Murat Emir: Hayal gücünü zorlayan iftiralarla karşı karşıyayız
Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/22 Mayıs 2022
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.
ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ 22 MAYIS 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
İÇ POLİTİKA
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar, geleceklerini 5 müteahhidin garanti alacaklarına ipotek ettikleri gençlerimizi 2053 vizyonu yalanıyla avutuyor!
2 milyar TL’den fazla kaynak, yatırım için para bulunamayan bir ekonomik kriz ortamında, millî servetin yıkımına harcanıyor!
EKONOMİ
Nisan ayında bütçe açığı geçen yıla göre yaklaşık yüzde 200 arttı. İktidarın TBMM’den ek borçlanma yetkisi ve ek bütçe talep etmesi kaçınılmaz olacaktır!
İktidarın yeni ekonomi modeli (YEM) her alanda tel tel dökülüyor. Mart ayında 5,5 milyar dolar cari açıkla yılsonu hedefine üç ayda ulaşıldı!
İhracat birim değer endeksi ocak-mart döneminde yüzde 9,4 artarken, ithalat birim değer endeksi yüzde 37,1 artış gösterdi. Türkiye dört birim ihracattan kazandığıyla sadece bir birim mal ithal edebiliyor!
İktidarın düşük faizli konut kredisi, ağır geri ödeme koşulları nedeniyle umulan ilgiyi görmedi. Türkiye’de konut piyasasının lokomotifi yabancılar olmaya devam ediyor!
TÜİK’in 2021 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmasına göre iktidarın paralı otoyol, köprü, tünel, havaalanlarına aktardığı milyar dolarlar toplumun gelir ve refah artışına hiçbir katkı sağlamadı!
DIŞ POLİTİKA
İktidar, BAE ve Suudi Arabistan’dan sonra Mısır’a 9 yıl sonra ilk kez bakan düzeyinde ziyaret gerçekleştirecek.
İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği tartışmasında iktidarın sergilediği tavır, ‘iç politikada kullanışlı yeni bir dış politika krizi yaratma’ planını işaret ediyor!
ABD, Ukrayna Savaşını tahrik edip, planladığı yeni dünya ve Avrupa Güvenlik Düzeninin altyapısını kurguluyor. Ukrayna’ya 40 milyar dolara çıkarılan yardım paketi bu ülkenin geleceğinin satın alınmasıdır!
Yunanistan Başbakanı Kriyakos Miçotakis’in Beyaz Saray daveti ve Kongre konuşmasında Türkiye’yi hedef alması, Yunanistan’ın Türkiye aleyhine yeni gerginlikler yaratma peşinde olduğunu gösteriyor!
1.20 yıllık iktidarı boyunca milyonlarca gencin umutlarını tüketerek gelecek kaygısı taşımalarına zemin hazırlayan AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 19 Mayıs’ta Saray’a topladığı gençlerin hayallerini yıkan kendisi değilmiş gibi ‘hayallerinizden vazgeçmeyin’ diyor. Geleceklerini 5 müteahhidin garanti alacaklarına ipotek ettikleri gençlerimizi 2053 vizyonu yalanıyla aldatma ve avutma peşinde!
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 103’üncü yılında 20 yıldır ülkeyi tek başına yöneten Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, Sarayına topladığı gençleri 2053 vizyonu yalanıyla aldatma çabası sergiledi. Her fırsatta gençleri teröristlikle, ihanetle itham eden, yıllardır ‘kindar ve dindar nesil yetiştirme’ hedefiyle, ülkenin gençlerini ayrıştırıp, kamplaştıran, binlerce gencin iki satırlık eleştirilerine bile tahammülsüzlük ve tehditle hakaret davaları açıp, cezaevlerinde ömürlerini çalan CB Erdoğan, hayallerini ve umutlarını yok ettiği gençlerle adeta alay edercesine ‘hayallerinizden vazgeçmeyin’ tavsiyesinde bulunuyor.
KPSS’de en yüksek puanları alan gençleri öğretmenlik başta olmak üzere kamu personel sınavlarında partizan mülakatlarla eleyerek ellerinden işlerini, ekmeklerini çalan iktidar; pazarcılık, inşaat işçiliği yapmaya mecbur ettiği gençlerimizin geleceklerini de çalıyor. 2002’de iktidara geldiğinde doğan çocuklar şimdi 20 yaşında ve bugünün işsiz-umutsuz-özgürlükleri kısıtlanmış, yaşam tercihleri sorgulanan, kılık-kıyafetleri için hedef gösterilen gençleri. Üniversiteleri işsiz mezun merkezlerine dönüştürdüğü yetmezmiş gibi, yurt ve barınma olanağı sağlamadığı gençlerimizin tarikat yurtlarında, cemaatlerin hedefi haline gelmesine imkân sağladı. TÜRGEV-TÜGVA-ENSAR referansı olmayan gençlerin yolları mülakatlarla kesilerek, iktidar vakıflarının tedrisinden geçenlere ise bürokraside her türlü makam, unvan, birden fazla maaşlı kadrolar ardına kadar açılıyor. Milyonlarca genç çaresizlik içinde, hâlâ ekmeklerini kazanamamanın mahcubiyetini yaşarken, AK Parti referansı ve kartvizitiyle genç yaşta milyonlarca liralık servet sahibi olan, devletten ve AK Partili belediyelerden aldıkları ihalelerle ihya edilen, aile-akraba-siyaset bağlarıyla gemi filolarının, vergi cennetlerinde şirketlerin ve kayıt dışı vergisiz kazançların akıtıldığı iktidardan beslenen bir kesim yaratıldı.
Gençlerin yüzde 70’e varan kısmını geleceğini yurt dışında arama noktasına getiren AK Parti iktidarları ve 20 yıldır ülkeyi tek başına yöneten CB Erdoğan, 31 yıl sonrasını, 2053 vizyonunu gençlere umut-hayal diye pazarlıyor. Türkiye’nin dört bir yanındaki gençler, artık aldanmadıklarını, yalanlara kanmadıklarını göstermek, hayallerindeki aydınlık Türkiye’yi gerçekten kurmak ve umutlarının kapısını açmak için oylarıyla sandıkları patlatacakları günleri sayıyor.
Cumhuriyet dönemi kamu kurumlarının İstanbul’a taşınması planları hızlandırılırken, Atatürk Havalimanı yıkımının öne çekilerek davet usulü ihaleyle alelacele dozerlerin yıkıma gönderilmesi kötü bir zihniyetin ürünü. Ülkenin yatırıma, yeni iş alanlarına en çok ihtiyaç duyduğu, bütçe kaynaklarının tüketildiği, yatırım için para bulunamayan bir ekonomik kriz ortamında, 2 milyar TL’den fazla kaynak yıkıma harcanıyorsa, başka soruya, izaha gerek yoktur!
Ulusal Bayram günlerinde Anıtkabir ziyaretlerine katılmaktan kaçınan iktidarın Cumhuriyetle hesaplaşma peşinde olduğu, Atatürk alerjisiyle mustarip zihniyetini icraatlarına yansıttığı artık gizlenemiyor! Başkent Ankara’da yıllarca hukuka aykırı şekilde, yargının yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını hiçe sayarak Atatürk’ün vasiyeti, mirası, Ankara’ya bağışladığı Atatürk Orman Çiftliğini bile imara açarak Atatürk’ün arazisi üzerinde kendisine saray inşa ettiren iktidarın niyetinin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Hâlâ ruhsatı bile olmayan kaçak yapı durumundaki Beştepe Sarayı’nın yanı sıra, iktidarları boyunca ülkenin dört bir yanındaki illerde Atatürk, İnönü ve diğer Cumhuriyet kurucularının isimlerini taşıyan kamu tesislerini, spor salonlarını yıkıp, şehir içinde yüksek rant için konut ve AVM inşa eden, yeni yaptıkları statlara ise Romalıların birbirini katlettiği ARENA ya da kendi adlarını veren de bu iktidar. Atatürk Havaalanının yap-işlet-devret sözleşmesini bitiminden önce sonlandırıp, işletmeci şirkete 300 milyon Euro’dan fazla tazminat ödeme pahasına İstanbul Havaalanı’nı (İGA) açan iktidar, önce Atatürk Havaalanı pistlerinin ucuna pandemi hastanesi inşa ettirip, sağlık turizminden milyarlarca dolar kazanılacağı yalanını ortaya attı. Ardından İGA’yı inşa edip döviz üzerinden yolcu ve hazine garantisiyle işletmesini üstlenen iktidar müteahhitleri peş peşe hisselerini satıp ortaklıktan çekilmeye başlayınca, kalan iki ortağın kazançlarını garanti etmek, kendileri iktidardan düştüğünde zor durumda kalmalarını önlemek için İstanbul Havaalanına zengin Arap ülkelerinden müşteri aramaya başladılar. CB Erdoğan’ın ‘yıkılacak’ dedikten üç gün sonra ‘pistler kalabilir’ demesi, yıkımın plansız-ruhsatsız, apar topar şekilde birilerine verilen sözlerin tutulması için hızla başlatıldığını gösteriyor. İGA’ya talip olanlar, CB Erdoğan iktidardan gittiğinde Atatürk Havaalanı’nın yeniden işletmeye alınması, kendilerine rakip olması ihtimalinin bertaraf edilmesini şart koşunca da alelacele yıkıma giriştiler. Bu iktidar 2019’da milyarlarca liraya 11 milyon fidan projesiyle ülkede ormanlar kuracağını vaat etmişti. Fidanların çoğu kurudu, bırakın yeni ormanları mevcut ormanlarımızı bile ya rant uğruna imara açarak ya da yangın uçağı tedarik etmeyi beceremeyip milyonlarca hektarın yanıp gitmesine göz yumarak yok ettiler.
✓ Tıpkı dünyanın doğa harikası Salda Gölü’nü Millet Bahçesi için tahrip edip harabeye çevirdikleri gibi.
İşsizliğin, enflasyonun, yoksulluğun zirveye çıktığı, bütçe kaynaklarının hızla eridiği, kaynakların kuruduğu, hazinenin her hafta yüksek faizlerle on milyarlarca lira borçlanmak zorunda kaldığı, yatırımların durduğu ağır bir ekonomik kriz sürerken, ülkenin ve milletin kaynaklarının 2 milyar TL’den fazlasını yeni iş alanları açmak, halka harcamak yerine, adrese teslim göstermelik bir ihale ile yıkım için harcamak, israfın, iş bilmezliğin de ötesinde ülkeye ve halka en büyük kötülüktür.
Rant düşkünü İktidar, dozerleri yığsa da 132 bin değil 1 milyon fidan dikse de orası milletin gönlünde ve beyninde Atatürk Havalimanı’dır! Bu milletin sırtından milyarlar ödeyerek inşa ettireceğiniz o bahçe Atatürk Bahçesi’dir. İktidara geldiğimizde İGA-İstanbul Havaalanı’nın adı yine İstanbul Atatürk Havaalanı olacaktır!
Nisan’da bütçe açığındaki artış geçen yıla göre yaklaşık yüzde 200! İktidarın TBMM’den ek borçlanma yetkisi ve ek bütçe talep etmesi zorunlu görünüyor. Kur Korumalı Mevduat (KKM) icadına, bütçeden halkın vergileriyle yapılan kur farkıfaiz ödemesi nisandaki 4,5 milyarla birlikte 2 ayda 16 milyar lirayı aştı! Bütçedeki 240 milyarlık faiz ödeneğinin yarısı dört ayda harcandı. Kalan 8 ayda ödenecek faizin, 500-600 milyar TL olması kaçınılmaz olacaktır!
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı nisan ayı bütçe gerçekleşmeleri ve ocaknisan dönemi dört aylık bütçe rakamları, 2022 bütçesinde bu yılın tamamı için ayrılan harcama ödeneğinin yarısına yakın kısmının ocak-nisan döneminde tüketildiğini ortaya koydu. Bütçe yasası hazırlanırken ve TBMM’de kabul edilirken ortada olmayan KKM hesapları için bütçede herhangi bir ödenek yer almadığı halde, sonradan devreye sokulan bu hesaplara yapılan kur farkı ve faiz ödemelerinin, bütçenin harcama dengesini bozduğu, ekstra milyarlarca kur farkıfaiz ödeme yükü nedeniyle ödeneklerin hızla eridiği anlaşılıyor. Nisanda KKM’ye 4 milyar 555 milyon TL ödeme yapılırken, mart-nisan KKM kur ve faiz ödemeleri 16 milyar 256 milyona yükselmiş. Döviz kurlarının yükselişe geçtiği, dolar/TL kurunun 15,50’yi aştığı göz önünde tutulduğunda KKM ödemelerinin bütçe ve hazine üzerindeki kur farkı-faiz ödeme yükü daha da artacak. Tüm ülke için harcanması gereken milyarlarca lira bir avuç KKM hesabı sahibine akıtılacak!
Açıklanan rakamlara göre mart ayında aylık 68 milyar 972 milyon TL açık veren bütçe, nisanda da 50 milyar 167 milyon TL açık verdi. Sadece iki ayda bütçe açığı 120 milyar TL’ye yaklaşırken, ocak ayında yapılan yüklü zamlar ve ÖTV artışları, şubat ayında da Merkez Bankası kârının ve yedek akçesinin bütçeye aktarılması sayesinde ocak-mart döneminde 30,8 milyar TL fazla verilmişti.
Son açıklanan rakamlarla ilk çeyrekteki bütçe fazlası, ocak-nisan döneminde 19 milyar 358 milyon TL açığa dönüştü. Bundan sonraki aylarda artık bütçe fazlası imkânı görünmediği gibi bütçe açığındaki artışın katlanarak hızlandığı bir döneme giriliyor. Oluşan bütçe açığının enflasyonu yükseltecek önemli etkenlerden birisi olacağı açık. Nisan ayında bütçe gelirleri 164 milyar 114 milyon TL, giderler ise 214 milyar 281 milyon TL oldu. Nisan ayında başta rutinleşen akaryakıt zamları olmak üzere gıda maddelerinde yapılan KDV indirimine rağmen fiyatların çok daha hızlı artması, tüm ürünlerin zamlanması bütçe gelirlerini beklentilerin üzerinde artırdı. Buna karşılık başta KKM hesaplarına ödenen ve 2022 bütçesinde karşılığı olmayan harcamalar ve faiz indirimlerine rağmen yükselen hazine borçlanma maliyetine ödenen faiz giderleri yüzünden harcamalar gelirlerin çok üzerinde arttı ve aylık 50,1 milyar TL açık ortaya çıktı. Nisan ayında faiz hariç bütçe harcamaları geçen yılın aynı aya göre yüzde 111,8 arttı. En yüksek oranlı artış yüzde 597,7 ile borç verme kaleminde olurken bu artışta başta BOTAŞ olmak üzere enerji KİT’lerine ve diğer kamu işletmelerine yönelik yüksek tutarlı borç verilmesi etkili oldu. Yükselen enflasyon ve artan fiyatlar devletin mal ve hizmet alım maliyetlerini artırarak, harcama tutarının yükselmesine neden oldu. Bu kalemde nisan ayında yaşanan artış geçen yılın nisan ayına kıyasla yüzde 138,2 seviyesine yükseldi.
Harcamalardaki hızlanış Ocak-Nisan döneminde daha belirgin hale geldi. Faiz dışı giderlerde Ocak-Nisan dönemi harcaması 2022 bütçesinde yılın tamamı için öngörülen 1 trilyon 750 milyar liralık ödeneğin yüzde 45,1’ine ulaşarak 785 milyar 996 milyon lira oldu. Dolayısıyla kalan 8 ayda yapılacak harcamalar için bütçede kalan ödenek yıllık toplam tutarın sadece yüzde 54,9’u. Nisan ayında bütçe giderleri içerisinde 19 milyar 135 milyon TL’ye ulaşan faiz giderlerinin tutarı en dikkat çeken kalemlerden birisi. Ocak-Nisan döneminde dört ayda toplamı 104 milyar liraya ulaşan faiz ödemeleri 2022 bütçesinde yılın tamamı için ayrılan 240 milyarlık faiz gideri tutarının yarısına yaklaştı. Hazinenin KKM ödemelerini de faiz giderlerine ilave etmek gerekiyor. Bu durumda nisandaki aylık faiz gideri 23 milyar 690 milyona, dört aylık faiz ödeme toplamı 120 milyar 256 milyon TL’ye yükseliyor. Hazinenin haftalık borçlanma ihalelerinde ortalama faizin yüzde 22-23 düzeyine ulaşması, döviz borçlanmalarında artan ülke risk primi nedeniyle, çift haneli dolar faiziyle borçlanma ihtimalinin artması, iktidarın faiz indirimi ısrarına ve inadına karşılık, dört ayda 104 milyara varan faiz ödemelerinin bütçedeki tutarın iki katına çıkacağını, 400 milyara tırmanacağını işaret ediyor. Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT), Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve kamu bankalarına yapılan ödemelerle ciddi artış gösteren cari transferler kaleminde, sadece nisan ayında yıllık ödeneğin yüzde 14,4’ü bir ayda harcanarak 94,8 milyar TL aktarıldı.
Yükselen enflasyonla varlıkları ve kaynakları hızla eriyen KİT’lere yönelik borç verme kalemindeki nisan ayında gerçekleşen yüzde 579,7 oranında artışta TCDD, sübvansiyonlu elektrik satışı nedeniyle EÜAŞ ve yine sübvansiyonlu doğalgaz satışı nedeniyle BOTAŞ’a verilen borçlar en yüksek tutarları oluşturdu. Nisan ayında TCDD’ye 1,3, EÜAŞ’a 1,9, BOTAŞ’a 5,7 milyar TL borç verildi.
Yıl başından bu yana bütçe ve hazineden sadece BOTAŞ’a verilen borç tutarı 58,2 milyar TL’ye ulaştı.
Bu rakamlar, daha yılın dördüncü ayın sonunda bütçenin iflas işaretleri verdiğini, iktidarın hazine için TBMM’den ek borçlanma yetkisi talep etme yanında, ek bütçe yasası çıkartmak zorunda kalacağını gösteriyor.
Nisan ayı rakamları, temmuzda büyük olasılıkla üç haneye ulaşacak enflasyon, memur ve emekli maaşlarına yapılacak zorunlu yasal artış ve şimdiden yüzde 40’a yaklaşan enflasyon farkının ücret ve maaşlara yansıtılmasıyla, bütçedeki personel giderleri ve SGK transferi ödeneklerinin tükeneceğini gösteriyor. İktidarın bu bütçeyle yılsonunu getirmesi oldukça zor görünüyor!
İktidarın yeni ekonomi modeli (YEM) her alanda tel tel dökülüyor. Mart ayı ödemeler dengesi rakamlarıyla bir ayda 5,5 milyar dolar daha cari açık verildi. Yılsonu için 18,6 milyar dolar olarak hedeflenen cari açık tutarına üç ayda yaklaşıldı. Yıllık bazda cari açık 24 milyar doları aştı. İhracatçının, turizmcinin dövizine el koyarak sorunun çözülmesi giderek güçleşiyor. Bu tablo, döviz kurlarında yükselişin ve TL’deki değer kaybının hızlanacağını gösteriyor!
Merkez Bankası’nın (MB) açıkladığı mart ayı ödemeler dengesi verileri, üstte yer verdiğim bütçe gerçekleşmelerindeki harcama-faiz-açık tablosunun yanı sıra Türkiye’nin dövizdeki gelir-gider tablosunun da buna paralel şekilde uçuruma gittiğini sergiliyor. Martta aylık 5,5 milyar dolar tutarında gerçekleşen cari açık yıllık olarak 24,2 milyar dolara ulaştı. Ocak ayından bu yana hızlı bir artış ivmesi gösteren cari açıktaki üç aylık toplam tutar ise 18 milyar 74 milyon dolar oldu. Bu yıl için 18,6 milyar dolar olarak hedeflenen yılsonu cari açık tutarına neredeyse üç ayda ulaşıldı. Bu gidiş, yılsonunda 45-50 milyar dolarlık bir tutara ulaşılacağını işaret ediyor.
Bu ise cari açığın milli gelire oranının yüzde 5,5-6 düzeyine ulaşması, büyümenin gerilemesi, yoksullaşmanın daha da artması anlamına geliyor.
Ayrıca cari açıktaki yükseliş döviz açığının büyümesini, kurların yükselmesini, TL’de değer kaybının hızlanmasını beraberinde getirecek. Dış ticaret açığının artarak 30 milyar doları aşması, turizmde umulan gelişmelerin sekteye uğraması, cari açığın finansmanının doğrudan MB rezervlerinden yapılması zorunluluğunu dayatıyor!
MB’nin ödemeler dengesi verileriyle ilgili açıklamasında mart ayı cari işlemler açığının geçen yılın ayına göre 2 milyar 229 milyon dolar artarak 5 milyar 554 milyon düzeyinde gerçekleştiği bunun sonucunda 12 aylık cari işlemler açığının 24 milyar 223 milyon dolara yükseldiği vurgulanıyor. Ödemeler dengesinde gizlenemez kötüleşmenin, önümüzdeki aylarda 2018 yılında ve geçen yılın aralık ayında yaşanana benzer bir döviz krizine dönüşmesi ihtimalinin yüksek olduğunu öngörüyorum. Turizm ve dış ticarette umulan döviz girişleri gerçekleşmezse döviz kurlarının kontrolden çıkacağı süreçler yeniden yaşanabilir. Döviz tutmak için yapılan rezerv satışları yanında, cari açığın finansmanında MB rezervlerinin kullanılmasıyla kurutulan döviz kaynakları için ihracatçının, turizmcinin döviz kazancının yüzde 40’ına el koyma formülünün çözüm olmadığı görülüyor.
İktidarın kambiyo rejiminde daha fazla sıkılaştırmaya gitmesi, serbest döviz piyasalarına müdahaleyi ve kısıtlamalar genişletmesi beklenmeli. Yeni swap anlaşmaları yapabilmek için yabancı ülke merkez bankalarına Cumhurbaşkanı kararnamesiyle her türlü güvence ve garantinin verildiği göz önünde tutulduğunda iktidarın çaresizliği ve ne yapacağını bilmezliği iyice somutlaşıyor!
İhraç ürünlerimiz neredeyse bedava duruma gelirken, geçen yılın mart ayında 91 olan dış ticaret haddi bu yıl 75 puana indi. İhracat birim değer endeksi ocak-mart döneminde yüzde 9,4 artarken, ithalat birim değer endeksi yüzde 37,1 artış gösterdi. Bunun anlamı, Türkiye dört birim ihracattan kazandığıyla sadece bir birim mal ithal edebiliyor!
Dış ticaret hadlerinde mart ayında gerçekleşen rakamlar, diğer göstergelerde olduğu gibi derin bir kötüye gidişin varlığının buraya da yayıldığını, en dip noktaya doğru rekor kırdığını ortaya koyuyor. Rakamlara bakıldığında, ihracat birim değer endeksi mart ayında geçen yılın martına göre yüzde 10,7 artarken, ithalat birim değer endeksindeki artış yüzde 33,7 ile bunun üç katı düzeyinde. İhracat birim değer endeksinin geçen yılın ocak-mart dönemine göre bu yılın ilk üç ayındaki artışı ise yüzde 9,4 düzeyinde gerçekleşirken, ithalat birim değer endeksindeki üç aylık artış yüzde 37,1 ile ihracatın dört katına yaklaşıyor. İhracat miktar endeksi mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 8,2 artarken, ithalat miktar endeksi yüzde 2,2 azalmış. Rakamlar üstte paylaştığım acı gerçeği teyit ediyor. İhraç ettiğimiz ürün miktarının dörtte biri kadar mal ithal etmemize karşın, ithalata dört kat daha fazla ödemek zorunda kalmışız. İthalat birim değer endeksinde mart ayındaki en yüksek artış yüzde 174,2 ile yakıtlarda görülürken, hammadde ithalatı endeksi de yüzde 19,2 artmış.
İhracatı sürdürebilmek için yapılması zorunlu enerji ve hammadde ithalatındaki yükselişler ihracat artışını adeta silip süpürmüş görünüyor. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış ihracat miktar endeksinin yüzde 3,9 azalmış olması da bunu teyit ediyor. İhracat birim değer endeksinin ithalat birim değer endeksine bölünmesiyle hesaplanan dış ticaret haddi 2021 yılı mart ayında 91 iken bu yılın martında 15,7 puan azalarak, 75,3’e indi. İlk üç ay itibarıyla bakıldığında tablo daha da kötüleşiyor. Bu yıl ocak-mart döneminde 19 puan birden düşen dış ticaret haddi geçen yılın aynı döneminde 93,9 idi.
Ekonominin geneline yayılma eğilimindeki kanamanın artarak devam ettiği, ‘değersiz TL-yükselen kur’ ile ucuzlayan ihraç mallarımızı üretebilmek, ihracatı sürdürebilmek için ithal ettiğimiz ara malı, hammadde, makineteçhizat üzerinden yurt dışına daha yüksek tutarda döviz transfer etmek zorundayız. Daha az mal için daha fazla döviz transferi; ülke ekonomisin kan kaybının artmasına, büyümenin gerilemesine, milli gelirin düşmesine, yoksulluğun artmasına, zemin hazırlıyor!
İktidarın düşük faizli konut kredisi, ağır geri ödeme koşulları nedeniyle umulan ilgiyi görmedi. Aksine Türkiye’de konut piyasasının lokomotifi yabancılar olmaya devam ediyor. Rusya-Ukrayna savaşı bu kez ülkemizde konut alan yabancıların sıralamasını değiştirdi. Irak ve İranlıların yerini ilk sırada Ruslar aldı. Rus ve Ukrayna vatandaşlarının Türkiye’deki konut alımlarında, nisanda yüzde 180’in üzerine artış yaşandı!
CB Erdoğan’ın kısa süre önce açıkladığı 2 milyon TL’ye kadar olan konut alımlarında ilk kez ev sahibi olacaklara yüzde 0,99, döviz ve altın bozdurarak kredi kullanacaklara ise yüzde 0,89 faizle konut kredisi müjdesi verdiği kampanyanın ilgi görmeyeceğini, 14-28 bin TL tutarındaki aylık geri ödemelerin geniş kesimlerin ödeme gücünü kat kat aştığını vurgulamıştım. Nitekim konut-emlak-gayrimenkul piyasası temsilcileri söz konusu kredi kampanyasının ‘ölü doğduğunu’ belirterek iktidarın sektör temsilcileriyle görüşerek böyle bir adım atmış olsaydı daha gerçekçi bir finansman paketinin uygulamaya girebileceğini ifade ediyorlar. Ancak kampanya ilan edilir edilmez ilk yansıması satılık konut fiyatlarının fahiş şekilde artması olurken, Hazine ve Maliye Bakanı enflasyon timlerinin fırsatçıları takibe alarak haksız kazanca izin vermeyeceğini ilan etti. İlk aşamada 60 binin üzerinde satılık konut ilanı için inceleme başlatıldığı belirtilirken, 5 milyonu aşan ilk ve ikinci el satılık konut piyasasında bu sayı yüzde 8’e denk geliyor.
İktidarın konut fiyatlarında fahiş fiyat artışıyla mücadele ve fırsatçıları cezalandırma iddiası temelsiz kalıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) nisan ayı rakamlarına göre, bu yılın ocak-nisan döneminde dört ayda yabancıların aldığı konut sayısı 20 bin 791 adet olurken, yabancıların aldığı konut sayısı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 48,9 arttı. Yabancılara satışta ilginç olan gelişme zaman zaman yerleri değişse de uzun süredir konut alımında ilk sırayı alan İran, Irak, Afganistan vatandaşlarının yerini ilk kez Rusların alması.
Rusya-Ukrayna savaşı sonrası her iki ülkeden de Türkiye’ye 100 binlerle ifade edilen sayıda göç yaşandığı, ülkemize yerleşen Rus ve Ukrayna vatandaşlarının sayısının artışa geçtiği gözleniyor. Savaşan iki ülke vatandaşlarının Türkiye’ye gelmesi, özellikle Antalya başta olmak üzere kıyı kentlerine yerleşmeleri gerek konut fiyatlarını gerekse kiraları çok yukarılara çekti. Türk vatandaşları için oluşan konut fiyatlarına ulaşmak ya da kiralık ev bulmak zorlaştı.
Rakamlara bakıldığında yüzde 48,9 artan ilk 4 aylık satış sayısı bugüne kadar konut piyasasında tüm zamanların en yüksek ocak-nisan rakamı.
İlk dört ayda toplam satıştaki rekor artış oranına karşılık sadece nisan ayında yabancılara konut satışı yine tüm zamanların en yüksek nisan ayı artış oranıyla yüzde 58,1 arttı. Geçen ay yabancılara satılan konut sayısı da 6447’ye ulaştı ve bugüne kadarki en yüksek nisan ayı rakamı oldu.
Ukrayna-Rusya savaşı sonrası Türkiye'deki konut yatırımını artıran Ruslar, nisanda 1152 adetle ilk sırayı alırken, bugüne kadar Rus vatandaşlarının Türkiye’de bir ayda aldığı konut sayısında da yüzde 186,6 artışla bir başka rekor kırıldı. Nisan ayında Rusya’yı ilk sıraların değişmeyenlerinden İran vatandaşları 905 adetle, Iraklılar 714 adetle ve Kazakistan vatandaşları 311 adetle izledi. Almanya, Afganistan, Ukrayna ve Yemen vatandaşları da en çok konut satın alanlar arasında ilk 10 içinde yer aldı.
Nisanda Ukraynalılara yapılan konut satışı da sayısal olmasa da oransal olarak bir ayda yüzde 185,9 artışla bir önceki aya göre 92 adetten 263 adete çıktı.
Savaşan iki ülke vatandaşlarının Türkiye’deki konut yatırımlarının, nisan ayında yabancılara yapılan konut satışlarındaki yüzde 58,1 oranındaki ortalamanın üç katını aşması dikkat çeken bir başka gelişme!
Savaş uzadıkça Rusların ve Ukraynalıların ‘barış içinde birlikte yaşayabilecekleri ülke’ olarak Türkiye tercihlerinin daha da hızlanması, birikimlerini kendilerine ülkemizde bir gelecek inşa etmek üzere ilk etapta konut alımına yönlendirmeleri beklenebilir.
TÜİK’in 2021 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması iktidarın paralı otoyol, köprü, tünel, havaalanlarına aktardığı milyar dolarları toplumun yüzde 90’ının gelir ve refah artışına hiçbir katkı sağlamadığını, yüzde 5’lik nüfus dilimleri itibarıyla çok küçük bir kesim zenginleşerek ülke gelirine el koyarken en geniş kesimlerin yoksullaştığını gösterdi. 2022 verileri açıklandığında asıl vahim tabloyu ve iktidarın ülkeyi Afrika ülkeleri düzeyine gerilettiğini göreceğiz.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı 2021 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması iktidarın her fırsatta yalanlarla ambalajlayıp övündüğü ekonomik tablonun tam tersine ülkeyi 170 milyar dolarlık garantili döviz borcuna sokarak gelecek 25-40 yılını ipotek eden paralı otoyol, köprü, tünel, havaalanı, millet bahçeleri, şehir hastaneleri vb. borç üreten projelerin ülke refahına, kitlelerin gelirine hiçbir katkısının olmadığını, yoksulları daha yoksul hale getirdiğini ortaya koyuyor. Her ne kadar 2021 yılı diye açıklansa da gelirler, rakamlar için referans yılı 2020. Araştırma bir yıl önceki verilerle ancak bir yıl sonra açıklanabildiği için 2021 yılı araştırmasının gerçek sonuçlarını 2023’te bu yılın ağır ekonomik hasarının yarattığı kitlesel çöküş ve yoksullaşmayı ise 2024 araştırmasında göreceğiz.
COVID-19 salgının yaşandığı 2020 verilerine dayanan 2021 araştırması bile ülkenin gelir dağılımının ne ölçüde bozulduğunu, tüm toplumun ürettiği, yarattığı gelirin nasıl iktidar destekli çok dar bir grubun elinde toplandığını ortaya koyuyor.
Araştırmanın bir önceki yıla kıyasla en dikkat çeken rakamlarından birisi, 2019’da gelirden 2020 verisinde bir önceki yıla göre en dikkat çeken fark, 2019’da yüzde 22,3 ile en yüksek payı alan yüzde 5’lik kesimin payının yüzde 21,3’e gerilemiş olması. Bu rakam en yüksek gelire sahip kesimin de korona salgını sürecinde işletmelerin kapanması, sokağa çıkma yasakları, üretimin ve satışların azalması, ekonominin önemli ölçüde durmasıyla nispi gelir kaybına uğramasından kaynaklanmış görünüyor. Nüfusun toplamı yüzde 90’a ulaşan en geniş kesiminin kapsadığı yüzde 5’lik dilimlerin geliri ise büyük ölçüde aynı kalmış. Dolayısıyla hanelerin, ailelerin toplam gelirden aldıkları pay yıllardır değişmiyor. İktidarın ekonomideki şahlanış öykülerinin, Almanya’nın, ABD’nin ‘Türkiye’ye imrendiği’ yalanlarının rakamsal karşılığı TÜİK’in araştırmasına bile yansımadığı gibi üstte bahsettiğim KÖİ projeleriyle yapılan dolar-euro-hazine garantili yatırımlar toplum refahına hiçbir katkı sağlamamış. Aksine var olanın da bir kısmını götürmüş. 2020’de toplam gelirden ancak yüzde 8,4 pay alabilen nüfusun dörtte birlik kesiminin, yani yüzde 5’lik en alt gelire sahip nüfus dilimlerinin 2021 ve 2022’deki durumunun büyük olasılıkla araştırmalar açıklandığında eksinin de altına düşmüş olduğunu göreceğiz.
2021 Ağustos sonrası eylülden itibaren başlatılan faiz indirimleriyle, tetiklenen kur ve enflasyon artışları 2021’in son çeyreğinde yoksullaşmayı hızla artırırken, 2022’de üç hanelere yükselen enflasyon karşısında gelir kayıpları ve alım gücü düşüşleriyle tablonun çok daha vahim duruma geldiğine tanık olacağız. 2020 sonuçlarında bile nüfusun yarısının toplam gelirden aldığı pay sadece yüzde 23,8 olmuş. Diğer deyişle en yüksek gelire sahip yüzde 5’lik ilk dilimin toplam gelirden aldığı pay salgında gerilemiş olsa da neredeyse nüfusun yarısının aldığı paya eşit.
Ayrıca bir başka açıdan bakıldığında nüfusun yüzde 90’ının toplam gelirden aldığı payın yüzde 68,5 olması, kalan yüzde 10’un payının ise yüzde 31,5 oranında gerçekleşmesi, ülke nüfusunun yüzde 90’ının toplam gelirin üçte ikisini paylaşmak zorunda kaldığını, kalan yüzde 10’ün ise gelirin üçte birine sahip olduğunu gösteriyor!
İktidar, BAE ve Suudi Arabistan’dan sonra Mısır’a da 9 yıl aradan sonra ilk kez bakan düzeyindeki ziyarette Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’yi Kahire’ye göndererek, bu ülkeden ve İslam Kalkınma Bankası’ndan kaynak sağlama umudunu ortaya koydu. Şu ana kadar iki kez Londra’ya, bir kez Paris’e ve son olarak da ABD’de IMF’ye gönderilen Bakan Nebati her seferinde eli boş döndü. Dış kaynak gelmediği gibi mevcut olanlar da gitmeye hız verdi!
İktidarın yıllardır gerginlik yaşanan bazı ülkelerle hızla normalleşme süreci başlatmasının ardında yatan ana unsurlardan birisinin ağır ekonomik kriz ve kayıplar ile yurt dışından taze kaynak girişi ya da borç bulmak olduğunu daha önce de ifade ettim. Katar ile aynı anlayış çerçevesinde sürdürülen ilişkilerle bu ülke sermayesinin Türkiye ekonomisindeki ağırlığı arttı. Medyadan, gayrimenkule, arazi yatırımlarından limanlara ve savunma sanayiine kadar Katar sermayesi pek çok stratejik alanda öncelikli ve imtiyazlı konuma geldi. Son dönemde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan ile atılan adımların arkasında da aynı beklentiler var. BAE ile 5 milyar dolarlık swap anlaşması ardından Abu Dabi Kalkınma Fonu’ndan 10 milyar dolarlık yatırım sözünün alınması dışında somut bir gelişme olmadı. BAE’nin de bazı enerji, ulaştırma, altyapı projelerine stratejik yatırımlara ilgi duyduğu, doğrudan alım ya da ortaklık düşündüğü kaydediliyor. İstanbul Havaalanının taliplileri arasında BAE de yer alıyor. Suudi Arabistan normalleşme için en büyük tavizlerin verildiği ülke olmasına karşılık CB Erdoğan’ın Riyad ziyaretinden bir şey elde edilemedi. Beklenen swap anlaşması da imzalanamadı. Aksine Suudi yönetimi ‘Biz davet etmedik, kendisi gelmek istedi’ açıklamasıyla Türkiye’ye ve CB Erdoğan’a karşı en basit tabirle nezaketsiz bir tutum sergiledi.
Bu kez 9 yıldır ilişkilerin kesik olduğu Mısır’a aynı çerçevede bakan düzeyinde ilk ziyaret gerçekleşecek. Yürütülen normalleşme müzakerelerinde Mısır’ın öne sürdüğü koşullar ve kırmızı çizgilerden ötürü siyasi ve diplomatik alanda hızlı ve umulan düzeyde bir ilerleme sağlanamadı. İktidarın bu yüzden Mısır ile normalleşme için ekonomi kapısını denemeye yöneldiği anlaşılıyor. Bu doğrultuda
Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, İslam Kalkınma Bankası (İKB) Guvernörler Kurulu Yıllık Toplantıları için Mısır'a gidecek. Nebati’nin ziyareti dokuz yıl aradan sonra iki ülke arasında bakan düzeyinde ilk ziyaret ve resmi temas olacak.
1-3 Haziran’da yapılacak toplantılarda, İKB'nin gelecek dönem stratejisi görüşülecek. Üye ülkelerle Türkiye ekonomisine ilişkin son gelişmelerle yürütülmekte olan ekonomik politikalar paylaşılacak. Bakan Nebati, Mısır ziyaretinde Kahire yönetiminin yanı sıra İKB'nin üst düzey temsilcileri ve diğer üye ülkelerin bakanlarıyla da ikili temaslarda bulunacak. İKB yönetimi ve bankanın sermaye, finans, kredi politikaları üzerinde petrol zengini ana finansör ülkeler etkili.
✓ Başta Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Bahreyn, Katar olmak üzere etkili ülkelerin Katar dışında önemli bölümünün, kısa süre öncesine kadar Türkiye ile gerilimli ilişkileri olan ülkeler olması, bu toplantılardan Türkiye lehine kredi, kaynak desteği çıkması ihtimalini azaltıyor.
Mısır ekonomisi zengin Körfez ülkelerinin desteğiyle çarklarını döndürüyor. Körfez ülkelerinin Müslüman Kardeşler’in faaliyetlerinin yasaklanması yönünde Sisi yönetiminden taleplerinin karşılanmasıyla, Suudiler ve diğer petrol zengini Arap ülkeleri Mısır’a milyarlarca dolarlık finansman ve bedava petrol olanağı sağladılar. Arap ülkelerinin en büyük ve en etkili ülkesi konumunda olmasına karşılık Mısır ekonomisi aynı güçte değil. Türkiye, 9 yıl öncesine kadar Mısır ile oldukça iyi ikili ticari ilişkilere sahipti. Türk şirketlerinin bu ülkedeki yatırımları yanında, vizesiz seyahat, Mısır üzerinden Kuzey Afrika ve Sahra altı Afrika ülkelerine ihracat açısından en stratejik güzergahtı. Mursi’ye destek ve sonrasında Sisi’nin darbeyle iş başına gelmesi, iktidarın İhvan’a desteği ilişkileri koparttı.
Bakan Nebati’nin gerçekleştireceği ziyaretle tüm sorunların çözülmesini beklemek güç. Kaldı ki Bakan Nebati göreve geldiğinden bu yana Londra’daki banka-finans yöneticileriyle, Paris’te Avrupalı yatırımcılarla bir araya geldi. ABD’de New York temaslarıyla küresel finans kurumları ve IMF ile görüşmeler yaptı. Bu temasların hiç birisinden somut bir sonuç, yeni yatırım sermayesi girişi, doğrudan yatırım ya da kredi olanağı çıkmadı. İngiltere ve ABD merkez bankalarıyla üç yılı aşkın süreden bu yana swap anlaşması yapabilmek için yürütülen temaslardan da bir şey elde edilemedi.
İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği tartışmasında iktidarın sergilediği tavır, ‘iç politikada kullanışlı yeni bir dış politika krizi yaratma’ planını işaret ediyor. İktidar, ilk aşamasını geçen hafta bloke ettiği süreçte, Beyaz Saray’dan, Biden’dan gelecek bir randevuyla ikna olup geri adım atarsa sürpriz olmaz. Ukrayna’nın NATO üyeliğini güvenlik tehdidi sayıp savaş başlatan Rusya, şimdi 1300 km. sınırı olan Finlandiya’nın NATO üyeliğiyle ve kuzeyden kuşatılma olasılığıyla karşı karşıya!
İsveç ve Finlandiya hükümetlerinin NATO üyeliğine başvurma kararı almaları ve parlamentolarında da bunun oylanarak onaylanmasıyla hızlanan yeni süreçte CB Erdoğan, önce bu girişime ‘olumlu bakmadığını’ açıkladıktan sonra sözlerini daha da ileriye taşıyarak, İsveç ve Norveç’in üyeliğine ‘evet’ demeyeceklerini ilan etti. İktidarın ret tavrının ilk işareti NATO daimî temsilciler toplantısında yaşandı. İsveç ve Finlandiya’nın üyelik başvurularıyla ilgili resmi prosedürün başlatılması, Türkiye’nin ret oyuyla engellenince gerçekleşmedi ve süreç başlamadı. ABD Başkanı Biden bir kez daha iki ülkenin üyeliğine tam destek verdiklerini açıkladı. Türkiye’nin tavrının sürmesi durumunda üyelik prosedürünün başlatılması mümkün olmayacak.
✓ Kaldı ki, prosedür başlasa da üyeliğin 30 ülkenin oy birliğiyle kabulü ve tüm üye ülkelerin parlamentolarında da onaylanması gerekiyor.
Türkiye’nin engelleme tavrını sürdürmesi, süreci geciktirmesi durumunda iki ülke ile NATO anlaşmasının 5. Maddesi dışında ‘Güvenlik Garantileri’ anlaşması yapılabileceği belirtiliyor. ABD, İngiltere, Almanya daha önce üyelik gecikirse bu iki ülkeye güvenlik garantisi verileceğini duyurmuşlardı. Dolayısıyla iktidar tavrını aynı şekilde sürdürürse, ara formül olarak NATO’nun Türkiye dışındaki 29 üyesinin İsveç ve Finlandiya’ya güvenlik garantisi formülü devreye sokulacak. Bu durumda Türkiye, NATO ittifakı içinde tek başına kalabilecek. NATO, ABD, AB’den ve iki ülkeden yapılan açıklamalarda CB Erdoğan’ın sert ifadelerine rağmen önümüzdeki süreçte İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğinde sorun çıkmayacağına ve oy birliği ile kabul edileceği görüşleri ağırlıkta. Batılı liderler ve yetkililer, iktidarın veto hakkını kullanmayacağına yönelik beklentilerini dile getirirken, yaklaşan seçimleri ve ekonomideki ağırlaşan tabloyu işaret ederek, geçmiş ve güncel örneklerle CB Erdoğan’ın bu konuyu iç politika amaçlı kullanmak istediğini savunuyorlar. CB Erdoğan, 12 Eylül yönetiminin Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesine yönelik vetoyu kaldırmasının Türkiye’ye maliyetini hatırlatıyor. Bu karar sonrasında hem NATO’ya geri dönen hem de AB üyeliğine alınan Yunanistan, uluslararası alanda her konuda ve koşulda Türkiye’yi kuşatma, engelleme yoluna gitti ve önemli kazanımlar elde etti.
Son olarak Dedeağaç’ta kurulan ABD kara-hava üssü, yapılan askeri yığınak, Girit adasında kurulan üsler ve konuşlandırılan ABD deniz güçleri, Yunanistan’ın bölgemizde ABD ile askeri iş birliğini genişletmesine, NATO’nun güney kanadında ağırlığının artmasına zemin hazırladı.
CB Erdoğan, 40 yıllık bu süreci gündeme getirerek, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin müttefiklikle bağdaşmadığını, terör örgütlerine destek verdiklerini, Türkiye’ye de silah satış yasağı uyguladıklarını gündeme getiriyor.
Tüm bu gerekçelerde haklılık ve gerçeklik payı olsa da iktidarın kendi içinden gelen farklı ve çelişkili açıklamalar, dış politikada son dönemde çizilen zikzaklar, bölgeselküresel yalnızlaşma ve ekonomik zorluklar nedeniyle verilen tavizler, iktidarın İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğinin reddedilmesi yaklaşımından geri adım atması ihtimalinin göz ardı edilemeyeceğini gösteriyor.
Daha önce Danimarka ile yaşanan karikatür gerginliği sonrasında, o dönemde Başbakan olan CB Erdoğan Danimarka Başbakanı Rasmussen’i ‘İslam düşmanı’ diye itham edip NATO Genel Sekreterliğine adaylığının veto edileceğini ilan etmişti. Ancak, ABD Başkanı Obama tarafından ‘kapalı kapılar ardında ikna edilerek’ Rasmussen’e onay verdi. Karşılığında Türkiye’ye NATO Genel Sekreter Yardımcılıklarından biri verildi. Obama’nın Türkiye’yi Rasmussen için ‘ikna ettiği’ dönemde Başkan Yardımcısı Joe Biden idi.
Rasmussen 2009’dan 2014’e kadar bu görevi yürüttü. CB Erdoğan 2011’de Libya’da Kaddafi’ye karşı başlatılan NATO operasyonuna da sert tepki göstererek ‘NATO’nun Libya’da ne işi var’ demişti. Ancak hemen akabinde geri adım atarak NATO operasyonuna hem siyasi hem askeri destek verdiği gibi, Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesine de tepkisiz kaldı.
Mısır, İsrail, BAE, Suudi Arabistan ile yaşanan gerginlikler, söylenen ağır sözler, yapılan ciddi suçlamalar ortada dururken, bir takım ekonomik beklentilerle 7-8 ayda art arda atılan geri adımlar da gözler önünde. İktidar diplomasiyi paraya tahvil etme, ‘döviz gelecek yerden tavizi esirgememe’ tavrını Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’yi Mısır’a göndererek sürdürüyor.
CB Erdoğan’ın İsveç ve Finlandiya için PKK-YPG-PYD’ye destek suçlamaları konusunda, ABD’nin bu örgütlere çok daha açıktan destek politikası izlediği, resmi savunma bütçesinden her yıl yüz milyonlarca dolar kaynak aktardığı ve bunu Kongre’ye onaylattığı yıllardır biliniyor ve iktidar tarafından da sıkça eleştiriliyor. Aynı şekilde Rusya, bu örgütleri terör örgütü olarak tanımadığını resmen ilan etmenin yanı sıra, Suriye’de aynı örgütlere destek sağlıyor.
Moskova’da resmi temsilcilik açmalarına onay vererek diplomatik statü tanıyor. CB Erdoğan zaman zaman ABD’ye sözlü eleştirinin ötesinde ‘dostum’ dediği Putin’e ise bu konuda fazla ses çıkartmıyor.
Dolayısıyla ABD-NATO ve batılı liderler, iktidarın bu konuda da bir süre sonra ikna edileceğine, geri adım atacağına, vetodan vazgeçeceğine inanıyor.
İsveç ve Finlandiya hükümet başkanlarını 19 Mayıs’ta Beyaz Saray’da ağırlayan Biden, Türkiye’nin tavrından söz etmeksizin iki ülkenin üyeliğine ‘tam ve en güçlü desteği verdiklerini’ belirterek, iki ülkenin üyelik sürecinde herhangi bir saldırganlıkla karşılaşmaları durumunda da ‘güvenlik güvencesi’ garantisi vaat etti.
Kanımca iktidarın beklentisi, bu ziyaretler ve gelişmeler sonrası, Beyaz Saray’dan, Biden’dan CB Erdoğan’a bir davet gelmesi ya da randevu verilmesi. Hiç birisi olmazsa, Biden’ın CB Erdoğan’ı telefonla araması.
18 Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile Stratejik Mekanizma görüşmelerini gerçekleştiren Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, görüşmenin ‘çok pozitif geçtiğini’ ifade etmesi ve liderler düzeyinde bir görüşmenin de olabileceğini vurgulaması, iktidarın Biden’dan bir randevu ya da telefon beklediği görüşümüz teyit ediyor. CB Erdoğan Biden ile görüşme-davet gerçekleşirse, S-400 yaptırımları, F-16 satışı, Halkbank davası, Türkiye’nin F-35 projesine geri dönmesi vb. konularda bilinen talepleri gündeme getirerek ABD’den olumlu tavır ve adım beklediklerini belirtecektir.
Üstte verdiğim örnekler anımsandığında iktidarın ekonomide, iç ve dış politikadaki sıkışmışlığıyla pazarlık marjının fazla olmadığını öngörmek mümkün. Kaldı ki Finlandiya-İsveç meselesinin perde gerisindeki gerçek aktör ABD’dir. İktidar asıl pazarlığı yürütecekse bu iki ülkeyle değil, hamileri konumundaki ABD ile yürütecektir.
Şayet ‘Güvenlik Garantisi Anlaşması’ formülü devreye konulursa, iktidarın veto tehdidi ve bunun üzerinden ABD, AB, NATO’yla yürüteceği müzakerelerden kazanımlar elde etme planı da boşa çıkarılabilir ve ülkemiz adına ağır bir diplomatik hezimet olur. Ne yazık ki iktidar en baştan tüm seçeneklerini masaya koyarak, kendisi ve Türkiye açısından manevra alanlarını tümüyle kaybetme ya da geri adım atma dışında bir seçenek bırakmadı. Diplomasi satrancında olası tüm hamlelerini peşinen yaparak savunmasız konuma geldi. ABD ve NATO, İsveç ve özellikle Finlandiya’nın üyeliği üzerine kurguladığı planın hayata geçirilmesi için ısrarlı olacaktır!
ABD, Ukrayna Savaşını tahrik edip süreci uzatarak, planladığı yeni dünya ve Avrupa Güvenlik Düzeninin altyapısını kurguluyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın 33 milyar dolar olarak açıkladığı ABD Kongresi’nde ise 40 milyar dolara çıkartılarak kabul edilen Ukrayna’ya yardım paketi, ABD’nin bugüne kadar bir ülkeye tek seferde sağladığı en büyük parasal destek!
ABD yönetimi, bir kısmı hibe ancak büyük bölümü borç-kredi olarak verilecek 40 milyar dolar ile adeta Ukrayna’nın egemenliğini satın alarak Ukrayna’yı uzun vadeli gelecekte ekonomik siyasi ve askerî açıdan tümüyle kendisine bağımlı hale getirdi. Ukrayna’yı ülke olarak topyekûn ‘paralı askeri’ haline dönüştürdü. 40 milyar dolarlık bu mali destek, Rusya’yı yaptırımlarla ekonomik olarak çökertip zayıflatmayı hedefleyen ABD’nin, Ukrayna’yı ise milyar dolarlara boğup savaşı uzatmasını sağlamayı amaçladığını gösteriyor. Avrupa parlamentosundan, ABD Kongresi’ne, Almanya, Yunanistan Parlamentosuna kadar video konferansla bağlanıp konuşmalar yaptırılan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, adeta ABD’nin propaganda bakanı veya figüranı haline getirildi.
Rusya, Ukrayna’nın NATO üyeliğini ulusal güvenlik tehdidi olarak gördüğünü, bu durumda doğrudan NATO ile sınır komşusu haline geleceğini öne sürerek savaş ihtimalinin ortadan kalkması için, ABD’den yazılı güvenlik taahhütleri talep etti. NATO ve ABD, yazılı taahhüdü reddederek savaş senaryosunun yolunu açtılar ve Rusya’yı kendi istedikleri adımı atmaya mecbur konuma getirdiler. Krizin başlangıcında ABD Ukrayna’nın NATO üyeliğinde ısrarlı iken, Rusya harekâtı başlattıktan sonra sadece silah ve para göndermeyi tercih ederek Ukrayna’nın üyelik talebini rafa kaldırdı.
ABD, Rusya ile sahada karşı karşıya gelmeksizin Ukrayna’ya milyarlarca dolarlık silah desteğiyle, uzun süreli bir vekalet savaşını sürdürme stratejisini hayata geçirdi.
Şimdi de Rusya ile 1300 kilometrelik sınırı bulunan Finlandiya’yı üyelik potasına sokarak, Rusya’ya karşı Ukrayna’dan daha büyük bir güvenlik tehdidini gerçekleştirme hamlesini yaptı.
Süreç geriye dönük analiz edildiğinde, Ukrayna’nın sahaya sürülmesinin perde gerisindeki asıl amacın, yıllardır NATO dışında kalmayı, ikinci dünya savaşı sonrası, soğuk savaş dönemi de dahil bugüne kadar Rusya ile uzun kara sınırlarına rağmen barış içinde yaşamayı ilke edinen iki stratejik önemdeki İskandinav ülkesinin NATO ittifakına katılmasını sağlamak, Rusya’yı kuzeyden tümüyle kuşatmak olduğu söylenebilir.
Yunanistan Başbakanı Kriyakos Miçotakis, ikinci kez Beyaz Saray’a davet edilirken, ABD Kongresi’nde Türkiye’yi hedef alan konuşmasının defalarca ayakta alkışlanması Yunanistan’ın Türkiye aleyhine girişimlerini her zaman olduğu gibi sürdürmeye devam edeceğini ve yeni gerginlikler yaratma peşinde olduğunu gösteriyor!
Yunanistan Başbakanı Kriyakos Miçotakis iki ay önce Türkiye’ye gelerek CB Erdoğan ile görüşüp, ikili ilişkileri normalleştirme, gerilimleri azaltma, sorunları müzakerelerle çözme yaklaşımının aksine ABD ziyaretinde Kongre’de yaptığı konuşmada tamamıyla ülkemizi hedef alan Türkiye aleyhtarı ifadeler kullanarak, Kongre üyelerinin alkışlarını aldı. Kongre üyelerinden başta F-16 satışı olmak üzere Türkiye’ye silah satışlarına onay vermemelerini, Doğu Akdeniz’de dengeleri gözetmelerini istedi. İktidarın Kıbrıs müzakerelerinde gündeme getirdiği ‘iki devletli çözüm’ formülünü ‘asla kabul etmeyeceklerini’ ilan eden Yunanistan Başbakanı, Türkiye'nin Ege’de Yunan hava sahasını ihlal ettiğini, Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuka aykırı davrandığını iddia ederek, ABD Kongre üyelerinin Türkiye ile ilgili kararlarında bunları göz önünde tutarak davranmalarını istedi.
ABD-Yunanistan diplomatik ilişkilerinin 201’inci yıldönümü onuruna ABD yönetimi ve kongresi tarafından davet edilen Yunan Başbakanı Ege adalarının silahlandırılmasının ulusal güvenlikleri açısından hakları olduğunu ve hukuka, anlaşmalara aykırı bir durumun söz konusu olmadığını iddia ederek, Ege’deki adalarda ABD desteğiyle Yunanistan silahlı kuvvetlerinin çok iyi bir konuma geldiğini vurguladı. Kongre üyelerinin alkışını alan bu sözler, Lozan anlaşması ve Ege adalarının silahlandırılamayacağı yönündeki uluslararası anlaşmaların Yunanistan tarafından çiğnenmesine ABD yönetimi ve kongresinin de destek verdiğini, hukuksuzluğu onayladıklarını ortaya koymaktadır.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz ay Kongreye gönderdiği mektupta, Türkiye'ye F-16 satışına olumlu yaklaştığını belirterek, satışa onay verilmesini istemesi ve ABD açısından “ikili ilişkilerde savunma alanındaki ticari bağların desteklediği önemli çıkarlar olduğuna” vurgu yapılması, Biden yönetiminin Ukrayna savaşı sonrası Türkiye’ye karşı tavrını değiştirdiği değerlendirmelerine yol açmıştı. Yunanistan
Başbakanının, Kongreden bu satışa onay verilmemesini, engellenmesini istemesi, Kongre üyelerinin de bu çağrıya alkışlarla karşılık vermesi, Biden yönetiminin Türkiye’yi oyaladığını düşündürmektedir.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Başbakan Miçotakis’in Kongre konuşması ve Türkiye’ye yönelik ithamlarının farklı algılanmaması gerektiğini, Türkiye ile ‘karşıtlık içinde bulunmadıklarını’ açıkladı.
Bakan Dendias Yunanistan’ın talebinin şayet F-16 veya başka savaş sistemleri Türkiye’ye satılacaksa, bunların Yunanistan’a karşı kullanılmayacağının garantisini ve taahhüt edilmesini istediklerini, bunun için ‘net güvence talep ettiklerini’ kaydetti.
Yunan Bakanın ifade ettiği güvenceyi, taahhüdü hangi ülke verebilir?
Hangi egemen ülke bugünden öngörülemeyen bir konjonktürde saldırıyla karşı karşıya kaldığında, egemenlik hakkı ihlal edildiğinde silahlı gücünü, envanterindeki silahların bazılarını kullanmayacağının sözünü bugünden verebilir? Yunanistan’ın tavrı tamamıyla Türkiye’yi yalnızlaştırmak, saldırgan göstermek amaçlı, bir diplomasi oyunudur! Son dönemde silahlanmaya hız veren Yunanistan’ın gerçek niyeti sorgulanmalıdır. Türkiye, Yunanistan’ın Fransa’dan, ABD’den aldığı onlarca savaş uçağı, savaş gemisi, denizaltının kime karşı kullanılacağını karşılıklılık esasına görme sorma ve güvence talep etme hakkına sahiptir. ABD, Yunanistan’a F-35, F16’lar da dahil milyarlarca dolarlık yeni silah satışı yanında, yüklü miktarda da silah hibe etti. ABD yönetimi Dedeağaç’ta kurduğu dev üsle boğazlara alternatif şekilde Yunanistan üzerinden balkanlara, doğu Avrupa’ya, son dönemde de Karadeniz’e ulaşarak Rusya’ya karşı Ukrayna’ya askeri desteğini doğrudan yürütmeye yöneldi.ABD’nin bölgedeki silah ve asker deposuna dönüşen Yunanistan, NATO’nun Yunanistan’da geçen ay düzenlediği son tatbikatta da Türkiye’yi önce yanlış bilgilendirip ardından tatbikattan dışladı. Türkiye’nin protestosuna karşılık ABD ve NATO üyeleri Yunanistan’ın bu kasti tutumuna sessiz kalarak Türkiye’yi yalnız bıraktı. Daha önce doğu Akdeniz’deki doğalgaz, sondaj, Münhasır Ekonomik Bölge tartışmalarında Yunanistan ve Güney Kıbrıs, ABD, Fransa ve AB’yi arkalarına aldılar. AB, bu ülkelerin girişimleriyle Türkiye’ye karşı yaptırım kararları aldı. Yaptırımların daha sert bir noktaya ilerlemesi ihtimali belirince iktidar, bölgedeki sondaj gemilerini çekerek geri adım attı. Doğu Akdeniz’deki gerginlikte Katar bile Türkiye’yi yalnız bırakarak Güney Kıbrıs ve ABD ile ortak hareket etti ve Rumların ilan ettiği münhasır bölgede ruhsat alarak doğalgaz sondajlarına başladı.
Yunanistan Başbakanının Türkiye’ye yönelik ağır sözlerinin ve suçlamalarının alkışlarla karşılanması, normalleşme sürecinin Yunanistan tarafından pervasızca baltalanmasıdır. Yunanistan’ı bu konuda cesaretlendiren ABD ve AB’dir. Önümüzdeki süreçte Yunanistan’ın yeni gerilim yaratma çabalarını yürürlüğe koyması, Ege ve Doğu Akdeniz’de yeni tahriklere girişmesi beklenmelidir. Bugünden böylesi bir durumda Türkiye’nin yalnız bırakılacağını, ABD-AB’nin Yunanistan’ın yanında yer alarak Türkiye üzerinde yeni baskılara girişeceğini öngörmekteyim.
Yeni Soluk
Yorum Yap