülkeleriyle diplomasi temelinde, karşılıklı saygıyı ve içişlerine karışmama ve iç sorunlarında taraf olmamayı ilke edinen ilişkilerde bulunmasını, diyalog ve diplomasi kapılarının açık tutulmasını savunduk. İktidara ülkenin çıkarlarına zarar ve hasar veren yanlışlardan vazgeçmesi için çağrılar yaptık. Muhalefet olmamıza rağmen Kahire’ye, Şam’a heyetler gönderdik. İktidar hep bunları reddetti. CB Erdoğan’ın ülkenin diplomasi birikimini, ulusal ve temel ilkelerini dışlayan ‘Keyfi ve şahsi dış politikası’, İhvan ve Hamascı yaklaşımı Mısır’ın yanı sıra, Suriye, Katar dışındaki Körfez ülkeleri, Sudan, Tunus, İsrail’e kadar pek çok ülkeyle ilişkileri bozdu, gerdi.

Mısır ile yaşanan gerilimler Arap dünyasının lideri konumundaki bu ülkeyi Türkiye karşıtlığına yöneltti. Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ile enerji ve siyasi alanda yakınlaştı. Türkiye dışlandı, yalnızlaştı. Arap Birliği’nde Türkiye aleyhine kararlar çıkmasına çalıştı. Kuzey Afrika ve Sahra Altı Afrika ticaret yollarında Türkiye’yi engelledi. Ciddi anlamda siyasi ve ekonomik kayıplarla karşılaştık. Doğu Akdeniz’de doğalgaz sahalarının paylaşımında AB yaptırımlarına maruz kalındı. 

Bu bölgede kurulan EASTMED oluşumuna Türkiye alınmadı. 

Tüm bu süreçlerin sonunda gecikmeli olsa da doğru yolun bulunması, yanlıştan dönülmesi ülkemizin çıkarları adına olumludur. Ancak İktidar, ülkeye ve topluma ödettiği siyasi, ekonomik, diplomatik bedellerin, neden olduğu itibar ve güven kaybının hesabını millete vermek zorundadır. İçeride muhalefet liderlerine, kendisinden olmayanlara en ağır hakaretleri yaparken, düne kadar ‘Katil, darbeci’ dedikleriyle, dokuz yıl sonra ‘Siyasette küslük olmaz’ diyerek tokalaşma pozu verip siyasi sorumluluktan kurtulamazlar!  

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde ülkenin dört bir yanında kadınlar, şiddete ve gözaltı uygulamalarına maruz kaldı. İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldıran iktidar, kadına şiddet ve kadın cinayetlerine ilişkin davalarda ‘İyi hal’ ve ‘Haksız tahrik’ indirimlerini kaldırma sözünü tutmadı.

Türkiye’de gündemin ilk sıralarındaki toplumsal ve insani sorunlardan birisi haline gelen kadına karşı şiddet ve kadın cinayetlerinde iktidarın sergilediği duyarsızlık, yargı ve güvenlik kurumlarının tutumu, kadınları korumasız bırakırken, can güvenliklerini de ortadan kaldırıyor.

Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği ve Türkiye’nin de olumlu oy kullandığı 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, kadına şiddeti ve kadın cinayetlerini gündeme getirmek isteyen kadınlar her türlü engelleme ve müdahaleyle karşı karşıya kaldı. 

Anayasal bir hak olan ‘izin almadan toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak, basın açıklamasında bulunmak’ hakkı yok sayılırken, valilik ve kaymakamlıklar tarafından alınan yasaklama kararlarıyla güvenlik güçleri ve kadınlar karşı karşıya getirildi. 

En küçük bir demokratik tepkiden bile korkan, rahatsız olan, baskıyla sindirme ve susturmaya yönelen iktidarın kadınlara yönelik söylemlerinin içinin boş ve samimiyetsiz olduğu 25 Kasım’da ülkenin dört bir yanında kadınlara karşı sergilenen tavırla ortaya çıktı.

Seslerini duyurmak isteyen, kadına şiddet konusunda toplumsal duyarlılığı harekete geçirmek isteyen yüzlerce kadın, güvenlik güçlerince fiziki şekilde engellendi, kötü muameleye maruz kaldı ve gözaltına alındı. Tüm dünyada özgürce kutlanan bugün de şehirlerimizin meydanları, caddeleri kadınlara adeta dar edildi. Metrolar, tramvaylar, toplu ulaşım araçlarının iptaliyle tüm vatandaşlar mağdur edildi. Barikatlarla, bariyerlerle, kalkanlarla meydanlar açık cezaevine çevrilerek kadınlar engellendi. Temel insan haklarının, yasal ve demokratik hakların kullanımının iktidar talimatıyla yok edildiği, demokrasi ve özgürlüklerin tümden yok edilmek istendiği açığa çıktı. 

Türkiye, kadına şiddet ve kadın cinayetlerinde Avrupa’da birinci, dünyada ilk sıralarda yer alırken, iktidar; TBMM’nin kabul edip onayladığı, kadınlara yasal güvence sağlayan İstanbul Sözleşmesi’ni Cumhurbaşkanı imzasıyla feshederek kadınları korumasız, savunmasız, yasal güvencesiz bıraktı. Birleşmiş Milletler raporuna göre dünyada her bir saatte 5 kadın cinayete kurban gidiyor. Türkiye’de Ocak-Ekim dönemi 10 ayda öldürülen kadınların sayısı 350’yi aşarken, sadece ekim ayında 34 kadın cinayetle öldürüldü, 26 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. İstanbul Sözleşmesi’ni feshederken mevcut yasaların ve mevzuatın kadınları yeterince koruduğunu savunan iktidar, bir yıl önce kadın cinayeti davalarında ‘iyi hal ve haksız tahrik’ indirimlerini yasa değişikliğiyle kaldırma sözünü de tutmadı. 

Kadınlara yönelik bu zihniyeti iktidarımızda değiştirerek, kadınlar, çocuklar, gençler ve tüm yurttaşlar için özgür, güvenli, adaletli bir Türkiye kuracağız.  

Sağlık sistemini çökerten iktidar, halkı en temel hayati ilaçları bulamaz, erişemez noktaya getirdi. Maliyet artışları ve enflasyon karşısında sabit kurlu Euroya endeksli ilaç fiyatlamasıyla eczanelerin mağduriyeti had safhaya ulaştı. İlaç ve tıbbi cihaz sektörü ağır sorunlar altında eziliyor!

Aylardan beri pek çok hayati ve temel ilaç bulunamıyor. Kış mevsiminde soğuk algınlığı ilaçları, antibiyotikler, çocukların hayati ilaçları, şurupları, kalp, tansiyon vb. yaşamsal ilaçlar piyasada yok. İlaç depoları, eczane rafları boşaldı. İktidar, ‘hastayı müşteri, hastaneleri ticarethane’ gören sağlık politikalarına, hasta ve kira garantili Şehir Hastanelerine dünyanın imrendiğini söylüyor.

Bütçe görüşmelerinde, yılbaşından bu yana 10 ayda 2239’u uzman hekim, 1955’i hekim olmak üzere 4194 doktorun istifa ettiğini söyleyen Sağlık Bakanı, Türkiye’nin hekim ve sağlık personeli açığıyla OECD ülkeleri arasında ilk sırada olduğunu, OECD ortalamasının altında kaldığını itiraf etti. Hekimlerin niye yurtdışına gittiği, mali ve ekonomik taleplerinin neden karşılanmadığı, haklarının niçin verilmediği sorularını yanıtsız bıraktı.

Sağlık sisteminin temel unsuru, olmazsa olmazı doktor, hemşire, eczacı, tıbbi cihazları ve laboratuvarları yürüten teknik sağlık personeli. Binlerce doktor istifa ederek yurt dışına giderken, sağlık personeli açığı büyürken şimdi gelinen aşamada ilaç kıtlığı yaşanıyor! Binlerce eczane kapanma noktasında. 

16 Ekim’de Ankara’da tüm Türkiye’den katılımla Büyük Eczacı Mitingi planlayan Türkiye Eczacılar Birliği, 54 ildeki Eczacı Odaları, Amasra’daki maden katliamı nedeniyle mitingi ertelediler ve 27 Kasım’da (bugün) yapma kararı aldılar.  

Doktorlar, öğretmenler, eczacılar neden meydanlarda? İktidar neden bu seslere kulak tıkıyor?  

Euroya endeksli ilaç fiyatlama sisteminde güncel euro kurunun çok altında bir tutardan kuru sabitleyen iktidar, eczanelerin sıkıntılarına, mali kayıplarına, sorunlarına duyarsız. Eczacılar İlaç Fiyat Kararnamesindeki kâr oranı ve barem artışlarının, enflasyon oranı ve güncel kurla, yeniden değerleme oranıyla ilaç fiyatlarında güncelleme yapılmasını, standart oluşturulmasını talep ediyor. 

SGK ile yapılan ilaç alım protokolünün enflasyon ve ekonomik gerçeklerle uyumlu hale getirilmesini, kamuda görevli eczacıların çalışma koşulları ve mali haklarının enflasyon ve ekonomik koşullara uydurulmasını istiyor. Eczacılık eğitiminin uluslararası standartlara ulaştırılması, her yere eczacılık fakültesi açılarak mesleki nitelik ve kalitenin düşmesinin önlenmesi talepler arasında.

Cumhurbaşkanı Erdoğan kısa süre önce resmi hesabından ‘her 100 ilacın 89’unun yerli üretim olduğu’ paylaşımını yaptı. Anlaşılan bunun doğru olmadığı konusunda uyarıldı ki, kısa süre sonra tweetini silmek zorunda kaldı. Sadece bu bile iktidarın ülkedeki sağlık, ilaç sorunlarından, eczacıların ve ilaç üreticilerinin sıkıntılarından ‘bihaber’ olduğunun kanıtı! 

Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen 2023 Bütçe Yasasıyla ilgili görüşmelerde, atanmış bakanların seçilmiş milletvekillerine yönelik tavrı, tehdit ve hakaret söylemleri iktidarın seçim sürecinde 3K (Kavga-Korku-Kaos) stratejisiyle saldırgan ve kavgacı bir kampanya yürüteceğini gösterdi.

Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki 2023 Bütçe Yasası görüşmelerinde kesin hesap kanunuyla ilgili hesap vermek, yeni bütçedeki ödeneklerin gerekçelerini ve projelerini anlatmak yerine muhalefet milletvekillerine tehdit ve hakarette bulunan atanmış bakanların tavrı, iktidarın seçimlerde izleyeceği kampanya stratejisinin gerilimi tırmandırma üzerine kurulacağını gösterdi. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmanın büyük bölümünü muhalefet liderlerine yönelik ağır hakaret içeren sözlere ayırırken, atadığı bakanlar da aynı zihniyeti bütçe görüşmelerinde sergiledi.

Milletvekillerinin sorularını yanıtlamaktan kaçan, harcamalarının hesabını veremeyen atanmış bakanlar, kavgacı üslup ve hakaretlerle üste çıkmaya çalıştı. Özellikle İçişleri Bakanlığı bütçesinde muhalefet liderlerini, muhalefet belediyelerini ve milletvekillerini teröristlikle, dosya açıklamakla, yargıyla, davalarla tehdit eden iktidarın devletin kurumlarını, güvenlik birimlerini kendi siyasi amaçlarına dönük düzmece dosya hazırlıkları yaptığı anlaşılıyor.

Görevi suçu ve suçluyu engellemek, yasaları ve hukuku harekete geçirerek uygulamak olan bir bakanın, görevini yapmak yerine ‘gelecek hafta şunu açıklayacağım, bunu açıklayacağım’ diyerek algı yaratmaya çalışması, muhalefet liderlerini, belediye başkanlarını itham etmesini yasalara göre ‘ağır görev ihmali’ olarak görmek olanaklı.

Daha önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde (İBB) terörle irtibatlı-iltisaklı 557 personel olduğunu iddia edip, müfettişleri salmasına rağmen iddiaları asılsız çıkan iktidar şimdi de İBB’de çalışan 1668 personelin ve yakınlarının terör örgütleriyle bağlantılı, iltisaklı olduğunu öne sürüyor. CHP’li 4 belediyeyle ilgili terör bağlantısı açıklamaları yapacağını ifade ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çizdiği ‘tehditkâr ve asılsız ithamlara dayalı’ söylem stratejisi ‘Cumhurbaşkanının talimatı ve liderliği’ doğrultusunda, emrindeki bakanları ve parti sözcüleri tarafından da sürdürülüyor.

Önümüzdeki süreçte dozunun artırılacağı anlaşılan bu kampanyaya muhalefeti de çekerek gerginliği tırmandırmayı, seçmeni tedirgin etmeyi hedefleyen iktidarın bu stratejisi tutmayacak. 

Muhalefet bu oyuna gelmeyecek. 

Artık kavgacı siyasetten, gerilimden ve kötü söylemlerden bıkan toplum, bunların hiçbirisine prim vermeyecektir. Halkın sağduyusu ve dirayeti kavgasız tartışma, birbirini dinleyip anlama, barış ve huzurla bir arada yaşama özlemi ağır basacaktır. Gerilim ve kaos stratejisi ile iktidarı sürdürme heveslerini ve planlarını boşa çıkartacaktır.          

Merkezi Yönetim Toplam Borç Stoku 7 trilyon lirayı aştı. Ekim sonu itibarıyla iç borç ana para tutarı 1,8 trilyon TL iken faiz 2,6 trilyon TL! İç borç stoku 4,4 trilyon TL’ye ulaşırken bunun yüzde 60’ı faiz! Toplam borç stoku içerisinde döviz borçlarının payı yüzde 65’i aştı. Kur ve enflasyon arttıkça katlanan borç tutarı ülkenin geleceğini tehdit ediyor!

Toplamı 4,4 trilyon liraya ulaşan iç borç stokunun 1,8 trilyonu ana para iken 2,6 trilyonunun faiz olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz konusundaki söylemlerinin tam aksine Türkiye hazinesinin faizcilere teslim edildiğini gösteriyor. 

Geçen yılın ekim sonunda 1,2 trilyon olan iç borç ana para tutarının bu yıl yüzde 50 artışla 1,8 trilyona yükselmesine karşılık aynı dönemde 781 milyar TL olan faiz yükünün yüzde 228 artarak bu yıl 2,6 trilyona çıkması, iktidarın faiz indirimi adımlarının göstermelik bir aldatmacadan ibaret olduğunun en somut göstergesi! 

İktidarın faiz indirimlerinin piyasa ve borçlanma faizleri üzerinde etkisinin olmayacağını, aksine bu politikayla yükselen risk puanı yüzünden daha yüksek faizle borçlanmaya mecbur kalınacağını sürekli vurgulayarak iktidarı uyardık. Gelinen noktada faizi düşürdükçe hazine daha yüksek faizle borçlandı ve faiz ana para borcunu geçti. 

Kaldı ki hazine düşürülen faizlerle borç bulamaz hale gelince TÜFE’ye (enflasyona) endeksli ya da içeriden döviz endeksli borçlanmaya gitti. Faiz indirimi politikalarıyla tırmanarak yüzde 85’i geçen enflasyon ve hızlanan kur artışları hem borcu hem de durduk yerde arttırdı.

İktidar enflasyonu düşürme iddiasını, kurları baskılayarak dövizdeki yükselişi durdurma, aşağı çekme planlarını gerçekleştirebilirse şu anda 2,6 trilyon TL olan faiz yükü bir nebze de olsa düşebilir. Bu gerçekleşmezse geri ödemelerde hazine, her 100 liralık ana para borcuna karşılık 142 TL faiz ödemek zorunda kalacak. Ancak güncel enflasyon ve kurlarla hazinenin yaptığı projeksiyon şu anda iç borç stokunun yüzde 60’ının faiz olduğunu ortaya koyuyor.   

Ekim sonu itibarıyla Merkezi Yönetimin Dış Borç Stoku, 101 milyar doları ana para 43 milyar doları faiz olmak üzere toplam 144 milyar dolar! 

Güncel ortalama 18,50 dolar kuru ile TL karşılığı 2 trilyon 664 milyar TL iken, kurlar yukarı yönlü hareket ettikçe bu tutar durduk yerde yükseliyor.

Hazine en son 5 yıl vadeli Eurobond ihracında dış piyasalardan ancak yüzde 10 dolar faizi vererek 2,5 milyar dolar borç bulabilmişti. Hazinenin ekim sonu itibarıyla duyurduğu rakamlar ve projeksiyonlarla, Merkezi Yönetimin iç ve dış borç stoku ana para ve faiz toplamı 7 trilyon 061 milyar TL’ye ulaşıyor.

2017’de 877 milyar TL olan Merkezi Yönetim Borç Stoku (MYBS) toplamı, tek adam yönetiminde hızlanarak 2018 sonunda ilk kez trilyona yükseldi ve 1 trilyon 67 milyar TL oldu. Ağır borçlanma politikasıyla 4 yılda 7 kat artan MYBS içinde faiz yükü ana parayı geçerken, dövize endeksli borçların toplamdaki payı yüzde 65,49’a çıktı. Dövize ve TÜFE’ye endeksli borçlar, kur ve enflasyon arttıkça borç stokunu yukarı çekiyor. İktidar, adeta gözü kara bir şekilde sergilediği bu borçlanma hırsıyla, Türkiye’nin ve 85 milyonun geleceğini faizcilerin, dövizcilerin ve hazineye borç verenlerin ellerine terk etti!

İktidarın dış politikadaki U dönüşlerinin perde arkasında ‘borç ve dolar’ bulma talebinin olduğu son gelişmelerle netleşti. BAE’den sonra Suudi Arabistan’dan Merkez Bankası’na 5 milyar dolar geleceği açıklanırken, Katar’dan da 10 milyar dolar bekleniyor. Bu paraların hangi koşullarla, hangi tavizler karşılığında verildiği bilinmiyor!

Merkez Bankası (MB) brüt rezervlerinin 18 Kasım haftasında 5 milyar 362 milyon dolar artışla 122 milyar 885 milyon dolara yükseldiği açıklandı. Ancak swaplar hariç rezervler hâlâ eksi 54 milyar dolarda. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın MB rezervlerinin yılsonunda 130 milyar dolara ulaşacağını ifade etmesinin perde arkasında Suudi Arabistan ve Katar’dan gelmesi beklenen paraların olduğu anlaşılıyor. 

Gelecek paralar MB brüt rezervlerini kâğıt üzerinde yükseltse de swaplar hariç ekside olan net rezervler, ekside kalmaya devam edecek. 

Net hata noksan kaleminde 30 milyar dolara yaklaşan kaynağı belirsiz girişlerin ağırlıkla Rus oligarkların parası olduğu iddiaları üzerine ABD ve AB, iktidarı ve Türk bankalarını uluslararası para transferleri için uyarmışlardı.

Asıl önemli olan iktidarın sergilediği U dönüşleri ve ‘normalleşme’ girişimlerinin, ‘Darbe finansörü’ dedikleri Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE), Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinin talimatını verdiği gerekçesiyle ‘Eli kanlı, katil’ dedikleri Suudi Arabistan Veliaht Prensine kırmızı halılar serilmesinin ardında yatan talepler ve tavizlerin neler olduğu sorusu. 

İktidarın 15 Temmuz darbesine destek ve 3 milyar dolar finansman sağlamakla itham ettiği BAE’ye söylediklerini geri alıp, kucaklaşmalarıyla Abu Dabi Yatırım Fonu’ndan Türkiye’deki yatırımlara 10 milyar dolar ayrılacağı vaat edildi. Enerji, liman, savunma sanayii vb. Türk şirketlerinin satın alınması, hisse alımı, ortaklık sözü verildi. BAE Merkez Bankası ile ocak ayında 5 milyar dolar karşılığı, 18 milyar dirhem ve 64 Milyar TL tutarında swap anlaşması yapıldı ama Abu Dabi fonunun yatırım vaatleri gerçekleşmedi.

Kaşıkçı davası Adalet Bakanı talimatıyla kapatılıp, mahkeme dosyasının Suudi Arabistan’a gönderilmesi, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın (MbS) CB Erdoğan tarafından uçağının merdivenlerine kadar uğurlanması karşılığında Suudilerden 5 milyar dolar geleceği anlaşılıyor. Suudi yetkililerin yabancı medyaya yaptıkları açıklamalar, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından teyit edildi. MB’ye 5 milyar dolarlık ‘mevduat’ yatırması görüşmelerinin sona geldiği ifade edildi. MB’nin mevduat toplama yetkisi yok. Para Suudi MB’sinden mi, Suudi devletinden mi ya da Suudi fonlarından mı gelecek? Muhtemelen bu para MB’de rezerv olarak depo hesabında tutulacak ve rezervler artmış gösterilecek. Ya da swap olarak gelecek. Son olarak Katar’ın da 10 milyar dolar kaynak sağlayacağı, 2-3 milyar dolarının yılsonuna kadar geleceği duyuruldu.  

Tüm bu para girişleriyle ilgili anlaşmalar, verilen taahhütler, faiz ve diğer koşullar, Türkiye’ye ne tür yükümlülükler getirildiği şeffaf şekilde kamuoyuna, TBMM’ye açıklanmak zorunda. Tabii asıl üzücü tablo, iktidarın politikalarıyla ekonomiye verilen ağır hasar ve iktidarın tavizlere açık hale getirilmesi yanında, 800-900 milyar dolarlık bir ekonominin 5 milyar dolara sevinir-övünür konuma sürüklenmesi!

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu beklendiği gibi politika faizini 1,5 puan daha düşürerek yüzde 9’a indirdi ve ‘faiz indirimi döngüsünün tamamlandığını’ açıkladı. İktidar piyasa faizlerinin de tek haneye ineceğini öne sürerken, bankalar TL mevduat toplayabilmek için faizi yüzde 25’e çıkarttı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘nas’ söylemiyle geçen yıl eylülde politika faizinin yüzde 19’dan 18’e indirilmesiyle başlatılan faiz indirimi süreci, Para Politikası Kurulu’nun (PPK) 24 Kasım toplantısında 1,5 puanlık düşüşle noktalandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faizin yılsonunda tek haneye inmesi talimatı doğrultusunda yüzde 10,5’tan yüzde 9’a çekilen politika faizinde ‘indirim döngüsünün tamamlandığı’ MB-PPK açıklamasıyla duyuruldu. Seçime kadar yeni faiz indirimi olmayacağını öngörebiliriz. 

Ancak, politika faizinin tek haneye inmiş olmasının piyasa faizlerine, bankaların mevduat ve kredi faizlerine bir yansıması yok. İktidar bu tabloyu görmezden gelmeyi tercih ediyor. Hazine ve Maliye Bakanının ‘piyasa faizlerinin de tek haneye inmesini beklediklerini’ söylemesine karşılık bankalar, enflasyon karşısında 70 puanı aşan negatif faizle TL mevduatı tutamadıkları için, faizi yüzde 25’e çıkarttılar. Bir yandan da döviz hesaplarının TL’ye geçişini sağlayamayan bankalara tehdit ve yaptırımlar getiren MB’nin yanı sıra BDDK da bankaları döviz varlığını TL’ye dönüştürmeyen şirketlere ‘kredi yasağı’ uygulamaya zorluyor. MB ve BDDK’nın koşullarını yerine getiremeyen bankalar, kaynaklarını düşük faizli hazine kâğıtlarına yatırmaya, portföylerinde bu kâğıtları tutmaya mecbur ediliyor. Sözde serbest piyasa, serbest kambiyo rejimi uygulamasıyla kontrollü, baskıcı, tehditkâr ve yaptırımcı bir parafinans piyasası yaratıldı. TL mevduatın getirisinin ekside olmasından ötürü, milyonlarca küçük yatırımcı, tasarruf sahibi borsaya yöneldi. Haftalardır Borsa İstanbul’a (BİST) akın eden tasarruf sahipleriyle tarihinde ilk kez BİST’teki yatırımcı sayısı geçen hafta sonu itibarıyla 3 milyon 400 bine çıktı. Pek çok küçük yatırımcı, parasını kaybederek kısa süre sonra manipülasyon mağduru olacak!

Faiz yüzde 19 iken geçen yıl 23 Eylül’de indirim başladığında yıllık enflasyon yüzde 19, dolar/TL 8,41 idi. Bir yılın sonunda faiz yüzde 9’a indirildi ama enflasyon yaklaşık 5 kat artışla yüzde 85,51’e, dolar/TL 2,5 kat artarak 18,65’e çıktı. İndirim başladıktan üç ay sonra aralıkta dolar/TL 18’e çıkınca Kur Korumalı Mevduat (KKM) icadı devreye sokuldu. KKM ile kur bir süre frenlense de şimdi yine 18,65 TL. Kur düşmedi. Enflasyon, hayat pahalılığı, fiyatlar, maliyetler patladı. TL değer kaybetti. Halkın alım gücü azaldı. Refah kaybı arttı, ülke yoksullaştı. İktidar bu yanlışta ısrar edip ülkeye ve topluma ağır bir ekonomik bedel ödetti. Bugüne kadar KKM ile en büyük servet transferlerinden birisi gerçekleştirildi. Toplumun geniş kesimleri yoksullaşırken, bir avuç kişi ülke hazinesinden, MB’den nemalandı. Banka kârları yüzde 500’lere ulaştı!  

İktidar aralıktan itibaren baz etkisiyle enflasyonda yaşanacak rakamsal gerilemeyi; ‘Faiz inince enflasyon düşecek dedik, dediğimiz çıktı’ diye pazarlayıp, yanlışlarını örtmek için ekonomik başarı yalanlarına sarılarak siyasi nema sağlamaya çalışacak. Ancak bir yılda ülkeye ve topluma yaşatılan ağır faturanın bedelini kim ödeyecek? Kanımca halk bunun hesabını sandıkta oylarıyla soracak!

Yerli üreticiyi ‘terbiye etmek’ için yıllarca tarımsal ürün, et-canlı hayvan ithalatına kapıyı açan iktidar şimdi de ‘fahiş fiyat ve gıda güvenliği’ gerekçesiyle ihracatı yasakladı. İktidar; enflasyon, maliyet artışı ve yükselen gıda fiyatlarının bedelini, üreticiye ödetiyor. Türkiye, gıda enflasyonu ve fiyatlarında dünya beşinciliğinden dördüncülüğe yükseldi!

Bugüne kadar üreticiye kaynak aktarmak, destek ve sübvansiyonlarla tarımsal-hayvansal üretimi teşvik etmek, üretimi artırmak yerine yerli üreticiyi terbiye etmek bahanesiyle ithalat kapısını açarak yerli üreticiyi mağdur eden, üretimden uzaklaştıran iktidar şimdi de gıda fiyatlarında fahiş artış ve gıda güvenliği gerekçesiyle tarımsal ürün ihracına yasak getirdi. Son olarak geçen hafta ihracatçı birliklerine gönderilen yazıyla soğan-patates ihracatı KKTC, Filistin, Azerbaycan ve Suriye’de TSK kontrolündeki bölgeler dışında yasaklandı. 

Ticaret Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı, son dönemde aldıkları kararlarla ayçiçeği tohumu ve yağı, mercimek, fasulye, pirinç, bakliyat ürünleri, buğday vb. pek çok ürüne ihracat yasağı ve kısıtlama getirdi. Listeye soğan ve patates de eklenirken, iktidarın yanlış ekonomi politikalarıyla tarımsal girdi (Tarım-GFE yüzde 138,2) ve üretim maliyetlerinde (Tarım-ÜFE yüzde 162,3) resmi rakamlarla üç haneye ulaşan enflasyonun faturası, ‘fahiş fiyat’ diye üreticiye ödetiliyor. 

İhracat yasaklarıyla ürünün yurt içinde kalması, fiyatların düşürülmesi planlanırken, üreticinin ürününü daha iyi fiyatla ihraç etmesi ve kayıplarını telafi etmesinin önü kesiliyor. 

Bir ürünün ihracının yasaklanması, sadece iç pazarla sınırlanması bir yanıyla içeride ürünü bollaştırıp fiyatları geçici olarak düşürse bile, nihai aşamada bundan en büyük zararı gören, ürününü daha iyi ve kazançlı koşullarda satabilme imkânından yoksun bırakılan üretici olacaktır. 

Bunun da ötesinde yıllardır dış pazarda alıcısı olan ürünlerin ihracının yasaklanması, üreticinin kaybı ve zararı yanında uzun emeklerle kazanılan ihraç pazarlarının kaybedilmesine, Türk ürünlerinin çekilmesinden doğacak boşluğun başka ülkeler tarafından doldurulmasına zemin hazırlayacaktır. 

İktidar gıda fiyatlarını düşürmek, tüketiciyi korumak gerekçesiyle bu yasağı getirirken başta enflasyon olmak üzere kendi yanlış politikalarının yarattığı ağır ekonomik gerçeklerle örtüşmeyen düşük taban fiyat, enflasyonun altında destekleme ödemesiyle alın terinin, ürününün karşılığını alamayan milyonlarca üreticiyi, suçlu ilan edip mağduriyete sürüklüyor.

Gıda fiyatlarının faturası üreticiye çıkartılırken, Dünya Bankası (DB) ve Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü’nün (FAO) son açıkladığı Kasım 2022 güncelleme rakamlarıyla Türkiye dünyada 10’uncu büyük tarım ekonomisi olmasına karşılık gıda enflasyonunda dünya dördüncüsü. Küresel gıda fiyatları kasımda düşüşe geçti. Dünya gıda fiyatlarında yıllık artış yüzde 2 oldu! DB ve FAO’ya göre Türkiye, aynı dönemde TÜİK rakamlarıyla yüzde 99 olan gıda enflasyonuyla dünyadaki ilk beş ülke arasında dördüncülüğe yükseldi: Zimbabwe yüzde 321, Lübnan yüzde 208, Venezuela yüzde 158), Türkiye yüzde 99, Arjantin yüzde 87! 

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini parlamentolarında onaylayan 28 ülkenin dışında henüz onay vermeyen son iki üye ülkeden Macaristan aralıkta onay vereceğini açıklarken Türkiye üzerinde NATO baskısı artıyor. İsveç Parlamentosu, Türkiye'nin İsveç'in NATO'ya üyeliği için şart koştuğu terörle mücadele yasasını sertleştiren düzenlemelere olanak sağlayacak anayasa değişikliğini kabul etti.

Rusya ile en uzun kara sınırına sahip olan Finlandiya ve Finlandiya’nın sınır komşusu İsveç’in Rusya-Ukrayna savaşı üzerine başvurdukları NATO’ya üyelik için onay sürecinde 30 NATO üyesi ülkeden 28’i parlamentolarında üyeliğe onay kararını kabul etti. Üyeliğe henüz onay vermeyen Türkiye ve Macaristan’ın kararı beklenirken Macaristan aralık ayında onay kararını meclisten geçireceğini açıkladı. 

Haziran ayında Madrid’de yapılan NATO zirvesinde iki ülkenin üyeliğine onay için Türkiye’nin öne sürdüğü koşullar çerçevesinde Türkiye-İsveç-Finlandiya arasında terörle mücadelenin sertleştirilmesi, terör örgütü üyeliğiyle suçlananların faaliyetlerine izin verilmemesi ve iadeleri istenen bazı kişilerin Türkiye’ye gönderilmesi konusunda mutabakat metni imzalanmıştı. İki ülke de bu doğrultuda bazı adımlar atmalarına karşın iade talepleri konusunda nihai kararın yargı tarafından verildiği ve yargıya müdahalenin söz konusu olamayacağı bildirildi. 

Bu arada üçlü mutabakata imza atarak İsveç’in Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunu kaldıran, terörle mücadele yasasında değişiklik önerisini gündeme getiren sosyal demokrat iktidarın Başbakanı Magdalena Andersson gelen tepkiler üzerine erken seçim kararı aldı ancak seçimlerde aşırı sağ ittifaka karşı iktidarı kaybetti. Yerine gelen aşırı sağcı koalisyon hükümeti mutabakata uyulacağını, terörle mücadelenin sertleştirileceğini duyurdu. Yeni Başbakan Ulf Kristersson Ankara’yı ziyaret gereken adımların atılacağını taahhüt etti.

İsveç’in terörle mücadele yasasının sertleştirilmesine, daha ileri önlemler alınmasına olanak sağlayan anayasa değişikliği geçen hafta yapılan görüşmelerde 30’a karşı 270 oyla kabul edildi. 1 Ocak’ta yürürlüğe girecek düzenlemelerle, terör suçlularının yargılanması kolaylaştırılarak, yargı süreçleri hızlandırılacak. Ayrıca terör örgütlerinin İsveç’teki faaliyetlerine son verme, siyasi iltica taleplerinin zorlaştırılması, yasa dışı örgütlerin gösteri ve yürüyüş haklarına sınırlama getirilmesi gibi değişiklikler düzenlemelerde yer alıyor.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, bu adımlar sonrası İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine

Türkiye’nin de onay vermesinin zamanının geldiğini açıkladı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Stoltenberg ve İsveç Başbakanının Ankara ziyaretlerinde 2023 Temmuz’undaki NATO zirvesini işaret etmişti. ABD ve Avrupa medyasında Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye yönelik hava harekâtlarında İsveç ve Finlandiya’nın üyelik onayı için ABD’nin kontrolündeki bölgenin hava sahasının açıldığı yönünde haberler yer alıyor.

NATO, ABD ve AB, sürecin hızlandırılmasını istiyor ve Türkiye’ye baskıları artırmaya yöneliyor. Yaklaşan seçim süreci ve seçim takviminin ilanı sonrası TBMM’nin tatile girecek olmasının iki ülkenin üyelik onayını 2023’ün ikinci yarısına uzatması olasılığı, NATO ve batı başkentlerinde tartışılıyor. 

Avrupa Parlamentosu, Ukrayna'da sivil hedeflere saldırdığı gerekçesiyle Rusya'yı, ‘teröre destek veren ülke’ ilan etti. Rus ordusu, Çeçen milisler ve paralı askerlerden oluşan Wagner Grubu’nun ‘terör grupları’ listesine alınması istendi. Kararın herhangi bir yaptırım etkisi olmasa da Rusya’nın uluslararası alanda tecrit edilmesine zemin sağlayacaktır.

Avrupa Parlamentosu (AP) ekim ayında imzaya açılıp gündeme alınan karar tasarısını onaylayarak Rusya’yı ‘teröre destek veren ülke’ ilan etti. İtalya, Fransa ve Almanya’dan aşırı sağcı partilere mensup parlamenterler dışında AP’nin büyük çoğunluğunun ‘evet’ dediği kararda ayrıca, Rusya Ordusu ile Ukrayna savaşında Rus ordusunun yanında çatışmalara katılan Çeçen Milislerin ve Wagner Grubu’na mensup paralı askerlerin ‘terör grupları’ kabul edilmesi çağrısı yapıldı. Rusya karara sert tepki göstererek ‘AP’yi aptallığın sponsoru ilan ediyoruz’ açıklaması yaptı. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, AP’yi kutladı ve kararı memnuniyetle karşıladıklarını belirtti. 

Avrupa Birliği’nin (AB) teröre destek veren ülkeler konusunda tüm üye ülkelerin kabul edip onayladığı bir listesi söz konusu değil. Bu nedenle AP kararının üye ülkeler açısından herhangi bir bağlayıcılığı ve yaptırım gücü yok. Ancak karar sembolik olsa da kanımca Rusya’nın uluslararası saygınlığına hasar verecek nitelikte.

ABD ve AB tarafından uygulanan ağır yaptırımlarla karşı karşıya bulunan Rusya, ‘teröre destek veren ülke’ nitelemesiyle uluslararası açıdan daha fazla tecride maruz kalacak, iyice yalnızlaşacaktır.

Onaylanan karar, ‘Rus ordusunun sivil nüfusu terörize ederek ülkeyi ve yerleşim yerlerini terk etmek zorunda bıraktığı, Ukrayna'nın enerji altyapısı, hastaneler, tıbbi tesisler, okullar ve sığınaklar dahil olmak üzere sivil hedeflere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı’ gerekçelerine dayandırıldı. Ayrıca ayrım gözetmeksizin sivillere ve yaşamsal altyapıya yönelik saldırılar gerçekleştirdiği kaydedilen Rusya’nın uluslararası anlaşmaları, insani ilkeleri ve sözleşmeleri, uluslararası hukuk kurallarını ihlal ettiği için terörü destekleyen ülke ilan edildiği, Putin ve hükümetinin bu suçlardan dolayı uluslararası bir mahkeme önünde yargılanması gerektiği, kararda vurgulandı. AB’nin teröre destek veren ülkelere yönelik ‘Kara Liste’ oluşturması çağrısı yapan AP üyeleri Rusya’ya siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik baskıların artırılmasını istedi. AP’nin kararından önce AB üyesi Baltık ülkeleri Litvanya, Letonya, Estonya ve doğu Avrupa’da Polonya parlamentoları Rusya’yı ‘Terör Devleti’ ilan eden kararları onayladı. Önümüzdeki süreçte AB üyesi başka ülkelerin parlamentolarından Rusya için benzer kararlar çıkabilir. 

AB Liderler Zirvesi gündemine de aynı doğrultuda karar alınması, ‘Teröre destek veren ülkeler listesi’ oluşturulması önerisi gelebilir.  

ABD’nin ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinde İran, Suriye, Kuzey Kore ve Küba yer alıyor. ABD bu ülkelere mali, finansal, ticari, silah vb. konusunda ambargo ve yaptırım uyguluyor. ABD Kongresinde Rusya’nın listeye alınması yönündeki çağrılara ve girişimlere rağmen Biden yönetimi, böyle bir adıma sıcak bakmıyor. Kanımca Türkiye’nin tarafsızlık politikası ve Rusya ile ilişkileri bu karardan etkilenmeyecektir.