Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/19 Haziran 2022

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.

ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ 19 HAZİRAN 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU  

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

İÇ POLİTİKA

AYM Başkanının bireysel başvuru davalarının beş buçuk ayda 51 bin artarak 110 bine ulaştığını açıklaması, yargının felç olduğunu göstermektedir!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, TÜSİAD’ın eleştirilerini ‘hadsizlik’ olarak nitelendirdi. İktidarın iş insanları ile ilişkisini itiraf etti!

EKONOMİ

Tarım-ÜFE’nin yüzde 770 artmasının ve gıdada fahiş fiyatın tek sorumlusu iktidar ve uyguladığı ekonomi modelidir. Sebze ve meyvede ucuzluk hayaldir! 4. Dövizinin yüzde 70’i bloke edilen ihracatçı, iktidar eliyle baltalanıyor. Karaborsadan döviz bulmaya mahkûm ediliyor!

Kapanan şirketlerin sayısında yüzde 300’e yaklaşan artış, büyük iflas furyasının ve işsizlikte artış fırtınasının habercisi!

Konut fiyat artışı endeksinin yıllık yüzde 127 ile enflasyonun iki katına yaklaşmasına karşılık, iktidarın vatandaşa hazine arsası satarak kendi evini yapma vaadi, yandaşlarına yeni bir rant aktarma planıdır!

Nisan ayında aylık cari açık 2,7 milyar dolar olarak gerçekleşti.  Cari fazla verme iddiasındaki ekonomik model, kaynağı belirsiz milyarlarca dolarlık döviz girişlerine rağmen çatırdıyor!

Geçen yıl 10 bin 500 kilometre uzaklıktaki Venezuela’dan sıfır gümrükle peynir ithali kararı alan iktidar, şimdi Venezuela’da buğday üretme peşinde koşuyor!

2002’den bu yana ekilen tarım arazileri 26,5 milyon hektardan 23,1 milyon hektara geriledi!

DIŞ POLİTİKA

AB’nin Ukrayna’ya aday üyelik kararı, bu ülkenin fiilen bölünmesine zemin hazırlayacak!

Mısır-İsrail-AB arasında imzalanan doğalgaz tedarik anlaşması Doğu Akdeniz’de yeni bir süreci işaret ediyor!

1.Ülkemiz, iktidarın hukuk devletini ayaklar altına alan tavrıyla hızla hukuksuzlukların arttığı ve yargıya güvenin erozyona uğradığı bir konuma geliyor. Anayasa Mahkemesi Başkanının bireysel başvuru davalarının beş buçuk ayda 51 bin artarak 110 bine ulaştığını açıklaması, yargının felç olduğunu göstermektedir!

2010’daki anayasa değişiklikleriyle kabul edilen Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru hakkı, iktidarın ülke yargısını ve mahkemeleri içine düşürdüğü konum ve yargıyı siyasallaştırma politikalarıyla kullanılamaz hale geldi. AYM’ye bireysel başvuru hakkı önemli bir reform adımı olmasına karşılık bu hakkın kullanılamaz hale getirilmesi hukuk devletinin temellerinin tahrip edilmesiyle eş anlamlıdır. 2021 yılsonu itibarıyla 59 bin olan bireysel başvuru davaları, yılbaşından bu yana beş buçuk ayda 51 bin artarak 110 bine ulaştı!

AYM’nin yılda ortalama 40 bin davayı karara bağladığı göz önünde tutulduğunda bu yıl açılacak 100 bin yeni davanın karara bağlanması, hak ihlaline uğradığını, adil yargılanmadığını, haksız ve adaletsiz yere cezaevinde tutulduğunu düşünen mağdurlar için en erken 2024, 2025 yılını bulacak. On binlerce insan yıllarını adaletin mağdur ettiği kişiler olarak tüketecek. 

AYM Başkanı iktidara seslenerek acilen bir yargı reformu yapılması çağrısında bulunurken, iktidarın derdi;  

Seçim kurullarında görevli hakimleri, il-ilçe seçim kuru başkanlarını değiştirmek.

Önüne gelene hakaret davaları açarak 160 binden fazla vatandaşı mahkeme kapılarına sürüklemek. 

Onlarca gazeteciyi bir gecede gözaltına alarak, gazeteciliği kriminalize ve terörize etmek.

AYM Başkanı bireysel başvuru davalarının büyük bölümünün ‘uzun yargılama sürelerinden kaynaklanan mağduriyet’ gerekçesiyle açıldığını, ayrıca adil yargılanma ve hak ihlali davalarının da büyük yer tuttuğunu ifade ediyor. Açıklanan bu veriler iktidarın siyasallaştırılan yargının verdiği kararların, hazırlanan iddianamelerin, neredeyse mahkumiyete dönüşen tutuklama ve gözaltıların hak ihlallerini sıradanlaştırdığını, yargıya güveni sıfırladığını ortaya koyuyor.

Kamu ve toplum vicdanında karşılık bulmayan yargı kararlarının hukuk devletine verdiği zararın, yarattığı tahribatın büyüklüğü apaçık ortada. AYM

Başkanını duymazlıktan gelen   iktidar,            TBMM’ye        getirdiği

‘Dezenformasyon Yasası’ ile daha ağır adaletsizlikleri, haksızlıkları, yargı mağduriyetlerini devreye sokacağını, ülkeyi adaletle yönetme ilkesinden koptuğunu, adil olma duygusunu yitirdiğini ortaya koyuyor!

2.Cumhurbaşkanı Erdoğan, TÜSİAD’ın uygulanan ekonomi politikalarına ve dış politikada sergilenen tavra yönelik eleştirilerini ‘hadsizlik’ olarak nitelendirerek, iktidarın kapısını çalamayacaklarını ifade etti. Sadece bu sözleri bile iktidarın iş insanları ile ilişkisini açığa çıkardı!

Türkiye’nin en köklü kuruluşlarından Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) geçen hafta yapılan Yüksek istişare Kurulu (YİK) toplantısında uygulanan ekonomi modeli, alınan ekonomik kararlar ve dış politikada izlenen stratejilerle ilgili eleştiriler, iktidarın sert tepkisine neden oldu. TÜSİAD’ı ‘hadsizlikle’ itham eden, ‘çırak’ olarak nitelendiren Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, eleştiriye ve gerçeklerin söylenmesine tahammülsüzlüğünü gösterdi. TÜSİAD’ın CHP kontrolünde olduğunu öne sürerek temelsiz, gerçek dışı söylemlerde bulunan CB Erdoğan, iktidar gücünü iş dünyası üzerinde hangi amaçlarla kullandığını itiraf etti.

AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla TBMM Grubunda yaptığı konuşmada örtülü ifadelerle tehdit eden CB Erdoğan; “Eğer TÜSİAD bu gidişiyle devam ederse bu iktidarın kapısını hiç çalmasın. Bu iktidarın içine giremez” dedi. Anayasal bir hukuk devletinde bir kesimi dışlayıp, iktidar gücünü bazıları için farklı kullandığını itiraf eden bu sözler, AK Parti döneminde neden iki elin parmakları kadar müteahhidin ihya edildiğini, kamu bankalarının ve kamu ihalelerinin emirlerine sınırsız şekilde verildiğini de açık şekilde gösteriyor. CB Erdoğan kendisinin uygun gördüğü bazı iş insanlarına iktidarın kapısını ardına kadar açtığını, devlet olanaklarını tepsiyle sunduğunu, bazılarına ise iktidarın-devletin kapısının kapatıldığını, kapıyı çalmalarına bile tahammül etmeyeceğini, biat dışında seçenek olmadığını söylüyor. 

İktidara yakın iseniz, hazinenin, kamu bankalarının, davetli ihalelerin, döviz garantili projelerin, havaalanları ve hastanelerin, santralların, madenlerin, servetinizi katlamanın tüm olanakları seferber ediliyor. Şayet yapılanların yanlış olduğunu, ülkenin kötüye gittiğini, ülkenin fakirleştiğini söylerseniz CB Erdoğan iktidarının kapısını çalamazsınız. CB Erdoğan’ın ifadeleri, zihnindeki ayrıştırma, ötekileştirme düşüncesinin söze dökülmüş hali.  Bundan sonra iktidarın kapısını çalmaktan menedilen TÜSİAD üyelerinin işyerlerine, şirketlerine, işletmelerine geçmişte örnekleri görüldüğü gibi, baskıların başladığını, müfettiş ordularının gönderildiğini, vergi denetimleri başlatılıp yüklü para cezaları kesildiğini görebiliriz. 

Demokratik bir ülkede; anayasa üzerine tarafsızlık yemini etmiş, tüm yurttaşlarına eşit ve adil olma sözü vermiş bir cumhurbaşkanının böyle davranması, tehditler savurması söz konusu olamaz. Halkın bir bölümünü dışlayan, hakaret ifadeleriyle tanımlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı tavrı iş dünyası ve iş insanları için sergilemesi şaşırtıcı değil!

3.Tarım Üretici Fiyat Endeksi’nde (Tarım-ÜFE) mayısta aylık yüzde 16,18, yıllık yüzde 154,97 olarak gerçekleşen artış, iktidarın yanlışlarıyla yaz aylarında ucuz gıda, sebze ve meyvenin hayal olduğunu, pazarda-markette fiyatların artmaya devam edeceğini gösterdi. Tarım-ÜFE’nin yüzde 770 artmasının ve gıdada fahiş fiyatın tek sorumlusu iktidar ve uyguladığı ekonomi modelidir!

Mayıs ayı Tarım-ÜFE’de yıllık yüzde 155’e ulaşan rekor artış, fiyatların yükselmeye devam edeceğini, yaz aylarında gıdada, sebze-meyvede ucuzluğun söz konusu olmadığını açıkça ortaya koydu. Altı ayda mazotun litresi yüzde 300’e varan düzeyde zamlanırken gerek tarımsal üretimde gerekse nakliye ve pazarlamada ana unsur olan taşımacılık maliyeti gıdada ucuzlama beklenemeyeceğini gösteriyor. 

Mazot, gübre, tohum, zirai ilaç ve diğer ithal hammadde fiyatlarında kur artışlarından kaynaklanan sıçramaların ana sorumlusu iktidarın uyguladığı, para, döviz ve faiz politikalarının yarattığı sarsıntıdır. 

İktidarın tüm dünyada enflasyon ve fiyatların arttığı şeklindeki savunması gerçeğin çok küçük boyutu. Tüm dünyada gıda fiyatları ve maliyetler artmasına karşılık Türkiye’deki artışların dünya ortalamasının en az 3-4 katı olması, bilerek yapılan bu yanlışların bedeli olarak tüm ülkeye ve topluma ödetiliyor.

Bunun yansımalarını en net ve somut şekilde gösteren Tarım-ÜFE mayısta aylık yüzde 16,18, yıllık yüzde 154,97 arttı.

Yıllık artışa bakıldığında çiftlik hayvanları ve hayvansal ürünler, koyun ve keçilerin işlenmemiş süt ürünlerindeki Tarım-ÜFE yüzde 61,80 olurken lifli bitkilerde yüzde 273,94, sebze, kavun-karpuz, kök ve yumru bitkilerde yüzde 230,22 artış görüldü.

Tarımsal ve bitkisel üretimdeki yüzde 155’i bulan endeks artışı hanelerin mutfağına, aşına, kaynattığı tencerenin üzerine çöken bir kâbus olurken, iktidarın ‘yazın sebze-meyve bollaşacak, fiyatlar ucuzlayacak, böylece enflasyon da inmeye başlayacak’ söyleminin hiçbir gerçekliğinin olmadığını gösteriyor. 

İktidarın ve iktidar medyasının ürünlerin tarladaki fiyatlarının çok ucuz olduğunu öne sürmeleri; sanal bir ucuzluk algısı yaratma, üreticiyi pazarcıyı-hal esnafını hedef gösterme amaçlıdır. 

2021 Mayıs ayında Tarım-ÜFE’nin bir önceki yıla göre yıllık yüzde 20 olduğu, şu anda ise yüzde 770 arttığı dikkate alındığında, iktidarın aklı-bilimi dışlayan, ekonominin ilkeleri ve kurallarıyla inatlaşan politikalarının insanların, ailelerin mutfağına, çocukların sağlıklı beslenmesine yüklediği ağır maliyetin faturasını daha iyi anlamak olanaklı! 

4.İhracatçının dövizinin yüzde 40’ına el koyan iktidar, 13 Haziran’da aldığı vahim bir kararla ihracatçılara düşük faizli reeskont kredisinden yararlanabilmeleri için döviz gelirinin yüzde 30’unu bankaya satma ve en az bir ay döviz almama taahhüdünde bulunma şartı getirdi. İhracatçı, dövizinin yüzde 70’ini bloke eden bu adımlarla bizzat iktidar eliyle baltalanıyor!

Ülkenin döviz rezervlerini sıfırlayan ve Merkez Bankası (MB) kasasını boşaltan iktidar, peş peşe aldığı kararlarla ihracatçının dövizine el koyma hamlelerine bir yenisini ekledi. Yılbaşında ihracatçının yurda getirdiği dövizin yüzde 25’ine el koyarak, MB’ye satma zorunluluğu getiren kararın ardından nisanda bu oran yüzde 40’a yükseltildi. Yapılan son değişiklikle, ihracatçılara kullandırılan reeskont kredisinin faizi vadesine göre, yürürlükteki yüzde 14 MB Politika Faizinin 1-3 puan altında olacak. Krediyi almak isteyen ihracatçı, ihracat bedeli döviz varlığının yüzde 30’unu bankaya satarak bozduracak ve en az bir ay süreyle döviz satın almayacağını taahhüt edecek.

Nisandan bu yana döviz gelirinin yüzde 40’ına el konulan ihracatçı, şimdi de ucuz kredi alabilmek için döviz gelirinin yüzde 30’unu daha bozdurarak, döviz varlığının yüzde 70’ini kullanamaz hale gelecek. 

İhracata dönük üretimde yüzde 70-90 arasında ithalata bağımlı olan, döviz ödemek zorundaki ihracatçıyı soluksuz bırakacak bu yanlıştan hemen dönülmesi gerek.

Aksi halde ülke ekonomisine en önemli döviz girdisini sağlayan ihracatçılar, üretim yapabilmek için kazandıkları dövizin yüzde 70’ini kullanamayınca, ihracata dönük üretimi sürdürmek, aldıkları siparişleri yerine getirmek için bankalar dışında serbest piyasadan, karaborsadan, tefeciden döviz temin etmek zorunda kalacak. Serbest piyasada, karaborsa döviz talebinin oluşması yeni kur artışlarını tetikleyecek. Kazandığı dövizin yüzde 70’ini kullanamayan ihracatçı, döviz kazancını ülkeye getirmektense yurt dışında açacağı bir banka hesabında tutmaya yönelecektir. Bu zorlayıcı adımlar, ihracatçıları uygulamayı delmeye zorlayacaktır. 

Kaldı ki dövizinin yüzde 30’unu bankaya satıp bir ay döviz almama taahhüdünde bulunan ihracatçı, bir ay sonra aynı dövizi alabilmek için daha yüksek kurdan ödeme yapması durumunda kur farkı zararını üstlenmek zorunda kalacak. Bu kararlar, siparişleri zamanında yerine getirmeme ya da fiyat artırmaya mecbur kalan ihracatçılarımızın pazar kaybına zemin hazırlayacaktır. Döviz ve faizde yaptığı yanlışların bedelini ihracatçıya, sanayiciye ödeten iktidar, daha ağır bedelleri ise tüm ülke ekonomisine ödetmektedir!  

5.Kapanan, faaliyetini sonlandıran şirketlerin sayısında yüzde 300’e yaklaşan artış, büyük iflas furyasının ve işsizlikte artış fırtınasının habercisi. Her kapanan şirket aynı zamanda ‘yeni işsizler’ demektir. Yabancı ortaklı-sermayeli şirket kuruluşlarında Rusların ve İranlıların öne çıkması dikkat çekicidir!

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) her ay açıkladığı ‘Açılan-Kapanan Şirket İstatistikleri’ Mayıs 2022 rakamları, ülkemizde büyük bir iflas fırtınasının yaşandığını, faaliyetine son veren, kapısına kilit vuran işletmelerin patlama noktasına geldiğini gösterdi.

Bir yılda yeni kurulanların iki buçuk katı düzeyinde şirket kapanırken, bu yılın ocak-mayıs döneminde kapanan şirket sayısı ise geçen yılın aynı döneminin 4,5 katı! 

CB Erdoğan, geçen hafta yeni ekonomi modelini ve ekonominin içine sürüklendiği ağır kriz tablosunu eleştirerek, iktidara ekonomiyi ‘akıl ve bilimle yönetme, akademisyenlerden, liyakatli teknisyenlerden destek alma’ çağrısı yapan TÜSİAD’ı hadsizlikle itham ederken, TOBB’un açıkladığı rakamlar bu çağrıların haklılığını ve doğruluğunu teyit etti.  Mayıs ayında kurulan şirket sayısı aylık yüzde 12,2 azalırken, geçen yılın aynı ayına göre bir yılda yüzde 110,7 artış gösterdi. Buna karşılık kapanan şirketlerin sayısı aylık bazda yüzde 7,5 azalırken yıllık olarak yüzde 259,7 arttı. Bu yılın ocak-mayıs döneminde beş ayda yeni kurulan şirket sayısındaki artış geçen yılın ilk beş aylık dönemine kıyasla yüzde 16,7 olurken, aynı dönemde kapanan şirketlerdeki artış yüzde 74 oldu. Ocak-mayıs arasında yeni açılan şirketlerin yaklaşık 4,5 katı düzeyinde şirket, işletme kapanmış. 

Bu iflas ve kilit vurma kasırgasının yansımasını önümüzdeki aylarda ekonomik daralma, binlerce yeni işsiz ve daha ağır bir yoksulluk tablosuyla göreceğiz.

Mayısta kapanan şirketlerin ve kooperatiflerin 708’inin toptan ve perakende ticaret sektöründe olması icra-iflas dosyaları, e-hacizlerle tıkanan ekonominin, kilitlenen ödeme zincirinin işletmeleri içine sürüklediği yıkımı göstermektedir. Bir ayda kapanan şirketlerin 278’inin inşaat 264’ünün imalat sektöründe olması emek yoğun bu sektörlerden kaynaklı işsizliğin artacağını ortaya koymaktadır. 

Mayıs ayında yeni kurulan yabancı ortaklı şirketlerde Türk girişimcilerin ardından Rusların ve İranlıların ikinci ve üçüncü sıraya yükselişi dikkat çekicidir. Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle Rusya’dan ülkemize yönelik sermaye akışının, konut alımları yanında ticari hayata da yaygınlaştığı bu verilerle somutlaşmaktadır. Hızla yükselen iflas ve kapanma furyası, aynı zamanda iktidarın ve ekonomi yönetiminin iflasının habercisidir!

6.Yabancılara konut satışının mayısta yüzde 236 artması, gayrimenkul karşılığı vatandaşlık limitinin 13 Haziran’dan itibaren 250 bin dolardan 400 bin dolara yükseleceğinin açıklanmasından kaynaklanabilir. Konut fiyat artışı endeksinin yıllık yüzde 127 ile enflasyonun iki katına yaklaşmasına karşılık iktidarın vatandaşa hazine arsası satarak kendi evini yapması vaadi, yandaşlarına yeni bir rant aktarma planıdır!

Mayıs ayında ülke genelinde konut satışları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 107,5 artarken, bir önceki aya göre yüzde 7,7 geriledi. Nisan ayında 133 bin 58 adet konut satılırken mayıs ayında bu sayı 122 bin 768 oldu. Toplam konut satışı bir önceki aya göre azalırken yabancılara yapılan satışların yüzde 236 artması, yabancı alıcıların gayrimenkul piyasasında giderek belirleyici konuma geldiklerini gösteriyor. Mayıs ayında satılan 122 bin 768 konutun 89 bininin ikinci el konut olması, bir başka dikkat çekici nokta. İlk el yeni konut satışının 32 bin düzeyinde gerçekleşmesi, özellikle yeni konut fiyatlarının olağanüstü artması nedeniyle pek çok alıcının sıfır konuta gücünün yetmediğini, ikinci el konuta yönelmeyi tercih ettiğini gösteriyor.

Yabancıların mayıs ayında adeta konuta hücum etmelerinin arkasında farklı nedenler var. Bunlardan en belirgin olanı, 

İktidarın döviz ihtiyacı ve konuta olan yabancı ilgisini göz önünde bulundurarak 250 bin dolara düşürdüğü konut karşılığı vatandaşlık tutarını, mayıs ayında yapılan değişiklikle 13 Haziran’dan itibaren 400 bin liraya yükseltmesi. Bu yüzden yabancı alıcıların 150 bin dolar daha ucuza T.C. vatandaşı olmak için konut talebini öne çektiği, 13 Haziran’dan önce 250 bin dolara konut almaya yöneldiği söylenebilir.

Rusya ve Ukrayna vatandaşlarının Türkiye’den konut almayı sürdürdükleri, geçen ay yabancılara satılan toplam 5962 konutun yüzde 25’inin Rusya ve Ukrayna vatandaşları tarafından alındığı rakamlara yansıyor. 2021 yılında toplam 58 bin 576 konut yabancılara satılırken, bu yılın ocak-mayıs döneminde yabancılara yapılan konut satışlarının toplamı beş ayda 26 bin 753’e ulaştı. Yabancıların artan kurlar ve değersizleşen TL nedeniyle gayrimenkul piyasasında Türk vatandaşlarına göre avantajlı konumda olmaları konut fiyatlarını yükseltiyor. 

Merkez Bankası’nın konut fiyat artışları endeksi nisanda aylık yüzde 10,2, yıllık yüzde 127 arttı. İnşaat maliyet endeksindeki olağanüstü artışlar, beraberinde konut fiyatlarının da erişilemez düzeye gelmesine zemin yaratıyor. Türk vatandaşlarının büyük kesimi için mevcut koşullarda ne yeni ne de ikinci el konut sahibi olmak uzun süre mümkün görünmüyor!

7.Nisan ayında aylık cari açık 2,7 milyar dolar olarak gerçekleşti.  Ocak-Nisan dönemi 4 aylık cari açık 21 milyar dolara, yıllık açık 25,7 milyar dolara yükseldi. İktidarın uyguladığı cari fazla verme iddiasındaki ekonomik model, kaynağı belirsiz milyarlarca dolarlık döviz girişlerine rağmen çatırdıyor!

MB’nin açıkladığı nisan ayı ödemeler dengesi rakamları, cari açık riskinin büyüyerek devam ettiğini, ödemeler dengesi bilançosundaki bozulmanın hızlandığını ortaya koydu. Cari açık, nisanda geçen yılın aynı ayına göre 1 milyar 222 milyon dolar artarak 2 milyar 737 milyon dolara çıktı. Ocak-Nisan dönemi dört aylık cari açık 21 milyar 73 milyon dolar oldu. 2021’in ilk 4 ayında 9 milyar 59 milyon dolar açık verildiği anımsandığında, nisan sonunda gerçekleşen 21 milyar dolarlık cari açık tutarı geçen yılın yaklaşık 2,5 katı. Nisan itibarıyla 12 aylık cari işlemler açığı 25 milyar 710 milyon dolara yükseldi. Cari açıktaki artışa karşılık, kaynağı belirsiz döviz giriş-çıkışlarını gösteren net hata noksan kaleminde yaşanan gelişme dikkat çekiyor. Nisan ayında 4 milyar 508 milyon dolar fazla veren net hata noksan kaleminde ocak-nisan döneminde dört ayda gerçekleşen kaynağı belirsiz döviz girişlerinin toplamı 11 milyar 751 milyon dolar. Nisan ayında 2,7 milyarlık cari açığa karşılık 4,5 milyar dolarlık kaynağı belirsiz döviz girişi sayesinde cari açığın finansmanında daha vahim bir noktaya gelinmesi ve kurların daha hızlı yükselmesi önlenmiş. Öyle ki, geçen yılın aralık ayı sonunda 13,7 milyar dolar olan cari açık, dört ayda yüzde 90’ı aşan artışla 25,7 milyar dolara fırladı. 

Kaynağı belirsiz 11,7 milyar dolarlık döviz girişi olmasaydı muhtemelen bu tutar dört ayda 35 milyar doların da üzerine çıkacaktı. 

Türkiye’nin uluslararası piyasalardaki kredi iflas risk pirimi (CDS) geçen hafta 900 puanı aştı. 2008’deki küresel finansal krizde bile 242 idi. 2011’de AB müzakereleri, İstanbul Sözleşmesi imza törenine ev sahipliği vb. adımlarla 164 puana kadar gerilemişti. Hazine ve özel sektör, çok düşük maliyetlerle dış kaynak bulabiliyordu. 2018’de tek adam yönetimiyle hızla 264 puana yükselen CDS, o günden bu yana sürekli artıyor. 

Son olarak haziran başında 842’ye yükseldi ve şimdi de 870-900 arasındaki düzeyiyle dünyada risk sıralamasında en başlarda. 

Bunun sonucunda hazinenin uluslararası piyasalardan döviz borçlanma faizi yüzde 11,5-12,5 düzeyine çıktı. 

Küresel piyasalarda bile ‘tefeci faizi’ olarak nitelendirilen bu oranlarla yurt dışından döviz borçlanmasına gitmek olanaksız. Şayet iktidar bu faizlerle döviz borçlanması yaparsa bu ekonomik intihar olur!

8.Planlama ve önlemlerle ülkemizdeki üretimi artırmak ve önde gelen ürün ihracatçısı olmak mümkün iken; geçen yıl 10 bin 500 kilometre uzaklıktaki Venezuela’dan sıfır gümrükle peynir ithali kararı alan iktidar, şimdi Venezuela’da buğday üretme peşinde koşuyor!

Cumhuriyetin kuruluşunda Millet Meclisi’nin ilk icraatlarından birisi Toprak Kanunu’nu çıkartarak, ülke tarımının ve üreticisinin desteklenmesi, yasal haklara kavuşturulması, topraksız köylünün üretim yapabileceği toprakla, araziyle buluşturulması oldu. 

Bu vesileyle 12 Haziran ‘Toprak Bayramı’ ilan edildi.  

AK Parti iktidarlarının ülke tarım ve hayvancılığına verdikleri ağır hasarla Toprak Bayramı yerli üreticinin hüzün ve yas gününe dönüştürüldü.

2014’te Sudan, 2018’de Nijer’de 99 yıllığına kiralanan tarım arazilerinde üretim yapma projelerini açıklayan iktidar, geçen hafta Venezuela’da buğday üretmeye karar verdiğini duyurdu. 

Venezuela’da iklim koşulları ve nem nedeniyle buğday üretimi yapılamadığı, buğday ve unun ithal edildiği biliniyor. 

İktidarın bu ülkede buğday üretme planlarıyla ortaya çıkması, üreticinin ve toplumun aklıyla alay etmektir. 

Türkiye’de milyonlarca hektar ekilebilir tarım arazisi iktidarın yerli üreticiyi hor gören, yoksullaştıran, üretimden uzaklaştıran politikalarıyla boş ve atıl durumda iken Afrika ülkelerinde, Latin Amerika ülkelerinde tarım ve hayvancılık hevesine kapılmanın arkasında başka hesaplar olduğu akla gelmektedir. 

Geçen yıl Venezuela’dan sıfır gümrükle peynir ithali kararı alan iktidarın bu kararı ardından Venezuela’nın peynir ihraç edecek durumda olmadığı, ülkede yaşanan kıtlık nedeniyle Venezuela halkının peynir bulamadığı ortaya çıktı.

Peynir ithali kararının neden alındığı anlaşılamadığı gibi son dönemde ülkemizde yakalanan tonlarca uyuşturucu ve kokainin güzergahının Venezuela üzerinden işlediği de ortaya çıkan bir başka bulgu!

Peynirden sonra şimdi de iktidarın Venezuela’da buğday üretme sevdasının dikkatle izlenmesi kanısındayım. İktidar, bir yandan “buğday sorunumuz yok biz kendi kendimize yetecek buğdayı üretiyoruz” derken diğer yandan Venezuela’da buğday hayalinin perde arkasında farklı pazarlıkların olduğunu öngörmekteyim!

9.Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) ülke tarımının halini ortaya koyan vahim tablo, iktidar açısından yüz kızartıcıdır. 2002’den bu yana ekilen tarım arazileri 26,5 milyon hektardan 23,1 milyon hektara geriledi. Bu tarım arazilerinin 15,2 milyon hektarı Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı!

Bu iktidar döneminde Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı çiftçi sayısı 20 yılda 3,2 milyondan 400 binin altına geriledi. 

ÇKS’ye kayıtlı olmayan 8 milyon hektar alanda üretim yapan çiftçiler, tarımsal destek ve teşviklerden de yararlandırılmıyor. 

Kayıt altına alınmayan 8 milyon hektar arazide yapılan üretim desteklemelerden yararlandırılmadığı için de bu alanlardaki çiftçiler bir yandan yüksek maliyetler diğer yandan destek alamamalarından ötürü hızla üretimden kopmakta, sahip oldukları arazileri ekip-biçmeksizin boş tutmakta ya da nadasa bırakmaktadır.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) verileriyle ÇKS’ye kayıtlı olmayan 8 milyon hektar tarım arazisinin 2,9 milyon hektarı atıl araziler, 3,2 milyon hektarı ise ekilmeksizin nadasa bırakılan araziler. İktidar, bu tabloya karşılık ne hikmetse Venezuela’da buğday üretme hayali peşinde koşuyor!

Oysa 2021 yılında Türkiye’de buğday ekimi yapılan araziler 6,1 milyon hektar iken ÇKS’ye kayıtlı olmadığı için üretim yapılmayan boş bırakılan arazi 6 milyon hektar. 

Diğer deyişle Türkiye’de buğday üretimi yapılan toplam araziye eşit genişlikteki tarım arazisi atıl halde. 

Sadece bu arazilerin ekilmesiyle bile Türkiye’nin buğday üretimini ve buğday ekilen tarım arazisini ikiye katlamak olanaklı.

Aynı şekilde AK Parti hükümetleri döneminde 21,3 milyon hektara gerileyen tarım arazilerinde yaşanan kayıp ise 3,4 milyon hektardır. 

TZOB, verimli tarım arazileri üzerine organize sanayi bölgeleri kurulmaması, konut projeleri yapılmaması, bu arazilerin teşvik belgeleriyle sanayi yatırımlarına tahsis edilmemesi için iktidara çağrı yaptı. 

İktidar yapılan çağrıları duymuyor! Üstelik zeytinliklerin, meyve bahçelerinin imara açılması, maden şirketlerine devredilmesi, termik santral projelerine tahsis edilmesi yönünde peş peşe Cumhurbaşkanı kararları yayınlanıyor!

Tüm bu kararlar ve atılan adımlar, iktidarın bilinçli bir şekilde ülke tarım ve hayvancılığını ve yerli üreticiyi bitirme amacında olduğunu, bunun için adeta gözünü kararttığını apaçık ortaya koymaktadır. 

10.AB Komisyonu, AB üyeliği için başvuran Ukrayna ve Moldova’ya adaylık statüsü verilmesini AB liderlerine önermeyi kararlaştırdı. AB, Ukrayna’ya yönelik bu tavrı ile ülkenin fiilen bölünmesine de zemin hazırlamış olacak. Ukrayna için alınan bu karar AB’nin Türkiye’ye ve KKTC’ye yönelik tavrının da ilkelerden, kriterlerden uzak tamamıyla siyasi olduğunu bir kez daha gösterdi.

AB Komisyonu Ukrayna, Moldova ve Gürcistan’ın AB üyeliği için nisanda yaptığı başvuruların ardından, Ukrayna ve Moldova’ya ‘aday üyelik’ statüsü verilmesini, 23-24 Haziran’da yapılacak AB liderler zirvesine önerme kararı aldı. Gürcistan’ın başvurusu ise daha sonra tekrar değerlendirilecek. AB Komisyonu’nun bu kararından önce Ukrayna’nın başkenti Kiev’i ziyaret eden Almanya Başbakanı Olof Scholz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Mario Draghi, Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile yaptıkları görüşmede Ukrayna’ya AB’ye aday üyelik statüsü verilmesinden yana olduklarını açıklamışlardı. Ancak başta Macaristan olmak üzere Slovakya, Avusturya, Hollanda, Hırvatistan gibi bazı üye ülkeler Ukrayna’ya hızla adaylık statüsü verilmesine ve savaş koşullarındaki bir ülke için AB kriterleri ve ilkelerinin göz ardı edilmesine karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla liderler zirvesinde oy birliğinin sağlanamaması düşük bir olasılık da olsa söz konusu olabilir. 

Ayrıca        aday    üyelik sürecinin         ve        prosedürlerin uzun    yıllara yayılacağı düşünüldüğünde bu kararın Rusya karşısında Ukrayna’ya dolaylı destek ve bir oyalama taktiği olarak da görülebilir. Ancak AB hızlı bir müzakere süreciyle Ukrayna’yı 2-3 yıl içinde tam üye yapma yoluna giderse, bu kez kanımca oldukça ciddi sorunlarla karşılaşılacaktır.

Uzun süredir AB’ye aday veya tam üyelik bekleyen Batı Balkan ülkeleri küstürülmüş olacak. Özellikle Almanya, Batı Balkanlarda Çin, Rusya ve Türkiye etkisini kırmak için bu ülkelerin (Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan) AB ile bağlarının güçlendirilmesini, üyelik süreçlerinin hızlandırılmasını istiyor. Bu ülkelerin AB’den uzaklaşmasının önüne geçilmesi, Rusya etkisinin azaltılması için 23-24 Haziran’daki liderler zirvesinin ilk gününe Batı Balkan ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları da davet edildi. 

Halen Rusya ile savaş halinde olan Ukrayna’nın üyeliğe adaylığı 2014’ten bu yana Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını tanımayan AB açısından oldukça sıkıntılı görünüyor. Doğu Ukrayna’da Luhans ve Donetsk’te hakimiyetini ve kontrolünü genişleten Rusya, buralardaki iki özerk cumhuriyeti tanıdı. AB şayet Ukrayna’yı üyeliğe alırsa hangi harita çerçevesinde ve hangi egemenlik tanımıyla bunu yapacak?

11.Mısır-İsrail-AB arasında imzalanan doğalgaz tedarik anlaşması, İsrail doğalgazının Mısır üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasını öngörüyor. Normalleşme girişimleri sonrası iktidar, İsrail gazının Türkiye boru hattından taşınması projesinin yeniden gündeme geldiğini açıklamıştı. İmzalanan anlaşma, Doğu Akdeniz’de yeni bir süreci işaret ediyor!

Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’ya yaptırım uygulayan AB, bu ülkeden enerji tedarikini de kısma kararı almıştı. Rusya’dan petrol alımını yılsonuna kadar yüzde 92 azaltma ve 2024 sonrası sıfırlama kararı alan AB, doğalgaz tedariki için de Katar’ın ardından İsrail ile masaya oturdu. Geçen hafta AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in de katıldığı törenle Doğu Akdeniz’de Leviathan bölgesinde çıkartılan İsrail doğalgazının Mısır üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması için anlaşma imzalandı.

İmzalanan anlaşma ile İsrail doğalgazı kurulacak boru hattı ile Mısır’a taşınacak ve buradan da İtalya veya Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaştırılacak. Mısır’ın da son dönemde keşfettiği zengin doğalgaz rezervleri aynı güzergahtan Avrupa’ya satılacak. 

İktidarın yıllardır gergin olan İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilişkileri normalleştirme girişimlerine karşılık İsrail, doğalgazını Mısır üzerinden satmayı tercih etti. Bunda Türkiye’nin İsrail ve Mısır’la ilişkilerinin henüz Büyükelçi düzeyine çıkarılmamasının etkili olduğu ifade edilse de Mısır’ın da anlaşmada yer alması ve AB’nin tercihini bu yönde kullanarak Türkiye’yi devre dışı bırakması dikkat çekici! 

Aynı şekilde önümüzdeki günlerde ilk kez bölge ülkelerini ziyaret edeceği açıklanan ABD Başkanı Biden’ın ziyaret programına İsrail ve Suudi Arabistan dışında Türkiye’yi almaması dikkat çekici bir başka boyut. 

Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle küresel enerji piyasalarında petrol fiyatlarının ve buna endeksli olarak doğalgaz fiyatlarının olağanüstü yükselmesi ABD ve AB’yi alternatif arayışlara yöneltti. Suudi Arabistan üzerinde petrol üretimini artırma ve fiyatların gevşemesini sağlamak için baskı kurmaya çalışan ABD, Rusya ile OPEC+ oluşumunda yer alan Suudi Arabistan’ı ikna edemedi.

Gerek İsrail-Mısır-AB anlaşması gerekse ABD Başkanı Biden’ın ziyaret programına sadece İsrail ve Suudi Arabistan’ı alması, iktidarın normalleşme adımlarının ve bu ülkelerin kapısına gitmesinin umulan sonuçları vermediğini ortaya koydu!