Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/26 Haziran 2022

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.

ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ 26 HAZİRAN 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU  

SICAK GÜNDEM

İktidarın büyük umut bağladığı Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman'ın (MbS) Ankara ziyareti, CB Erdoğan'ın verdiği tüm tavizlere rağmen beklentilerin uzağında kaldı.

İÇ POLİTİKA

Adalet Bakanının Yüksek Seçim Kurulu’nu ve anayasa hükmünü yok sayarak gündeme getirdiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üçüncü kez aday olabileceği iddiası, iktidarın kurguladığı senaryoları açığa çıkarttı!

Kamuoyuna ‘Bedelli Askerlik Affı’ olarak sunulan yasa teklifinde Genelkurmay Başkanının yaş haddinin 5 yıl uzatılarak 72’ye yükseltilmesi, TSK’nın emirkomuta-kıdem-terfi-emeklilik süreçlerini topyekûn etkileyecektir!

EKONOMİ

İktidar, sermaye kontrollerini sertleştirerek, şirketleri ve ihracatçıları döviz satmaya zorlayacak yeni bir kararı devreye soktu. 15 milyon TL üzerinde döviz varlığı bulunan şirketlerin TL ticari kredi kullanmasına yasak getirildi!

BDDK’nın döviz varlığını bozdurmayan şirketlere TL ticari kredi yasağı getirmesi yabancı yatırımcıyı iyice ürkütecek, yerli şirketlerin döviz ve sermaye kaçışını hızlandıracaktır!

Altı ayda iflas eden 2022 bütçesi iktidarın basiretsizliğini sergilerken, TBMM’ye sevk edilen ek bütçe ise zam ve vergi artışı yağmurunun süreceğini, faiz ödemelerinin artacağını gösteriyor.

Kaynak bulmakta tıkanan iktidar ve ekonomi yönetiminin yeni icadı GES, fiyaskoyla sonuçlandı. 22 Haziran’da dolan talep toplama süresinde sadece 89 bin kişi, 6,6 milyarlık senet aldı!

Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) hızla geriliyor. TÜGE’de hızlanan iktidara güvensizlik, doğrudan iktidar kontrolündeki TÜİK ve MB tarafından yapılan anketlere de yansıdı.

Tarım ve Orman Bakanının tarım ve hayvancılık için açıkladığı yeni düzen, çiftçinin toprağına el konulmasına, yandaşlara teslim edilmesine, mülkiyet değişimine kadar uzanacak planların işaretini veriyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. AB, NATO, Ukrayna, Libya, Suriye’de ortaya çıkan son gelişmeler, ‘şahsi’ dış politikanın Türkiye’yi yeni sıkıntılarla karşı karşıya bıraktığını, yalnızlaşma ve dışlanma süreçlerinin hızlanacağını işaret ediyor.

İktidarın büyük umut bağladığı Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın (MbS) Ankara ziyareti, CB Erdoğan’ın verdiği tüm tavizlere rağmen beklentilerin uzağında kaldı. Mısır ve Ürdün ziyaretinde milyarlarca dolarlık yatırım ve finansman anlaşmaları imzalayan MbS Ankara’ya kâğıt üzerinde vaatler verdi! 

Geçen yıldan bu yana özellikle ekonomik alandaki baş gösteren ağır sıkıntılar ve derinleşen krizin etkisiyle dış politikada keskin U dönüşleri yapmaya mecbur kalan CB Erdoğan, Mısır, İsrail, BAE’nin ardından Suudi Arabistan’la da ‘normalleşme’ adımları atarak nisan ayında Riyad’ı ziyaret etti. 

Bu ziyaret öncesinde Türkiye’de devam eden Kaşıkçı cinayeti davası Adalet Bakanlığı oluru ile kapatılıp, dava dosyası Suudi Arabistan yönetimine devredildi. 

CB Erdoğan yıllardır tüm dünyaya cinayet faili olarak teşhir ve itham ettiği Veliaht

Prens MbS ile kucaklaşarak Türkiye’ye davet etti. Geçen hafta Ankara’ya gelen Veliaht Prens MbS ile iki saati aşan baş başa görüşmesinde yine parasal beklentiler açısından umduklarını bulamadı. 

CB Erdoğan ve MbS, iki saati aşan süreyle ‘baş başa’ görüştü. Bu görüşmenin içeriği tutanaklara alındı mı? Hangi pazarlıklar yapıldı? 

Görüşmeler sonrasında iki ülke Dışişleri Bakanları tarafından açıklanan yazılı ortak bildiride baştan sona her alanda iş birliğinin güçlendirileceği, ilişkilerde ‘yeni bir dönemin başladığı’ meteorolojiden, yapay zekâya kadar birlikte çalışmalar yürütüleceği duyurulmasına karşılık, ne Suudi Fonlarından öne sürüldüğü gibi 30-40 milyar dolarlık kredi ve yatırım desteği ne de Merkez Bankaları arasında swap anlaşması yer aldı. Prens Salman ile yapılan ‘çok verimli’ görüşmelere karşılık ortada vaatler, temenniler dışında bir şey yok. 

Türkiye Cumhurbaşkanının, Suudi Arabistan’ın kraldan sonra ikinci adamı konumundaki MbS’yi uçağının kapısına kadar uğurlaması ‘eşit muhataplık ve mütekabiliyet’ yanında, diplomatik statü-diplomasi temayülleri açısından da ülkemiz adına ‘incitici ve onur kırıcı’ bir tablo! 

CB Erdoğan’ın 28 Nisan’daki Riyad ziyaretinde kendisini havaalanında karşılayan ve uğurlayan sıradan bir protokol valisi idi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geri adım attığı yetmezmiş gibi, MbS’den gelecek birkaç milyar dolar kanlı para uğruna en büyük siyasi tavizleri verip, ülkemizi küçük düşürdü. Düne kadar ‘cani-katil-fail’ dediğine, sarılıp kucaklaşarak ‘Kardeşim’ diyerek ‘aklama’ adaletsizliğine ve unutulmayacak bir insanlık ayıbına imzasını attı!

Adalet Bakanının Yüksek Seçim Kurulu’nu ve anayasa hükmünü yok sayarak gündeme getirdiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üçüncü kez aday olabileceği iddiası, yapay bir tartışmadır. Biz buna girmeyiz. Hiç kimseye siyasi yasak peşinde değiliz. İktidar, yüksek yargıyı baskı ve kontrol altına alma senaryosunu uygulamaya hazırlanıyor!

Bugüne kadar Almanya, Fransa, ABD, İsrail ve son olarak Suudi Arabistan ile ilişkilerde yargıyı ‘pazarlık aracına’ dönüştürerek Türkiye’nin ve Türk yargısının itibarını yok eden iktidar, her gelen telefonla ya da siyasi pazarlıklar ve tavizlerle mahkemeler adına söz vererek, yabancı ülkelerin talep ettiği yargı kararlarını mahkemelerden süratle çıkarttı. İçeride ise polis ve emniyeti, yargıyı kendi emelleri doğrultusunda parti organı gibi siyasi amaçla kullanıyor. Bugüne kadar vesayeti ortadan kaldırma iddiasındaki Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan ve AK Parti hükümetleri aksine yeni vesayet odakları oluşturarak toplumu ve muhalefeti baskılamaya yöneliyor. Tüm ülkenin emniyet ve güvenliğini, hukukunu sağlamakla yükümlü emniyet teşkilatı içinde, yargı ve adliyede hukuk ve yasalar içinde kalarak görevini yapanlar iktidar tarafından itibar görmediği gibi, siyasi talimat doğrultusunda karar vermeyen, şerh koyan mahkeme üyeleri de derhal görev yerleri değiştirilip, ücra illere tayin edilerek istifaya zorlanıyor. HakimlerSavcılar Kurulu’nun (HSK) son hakim-savcı atama kararnamesinde bunun örnekleri çok daha somut görüldü. Adalet Bakanı’nın kendisini YSK yerine koyarak CB Erdoğan’ın üçüncü kez adaylığının önünde bir engel olmadığını, 2023’te aday olacağını ifade etmesi bugünden seçim sürecinde yargının baskılanacağının işaretidir.

Hukukçular CB Erdoğan veya bir başka adayın aday olup olamayacağını tartışabilir, hukuki gerekçeler ortaya koyabilir. Ancak iktidarın Adalet Bakanı konumundaki bir siyasetçinin bu konuda görüş beyan etmesi yargının baskı altına alınmasıyla eş değerdir. Biz iktidara yürüyoruz. Onlar bizi yapay tartışmaların içine çekerek mağduriyet sağlamaya çalışıyorlar. CB Erdoğan’ın siyasi yasağını bile biz kaldırdık, kimseye siyasi yasak peşinde değiliz. Cumhurbaşkanının kendi yaptıkları anayasa değişikliğiyle üçüncü kez aday olamayacağı apaçık olsa bile bu konuda nihai kararı YSK verecektir. Adalet Bakanının kendisini YSK yerine koyup Erdoğan’ın adaylığı konusunda ahkâm kesmesi, yüksek yargıyı baskı altına almaktan öte bir şey değildir. İktidar erken seçim kararı alır, teklifini meclise getirir ve kabul edilirse TBMM kararıyla gidilen seçimde CB Erdoğan aday olabilir. 

Seçimin normal takvimine 15-20 gün kala iktidar ittifakınca alınacak bir erken seçim kararıyla Erdoğan’a üçüncü kez adaylık yolunun açılmasının muhalefet tarafından desteklenip desteklenmemesi, ya da öyle bir durumda seçimin normal zamanında yapılması tercih edilip edilmeyeceği, tabiidir ki altılı masada liderler tarafından değerlendirilecektir. YSK’yı şimdiden baskı altına alma gayretleri sonuçsuz kalmaya mahkûmdur!   

Kamuoyuna ‘Bedelli Askerlik Affı’ olarak sunulan yasa teklifinde TSK açısından çok kritik bir düzenlemeye yer veriliyor. Yapılmak istenen değişiklikle; Genelkurmay Başkanının yaş haddinin 5 yıl uzatılarak 72’ye yükseltilmesi, TSK’nın emir-komutakıdem-terfi-emeklilik süreçlerini topyekûn etkileyecektir!

İktidar, yaklaşan seçim öncesi farklı düzenlemelerle seçmene mavi boncuk dağıtmaya girişirken bir yandan da bu tür düzenlemelerin içine çok kritik değişiklikleri yerleştirerek, bir takım siyasi stratejilere yöneliyor. Bunlardan sonuncusu bakaya ya da yoklama kaçağı konumundaki 550 bin genci ilgilendirdiği öne sürülen ve iktidarın 30 milyar TL gelir elde etmeyi umduğu bedelli askerlik affı. Buna göre Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Personel Kanunu’nda yapılacak değişiklikle Genelkurmay Başkanının 67 olan yaş haddinden emeklilik süresi 5 yıl uzatılarak 72 yaşına yükseltiliyor. Ağustostaki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında beş yıllık görev süresi ve 67 yaş haddini dolduracak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ‘kişiye özel’ bu yasa değişikliğiyle beş yıl daha Genelkurmay Başkanlığında kalabilecek. İktidarın TBMM’ye getirdiği değişiklik teklifindeki bu düzenleme; “Devam eden terörle mücadele faaliyetlerinin etkin şekilde sürdürülmesi ve harekâtlardan elde edilen tecrübenin aktarılabilmesi” gerekçesine dayandırılıyor. Ancak TSK’nın 1984’teki Eruh baskını ile başlayan terörle mücadele süreci, 38 yıldır kesintisiz şekilde devam ediyor. Bu süreçte 1993’te dönemin Başbakanı Tansu Çiller tarafından özel olarak görev süresi bir yıl uzatılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş dışında tüm genelkurmay başkanları, görev süreleri ve yaş hadleri dolduğunda emekliye ayrıldılar. Terörle mücadelenin etkin şekilde sürdürülmesi, elde edilen tecrübelerin aktarılması gerekçesi inandırıcılıktan olduğu gibi beş yıllık uzatmayı da izah etmiyor. Bugüne kadar genelkurmay başkanlarının tamamı terörle mücadeleye, sınır ötesi harekatlara komuta etti, sorumluluk üstlendi. TSK’da süreklilik, kurumsal hafıza ve tecrübelerin paylaşımı esas olduğu için, emekli olurken de hiçbirisi ‘harekatlardan elde edilen tecrübeleri’ kendisine saklayıp beraberinde götürmedi! İktidarın Genelkurmay Başkanının yaş haddini beş yıl uzatması, kuvvet komutanlıklarından başlamak üzere geriye doğru yüzlerce, belki binlerce subay, albay, kurmay albay, tüm-tuğ-kor-orgeneralin geleceklerini kıdem ve terfilerini zincirleme şekilde etkileyecektir. Üstelik yaş haddinin beş yıl artırılmasına karşılık, görev süresi uzatımının ‘birer yıllık dönemler’ şeklinde yapılacak olması, TSK kurmay komuta kademelerinde siyaset gölgesini beraberinde getirecektir. 

Geçmişte TSK içinde ve YAŞ toplantılarında sergilenen terfi-tasfiye uygulamalarına ‘paralelliği’ andıran bu değişikliğin, bedelli askerlik affı içine yerleştirilerek gözden kaçırılmak istenmesi de amacın farklı olduğunu, komuta kademesinin siyasallaştırılması, siyasi biat ve kontrol niyetinin ön plana çıkacağını düşündürmektedir!

İktidar, dövizi dizginleyebilmek için sermaye kontrollerini sertleştirerek, şirketleri ve ihracatçıları döviz satmaya zorlayacak yeni bir kararı devreye soktu. 15 milyon TL üzerinde döviz varlığı bulunan şirketlerin TL ticari kredi kullanmasına yasak getiren BDDK, içeride döviz varlıklarını bozdurma baskısını artırdı! 

BDDK tarafından alınan yeni bir kararla, sermaye kontrolü yönünde bir adım daha atılarak, şirketlere sahip oldukları döviz varlıkları üzerinden getirilen limitlerle, TL ticari kredi kullanma yasağı devreye sokuldu. Ekonomide ani duruş ve çarkların durması riskini artıran bu yeni adım, şirketleri tümüyle önlerini göremez konuma getirirken, ihracatta sert düşüşlere zemin hazırlayacak. Şirketler TL kredi ticari kullanmak istiyorlarsa BDDK’nın getirdiği sınır kadar döviz varlığı olmak zorunda. Sınır ise şirketlerin döviz varlıklarının 15 milyon TL’yi aşmaması. Eğer 15 milyon TL’yi aşıyor veya şirketin cirosu ile aktif büyüklüğünün yüzde 10’undan fazla dövizi varsa bu şirketler TL kredi kullanamayacak. Nakit döviz varlığının TL karşılığının tutarı 15 milyon TL’yi aşmayan şirketler ise ‘sınırı aşmama taahhüdü’ vererek TL kredi kullanabilecek. 

BDDK aldığı bu son kararla işletme ihtiyaçları ve işlerini yürütebilmek için TL kredi kullanmak isteyen, ihracata veya iç pazara dönük üretim yapmakla birlikte bu üretim için ithal girdi kullanmak zorunda olan şirketleri döviz varlıklarını satmaya veya bozdurmaya zorluyor. Bu koşul sanayiciye, ihracatçıya, imalatçıya dayatılırken, 15 milyon TL kriterinin hangi ölçüye dayandığı belirsiz. Şirketlerin krediye erişimini zorlaştıran bu adımlar, ekonomik aktiviteyi, üretimi, iç talep ve istihdamı olumsuz yönde etkileyerek her alanda zincirleme olarak negatif süreçleri tetikleyecektir.

Geçtiğimiz yıl 21 Aralık’ta 18,50 TL’ye yükselen dolar kuru ardından alınan KKM hesabı kararına benzer bir operasyon yeniden devreye sokulurken, karar sonrası gelen satışlarla dolar/TL kuru 17,55’ten 16,50’ye geriledi. Yeni bir ‘içeriden bilgi ticaretiinsider trading’ sürecinin yaşanmış olması kuvvetle muhtemel. BDDK kararını önceden öğrenen bazı kesimlerin 17,55’ten döviz bozdurup, birkaç saat içinde daha düşük kurdan daha yüklü miktarlarda dolar alımına gittikleri dile getiriliyor. 

Hatırlanacağı gibi 21 Aralık KKM operasyonu öncesinde kamu bankalarının arka kapı yöntemiyle saatler içinde 6,5-7 milyar dolar satmaları sonrası dolar/TL 18,50’den 11,50’ye düşmüştü. KKM planını önceden bilenler açısından 18,50’den doları bozdurup, 11,50’den geri alma olanağıyla saatler içinde milyarlarca dolar haksız kazanç elde etme yolu açılmıştı.  

Kur Korumalı Mevduatın (KKM) kur üzerindeki etkisinin giderek azaldığı, kurları düşürmek için iktidarın umut bağladığı GES’te (Gelire Endeksli Senet) ise talebin 89 bin kişide ve 6,6 milyar TL’de (350 milyon dolar) kalması, döviz arzı sıkıntısını had safhaya çıkartarak kur artışlarının hızlanması ihtimalini güçlendirdi!

BDDK’nın döviz varlığını bozdurmayan şirketlere TL ticari kredi yasağı getirmesi yabancı yatırımcıyı iyice ürkütecek, Türkiye’den döviz ve sermaye kaçışını hızlandıracaktır. BDDK’nın aldığı bu karar; iktidarın iyice tıkandığını, para-döviz-faiz politikalarında yolun sonuna yaklaştığını ve çaresizlik içinde olduğunu gösteriyor! 

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) aldığı yeni kararla dövizin sistem dışına çıkmaya yönelmesi, bankalardaki döviz hesaplarından çekişlerin hızlanmaya başlaması, kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir süreç bankacılık sektörü üzerindeki sarsıntıları da şiddetlendirecektir. 

İktidar, ekonomide bozulan dengeleri düzeltmekten kaçınarak zorlayıcı kararlarla ömrünü uzatmaya çalışıyor. Hesapsız, öngörüsüz alelacele çıkartılan bu düzenlemelerin reel sektöre, sanayiye, ihracata dönük üretim yapan şirketlere ağır hasar vermesini ve mali tablolarına darbe indirmesi ihtimalini göz ardı ediyor!

BDDK’nın bu son kararıyla kurların düşürülmesi, TL’ye değer kazandırılması yönündeki hesaplar yine kısa süreli olacaktır. 

Kurlardaki gerilemenin kalıcı olması veya daha aşağı inmesi oldukça güç görünürken, MB rezervlerinin swap hariç eksi 62 milyar dolara düşmüş olması da bu güçlüğü artıran etkenlerin başında geliyor. 

Kurları kontrol etmek için satılan milyarlarca dolarlık rezerv yerine konulamadığı için iktidar, şirketlerin banka hesaplarında tutulan döviz varlıklarına göz dikerek, ciddi tehlikelere neden olacak bir yola girdi.

En az 6 ay vadeli KKM hesabında dövizini bozdurarak tutan şirketlere sağlanan Kurumlar Vergisi muafiyetinde KKM’lerin vadesi ay sonunda doluyor. 

BDDK’nın şirketlerin KKM’den çıkarak dövize yönelmelerini engellemeyi de amaçlayan bu adımı, TL ticari kredi yasağını devreye sokması, içeride can havliyle girişilen döviz yaratma çabası giderek panik ve endişeyi artırarak gerek bireylerin gerekse şirketlerin döviz hesaplarını boşaltarak sistem dışına, kayıt dışına çıkmalarını hızlandıracaktır.

Tıpkı ihracatçılara TL reeskont kredisi için yüzde 30 döviz bozdurma ve bir ay döviz satın almama koşulunun getirilmesi gibi, 15 milyon TL karşılığı üzerinde döviz varlığı bulunan şirketlere TL Ticari Kredi kullanma yasağı getirilmesi de yanlış, çok riskli ve hızla geri dönülmesi gereken bir adımdır. İktidarın daha büyük döviz ve kur krizine sürükleyecek bu yanlıştan süratle dönmesi ülke çıkarlarına uygun olandır.

Yurtiçi yerleşiklere ait bireysel ve kurumsal döviz varlıklarına göz diken iktidarın bu adımı döviz varlıklarının sistem dışına çıkmasına, sermayenin yurt dışına kaçmasına zemin hazırlayarak bankacılık sektörünün risklerini artıracaktır!

Hazine ve Maliye Bakanının mayıs ayında bütçe fazlası verildiğini ve performansın çok iyi olduğunu söylemesinden beş gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan TBMM’ye EK BÜTÇE tasarısı gönderdi. Gelinen noktada iktidarın bir bütçe yapma becerisinden bile yoksun olduğu, 6 ay sonrasını öngöremediği tescillendi!

İktidarın tüm uyarılarımıza rağmen TBMM’den geçirdiği 2022 bütçesi 6 ayda iflas etti! Geçen yıl meclise sunulan 1 trilyon 751 liralık 2022 bütçesi daha genel kurulda görüşülürken, CB Erdoğan talimatıyla yapılan faiz indirimleri sonrası dolar kuru 8,50’den 18,50 TL’ye enflasyon yüzde 19’dan yüzde 34’e yükselmişti. Oysa iktidarın 2022 bütçesinde öngördüğü enflasyon Orta Vadeli Program çerçevesinde yüzde 9,8, ortalama dolar kuru öngörüsü 9,20 TL idi. Tüm bütçe hesapları buna göre yapılmış, ödenekler buna göre belirlenmişti. Dolayısıyla daha bütçe yürürlüğe girmeden tüm hedefleri, hesapları sapmış, geçersiz ve boş bir belgeye dönüşmüştü.

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda geçen hafta iktidar ittifakının kabul ettiği ek bütçeyle eklenen toplam ödenek 1 trilyon 80 milyar 515 milyon lira. Diğer deyişle bir yıl için 1 trilyon 751 milyar TL’lik 2022 bütçesinin yüzde 73’ü tutarında. Böylesine büyük bir hesap hatası, bu kadar yüksek bir sapma, dünyanın en geri kalmış ekonomilerinde bile makul görülemez. Sonbaharda yeni bir ek bütçe ya da ek borçlanma talebiyle TBMM önüne gelmeleri hiç de şaşırtıcı olmaz!

Ek bütçede mal ve hizmet alımı giderlerine 86,7 milyar, 240 milyarlık faiz giderleri ödeneğine 89 milyar ilave yapılıyor. CB Erdoğan’ın faiz indirimi ısrarı ve ‘faizleri daha da düşüreceğiz’ iddiasına karşılık, ek bütçeyle birlikte faize ayrılan para 329 milyara yükseltiliyor. 

Gerçekte Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesap sahiplerine ‘kur farkı’ adı altında yapılan faiz ödemeleri için ek bütçeye 40 milyar TL ödenek konulduğu dikkate alındığında, faize ayrılan tutar 369 milyar TL’ye ulaşıyor. Üç aylık ilk vadelerin mart ayında dolmasından bu yana mart, nisan, mayıs aylarında KKM hesaplarına bütçede karşılığı olmaksızın yapılan ödeme tutarı 21,1 milyara ulaştı. 

İktidar ek bütçeye KKM kur farkı ödemeleri için 40 milyar TL ödenek koyarak, bugüne kadar yapılan kur farkı ödemelerinin hukuksuz, bütçe yasasına aykırı ANAYASA SUÇU olduğunu kabul ve itiraf etti.  Halkın vergileriyle oluşan bütçeden yasa dışı harcama ve ödeme yapmanın paniğiyle ek bütçeye kur farkı ödeneği koyarak kendini kurtarma, kılıf uydurma derdine düştü.

İktidarın ek bütçe ve maaş zamlarıyla bir seçim tahkimatı yapmaya yöneldiğini öngörmekteyim. İktidar, ek bütçe ve maaş zamlarının yanı sıra bedelli askerlik affı, üniversite affı vb. düzenlemelerle de seçim hazırlıklarında gençlerin gözünü boyayıp yanına çekmeyi planlıyor. 

Kaynak bulmakta tıkanan iktidar ve ekonomi yönetimi, Gelire Endeksli Senet icadıyla parası-dövizi olanlara yüzde 23 faiz vaat ederek, kamu kurumlarının hazine ve bütçeye aktarmaları gereken kazançlarını satarak para toplamaya çalıştı. Başlatılan talep toplama süresi 22 Haziran’da doldu. 

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın taze kaynak tıkanıklığını aşmak ve döviz kurlarının yükselişini frenlemek için faiz + kur farkı ödeme garantili Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesabından sonra piyasaya sürdüğü yeni icadı Gelire Endeksli Senet (GES) satışı da fiyaskoyla sonuçlandı. 

Gerçek kişilere satılacağı açıklanan GES’le döviz mevduatı, altını olanların bunları bozdurması, TL mevduatı olanların GES’i tercih etmesi umuluyordu. 

Üç aylık dönem kazancının yüzde 5,32, yıllık bileşik faiz kazancının yüzde 23,04 oranında garanti edildiği GES için 15-22 Haziran arasında yürütülen talep toplama süreci geçen hafta sona erdi. 

Hazine ve Maliye Bakanlığından yapılan açıklamada 24 Haziran 2022 valörlü, 23 Aralık 2022 itfa tarihli, 6 ay vadeli GES ihracında 83 bin 816 bireysel yatırımcının talep toplamının 6 milyar 556 milyon TL olduğu belirtildi.

Aralık ayından bu yana 1 trilyon TL’ye yaklaşan KKM hesaplarına karşılık GES ihracının 6,6 milyar TL’de kalması iktidar ve ekonomi yönetimi adına gerçek anlamda bir ekonomik-mali bozgun. Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin CB Erdoğan’a GES satışları sonrasında döviz kurlarının en az 5-6 TL düşeceğini ilettiği şeklindeki haberler iktidar medyasında yer almasına karşılık fiyaskoyla sonuçlanan GES ihracı sürecinde aksine kurlar yükselişine devam etti. Kaldı ki, kur farkı ve faiz garantisiyle uygulamaya konulan KKM hesaplarında bile hesap açtıranların sayısının 1 milyona, hesaplardaki tutarın 1 trilyon TL’ye ulaşmasına karşılık döviz kurları ancak üç ay tutulabildi. Üç ay boyunca MB ve kamu bankalarının milyarlarca dolarlık döviz satışlarıyla 14,50 TL’de tutulmaya çalışılan dolar/TL yeniden tırmanışa geçerek mayıs ortasından bu yana 17,50 TL’ye yükseldi. Resmi enflasyonun TÜİK’in verileriyle yüzde 73,3 olduğu bir ekonomik ortamda yıllık yüzde 23 faizle parası-dövizi olanların GES almaya koşacağı, döviz kurlarının 5-6 lira düşeceği hayalini öne süren iktidar ve ekonomi yönetimi, bir kez daha ne kadar çaresiz olduğunu gösterdi. KKM’nin hazine üzerindeki yükü giderek artarken, ek bütçeye konulan 40 milyar liralık ödeneğin de aşılacağı açık. 

Hazinenin bir haftada 10-16 milyar TL borçlandığı dikkate alındığında, KKM’den sonra GES de fiyaskoyla sonuçlandı. Resmi enflasyonun yüzde 73 olduğu bir ortamda ‘getiri’ adı altında MB faizinin yaklaşık iki katı faiz vaadini parasıdöviz olanlar ciddiye almadı!

Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) verileri, hesaplanmaya başlandığından bu yana tarihsel olarak da en dip seviyeye indi. Haziran ayı endeksi mayısa göre yüzde 6,2 oranında azalarak 63,4’e inerken, gelecek 12 aya ilişkin maddi durum beklentisi yüzde 10’un üzerinde düşüşle 59,9 puana geriledi!

TÜGE verilerinin en çarpıcı sonuçları, alt endekslerde özellikle gelecek 12 aya ilişkin beklentilerde gözlenen bozulma ve kötüleşmenin boyutlarında kendisini gösteriyor.

Alt endekslere bakıldığında mayıs ayına kıyasla;

Mevcut dönemde hanenin maddi durumu endeksi yüzde 8,1 gerileyerek 48,5 puandan 44,5 puana,

Gelecek 12 ayda hanenin maddi durum beklentisi yüzde 10,1 düşüşle 66,5 puandan, 59,9 puana,

Gelecek 12 aylık dönemde genel ekonomik durum beklentisi yüzde 7,1 azalarak 66,3 puandan 61,6 puana,

Gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına yatırım yapma beklentisi yüzde 1,8 düşüşle 89 puandan 87,5 puana gerilemiş.

Gerek TÜGE’de gerekse alt endekslerdeki bu yaygın karamsarlık tablosu, iktidarın geçen yıl eylül ayında ilan ettiği Yeni Ekonomi Modeli (YEM) ile 6 ay içinde ekonomideki düzelmenin belirgin şekilde görülmeye başlanacağı söyleminin asılsız çıktığını ve bunun beklentilerde moral olarak büyük endişeye yol açtığını ortaya koyuyor.

Özellikle gelecek 12 aya dönük beklentilerdeki kötüleşmenin çok sert biçimde kendisini göstermesi, iktidarın ekonominin yanı sıra diğer alanlardaki beyanlarının da inandırıcılıktan uzak ve güvenilmez görüldüğünü gösteriyor.

Gelecek 12 aya yönelik genel ekonomik durum beklentisindeki yüzde 7’yi aşan azalma iktidarı ‘6 ay içinde ekonomide düzelme görülmeye başlanacak’ söyleminin de toplumda bir karşılığının ve inandırıcılığının kalmadığını gösterdi.  YEM’in üzerinden yaklaşık 9 ay geçmesine karşılık başta enflasyon olmak üzere her alanda kötüye gidiş hızlanırken, gelecek yıl için de umutsuzluğun yükseldiği hem hanelerin-ailelerin durumunda hem de ülkenin genel ekonomik tablosunda düzelme beklentisinin en olumsuz noktaya geldiğini işaret ediyor.

TÜGE’de hızlanan iktidara güvensizlik, doğrudan iktidar kontrolündeki TÜİK ve MB tarafından yapılan anketlere de yansıdı. Kamuoyu araştırma şirketlerinin yaptığı anketlerde en yakıcı güncel sorunun ekonomi olması ve iktidarın sorunları çözeceğine inancın yok olmasını gösteren sonuçları ‘manipülasyon’ diye nitelendiren iktidar ittifakını bizzat kendi kontrollerindeki iki kurumun resmi anket sonuçları da yalanlıyor!

Tarım ve Orman Bakanının tarım ve hayvancılık için açıkladığı yeni düzen, çiftçinin toprağına el konulmasına, yandaşlara teslim edilmesine, mülkiyet değişimine kadar uzanacak planların işaretini veriyor!

Uygulanan hesapsız, temelsiz politikalarla tarımsal maliyet endeks artışının yüzde

155’e ulaşmasında iktidarın basiretsizliğini ve sorumluluğunu gizlemeye çalışan Bakan Kirişçi, ekilemeyen yaklaşık 4 milyon hektar arazinin sorumluluğunu da takati kalmayan çiftçiye yıkarak ‘1 yıl ekilmeyen tarım arazisinin sahibinden devralınıp, ekecek olanlara kiralanacağını’ ilan ediyor. Bu plan, tarım ve hayvancılıkta tarlalara, besi tesislerine el koymaların başlayacağını gösteriyor. Gübrenin bir yılda yüzde 300, mazotun yüzde 200’ün üzerinde artmasının üreticiyi perişan ettiğini, faiz düşürme görüntüsü altında katlanan faizlerle kredi borcunu ödeyemez duruma gelen çiftçinin arazisine, traktörüne, bahçesine Ziraat Bankası’nın haciz koyduğunu, icradan satışa çıkarttığını görmezlikten geliyor. Dünyada kıtlık kaygısı giderek artarken, tüm ülkeler çiftçiye desteklerini artırırken, iktidarın tarım bakanı tarlasını ekemeyen çiftçiye nakdi destek değil, ayni destek verileceğini, mazot, gübre, tohum temin edilerek bir maliyet çıkartılacağını, hasat sonunda da bu ayni desteğin parasal karşılığı ve ürün fiyatı üzerinden mahsuplaşacağını ifade ediyor.

Üreticiye verilen ayni desteğin tutarı sezon sonunda mahsuplaşma aşamasına gelindiğinde yapılan zamlarla başlangıçtaki tutarın iki-üç katına çıkmış olacak. 

Üretici bırakın ürünün karşılığını alıp kazanç elde etmeyi, mahsuplaşmada borçlu çıkarılacak. Mazotun, gübrenin, tohumun, ilacın bedeli katlanmış şekilde üreticiden geri alınacak. Bunun da adı ‘ayni destek’ olacak! 

Şayet bu plan yürürlükte olsaydı; geçen yıl litresi 7,5 liradan verilen 2 bin litre mazot için bugün üreticiden hasat ettiği ürün için litresi 30 TL’yi aşan mazot üzerinden mahsuplaşacaktı. Gübre için yüzde 300 zamlı fiyat talep edecekti. Üretici bunu veremeyince de arazisine, ürününe el konulacaktı. Şimdi bu plan hayata geçirilmek ve üretici ekemediği arazisi için ayni destek adı altında devlete borçlandırılarak elinde kalan son varlığına da el konulmak isteniyor. 

Kur Korumalı Mevduat (KKM) sahiplerine üç ayda 21,1 milyar ödeyen, Gelire Endeksli Senet (GES) alan para-döviz sahiplerine taş atıp elleri yorulmadan yüzde 23 faiz vaat edip KKM ve GES kazançlarından vergi ve stopaj almayan iktidar üreticiye, besiciye gelince vereceği ayni desteğin bedelini mahsuplaşarak kat kat fazlasıyla talep edeceğini söylüyor.

Bunun da adı Tarım ve Hayvancılıkta Yeni Model, Ayni Destek-Mahsuplaşma oluyor. Tarım arazilerinin, besi tesislerinin, el değiştirmesine hukuki kılıf ve zemin hazırlanıyor.

AB Liderler Zirvesinde Ukrayna’nın aday ülke statüsü onaylanırken, Türkiye’ye karşı Yunanistan ve Güney Kıbrıs tezleriyle Ege ve Doğu Akdeniz’e ilişkin getirilen eleştiri ve uyarılar bir kez daha yinelendi. Libya’da asker bulundurma tezkeresine karşılık Tobruk Yönetimi, ülkedeki tüm yabancı güçlerin çekilmesini istedi. Doğu Akdeniz, Ege, Yunanistan ve AB ilişkilerinde yeniden gerginlikler baş gösterirken, güney sınırımızda Suriye’de farklı süreçler yaşanıyor!

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy Ukrayna’nın yeniden AB’ye döneceğini söylerken, 30 yıllık beklentilerinin olumlu bir yola girdiğini ifade etti. Rusya ise AB liderlerinin kararını ‘AB’nin iç işi’ olarak nitelendirdi ve herhangi bir tepki göstermedi. Rusya, Doğu ve Güney Ukrayna’da kontrolündeki alanları genişletmeyi sürdürüyor. Kırım’ın ilhakı konusunda da geri adım söz konusu değil. Dolayısıyla Rusya’nın bakış açısını ‘Ben alacağımı aldıktan sonra bölünmüş Ukrayna ile AB ne yapıyorsa yapsın’ şeklinde ifade etmek olanaklı. Zirvenin kapanış bildirgesinde; Türkiye’nin uluslararası hukuka saygı göstermesi, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bölgesel istikrar için gerilimi düşürmesi gerektiği belirtildi.

CB Erdoğan’ın Kuzey Suriye’ye, PYD-YPG-SDG kontrolündeki bölgelere yeni harekât hazırlıklarını dile getirmesi ardından ABD ve Rusya’nın sergilediği tutum birtakım değişiklikleri işaret ediyor.  CB Erdoğan’ın da yaklaşık bir aydan bu yana Suriye harekâtından söz etmemesi, olası harekât sürecinin beklemede ya da askıda olduğu şeklinde değerlendirilebilir.

Geçen hafta iktidarın TBMM’ye getirdiği Libya’da asker bulundurma tezkeresinin süresinin 18 ay daha uzatılması ardından, iki ayrı hükümetin bulunduğu ülkede hareketlilik başladı. Türkiye destekli Trablus yönetimi ve Başbakan Dibeybe daha önce varılan mutabakatlara karşılık görevi bırakmamakta ısrarlı. Libya Ulusal Meclisi ve Tobruk yönetimi tarafından Başbakanlığa seçilen Fethi Başağa Trablus yönetiminin görev süresinin dolduğunu yeni hükümetin iş başına gelmesini gündeme getirdiği açıklamasında Libya’daki tüm yabancı askeri güçlerin çekilmesini istediklerini duyurdu. İktidarın normalleşme süreci başlattığı Suudi Arabistan, BAE de Libya’da Türkiye’nin karşı safında ve Tobruk yönetimine destek veriyor. Libya’da yeni bir sıcak çatışma, iç savaş sürecinin başlaması Mısır, BAE, Suudi Arabistan ile normalleşme sürecini kesintiye uğratabileceği gibi Türkiye’yi daha da yalnızlaştırabilir.

CB Erdoğan’ın ‘şahsileştirdiği’, kişisel dostluk ya da kavgalar üzerine kurguladığı dış politikadan dönüş olarak yorumlanan normalleşme girişimlerinin, şu ana kadar iktidarın umduğu sonuçları vermediğini, başta ekonomi olmak üzere beklentilerin karşılanmadığını söylemek olanaklı. Bunda da iktidarın hâlâ güven vermemesi, Dışişleri Bakanlığının devre dışı olması ve CB Erdoğan’ın sıkça yaşanan anlık karar değişiklikleri, önemli etkenlerin başında geliyor.