Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 23 Ekim 2022

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı İç politika, dış politika ve ekonomi başlıklı ‘Haftalık Değerlendirme Raporu’nu yayımladı.

23 Ekim 2022 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

İÇ POLİTİKA

Milletvekillerinin parti değiştirmelerinin önlenmesine dönük düzenlemenin değişiklik teklifinde yer alacağını ilan eden iktidar, RTÜK’te kaybedilen üyeliği tekrar kazanabilmek için bu değişiklikten vazgeçti!

TSK’yı ve askerleri hedef gösterip, sahte itham ve suçlamalarla hapse attırdıklarını ekranlarda söyleyen Rasim Ozan Kütahyalı’nın dehşet verici sözlerine sergilenen sessizlik, manidardır!

EKONOMİ

2023 Bütçe Yasası Teklifi, tutarsız hesapları ve enflasyonla şişirilen ödenekleriyle bir seçim, borç ve faiz bütçesidir. Faizi düşman ilan eden iktidarın samimiyetsizliğidir. 

2023 sonuna uzatılan Kur Korumalı Mevduat (KKM) kur farkı ödemeleri 200 milyarı aştı.  KKM’nin ‘Merkez Bankası’ ve ‘Bütçe Yükü’ katlanarak artıyor!

2019’da vadedilen TOKİ konutları projesi dururken, şimdi 250 bin, 500 bin yeni konut hamlesi, iktidarın boş vaatlerini sergiliyor. 2023 bütçesine sosyal konut için ayrılan ödenek 10 milyar TL!  

Dünya ekonomilerinde ‘resesyon’ endişesi artarken, Türkiye’de açılan-kapanan şirket istatistikleri resesyonun ayak seslerini işaret ediyor. Ocak-eylül döneminde kapanan şirket sayısındaki artış yüzde 62,7!

Merkez Bankası, 1,5 puanlık faiz indirimi kararıyla politika faizini yüzde 12’den 10,5’a düşürdü.  

Vadesine bir yıl ve daha az süre kalan kısa vadeli dış borç stoku hızla yükselişe devam ediyor!

Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri ABD-AB tarafından mercek altına alındı. ABD yönetimi uyarı düzeyini ve dozunu yükseltti.  

DIŞ POLİTİKA

HTŞ’nin (Heyet Tahrir el Şam) harekete geçerek İdlib’ten sonra TSK destekli Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) elinden Afrin’i, Azez’i ve çok sayıda yerleşim yerini alarak yönetimlerine el koyması ve tüm bu gelişmelere iktidarın sessiz kalması dikkat çekiyor!

Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, 6 milyon nüfuslu Lübnan’ın 1,5 milyonu aşkın Suriyeliye daha fazla ev sahipliği yapamayacağını ilan ederek, Suriyelilerin geri gönderilmesine dönük hazırlıkların tamamlandığını belirtti.

Seçim ve siyasi partiler yasası değişikliklerini TBMM’ye getirmeden önce milletvekillerinin parti değiştirmelerinin önlenmesine dönük düzenlemenin de değişiklik teklifinde yer alacağını ilan eden iktidar, RTÜK’te kaybedilen üyeliği tekrar kazanabilmek için bu değişiklikten vazgeçti!

İktidar ittifakı kapalı kapılar ardında yürütülen çalışmalarla TBMM’ye getirip yasalaştırdığı seçim ve siyasi partilere yasası değişikliklerinde milletvekili transferlerinin yasaklanması ve parti değiştirmelerin önlenmesinin de yer alacağını açıklamıştı. Ancak meclise getirdikleri değişiklik teklifine son anda bunu koymaktan vazgeçtiler. Oysa parti değiştirmenin siyasi etik, ahlâk zafiyeti, seçmen iradesine ve oyuna saygısızlık olduğunu savunuyorlardı. 12 Eylül 1980 askeri darbe yönetiminin hazırladığı 1982 anayasasında milletvekillerinin parti değiştirmesi yasaklanmıştı. Bu madde farklı yol ve yöntemlerle defalarca delindi ve sonunda yürürlükten kalktı. İktidar ittifakının 40 yıl sonra darbe yönetiminin yürürlüğe koyduğu bir uygulamayı önce savunup, sonra vazgeçmesinin ardında gerçekte siyasi etik, seçmene saygı vb. olmadığı, asıl kendilerinin yeni vekil transferi planladıkları, geçen hafta Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın taktığı rozetle açığa çıktı.

Radyo Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) boşalan üyeliği, kaybetmemek uğruna yasaların arkasından dolaşarak yapılmak istenen adaletsizlik ve hukuksuzluk da vekil transferiyle iktidarın gerçek niyetini ve zihniyetini ortaya koydu.

CB Erdoğan, AK Parti Genel Başkanı unvanıyla transfer ettiği vekile rozetini takarken, transfer vekilin eşiyle yaptığı diyalogda kullandığı ifadeler, çok rencide edici, incitici ve asla kabul edilemez. Kadının kariyerinin çocuk doğurmak olduğunu ifade eden CB Erdoğan, transfer vekil ve eşine daha fazla çocuk yapmaları telkininde bulunurken, ‘Bakın PKK’nın 5, 10, 15 çocukları var’ sözleri Kürt kökenli yurttaşlarımızın tümünü PKK ile özdeşleştiren, terör örgütü mensubu ve terörist gören bilinçaltı zihniyetin dışa vurumudur. CB Erdoğan daha sonra ifadesini düzeltmeye çalışsa da inandırıcı olamadı. Öyle ki, iktidar medyası, Cumhurbaşkanlığı resmi web sitesi, iktidarın emrindeki Anadolu Ajansı ve TRT bile bu ifadeleri sansürledi, haberlerinde yer vermedi. Madem bu ifadelerle Kürt yurttaşlarımızın, kadınların rencide edilmesi söz konusu değilse niçin medyaya müdahale edilip bu sözler haberlerden çıkarttırıldı? 

Daha da vahim olan, iki parti değiştirip üçüncü partiye transfer olan vekilin ve eşinin ‘kadının kariyeri çocuk doğurmaktır’ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısındaki suskunluk ve sessizlikleri! Akademik kariyer yapan genç bir kadın, kendisine ‘çocuk doğur’ diyen Cumhurbaşkanına itiraz dahi edemiyor, bu bizim özelimiz, diyemiyor!

Sahte köşe yazarı ismiyle yaptıkları acımasız kumpasları ifşa ve itiraf eden, pek çok masum insanın hayatını kararttıklarını anlatan R. Ozan Kütahyalı’nın söylediklerini basın savcılarının soruşturmaması, iddialar ve ithamlarla kimlerin mahkum edildiğinin üstüne gidilmemesi iktidarın suçluluk telaşının ikrarıdır!

AK Parti iktidarında medyada fenomen haline gelen gazeteci bir çift; geçen hafta katıldıkları bir televizyon programında, başka bir ülkede olsa toplumu dehşete düşürecek, iktidarları        sarsacak          ifşaatta,             itiraflarda        bulundular.     İktidar kontrolündeki bir gazetede köşe yazarlığı yaptığı dönemde, aynı zamanda kendi yarattıkları Kudret Köseoğlu karakterine sahte bir köşe yazarı olarak ‘mahlas’ ile yazdırdıkları yazılarla muhalif gazetecileri, sivilleri tehdit ettiklerini, kumpaslarla TSK’yı ve askerleri hedef gösterip, sahte itham ve suçlamalarla hapse attırdıklarını ekranlarda söyleyen Rasim Ozan Kütahyalı’nın dehşet verici sözlerine ne CB Erdoğan’dan ne de iktidar sözcülerinden hiç ses çıkmadı.

CB Erdoğan’ın en yakınında yer alan bu gazetecilerin (Rasim Ozan Kütahyalı Nagehan Alçı), iktidarın ve istihbaratın talimatıyla, kendilerine verilen sahte belgelerle, kendi yarattıkları sahte köşe yazarı (Kudret Köseoğlu) mahlasıyla yazdıkları        yazılarda,        asılsız   suçlamalarla   binlerce           insanı   hapse attırıp, mağduriyetlerine ve hayatlarının kararmasına sebep olmalarına rağmen iktidarın sergilediği bu sessizlik manidardır!

Sahte karakter, sahte isim, sahte köşe yazarına iktidar talimatıyla yazdırılan yazılarla suçlanan, işlerini kaybeden, hayatları zehirlenen, yuvaları dağılan, bazıları bu asılsız yazılardaki düzmece belgelerle hapse atılıp yaşamını yitiren insanlara yapılan bu eziyetleri, canlı yayında, ekranlarda vicdanı bile sızlamadan gülerek anlatan bu gazeteci, AK Parti hükümetleri ve CB Erdoğan’ın 20 yılda yarattıkları yandaş medyanın prototipidir. 

Kütahyalı’nın sahte karakterle kaleme aldığı yazılarla gazetecileri, insanları korkutup sindirdiklerini canlı yayında keyifle anlatırken, hiçbir savcının anlatılanları soruşturmak için harekete geçmemesi, bu gazeteciyi ve sahte karakterle kaleme aldığı yazı ve haberlerle mağdur edilenleri ifadeye çağırmaması büyük bir adaletsizlik ve hukuksuzluktur.

İktidarın Dezenformasyon ve Sansür Yasasını, medya sahtekârlıklarını sürdürmek, sansür ve baskıları daha da artırmak, gerçeği haykıran sesleri tümüyle susturmak için çıkarttığı bu itirafların ardından iyice netleşti. İktidarın yıllardır kontrolündeki medya üzerinden estirdiği korku, endişe, tehdit ve sindirme operasyonlarını açık eden bu ifşa ve itirafların hesabının yargı önünde sorulacağı günler yakındır!

İktidarın 2023 Bütçe Yasası Teklifi, tutarsız hesapları ve enflasyonla şişirilen ödenekleriyle bir seçim, borç ve faiz bütçesidir. Faizi düşman ilan eden iktidarın samimiyetsizliğinin en önemli kanıtı, bütçenin yüzde 10’dan fazlasının faize ayrılmış olmasıdır!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın hazırladığı, 2023 Merkezi Yönetim Bütçe Yasa Teklifi, Cumhuriyetin 100’üncü yılında iktidarın Türkiye için hiçbir ileriye dönük iddiasının ve hedefinin olmadığının, kamu kaynaklarını hesapsızca harcayıp seçimi kazanma hevesi dışında kalan kaynakların borç ve faize ayrıldığının itiraf belgesidir. Yatırım, üretim, istihdam ve vatandaşın ihtiyaçlarına odaklı olduğu ileri sürülen bu bütçe teklifinde yatırımlara ayrılan pay 381 milyar TL tutarında ve faize ayrılan tutarın yaklaşık 200 milyar TL altında. 

TÜİK’in hesap oyunlarıyla tek haneye düşürdüğü işsizliğin bu yıl sonunda yüzde 10,8, 2023’te yüzde 10,4 ile yine çift hanede olacağı öngörülüyor. 

Kamu-Özel İş Birliği Projeleri yine bütçe ödeneklerini önemli ölçüde yutuyor. Şehir hastanelerine hizmet alımı ek bütçe dahil 2022’de 8 milyar 177 milyon lira ayrılırken, 2023 yılında 10 milyar artışla, 18 milyar lira ödenek ayrılıyor. Şehir hastanelerinin yatırımlarının kullanım bedeli (kira ödemesi) için ayrılan pay ise 17 milyar 649 milyon liradan 27 milyar 716 milyon liraya çıkarılıyor. Otoyol, köprü, tünel vb. KÖİ projelerine yapılan garanti ödemeleri için 2022’de 23 milyar 650 milyon lira ödenek ayrılmışken, 2023 bütçe teklifinde garanti ödemelerine ayrılan ödenek, döviz kurundaki yükselişlerle 30 milyar lira artırılarak 53 milyar 650 milyon liraya yükseltiliyor. 2023 bütçe teklifinde giderler 4 trilyon 470 milyar TL, gelirler 3 trilyon 810 milyar TL, 2023 sonu bütçe açığının 660 milyar TL olması öngörülüyor. 2022’de 1 trilyon 728 milyar olan bütçe, temmuzda yürürlüğe giren ek bütçeyle birlikte toplam 2 trilyon 831 trilyon liraya yükseltilmişti. 2023 bütçesinin başlangıç ödeneklerinin 2022’ye kıyasla ek bütçe hariç yüzde 155,9 artırılması, gerçek enflasyonun TÜİK’in açıkladığı gibi yüzde 84 değil, yüzde 156 olduğunun resmi itirafıdır.

CB Erdoğan’ın faizi tek haneye indirme vaadiyle politika faizini 1,5 puan düşürerek yüzde 10,5’a indiren Merkez Bankası (MB) kasım ayında yine 1,5 puanlık indirim yaptıktan sonra faiz indirimlerine son vereceğini duyurdu. MB faizinin gelecek ay yüzde 9’a ineceğinin şimdiden bilinmesine karşılık bütçede faize ayrılan para 565 milyar TL! 

✓ Faiz indirimleri vatandaşın borç faizine, devletin faiz borcuna hiçbir katkı sağlamadığı gibi bankaların kredi faizleri üzerinde de herhangi bir etkisi yok. 

Sırf kamuoyunda algı yaratmak için MB’ye talimatla faiz indirten CB Erdoğan, temmuz ayında yayınladığı kararla devletin vatandaşlardan olan alacaklarına uygulanan faizi aylık yüzde 1,6’dan 2,5’a, yıllık yüzde 30’a yükseltti.

bütçesinde 278 milyar TL olan faiz giderleri, Orta Vadeli Plan (OVP) ve ek bütçe sonrası yılsonu itibarıyla 330 milyar TL tutarına yükseltildi. Bunun tutmayacağı ortada iken, 2023 bütçesinde faiz ödemelerini bu yılın yaklaşık iki katına çıkarttılar. 

Bütçede personel maaşlarına ve SGK’ye devlet prim desteği ödemelerine 1 trilyon 102 milyar TL ile bütçenin dörtte bir ayrılmış. Faiz giderleri dışında daha önce bütçede ‘görev zararı’ olarak yer alan, bu iktidar döneminde ‘borç verme’ olarak değiştirilen kamu iktisadi teşebbüslerine (KİT) bütçe ve hazineden aktarılan kaynağın 360 milyar liraya yükselmesi öngörülüyor. Başta BOTAŞ, TCDD, TMO, PTT, ÇAYKUR vb. olmak üzere bazıları Türkiye Varlık Fonu’na devredilen pek çok KİT, zarar ediyor ve bütçeden aktarılan borçlarla ayakta duruyor.

bütçesinde 1,7 trilyon ayrılan cari transferler neredeyse bütçenin yaklaşık yarısı. Karşılığı olmayan, yıl içinde tüketilen bu transfer harcamalarının tamamıyla iktidarın seçim vaatleri için kullanılacağı anlaşılıyor.

TBMM’de görüşmelerine başlanacak 2023 bütçesinin en önemli gelir kalemi ise yine ÖTV, KDV, MTV, ATV gibi tütün mamulleri, akaryakıt, alkollü içkiler, motorlu taşıtlar, cep telefonları, internet, elektrik, doğalgaz vb. mallardan ve ürünlerden alınacak dolaylı vergiler. Buna göre gelecek yıl motorlu taşıtlardan, otomobillerden 204 milyar, tütün mamullerinden 126 milyar, petrol-doğalgaz-akaryakıttan 85 milyar, alkollü içkilerden 55 milyar, dayanıklı tüketim mallarından 36 milyar lira ÖTV alınması planlanıyor. Özel iletişim vergisinden 20 milyar lira, şans oyunlarından 13 milyar lira vergi hedeflenirken, ÖTV gelirleri toplamı 512 milyar TL. Dahilde alınan KDV gelirlerinin ise 635 milyar lira olması hedefleniyor. Böylece bütçe gelirlerinin 1,1 trilyonluk kısmı ÖTV, KDV olarak dolaylı vergilerden sağlanacak. Bu da üstte dolaylı vergiler kapsamındaki pek çok mal, hizmet ve ürüne zamların devam edeceğini gösteriyor.

2023 bütçesi iktidarın tüm hesaplarını seçim üzerine kurguladığını, hazineyi ve devletin kasasını adeta sıfırlayıp, ‘seçimi kazanırsa beş yıl daha iktidarda kalıp, halka acı reçete içirerek toparlamayı planladığını, kaybederse de yeni gelen iktidara enkaz devretmeyi amaçladığını’ ortaya koyuyor. Bu yıl olduğu gibi 2023’te de tüm bütçe ödeneklerinin, hedeflerinin daha ilk andan itibaren sapacağını, tutmayacağını ve kısa sürede yeni ek bütçenin kaçınılmaz olacağını öngörmekteyim.

2023 sonuna uzatılan Kur Korumalı Mevduat (KKM) kur farkı ödemeleri için bütçede herhangi bir ödeneğin olmaması, iktidarın kendi eliyle yerleştirdiği bombanın yaratacağı felaketin boyutlarını hesap edemediğini gösteriyor. KKM’nin ‘Merkez Bankası’ ve ‘Bütçe Yükü’ katlanarak artıyor!

Geçen yıl 21 Aralık’ta uygulamaya konulan Kur Korumalı Mevduat (KKM) kur farkı ödemeleri için 2022 bütçesinde ödenek yoktu. KKM kur farkı ödemelerinin bütçe yasasına aykırı ve hukuk dışı olduğu gündeme getirilince iktidar temmuzda ek bütçeye 40 milyar TL kur farkı ödeneği koymaya mecbur kaldı. 

✓ Ancak marttan eylül sonuna kadar hazinenin 7 ayda yaptığı kur farkı ödemesi 85 milyar TL’ye ulaştı ve ek bütçedeki ödeneğin iki katı aşıldı. 

Merkez Bankası’nın (MB) en az hazine kadar ödeme yaptığı varsayıldığında KKM kur farkı ödemeleri şu ana kadar 170 milyara, şirketlere tanınan kurumlar vergisi ve şahıslara sağlanan stopaj muafiyetleriyle birlikte 200 milyarın üzerine çıkıyor. 

2023 bütçe yasası teklifinde öngörülen vergi istisnaları ve muafiyetleri kapsamında gelecek yıl 443,4 milyar lira gelir vergisinden, 280,8 milyar lira kurumlar vergisinden, 161,8 milyar lira KDV’den, 45,8 milyar lira ÖTV’den, 62,3 milyar lira diğer vergilerden olmak üzere vazgeçilen vergi geliri toplamı 994,3 milyar lira olacak! 

Bu istisna ve muafiyetlerin büyük kısmı, gerçek kişilerin ve şirketlerin KKM hesaplarına sağlanacak. 

Oysa İşçi ve İşveren Sendikaları Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdıkları mektupta gelir vergisi dilimlerinin yeniden düzenlenmesini, enflasyon ve zamlar sonrasında çalışanların, memur ve işçilerin yılın ikinci yarısından itibaren üst vergi dilimine girdikleri için ellerine geçen paranın büyük ölçüde azaldığını belirterek, bu çarpıklığın giderilmesini talep etmişlerdi. 

Milyonlarca çalışanın bu talepleri dikkate alınmadı!

KKM hesap sahiplerine 994 milyar liralık vergi istisnası ve muafiyet tanınırken, gelir vergisi yükü yine çalışanların sırtına bindirildi. 

Bütçe teklifinde gelecek yıl beyana dayalı gelir vergisi 38 milyar, ücretlilerden yapılacak gelir vergisi kesintisi 459 milyar lira olarak öngörüldü.

Seçime gidilirken, iktidarın yine 20 yılda kendi eliyle yaygınlaştırdığı yoksulluğu sonuna kadar istismar edeceği, bütçedeki sosyal harcamalar ödeneğinin 100 milyar TL artırılarak 258 milyar liraya yükseltilmesiyle açığa çıktı.

Bütçeye iki elin parmağı kadar iktidar müteahhidinin dövize endeksli garanti ödemeleri için 30 milyar TL artışla 53,6 milyar ödenek konulurken, 2023’te milyonlarca üreticiye, çiftçiye, besiciye verilecek desteklerdeki artış sadece 8 milyar TL!  

2022’de ek bütçeyle birlikte 46,5 milyar lira olan tarımsal destekler ödeneği 2023 bütçesinde 54 milyar TL oldu. 

Merkez Bankası dövizden KKM’ye (Kur Korumalı Mevduat) geçenlere yapılan kur farkı ödemelerini kamuoyundan ve TBMM’den gizliyor. İktidar, dövizden KKM’ye geçen şirketlere sağlanan kurumlar vergisi istisnasını gelecek yıl da uzattı. Hatırlanacağı gibi daha önce iktidara yakın müteahhitlerin, şirketlerin yüz milyarlarca liralık vergi borcu silinmişti!

2023 bütçesine sosyal konut için konulan ödenek 10 milyar TL! İktidarın seçim müjdesi 470 milyarlık 250 bin sosyal konut projesine sadece 10 milyar TL ayırması; bu vaadin kırık hayallere, yarım kalmış inşaatlara ve çürüyen temellere dönüşeceğini gösteriyor!

İktidarın eylül ayında ilan ettiği ve başvuru sayısı 7,5 milyon kişiye ulaşan ilk aşamada 250 bin, 2025’e kadar 500 bin TOKİ sosyal konut projesinin temelinin yakında atılacağı belirtilirken, 2023 bütçesine sosyal konut için konulan ödenek dikkat çekiyor! 

CB Erdoğan sosyal konut projesinin tutarını 422 milyar TL olarak açıklamış, bunun 170 milyar lirasının devlet tarafından ve TOKİ kaynaklarından karşılanacağını ifade etmişti. 

İki yıl sonra teslim edileceği vaat edilen konutlar için bütçeye konulan 2023 ödeneği 10 milyar iken 2024 bütçesinde 12 milyar, 2025 bütçesinde 14 milyar ayrılması öngörülüyor. 

Bütçeye konulan para devletin karşılayacağı vaat edilen 170 milyarın 17’de bir tutarında! 

2019’da vadedilen TOKİ konutları projesi dururken, şimdi 250 bin, 500 bin yeni konut hamlesi, iktidarın boş vaatlerini sergiliyor.  

Sadece bu rakamlar bile sosyal konut projesinin seçime endeksli olduğunu elde para olmadığını gösteriyor. Hâlâ teslim edilmeyen ve bazılarının inşaatı bile başlamayan, 2019’daki sosyal konut projeleri gibi 250 bin TOKİ konut projesinin de seçim sonrası göstermelik temeli atılmış, yarım kalmış, şantiye mezarlıklarına dönüşeceği anlaşılıyor!

ABD ve AB başta olmak üzere dünya ekonomilerinde ‘resesyon’ endişesi artarken, Türkiye’de açılan-kapanan şirket istatistikleri resesyonun ayak seslerini işaret ediyor. Ocak-eylül döneminde kurulan şirket sayısı yüzde 23,9 artarken kapanan şirket sayısındaki artış yüzde 62,7 oldu!

TOBB’un aylık olarak açıkladığı açılan-kapanan şirket istatistikleriyle ilgili eylül ayı verileri, açılan şirket sayısının üç misline yakın şirketin kapandığını, faaliyetine son vererek piyasadan çekildiğini gösteriyor. Ocak-eylül dönemi 9 ayın rakamları ise yeni kurulan şirket sayısındaki yüzde 23,9'luk yükselişe karşılık, kapanan şirket sayısının yüzde 62,7 arttığını, şirket sermayelerinin azaldığını sergiliyor. Bu yılın eylül sonu itibarıyla geçen yılın 9 aylık dönemine kıyasla yeni kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 5,2 gerileme yaşandı.

Buna karşılık 2022’nin 9 aylık dönemi sonunda geçen yıla göre kapanan şirket sayısında yüzde 62,7 kapanan kooperatif sayısında yüzde 24,9 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 4,6 artış gerçekleşti. Bu yılın eylül ayında yeni kurulan şirket sayısı bir önceki aya göre 27,9 artarken, kapanan şirket sayısı yüzde 25,8 arttı. Eylül ayında kurulan şirketlerin sermayelerinin toplamında da ağustos ayına göre yüzde 27,8 azalma görüldü. Bu arada eylül ayında kurulan yabancı sermayeli veya yabancı ortaklı şirket sayısı 1928 olurken, bu şirketlerin 135’i Rusya, 129’u İran sermayeli ya da ortaklı. Türk ortaklarla kurulan yabancı sermayeli veya ortaklı şirketlerin sayısı TOBB istatistiklerinde 990 olarak yer alırken, yabancı girişimli şirketlerin sermaye toplamının yüzde 80,7’si yabancı ortaklar veya sermayedarlar tarafından karşılandı. 

Türkiye’de kurulan Rus sermayeli veya ortaklı anonim ve limitet şirketlerin toplamı 864’e yükseldi. İran sermayeli anonim ve limitet şirketler toplamı 1003’e ulaştı. İranlılar ve Ruslar Türkiye’deki ekonomik ve ticari faaliyetlerdeki aktiflikleriyle ilk sıralarda yer alıyor. Batılı ülkeler arasında Alman girişimcilerin ortakların yer aldığı şirketler 250 dolayında olurken, Avusturya, İngiltere, ABD, Kanadalı girişimciler bu kategoride ortaklıklar kursalar da İran ve Rus girişimcilerin oldukça gerisindeler. Suriye, Irak, Afganistan, BAE, Ürdün ve özellikle son dönemde Mısır sermayeli ya da ortaklı kurulan şirketlerdeki artış TOBB verilerinde dikkat çekiyor.

Türk lirasındaki değer kaybı ve döviz kurlarındaki yükseliş yabancı girişimcileri döviz bazında çok da büyük olmayan sermayelerle Türkiye’de şirket kurma, faaliyete geçirme konusunda olanaklar sağlıyor. Buna karşılık kapanan Türk şirketlerindeki artışın eylül sonu itibarıyla yüzde 63’e yaklaşması yerli girişimcilerin enflasyonla eriyen sermaye ve özkaynaklarla ayakta kalmakta ciddi anlamda zorlandıklarını akla getiriyor. 

Merkez Bankası’nın (MB) ekim ayı toplantısında aldığı faiz indirimi kararı beklentilerin üzerinde gerçekleşti. MB faiz indiriminin artık tümüyle önemsizleşmesine karşılık bu indirimlerle fon maliyetleri düşen, kârlarını yüzde 500 dolayında artıran bankacılık sektörü, en kârlı kesim oluyor!

Merkez Bankası (MB), Para Politikası Kurulu (PPK) 20 Ekim toplantısında 1 puan beklentisinin üzerinde 1,5 puanlık faiz indirimi kararıyla politika faizini yüzde 12’den 10,5’a düşürdü.  Bu indirimle tek haneye gelecek ay geçileceği mesajını verdi. 1 trilyon 443 milyar liraya ulaşan kur korumalı mevduat miktarını düşününce, 150 baz puanlık faiz indiriminin bankalar açısından ne kadar yarar sağladığı ortada.

MB ve BDDK tarafından bankaların dağıtacağı kredi tutarlarına uygulayacakları kredi faizlerine de tavan getirildiği için kredi mekanizmaları etkilendi. Ticari ve bireysel krediler 3-4 aydan bu yana gerileme sürecinde. Enflasyon karşısında 70 puana yükselen negatif politika faizinin kredi talebinde, yatırımlarda bir kıpırdanma yaratamaması hepsi birbirinden yanlış bu kararların sonucu.

Faiz indirim kararının öncelikle olumlu zemin yarattığı tek kesim bankacılık sektörü. MB’nin aynı zamanda haftalık repo faizi anlamına gelen politika faizini yüzde 10,5’a düşürmesi bankaları bu faiz üzerinden fonlamaya yarıyor. Bankalar MB’den yüzde 10,5 faizle sağladıkları kaynakları en düşük yüzde 25-30’dan başlayan oranlarla kullandırarak BDDK’nın ilan ettiği gibi kârlarını yüzde 500’e varan düzeyde artırma, kâr rekoru kırma imkânına kavuşuyor. Ayrıca kredi faizlerini artıran bankalar, bunun yanında TL mevduat faizlerini aşağı çektikleri için bu indirimlerin en büyük mağduru TL mevduat sahipleri, TL kazanç elde edenler oluyor. Bankalar TL mevduat toplamakta sıkıntılı bir döneme girerken, tamamıyla MB kaynaklarından fonlama sürecinin de sürdürülemez olduğu, bir süre sonra tıkanabileceği gözleniyor.

Bankaların faiz indirimlerinden en kazançlı çıktıkları alanlardan birisi de Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesapları. MB tebliği uyarınca bankaların KKM mevduatlarına ödeyeceği faizin üst sınırı “politika faizinin azami 3 puan üstü olarak belirlendi. KKM uygulaması ilk başladığında politika faizi yüzde 14, KKM mevduatlarına bankaların verdiği faiz yüzde 17 idi. Son kararla bu oran yüzde 13,5’a indi ve bankalar açısından ciddi ölçüde kârlarını maksimize etme olanağı yaratıldı. BDDK’nın son açıkladığı 14 Ekim verisiyle KKM mevduatlarının toplam tutarı 1 trilyon 443 milyar TL. Dolayısıyla bankalar böylesine yüksek tutarlı ve en az 3 ay vadeli bir mevduatı yüzde 13,5 faizle ellerinde tutma, yüzde 30’a varan faizlerle kredi müşterilerine kullandırma olanağına sahip oldular. KKM faizinin düşmesi bankaların faiz yükünü ciddi ölçüde azaltırken, Hazine ve MB’nin kur farkı ödeme yükünü aynı anda ciddi ölçüde artıracak. 

Nitekim mart-eylül arasında 85 milyara ulaşan hazinenin kur farkı ödemeleri, bu yılın bütçesinde öngörülen 207 milyarlık faiz giderinin yüzde 40’ına yaklaştı. MB yönetiminin ödenen kur farkı tutarını açıklamaması, kamuoyundan ve TBMM’den gizlemesi, MB bürokratlarının TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin bu yöndeki sorularına yanıt vermemesi, diğer yanıyla MB’nin kur farkı ödemelerini para basarak ödediğini ciddi şekilde düşündürüyor.

Sadece politika faizini indirerek diğer TL faizlerinin düşmediğini iktidar da görüyor. O nedenle bankalara kullandırdıkları kredilerin belirli bir oranına karşılık gelen tutarlar kadar hazine kâğıdı alma mecburiyeti getirerek, hazinenin tahvil faizlerini düşürmeye, borçlanma maliyetini azaltmaya yöneldi. Geçtiğimiz hafta 10 yıl vadeli hazine tahvillerinin faizi yüzde 10,5 düzeyine indi. Yüzde 84 enflasyon karşısında bu düzeydeki negatif tahvil faizi hazinenin borçlanma maliyetini aşağı çekse de bir süre sonra hazine kâğıtlarına talebi frenleyecektir. 

Dışarıdan borçlanamayan, kaynak bulamayan iktidarın bu politikası sürdürülemez ve eninde sonunda tıkanmaya mahkûm. Bankaların negatif faizle hazine kâğıdı almaya zorlanması, hazinenin borçlanma ihtiyacının tümüyle bankalara yıkılması, bu kâğıtların ödeme günü geldiğinde bankaların çok büyük zararlara uğramasına, öz kaynaklarının erimesine ve sektörde ciddi sıkıntılara yol açacak.

İktidar anlaşıldığı kadarıyla MB faizlerini indirerek bankalara sağladığı yüksek oranlı kârların bir bölümüne hazine kâğıdı alma mecburiyetiyle el koyarak, hazineye kaynak yaratma peşinde. Uluslararası piyasalardan kredi bulamayınca geçtiğimiz günlerde 3 milyar dolarlık Sukuk (İslami bono) ihraç eden hazinenin bu satışta ödeyeceği ‘kira (faiz)’ oranı yüzde 9,75 oldu. İçeride MB’nin TL faizini yüzde 10,5’a çekerek faiz düşürdüğünü sanan, bu algıyı yaymaya çalışan iktidarın İslami bono borçlanmasında dolar üzerinden ödemek zorunda kaldığı kira-faiz oranının yüzde 9,75 olması başlı başına döviz cinsinden ağır bir maliyet altına girilmesidir.

Faiz indirimi politikasının ülke ekonomisini, hazinesini, kredi piyasasını sürüklediği nokta, dolar üzerinden ihraç edilen İslami Bonolara bile yüzde 9,75 dolar faizi ödemek mecburiyetinde kalınmasıdır. Bu politikayla reel sektör ve sanayici, bankaların yüzde 84 enflasyon karşısında yüzde 30 olarak uyguladığı, en az 45-50 puanlık negatif faizle bile ticari kredi bulamamaktadır. 

İktidar; kasımda politika faizini yüzde 9’a çekerek tek haneye indirdikten sonra, aralık ayında geçen yılın aynı ayında yüzde 13’ün üzerinde olan aylık enflasyonun baz etkisiyle düşecek olmasını ‘faizi indirdik, enflasyon da düştü’ diyebilmek uğruna, ülke ekonomisini riske atmaktan çekinmiyor. TL’yi itibarsızlaştırılıp, vatandaşları TL’den uzaklaştırmayı umursamıyor!     

Vadesine bir yıl ve daha az süre kalan kısa vadeli dış borç stoku hızla yükselişe devam ediyor. Ağustos itibarıyla geri ödeme süresi bir yıl olan borçlar 138,1 milyar dolara ulaşırken, orijinal vadesine bir yıl ve daha az süre kalan kısa vadeli borç stoku ise 185,9 milyar dolara tırmandı!

2022 ağustos ayı verileriyle vadesine bir yıl kalan, kısa vadeli dış borç stoku 138,1 milyar dolara yükseldi. Vadesine 1 yıl ve 1 yıldan daha az süre kalmış kısa vadeli borçların toplamı ise 185,9 milyar dolarla son yılların en yüksek düzeyine ulaştı. Bankacılık sektörünün kısa vadeli dış borç stoku yüzde 8,2 artışla 55,6 milyar dolar olurken, sanayi, imalat, ihracat vb. diğer özel sektörün kısa vadeli borçları yüzde 15,4 oranında yükselişle 50,9 milyar dolara çıktı. Döviz kurlarındaki artıştan ötürü, kısa vadeli döviz borçlarını azaltmaya yönelen bankaların, yurt dışından kullandığı kısa vadeli krediler geçen yılsonuna göre yüzde 4,8 azaldı.

Vadesine bir yıl ve daha az süre kalan kısa vadeli borç toplamının 185,9 milyar dolara yükselmiş olması önümüzdeki aylarda bu borçların çevrilmesi açısından sıkıntı yaşanması ihtimalini gündeme getiriyor. Kısa vadeli dış borç stokunun dağılımına bakıldığında yüzde 63,1 oranıyla özel sektör en büyük paya sahip. Toplam kısa vadeli borçlar içinde kamu kuruluşlarının payı yüzde 19,9, MB’nin payı yüzde 17 oldu.  

✓ Özel sektörün (bankalar, reel sektör, sanayiciler vb.) kısa vadeli dış borçların yüzde 63’üne sahip olması, yükselen döviz kurlarına paralel olarak bu borçların kapatılması, vadesinde ödenmesi, yerine yeni borç alınabilmesi konularında bir darboğazın yaşanabileceğini işaret ediyor.

MB rezervlerinin ekside olması, ihracatçılara döviz kazançlarının yüzde 40’ını bozdurma ve MB’ye satma zorunluluğunun getirilmesi, döviz varlıklarını bozdurmayan şirketlere ticari kredi kısıtlaması uygulamasının yürürlüğe konulması şirketleri cendereye alan, MB ve BDDK müdahalesinin ağırlığını artıran uygulamalar. Bu yüzden kısa vadeli döviz borçlarının dağılımında en büyük paya sahip özel sektör açısından zorlu bir sürece girildiğini öngörmek olanaklı. İktidar ve ekonomi yönetimi döviz bulabilmek için özel sektörün, ihracatçının, bankaların ellerindeki döviz varlıklarına el koymak için ağır baskı kuruyor.

Döviz borçlarını geri ödemekte zorlanan özel sektör şirketlerinin temerrüde düşmesi, borçlarını zamanında kapatamayarak, tazminat veya maddi cezayla karşı karşıya kalması halinde bunun çok daha ağır sonuçları olabilir. MB ve BDDK bu riskli tabloyu göz ardı edemez. Özel sektörün, şirketlerin döviz varlıklarıyla ilgili yükümlülüklerinin hafifletilmesi bu olumsuzlukların aşılmasına olanak sağlayacaktır. 

AB’nin Finansal Hizmetler ve Sermaye Piyasaları Komiserinin Ankara ziyaretinde iktidara ve özel sektöre Rusya yaptırımlarının delinmemesi uyarısının ardından ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı ve Hazine Bakan Yardımcısının yaptıkları ziyaretlerde aynı uyarıların daha ileri düzeyde iletilmesi, Türkiye-Rusya ekonomik ilişkilerinin ABD-AB tarafından mercek altına alındığını sergiliyor!

ABD yönetimi üst düzey iki görevlisini Ankara’ya göndererek uyarılarını yineledi ve uyarı düzeyini ve dozunu yükseltti. ABD Hazine Bakan Yardımcısı Elizabeth Rosenberg’in ‘terörün finansmanı ve finans suçlarından sorumlu Bakan Yardımcısı’ olduğunun özellikle duyurulması dikkat çekici! Uyarıların sadece yaptırımların delinmesi konusunda değil, kara para, yasadışı servet transferleri vb. konularda da yapıldığı anlaşılıyor.  

Rusya’dan yapılan enerji ithalatının Türkiye için önemi yanında Ukrayna savaşının başlamasından bu yana Türkiye’nin Rusya’ya ihracatının geçen yıla kıyasla yüzde 105 artması, Rusya’nın ihtiyaçlarının temininde ve üçüncü ülkelerden yaptığı ithalatta Türkiye’nin sağladığı reeksport imkânlarının büyük paya sahip olduğunu gösteriyor. Bu uyarıların ardından Rusya’ya mal taşıyan Türk TIR’larına yönelik sınır kontrollerinin             Bulgaristan,     Romanya        ve        Gürcistan        gümrükleri      tarafından sıkılaştırılması, geçişlerin zorlaştırılması, yaptırım kapsamında olmayan ürünlerin bile keyfi olarak denetlenip geri gönderilmeye çalışılması Rusya’ya ihracat açısından ciddi sıkıntı yaratmaya başladı. Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND), AB ülkelerinin Türk TIR’larına TIR belgesi ve TIR şoförlerine Schengen vizesi verilmesinde bugüne kadar görülmemiş zorlukları ve bürokratik engelleri devreye soktuğunu açıkladı. 

Rusya Devlet Başkanı Putin’in Türkiye’yi doğalgaz dağıtım üssü yapmayı planladıklarını ifade etmesinin ardından ABD-AB’nin baskılarının arttığını, bir anlamda ‘dolaylı yaptırım, örtülü ambargo ve ticari engelleme’ olarak da nitelendirilebilecek bu uygulamaların daha da artabileceğini öngörmekteyim. 

Bazı AB yetkililerinin Türkiye ile Gümrük Birliği Anlaşması’nı ‘askıya alma’ önerilerini dile getirmesi, Türkiye üzerindeki siyasi ve ekonomik baskıların artacağını gösteriyor. Türkiye’nin izlediği ‘tarafsızlık ve yaptırımlara katılmama’ politikasının ABD-AB’de rahatsızlığa neden olduğu, bu politikadan vazgeçilmesi için Türkiye’yi zorlayıcı-baskılayıcı adımlar atılabileceği söylenebilir. 

Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’nın yanında taraf olan ABD-AB’nin, kendi politikaları, çıkarları ve Rusya’yı çökertme planları için Türkiye’yi de taraf olmaya zorlaması, bunun için yaptırım tehditlerini gündeme getirmesi kabul edilemez!

İktidarın Suriye ile diyalog ve Esad ile görüşmenin olabileceği yönündeki açıklamalarına karşılık; TSK’nın ve Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) kontrolündeki Afrin ve diğer bazı yerleşimlerdeki çatışmalar, yeni bir süreci işaret ediyor. Türkiye, terör örgütü Heyet Tahrir el Şam’ın Afrin’e girmesine sessiz kalıyor!

İstihbarat örgütleri düzeyinde sürdürülen müzakereler yanında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Suriye Dışişleri Bakanı ile kısa bir görüşme gerçekleştirdiği açığa çıktı. Şam yönetimi TSK’nın Suriye topraklarından çekilmesini ve ‘isyancı-terörist’ olarak nitelendirdiği Suriye Milli Ordusu (SMO) ve Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) lağvederek desteğini çekmesini istiyor. 

Tam bu aşamada Suriye’nin kuzeyinde Zeytin Dalı harekâtıyla TSK’nın, SMO’nun kontrolüne geçen Afrin, Azez ve başka bazı yerleşimlerde çatışmalar başladı. Cihatçı terör örgütü Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) milisleri Afrin’i ele geçirerek kontrolüne aldı ve ilerlemeye devam etti. İdlib’i kontrolünde tutan HTŞ’nin bu harekatı ve SMO’nun geri çekilmek zorunda kalmasına rağmen TSK sürece müdahale etmedi. 

✓ HTŞ’nin harekete geçerek İdlib’ten sonra SMO’nun elinden Afrin’i, Azez’i ve çok sayıda yerleşimi alması, buralarda yönetime el koymasına iktidarın sessiz kalması dikkat çekici! 

Kanımca iktidar HTŞ’nin harekâtına ve SMO içindeki grupların bazılarının HTŞ safına geçerek çatışmalara dahil olmasına göz yumarak, insanlık dışı şiddet uygulamaları, hukuksuzluklar, cinayet ve soygunlarla ilgili tavırlarını onaylamadığı mesajını vermek istedi. 

Çatışmaların ardından TSK’nın ve MİT’in devreye girerek taraflar arasında bir uzlaşma ve ateşkes sağlanması müzakerelerini yürüttüğü belirtiliyor. ABD’nin Afrin’in HTŞ yönetimine bırakılamayacağını buna müdahale edilmesini gündeme getirmesi ardından iktidarın telkiniyle HTŞ’nin Afrin’den çekilme sözü verdiği kaydediliyor. Ancak şu ana kadar bu çekilme gerçekleşmiş değil. 

İktidar, Şam yönetiminin ileri sürdüğü ön koşullarla ilgili adım atabilmek açısından manevra alanı yaratmak için bu gelişmeleri sessizce izlemeyi tercih ediyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından terör örgütleri listesine dahil edilen HTŞ’yi Türkiye de terör örgütü kabul ediyor. 

Ancak Şam yönetimi, TSK destekli ÖSO-SMO’yu da terör örgütü sayıyor ve bu örgütlere desteğin çekilmesini, lağvedilmelerini istiyor. 

İktidarın kendi içinde çatışan, paylaşım mücadelesi veren ÖSO ve SMO’yu karşısına alarak dağıtmak yerine, HTŞ’ye havale etmenin daha akılcı bir çözüm olacağını düşündüğü söylenebilir. 

TSK’nın bölgeden çekilmesinin altyapısını hazırlamak için HTŞ’nin ÖSO ve SMO’yu dağıtarak yok etmesi, bazı grupları HTŞ bünyesine dahil etmesi ve bu bölgeleri kontrolüne almasının ardından, dünyanın ve Türkiye’nin terör örgütü saydığı HTŞ ile mücadele ve kontrolündeki bölgelerin geri alınmasının da Suriye Ordusu’na ve Şam yönetimine bırakılması planlanıyor olabilir. 

Rusya'nın Ukrayna savaşı nedeniyle Fırat'ın batısındaki bölgelerdeki askerlerinin bir kısmını çekmesi, buralardaki etkinliğini azaltmasıyla boşluğu, Suriye Ordusu’na destek veren İran doldurmaya başladı. İran’ın artan etkinliği ABD ve İsrail’de rahatsızlık yarattı. 

Giderek radikal İslamcı terör örgütü görüntüsünden sıyrılmaya çalışan ve terör listesinden çıkmayı hedefleyen HTŞ’nin buraları kontrolüne almasına göz yumulması, sonrasında da ‘ılımlı İslamcı’ nitelemesiyle terör listesinden çıkarılması söz konusu olabilir.

Şu anda Afrin’in HTŞ’ye bırakılamayacağını açıklayan ABD, sürecin göstereceği gelişmelerle İran’a ve Esad’a karşı HTŞ’ye destek verebileceği gibi Afganistan’dan çekilerek ülkeyi Taliban’a bıraktığı gibi, Fırat’ın batısının da HTŞ’ye terk edilmesine imkân sağlayabilir.

Ayrıca HTŞ’nin Afrin, Azez vb. yerlerde, Fırat’ın doğusunda hakimiyet alanını genişletmesi ve Fırat’ın batısındaki SDG-PYD-YPG kontrolündeki bölgeyle komşu konumuna gelmesi, İktidarın bu örgütlere karşı mücadele açısından da HTŞ’nin ilerlemesine sessiz kalmasının bir başka nedeni olabilir. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mayıs ayında ‘bir gece ansızın girebiliriz’ diyerek Suriye’nin kuzeyine yeni harekât işareti vermesine karşılık, bugüne kadar Rusya ve ABD’den onay alamayan iktidar; Menbiç ve Tel Rıfat’ı da kapsayacak bu operasyonu HTŞ’nin yürütmesine sessiz kalarak destek verebilir. 

Tüm bu olasılıklar ortada duruyor. 

Afrin’de silahlı gruplar yer değiştirirken, HTŞ güç kazanırken yakın dönemde Suriye’nin kuzeyinde de yeni ve sıcak gelişmeler yaşanması beklenmeli. 

Şam ile diyalog öncesinde bölgeyi yeniden dizayn ederek, TSK’nın çekilmesine sorunsuz şekilde zemin hazırlayacak bazı adımların atılması için HTŞ ile yürütülen 14 Ekim müzakereleriyle sağlanan ateşkes sonrasında ortaya çıkacak tablonun önemli olacağını, dikkatle izlenmesi gerektiğini öngörmekteyim.

6 milyon nüfuslu Lübnan’ın 1,5 milyonu aşkın Suriyeliye daha fazla ev sahipliği yapamayacağını ilan eden Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, önümüzdeki hafta sonundan itibaren Suriyelilerin Beyrut ve diğer Lübnan şehirlerinden geri gönderilmesine dönük hazırlıkların tamamlandığını belirtti.

Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına göre dünyada kişi başına nüfusa oranla en fazla mülteci veya sığınmacıya ev sahipliği yapan Lübnan, ülkedeki Suriyelileri geri göndermeye başlayacağını açıkladı. Uzun süredir siyasi ve ekonomik kriz içindeki Lübnan, borçlarını ödeyemez halde. Temel ihtiyaçların karşılanmasında zorluklar yaşanan ülkede Merkez Bankası ve bankalar iflas eşiğinde.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Lübnan’daki 1,5 milyonu aşan Suriyelinin 1 milyondan azının resmi kayıt altında olduğunu, gerçek sığınmacı sayısının tam olarak belirlenemediğini vurguluyor. Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Avn, ülkesinin olanaklarının Suriyelileri daha fazla konut etmeye yetersiz olduğunu ve gelecek haftadan itibaren Sosyal İşler Bakanlığının koordinasyonunda geri gönderme işlemlerinin başlatılacağını ifade etti.

Lübnan yetkilileri kimsenin gitmeye zorlanmayacağını, gönüllü gidişlerin öncelikle tercih edileceğini belirtirken BMMYK ve HRW (Human Rights Watch- İnsan Hakları İzleme Örgütü) Suriye’nin geri dönüş için güvenli olmadığını, ülkelerine gönderilecek Suriyeliler için yaşam riskinin söz konusu olduğunu öne sürüyor.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bu yıl başında yeni yıl vesilesiyle 11 yıldır devam eden savaşta ülkeyi terk edenler tarafından işlenen suçlar da dahil olmak üzere oldukça kapsamlı bir af kararnamesi yayınladı. Özellikle zorunlu askerlikten kaçan Suriyelilere yönelik cezalar af kapsamında hafifletildi. 

✓ Kapsamlı af kararnamesine rağmen geri dönüşlerin beklentilerin çok altında kaldığı biliniyor. 

İktidarın TSK-ÖSO-SMO kontrolündeki bölgelerde güvenliğin sağlandığını belirterek Suriyelilerin buralara gönderileceğini, 200 bin briket ev inşa edileceğini dile getirmesine karşılık, üstte bahsettiğim son gelişmeler Afrin başta olmak üzere yaşanan çatışmalar güvenlik ve kontrolün sağlandığı konusunda soru işaretlerine neden oldu.

Lübnan hükümetinin aldığı Suriyelileri ülkesine gönderme kararı ve bu doğrultuda başlatacağı uygulama, Türkiye açısından emsal niteliğinde olabilir. Suriyelilerin ülkelerine dönmesi konusunda ortak bir tutum, politika ve strateji belirlenmesi, konunun siyasi istismar ve ırkçı amaçlarla kullanılmaması, insani boyutun göz ardı edilmemesi gereklidir.