Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 18 Eylül 2022

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı ‘Haftalık Değerlendirme Raporu’nu yayımladı.

18 Eylül 2022 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:

 İÇ POLİTİKA

İktidar; mesleki ayrışmayı, ücret ve unvan farklılıklarını, öğretmenlik mesleğinin saygınlığının yok edilmesi sürecini derinleştiriyor!

Almanya’nın uygulamaya koyduğu ‘Yeşil Vize’ programı ülkemizden beyin göçünü hızlandıracak, nitelikli insan gücüne ağır hasar verecek bir sonuç yaratabilir!

EKONOMİ

Geçen ay 50 bin işyerini konuta dönüştürme kampanyası başlatan iktidar, şimdi TOKİ’ye 50 bin işyeri inşa ettirecek. İktidarın seçime yönelik içi boş kampanyalarına ‘Yüzyılın Konut Projesi’ de eklendi!

Temmuz ayında 4 milyar dolar ‘cari açık’ verildi. Ocak-Temmuz dönemi 7 aylık cari açık toplamı 36 milyar 672 milyar dolara yükselirken, kaynağı belirsiz döviz girişleri 24 milyar doları aştı!

TÜİK’in güvenirliği tartışılırken, Temmuz 2022 İşgücü İstatistikleri ülkemizin işsizlik tablosunun gerçekleriyle örtüşmeyen verilerden oluşuyor!

Temmuz’da yüzde 6,2 düşerek yıllık yüzde 2,4 artış gösteren sanayi üretimi, beklentilerin çok altında kaldı!

IMF, OECD, Avrupa ve ABD Merkez Bankalarının ardından Dünya Bankası da 2023 yılı için ‘Küresel durgunluk ve Küresel resesyon’ uyarısında bulundu!

Ülke genelinde kontrolden çıktığı gizlenemeyen Konut fiyatları, temmuzda aylık yüzde 8, yıllık bazda yüzde 174 artış gösterdi.

DIŞ POLİTİKA

Aylardır Suriye’nin kuzeyine yönelik olarak yeni bir harekatın ‘bir gece ansızın başlayabileceğini’ ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5 Ağustos’ta Putin ile görüşmesinden bu yana harekattan söz etmiyor!

İktidar, bir yandan Yunanistan ile gerilimi tırmandırırken diğer yandan Balkanlarda arabulucu-barış girişimcisi rolünü üstleniyor!

600 bin öğretmenin atama beklediği eğitim sisteminde yurt dışında eğitim gören gençler ve çocuklarını yurt dışına eğitime gönderen aileler üzerinden yeni bir ayrıştırma kanalı açmaya çalışan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar partisi mensuplarının büyük kısmının çocuklarını batılı ülkelerin en pahalı üniversite ve kolejlerinde okuttukları açığa çıktı. 

Kurtuluş savaşında en nitelikli ve eğitimli çok sayıda insanını kaybeden Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında bu açığı kapatmak için yüzlerce yoksul genci, yetenekli çocukları devletin kıt kaynaklarından sağladığı burslarla ve mecburi hizmet yükümlülüğü ile yurt dışında eğiterek devletin nitelikli, liyakatli insan gücü eksiğini kapatmaya çalıştı. Yatılı Maarif Kolejleri zeki ve yoksul çocukların nitelikli eğitime kavuştukları, yabancı dil öğrendikleri okullar idi. Parasız yatılı devlet okulları yine yoksul ailelerin anne-babasını yitirmiş küçüklerin geleceğini aydınlatan okullardı. Kız ve Erkek Sanat Enstitüleri, Köy Enstitüleri, Akşam Liseleri, İmam Hatip Liseleri hep Cumhuriyeti kuranların bu ülkenin gençlerinin, çocuklarının diledikleri alanda eğitim almaları, yetkinleşmeleri için kurulan eğitim kurumları idi. Öğretmen Liseleri ilkokullara öğretmen yetiştirirken, Ortaokul ve Liselere öğretmen yetiştiren Eğitim Enstitüleri de nitelikli, fırsat eşitliğine dayalı eğitim sisteminin temel taşları idi. Şimdi Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, tüm bu okullar ve eğitim sistemi üzerinden gençleri, aileleri yeni bir ayrıştırma-kamplaştırma siyasetine alet etmek istiyor. Çocuklarını yurt dışında okutan aileleri, yurt dışında eğitim alan gençleri hedef gösterip yeni düşmanlık tohumları ekmeye çalışıyor. 

Ancak başta kendisi ve yakın çevresi olmak üzere iktidar mensuplarının, iktidar partisi yetkilileri ve yöneticilerinin büyük kısmının çocuklarının İngiltere, ABD’deki üniversitelerde okudukları açığa çıktı. İBB ve diğer büyükşehir belediyelerinin milyonlarca liralık, binlerce dolar ve euroluk burslarıyla yurt dışına gönderilen, sonrasında milletvekili yapılan, CB Erdoğan’ın danışmanlığına getirilen, kızlarıoğulları-torunları en tepe kadrolarda 4-5 maaşla görevlendirilen bu kadroları toplumun gözünden kaçırmaya çalışan iktidar eğitim sistemini çökertmesinin faturasını yine toplumun mağdur kesimlerine çıkartmaya çalışıyor.

Öğretmen yetiştiren okulların kapatılmasıyla, üniversitelerden mezun olan gençlere eğitim fakültelerinden formasyon eğitimi alınmasının dayatılması bu uygulamayı pek çok üniversitenin ticari kazanç kapısına dönüştürmesine olanak sağladı. Yüksek öğretim kurumu (YÖK) tüm üniversitelere formasyon eğitimi için kendi kontenjanlarını belirleme olanağı sağlayınca çoğu üniversite bunu kazanç kapısına dönüştürdü. Öyle ki bazı üniversitelerde eğitim fakültelerinin kendi öğrencilerinden kat kat fazla sayıda paralı formasyon eğitimi alan öğretmen adayları öğrenim görüyor.

İktidar, öğretmenlik Meslek Kanunu ile eğitim sistemine, öğretim kurumuna ve öğretmenlere yeni bir darbe indirerek mesleki ayrışmayı, ücret ve unvan farklılıklarını, öğretmenlik mesleğinin saygınlığının yok edilmesi sürecini derinleştiriyor. Kadrolu öğretmenlerle iş güvencesiz sözleşmeli öğretmenler arasındaki maaş ve sosyal güvence uçurumu, şimdi de kadrolu yılların deneyimli öğretmenleri arasında yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın eğitim üzerinden siyasi nema hesapları ve planları boşa çıkartılacak. 20 yıl boyunca eğitim-öğretim sistemimize, öğretmenlerimizin saygınlığına ve özlük haklarına verdiği tüm hasar onarılarak mesleki saygınlık yeniden tesis edilecek. Devlet bursları ve yurt dışı eğitim olanakları tüm gençlerimize eşit ve adil şekilde açık olacak.

İktidarın uygulamalarına karşı çıkılmaz ve gençleri, doktorları, bilim insanlarını, sanatçıları ayrıştırma zeminine son verilmezse; Almanya’nın uygulamaya koyduğu ‘Yeşil Vize’ programı ülkemizden beyin göçünü hızlandıracak, nitelikli insan gücüne ağır hasar verecek bir sonuç yaratabilir!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doktorların ve sağlık çalışanlarının taleplerini duymazlıktan gelerek ülkeden ayrılanlara ‘gidersen git’ demesini örnek alan Milli Eğitim Bakanı, 2022-2023 eğitim-öğretim yılı açılışında, tayin kurasında haksızlığa uğradıklarını öne süren, mülakat ve KPSS’lerden yakınan öğretmenleri aşağılamaya çalıştı. 

Son dönemde gençlere, sanatçılara, kadınlara yönelik baskılar ve ayrıştırıcı beyanatlarla yaşam, giyim, hayat tarzlarına kısıtlama çabalarıyla toplum kesimlerini soluksuz bırakmaya yönelen iktidara karşı oluşan sosyal ve ekonomik tepkiler yurt dışına gitme eğilimlerini artırıyor. 

İktidar, herkesin halinden memnun olduğunu yurt dışına gitme konusunda algı yaratılmak istendiğini savunurken, Almanya’nın attığı bir adım, yakın dönemde ülkemizden her alanda nitelikli göçün daha artabileceği, bu sosyal tehdit ve kayıpları büyüyebileceğini düşündürüyor. 

Alman hükümeti ülkenin sanayicileriyle, iş insanları, sendikalar, eğitim kurumlarıyla bir araya gelerek ortaklaşa yürüttüğü bir çalışmanın sonunda ‘Yeşil Vize’ uygulamasına geçildiğini duyurdu. Alman sanayisinin, sağlık ve eğitim sisteminin, kültür ve sanat yaşamının deneyimli, nitelikli insan açığını kapatmak üzere uygulamaya konulan bu program ile belirlenerek ilan edilen mesleklerden on binlerce insan Almanya’ya davet ediliyor. 

Almanya’nın açıkladığı ‘nitelikli insan kaynağı ve beyin gücü toplama’ hamlesine en büyük katkıyı iktidarın insanlarımızı dışlayan, küstüren, yurdundan kopmaya zorlayan söylem ve politikaları verdi, vermeye devam ediyor. Almanya Yeşil VizeFırsat Kart programıyla; hemşire, bakıcı, doktor, mühendis, bilişim teknolojileri uzmanları, zanaatkarlar ve hizmet sektöründe çalışabilecek profesyoneller alacağını her türlü maddi-manevi olanakların sağlanacağını dünyaya duyurdu.

Bu ülkenin tüm varlıklarını satan yağmalayan bir siyasi zihniyetin ülkemizin insan kaynağını da yok etmesine, tüketmesine, küstürmesine izin vermeyeceğiz. Bilgiye değer vermeyen, bilgiyi reddeden bir zihniyet tabi ki, ülkenin bilgili, eğitimli, deneyimli, nitelikli, düşünen ve üreten insanlarından rahatsızlık duyar. Almanya, iktidarın Türkiye’de yarattığı bu atmosferi fırsata çevirmek istiyor. Ancak mutlu, özgür, değeri bilinen, saygı gören, güvenli ve huzurlu insanların yaşadığı Türkiye’ye az kaldı. 

13 Eylül’de ilan edilen sosyal konut kampanyası iktidarın seçime endeksli hamlelerinden birisi. İlk etapta 250 bin konut inşaatı için 81 il ve ilçelerinde açılacak ihalelerde ciddi birim fiyat-maliyet sorunu ortaya çıkacak ve pek çok ihale ya da inşaat başladıktan sonra yarım kalma riskiyle karşılaşacaktır. Geçen ay 50 bin işyerini konuta dönüştürme kampanyası başlatan iktidar, şimdi TOKİ’ye 50 bin işyeri inşa ettirecek. Bu çelişki ve plansızlık değil mi?  

İktidar, seçime endeksli birtakım kampanyalara yönelerek ayakta kalabilme çabasına yöneldi. İktidar sözcülerinin ‘Yüzyılın Konut Projesi’ ya da ‘Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Sosyal Konut Projesi’ olarak adlandırdıkları proje de bu seçim vaatlerinden birisi. 2028 yılına kadar toplam 500 bin konut ve ilk aşamada iki yıl içinde 250 bin konutun TOKİ tarafından üretilerek kurada çıkacak hak sahiplerine teslim edilmesi vaadini içeren bu kampanya evi-iş yeri olmayanların bu imkâna kavuşturulması açısından olumlu ve atılması gereken bir adımdır. 20 yıldır TOKİ’nin 1 milyon 170 bin sosyal konut ürettiğini bizzat kendisi ifade eden CB Erdoğan’ın şimdi iki yılda 250 bin konut, 100 bin altyapılı arsa, 50 bin işyeri vaadiyle ortaya çıkması iktidarın büyük bir ‘emlak balonunu şişirdiğini’ akla getirmektedir. Türkiye inşaat-taahhüt sektörünün böyle bir kapasitesi olabilir. Ancak eş zamanlı olarak bu kadar çok sayıda inşaatın başlaması, şantiyelerin kurulması, TOKİ tarafından binlerce ihale açılması vb. işlemlerin 2 yılda tamamlanıp anahtarların teslim edileceği vaadi şu ana kadar bu umutla başvuran yüzbinlerce kişinin umutlarıyla, hayalleriyle oynanmasının risklerini içermektedir. İlk etabı oluşturan 250 bin konut 2025’te, projenin tamamını oluşturan 500 bin sosyal konutun 2028’de tamamlanması planlanıyor. 

Daha geçen ay CB Erdoğan ve Çevre-Şehircilik, İklim Değişikliği Bakanı, ülke genelinde atıl, kullanılmayan, satılamayan 50 bin ofis-işyerinin konuta çevrileceğini, bu yolla 2023 Temmuzuna kadar 15 bini İstanbul’da olmak üzere ülke genelinde 50 bin ‘ofisten dönüşmüş ev’ inşa edileceğini ilan ettiler. Yönetmelik yayınlayarak ofisten konuta dönüşüm kampanyası başlattılar. 

Şimdi bir yanda 50 bin işyeri-ofis-ticarethane 10 ayda eve dönüştürülecek diğer yanda TOKİ iki yılda 50 bin yeni işyeri inşa edecek!

Sadece bu bile bu projenin, ilan edilen kampanyanın sırf seçim uğruna ne kadar plansız-programsız-öngörüsüz ve alelacele hazırlanıp ortalığa sürüldüğünü apaçık gösteriyor. Projede gençlere ve emeklilere 50’şer bin konut kontenjanı ayrıldığı açıklandı. Amaç ve hedef güzel ancak Kredi Yurtlar Kurumu’ndan (KYK) kullandıkları kredileri geri ödeyemedikleri için banka hesapları bloke edilen, icralık olan milyonlarca genç, bu aylık taksitleri nasıl ödeyecek?

Bizim ısrarımız ve asgari ücret düzeyine çıkarılması çağrılarımızla iktidar en düşük emekli aylığını 1500 TL’den ocakta 2500’e, temmuzda 3500 TL’ye yükseltmeye mecbur kaldı. 3500 TL maaş alan evsiz ve kirada oturan bir emekli hem kirasını hem de bu aylık taksitleri nasıl ödeyecek? 2 bin liralık elektrik-doğalgaz faturasını ödeyemediği için icralık olan 10 milyon dar gelirli, KYK borcunu ödeyemeyen milyonlarca genç, 3500 TL aylık alan milyonlarca emeklinin bu kampanyadan yararlanamayacağı, başvuruda bulunamayacağı apaçık.

Yine de pek çok aile mevcut enflasyon ortamında, TL’nin değersizleştiği bir süreçte, muhtemelen bir-iki yıl içinde bu taksitlerin anlamsız hale geleceğini düşünerek başvuru yapabilir. İlk günkü yoğunluk bunu işaret ediyor. Dolayısıyla Ekim sonuna kadar başvuru sayısı ilan edilen konut sayısının kat kat üzerine çıkabilir. TÜİK verisiyle temmuzda yüzde 115’e ulaşan inşaat maliyet endeksi arsa üzerine kendi konutunu inşa etmek isteyecekler içinse çok ciddi bir açmaz. Kampanya muhtemelen 2 çeyrekte eksi 10,9 küçülen-daralan inşaat sektörünü olumlu etkileyecektir. Seçim öncesi ülke genelinde binlerce konut, iş yeri, arazi altyapısı inşasına başlanması, ekonomik canlanmayı, emek yoğun bir sektör olan inşaatta ve yan sanayilerde istihdam artışını beraberinde getirebilir. Bu da iktidarın seçim öncesi ekonomiyi canlandırma, iktidar müteahhitlerine taze kaynak aktarma planlarına katkı sağlayabilir. 

Tümüyle seçime endeksli bu kampanya için sağlam ve güvenceli finansman kaynakları kesintisiz şekilde garanti edilmediği takdirde bu projenin yıkıcı bir fiyaskoya dönüşmesi, 81 ilde yarım kalmış konut şantiyesi mezarlıklarının ortaya çıkması, çok ciddi bir olasılık!

İktidarın ‘cari fazla’ iddiasına rağmen temmuz ayında 4 milyar dolar ‘cari açık’ verildi. Ocak-Temmuz dönemi 7 aylık cari açık toplamı 36 milyar 672 milyar dolara yükseldi. Kaynağı belirsiz döviz girişleri yedi ayda 24 milyar doları aştı. Bu izi sürülemeyen döviz girişleri, siyasi-ekonomik tavizleri ve iktidarın ülke adına verdiği bazı riskli taahhütleri akla getiriyor!

Son bir ay içerisinde ABD ve AB Merkez Bankalarının açıklamaları, aldıkları yüksek oranlı faiz artışı kararları ve küresel enflasyondaki gelişmeler resesyon endişelerini artırırken, Türkiye’nin döviz dengeleriyle ilgili bazı gelişmeler iktidarı olağan olmayan yol ve yöntemlerle bu riskleri geciktirme çabasında olduğunu işaret ediyor. Temmuz 2022 Ödemeler Dengesi Bilançosu ve Cari Açık verileri bu arka kapı yöntemlerine ve gizli-kapaklı işlere dönük endişeleri daha da artırıyor. Küresel ekonomide yaygınlaşan resesyon endişesiyle dış piyasalardan olağan yollarla kaynak bulmanın zorlaştığı bir dönemde MB’nin açıkladığı verilerde kaynağı belirsiz para-döviz girişlerini yansıtan net hata noksan kalemindeki tutarın sürekli artması ve temmuzda 24 milyar 347 milyon dolara ulaşması kritik bir durum.

Türkiye’nin artan cari açığı ve bu açığın finansmanında kullanılan yöntemlerin neler olduğunun sorgulanması gerek. Türkiye’nin kredi notu son düşüşlerle dibe vururken, ülke risk puanı 800’lerde ve tavan seviyelerde. Uluslararası piyasalardan, fonlardan borç bulamayan iktidarın başka arayışlara girdiği, yan yollara saptığı CB

Erdoğan’ın ifadeleriyle de teyit ediliyor. Tabloya bakıldığında;

Temmuzda aylık cari açık geçen yılın aynı ayına kıyasla 12 kat artarak 4 milyar doların üzerine çıktı. Ocak-Temmuz dönemi açığı ise geçen yıla göre yaklaşık 3 kat artarak 36,6 milyar dolara yükseldi.

7 ayda 36,6 milyar dolarlık cari açığa karşılık 28,7 milyar dolar net kaynak girişi olmuş. MB döviz rezervleri temmuzda 7,3 milyar dolar azalmış. Geçen yılın temmuzunda turizm gelirleri daha düşük olmasına karşılık döviz rezervlerinde 13,9 milyar dolarlık artış yaşanmıştı.

Sermaye hareketlerinde hem yerli hem de yabancı yatırımcılar çıkış yönünde hareket ediyorlar. Yabancıların doğrudan veya portföy yatırımı olarak getirdikleri tutar düşerken, yurtiçinde yerleşik yerli yatırımcıların doğrudan yatırım ve portföy yatırımı olarak yurt dışına çıkarttıkları tutar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 122 artışla 12,2 milyar dolara ulaştı.

MB daha önceki dönemlerde birkaç ay içerisinde Net Hata Noksan kalemindeki giriş-çıkışların resmi gerçek tablosunu duyurarak hesaplarda düzeltmeye giderken, şimdi yedi aydır bu yüksek düzeyli belirsiz girişler konusunda suskun kalması dikkat çekici!

Bu yılın ocak-temmuz döneminde 7 ayda geçekleşen 28,7 milyar dolarlık net dış kaynak girişinin 24,3 milyar dolarının kaynağı belirsiz. Bir ülke ekonomisinde, ülkeye giren net döviz tutarının yaklaşık yüzde 85’inin kaynağı belirsiz görünüyorsa burada artık bir hatadan söz etmek olanaklı değildir. Kaynağı belirsiz döviz girişinin ekonomimizde böylesine hayati bir konuma gelmesi döviz varlıkları ve rezervleri üzerindeki spekülasyonları büyüteceği gibi, ekonomideki kırılganlıkları artıracaktır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan hangi dost ülkelerden ne kadar borç kadar alındığını ne zaman geri ödeneceğini, karşılığında ne sözler verildiğini, bağlayıcı taahhütlere girilip girilmediğini, resmi bir anlaşma imzalanıp imzalanmadığını kamuoyuna ve TBMM’ye açıklamalıdır. Merkez Bankası yönetimi 25 milyar dolara yaklaşan net hata noksan kalemindeki döviz girişlerinin kaynağını açıklamalı, bu şüphe ve şaibeleri ortadan kaldırmalıdır.

TÜİK’in Temmuz 2022 İşgücü İstatistikleri kendi içinde tezatlar ve çelişkiler içeren, ülkemizin işsizlik tablosunun gerçekleriyle örtüşmeyen verilerden oluşuyor. Bir yandan işsizliğin azaldığını öne süren TÜİK rakamları diğer yandan istihdamın düştüğünü gösteriyor. Geniş tanımlı işsizliğin bir ayda 2 puan birden artarak yüzde 22,5’a yükselmesi bir başka çelişkiyi yansıtıyor!

Geçtiğimiz ay sonunda yüzde 7,6 olarak açıklanan 2022 yılı 2.çeyrek büyüme hızının dünyada en yüksek oranlardan birisi olduğunu savunan iktidarın bu tezine karşılık, böylesine yüksek bir büyümede istihdam artışı olmadığı gibi geniş tanımlı işsiz tanımına girenlerin sayısının daha da arttığı görülüyor. TÜİK’in temmuz ayı rakamlarına göre işsiz sayısı hazirana göre 113 bin kişi azalarak 3 milyon 445 bine gerilemiş. Resmi işsizlik oranı yüzde 10,4’ten yüzde 10,1’e inmiş. 

TÜİK’in verilerinde bir yandan işsizlik azalırken diğer yandan istihdam da azalıyor. Çalışabilecek durumda olduğu halde işgücüne dahil olmayanlar ise artıyor.

Buna göre istihdam edilenlerin sayısı haziranda 30 milyon 756 bin kişiyken Temmuz’da 30 milyon 608 bine düşerek 148 bin kişi azalmış. Buna karşılık işgücüne dahil olmayanların sayısı ise hazirandan temmuza 337 bin kişi artarak 30 milyon 662 bine yükselmiş!

Bir yandan işsizlik azalmış ama aynı anda istihdam da azalmış! Buna karşılık yüzde 7,6 büyüme hızıyla rekor kıran bir ekonomide çalışabilecek durumda olduğu halde işgücüne dahil olmak istemeyenler artıyor. Bunun anlamı çok uzun süredir işsiz olan ve iş arayan yüzbinlerce kişinin artık umudunu yitirerek iş aramaktan vazgeçip bir kenara çekilmesi. TÜİK, iş bulmaktan umudunu yitirenleri zaten işsiz saymıyor.

Rakamlara bakıldığında işgücüne katılım oranı yüzde 53,1’den yüzde 52,6’ya düşmüş.  TÜİK’in ‘Atıl işgücü’ olarak adlandırdığı geniş tanımlı işsizlik ise hem sayısal hem oransal açıdan yükselişte. Haziran ayında en düşük seviyeye inerek yüzde 20,5 olan atıl işgücü, temmuzda 2 puan birden yüzde 22,5’a yükseldi.

Tıpkı dış ticarette açığın artması, enflasyonda tüketici-üretici enflasyonu arasındaki farkın açılması gibi TÜİK’in dar ve geniş tanımlı işsizlik hesabında da makas hızla açılıyor. Temmuz ayı dar tanımlı resmi işsizlik oranı yüzde 10,1, atıl işgücü (geniş tanımlı işsizlik) oranı ise yüzde 22,5! Aradaki fark 12,4 puan. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 22,5 olması aynı zamanda 8 milyon 415 bin işsize tekabül ediyor. Bir başka dikkat çekici gelişme çalışma çağındaki kadınlarda işsizlik yüzde 29,9’a yükselmiş!

Son dönemde sosyal hayattan, yaşamsal alanlardan koparılan kadınların giderek ekonomiden ve çalışma hayatından da kopuşlarının hızlandığı gerek genç işsizlikte gerek eğitimli işsizlikte kadınların payının arttığı, kadın işsizliğinin yaygınlaştığı TÜİK’in resmi verilerine de yansıyor! 

Üretim ve kapasite kullanımındaki yavaşlama, dış pazarlarda yaşanan talep düşüşü ve olağanüstü düzeyde artan maliyetlerin yarattığı risk, kendisini sanayi üretimindeki sert düşüşle gösterdi. Temmuz’da yüzde 6,2 gerileyen sanayi üretimindeki bu gelişme, 2020’deki COVID19 pandemisinden bu yana görülen en büyük üretim düşüşü!

Türkiye ekonomisinin ve ihracatının ana omurgasını oluşturan sanayi sektörü ve imalat sanayiinde temmuz ayında yaşanan sert üretim düşüşü, son 2-2,5 yılda salgının etkilerini de içeren dönemlerin ardından görülen en büyük üretim gerilemesi. Sanayi üretimi, temmuzda haziran ayına kıyasla yüzde 6,2 düşerken, yıllık olarak ise yüzde 8 artması beklenen sanayi üretimi, beklentilerin dörtte biri düzeyinde ve yüzde 2,4 arttı. Sanayi üretimi haziranda aylık yüzde 1,4, yıllık yüzde 8,8 artış göstermişti. Temmuzda hazirana göre aylık bazda gerçekleşen yüzde 6,2 oranındaki üretim düşüşü 2020 nisanından bu yana kaydedilen en önemli düşüş.

Sanayi üretiminde olumsuz ve riskli bir sürece girildiğini söylemek olanaklı. Bunda iktidarın uygulamalarıyla yaşanan ekonomik olumsuzluklar, artan riskler, öngörülemezliklerin yanı sıra kur artışlarıyla olağanüstü artış gösteren maliyetlerin önemli etkenler olduğunu ifade edebiliriz. Ayrıca başta AB pazarı olmak üzere küresel pazarlardaki daralma ve resesyon endişesi bir süredir Türkiye’nin dış ticaretindeki yavaşlamayla kendisini gösteriyordu. Dış talebin azalması sanayi üretiminin de gerilemesine neden olurken, özellikle enerji fiyatlarına iktidarın sürekli zam yapması, sanayide kullanılan elektrik ve doğalgaz fiyatlarının daha da yüksek oranlarda artırılması, üretim ve kapasite kısıtlamalarını beraberinde getirdi. 

Temmuz ayına ait bu üretin düşüşü verisi, eylülde uygulamaya konulan elektrik ve doğalgaz zamlarını içermiyor. Ağustos-eylül aylarına ait sanayi üretim rakamları açıklandığında çok daha sert üretim düşüşlerinin, kapasite gerilemelerinin olduğu görülecektir. Sanayi üretiminin alt dallarına baktığımızda aylık bazda madencilik ve taş ocakçılığı sektörü yüzde 2,6, imalat sanayi yüzde 6,6 ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı yüzde 3,1 düştü. Yıllık bazda madencilik ve taş ocakçılığı sektöründe yüzde 10,5 daralma yaşanırken, elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektöründe yüzde 6,8 azalış yaşandı.  

Sanayi üretimin alt dağılımındaki üretim düşüşlerinin oldukça yüksek düzeylerde seyretmesi, önümüzdeki aylar için ülke sanayisi, ekonomisi ve ihracatı açısından çok ciddi uyarı işaretleri olarak görülmelidir.

Dünya Bankası, 2023 yılı için ‘Küresel durgunluk ve Küresel resesyon’ uyarısında bulundu. Yükselen enflasyon karşısında merkez bankalarının son 50 yılda görülmeyen şekilde eş zamanlı olarak faiz oranlarını artırmasıyla 2023’te küresel resesyon riskinin de artışına dikkat çekti!

IMF, OECD, Avrupa ve ABD Merkez Bankalarının ardından küresel ekonomide olağanüstü durgunluk ve resesyon beklentisini içeren değerlendirme raporu da Dünya Bankası’ndan geldi.

Dünya Bankası’nın ‘Küresel Durgunluk Yakın mı?’ başlıklı raporunda; eş zamanlı olarak faiz oranları yükseltilirken, dünya 2023’te küresel bir durgunluğa ve yükselen piyasalar ile gelişmekte olan ekonomilere kalıcı zarar verecek bir dizi finansal krize doğru ilerliyor olabilir, görüşüne yer verildi. 

Raporda; çekirdek enflasyonun 2023’te yüzde 5’e ulaşabileceği, daha fazla faiz artırımının küresel gayrisafi hasıladaki büyümeyi 2023’te yüzde 0,5’e yavaşlatabileceği, bunun da kişi başına yüzde 0,4’lük daralmaya denk geleceği vurgulandı. Küresel enflasyonu hedeflerle uyumlu bir orana düşürmek için merkez bankalarının faiz oranlarını 2 puan daha artırmasının gerekebileceği belirtilerek, ABD, Çin ve Euro Bölgesi ekonomilerinin keskin bir şekilde yavaşladığına dikkat çekildi. 

Dünya ve ülke ekonomilerini oldukça zorlu bir ekonomik sürecin beklediğine yönelik uyarı ve endişe açıklamaları artarken, Türkiye’de iktidar bu sürecin farkında olmaksızın günü kurtarmaya ve özellikle de seçime dönük uygulamalara öncelik veriyor. Bu da küresel ekonominin bir parçası olan ülkemizin ve ekonomimizin karşılaşması olası riskleri daha da büyütüyor! 

Konut fiyat endeksindeki artış temmuz ayı itibarıyla yüzde 174 oldu. Türkiye ortalamasında konut fiyat endeksi bu düzeye çıkarken İstanbul’da yıllık konut fiyat artışı, yüzde 200 olarak açıklandı. Bu endeks ve fiyat artışları, konut piyasalarında yaklaşan büyük çöküşün ve talep düşüşünün işaretleri!

Merkez Bankası’nın (MB) açıkladığı konut fiyatları endeksine (KFE) ilişkin temmuz ayı verileri hiçbir ekonomik kriz sürecinde görülmedik düzeyde fiyat artışları yaşandığını, giderek konut fiyatlarının hem ülke genelinde hem de bazı büyük illerde tümüyle kontrolden çıktığını gösterdi. 

Konut fiyatları, temmuzda aylık yüzde 8, yıllık bazda yüzde 174 artış gösterdi. Haziran ayındaki yıllık endeks artışı yüzde 160,57 seviyesindeydi.

İstanbul, Ankara ve İzmir’in konut fiyat endekslerinde, 2022 yılı temmuz ayında bir önceki aya göre, sırasıyla 8,2, 8,4 ve 7 oranlarında artış yaşandı. 

Üç büyük ilin endeks değerleri bir önceki yılın aynı ayına göre, yıllık olarak ise İstanbul’da yüzde 200,1, Ankara’da yüzde 181 ve İzmir’de yüzde 162,2 oranında yükseldi.

Ortalama metrekare birim fiyatı İstanbul'da 22 bin 590 TL olurken, Ankara'da 9 bin 945 TL'ye, İzmir'de ise 16 bin 231 TL'ye yükseldi.

Gerek konut fiyat endeksi gerekse metrekare birim maliyet fiyatlarındaki yükselişler, inşaat maliyet endeksinde temmuzda gerçekleşen yıllık yüzde 115 artışı da dikkate aldığımızda yakın ve orta vadede konut fiyatlarında ve maliyetlerinde düşüş beklemenin güç olduğunu gösteriyor.

İktidarın ilan ettiği sosyal konut kampanyasında TOKİ’nin yüzde 40 indirimli fiyatlarına rağmen kentlerin çeperlerinde 3+1 konut fiyatının 850 bin TL olarak açıklanması, sosyal konut kampanyası ile konut fiyatlarını aşağı çekmenin çok zor olacağını ve zaman alacağını işaret ediyor.

Kaldı ki, çok büyük bir icraatmış gibi tanıtımı yapılan, ‘Yüzyılın Konut Projesi’ olarak duyurulan Sosyal Konut Projesi, en optimisttik düşünceyle dahi mevcut konut ihtiyacını karşılayamayacağını gösteriyor. 

Önümüzdeki dönemde barınma sorunu ülkemizde çok geniş kesimlerin en temel sorunlarından birisi olmaya devam edecek. Bu soruna planlı, programlı orta ve uzun vadeli akılcı çözümler üretilmesi kaçınılmaz bir görev olarak önümüzde duruyor.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in telkin ve tavsiyesiyle Suriye’de normalleşme ve Şam yönetimiyle diyalog arayışlarına girişen iktidar, Suriye’nin kuzeyine dönük operasyonu uzun süredir dile getirmiyor. Suriye yönetimi, Türkiye ile normalleşme ve diyalog konusunda sessizliğini koruyor.

Mayıs ayında Suriye’nin kuzeyine yönelik olarak yeni bir harekatın hazırlıklarının tamamlandığını her an ‘bir gece ansızın başlayabileceğini’ ifade eden Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan 5 Ağustos’ta Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşmesinden bu yana harekattan söz etmiyor. Esad’ın kendisine Şam yönetimiyle meseleleri çözme tavsiyesinde bulunduğunu ifade eden CB Erdoğan’ın bu sözleri sonrasında da bazı açıklamalar ve girişimler yapıldı.

Suriye-Türkiye diyalogunun tekrar başlaması için Rusya’nın arabuluculuk yaptığı belirtilirken bir yandan da iki ülke İstihbarat Örgütlerinin üst düzey temaslar yürüttüğü kaydedildi. Geçen hafta bu kapsamda bir temasın daha yapıldığı uluslararası yayınlarda yer alırken iktidar sözcüleri bunları yalanlamadı. MİT

Müsteşarı Hakan Fidan'ın ve Suriye İstihbarat Örgütü Başkanı Ali Memlük'ün Şam'da bir araya geldikleri dile getirildi. 

Bugüne kadar iktidar partisinden, Dışişleri Bakanından, CB Erdoğan’dan gelen açıklamalara karşılık Şam yönetimi sessiz kaldı. 

İktidara yakın bazı medya organlarında Şam yönetiminin müzakereler için beş koşul gündeme getirdiği öne sürüldü ve iktidar bunları da yalanlamadı.

Suriye’den ilk üst düzey resmi açıklama geçen hafta yapıldı. Rusya’nın girişimiyle ve Rusya medyasına yapılan açıklama Suriye Parlamentosu Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Butrus el Marjan’dan geldi.

Butrus el Marjan, Türkiye ve Suriye arasında diyalog ve yakınlaşma için öncelikli iki koşulun ‘Türkiye’nin Suriye'nin kuzeyindeki askeri varlığını sona erdirmesi, bu bölgelerden tamamıyla çekilmesi ve Suriye topraklarındaki 'terör örgütlerine' desteğini geri çekmesi’ olduğunu dile getirdi. El Marjan, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi yönünde bazı ciddi engellerin sürdüğünü söylerken, Türkiye ve Suriye arasında güvenlik ve istihbarat alanında bazı temaslar olduğuna dikkat çekti.

Şam yönetiminin IŞİD, El Nusra, HTŞ gibi örgütlerin yanı sıra Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve Suriye Milli Ordusu’nu (SMO) da terör örgütü olarak kabul ettiği biliniyor. PYD-YPG-PKK’yı da terör örgütü olarak gören Şam yönetimi 2011’de başlayan iç savaşın başından bu yana bu örgütlerle karşı karşıya gelmedi, çatışmaya girmedi. 

PYD-YPG-SDG de Suriye ordusuyla çatışmadı. Zaman zaman IŞİD ile mücadelede Suriye ordusunun yanında yer aldı. 

Şam yönetiminin PYD-YPG’ye bakışının Rusya’nın da etkisiyle daha ılımlı olduğu söylenebilir. 

PKK ile ortak mücadele konusunda imzalanan Adana Mutabakatı bugüne kadar birçok kez Putin ve diğer Rus yöneticiler tarafından dile getirildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve iktidara PKK ile mücadelede Suriye yönetiminin iş birliği yapmaya istekli olduğu, Adana Mutabakatına bağlılığını sürdürdüğü iletildi. 

İktidar bu konuda adım atmadı, Şam yönetimiyle diyalogdan yana tavır sergilemedi.

Suriye Parlamentosu Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Butrus el Marjan’ın yaptığı açıklamalar, dile getirdiği ön koşulların Rusya-Şam ortak görüşünü yansıttığını öngörebiliriz. İktidarın buna yönelik bir yanıt vermemesi, ilişkilerin gerilmeme arzusuna bağlanabilir.  

Muhtemelen Şanghay İş Birliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesinde Rusya ve İran Devlet Başkanları ile ikili temaslarda bulunan CB Erdoğan’ın gündemindeki önemli konulardan birisi yine Suriye idi.  

Kuzey Suriye Operasyonunun gündemden düştüğü ihtimali söz konusu olsa da Şam ile diyalog için Putin’in telkinlerinin sürdüğünü öngörmekteyim. Suriye meclis üyesinin açıklamalarının zamanlaması da göz önünde tutulduğunda yakın gelecekte Suriye’de ikili diyalog açısından yeni gelişmeler beklenebilir. 

İktidar, bir yandan Yunanistan ile gerilimi tırmandırırken diğer yandan Balkanlarda arabulucu-barış girişimcisi rolünü üstleniyor. Bu kapsamda gerçekleştirilen Balkan turundaki temaslar ve sonrasındaki gelişmelere bakıldığında beklentilerin gerçekleşmediği anlaşılıyor!

Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın Balkanlarda yaşanan gerginliklerde arabuluculuk amacıyla gerçekleştirdiği üç ülkeyi (Sırbistan-Bosna Hersek- Hırvatistan) kapsayan turdan umulan sonuç sağlanamadı. 

Bosna-Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan’a yönelik resmi ziyaretlerde Sırbistan ve Kosova arasındaki gerginlik, Bosna-Hersek’teki üçlü yönetim ve ayrılma girişimleri konusunda tarafları ikna etmek isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, tahıl koridoru anlaşmasından sonra Balkanlarda benzer bir sonuçla dünya kamuoyu gündemine gelmek istese de beklediği gibi olmadı.

Özellikle Bosna-Hersek’te Sırp, Hırvat ve Boşnaklardan oluşan üçlü konsey yönetim yapısı ve dönüşümlü başkanlık sistemindeki anlaşmazlıkları çözme, Sırpların ve Hırvatların ayrılıkçı girişimlerini engelleme çabasından somut bir sonuç çıkmadığı anlaşılıyor.

✓ Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arabuluculuk girişimlerinin Hırvatistan ve Bosna-Hersek yöneticileri tarafından da kabul görmediği, yapılan resmi açıklamalara yansıdı.

Ziyaretin Hırvatistan bölümünde Hırvatistan Cumhurbaşkanı Milanoviç’in CB Erdoğan ile Bosna-Hersek konusunda görüş ayrılığı içinde olduklarını söylemesi, bunun en somut göstergesi idi. 

Hırvatistan’ın ardından benzer bir mesaj da Kosova’dan geldi. CB Erdoğan’ın Sırbistan ile Kosova arasında geçtiğimiz haftalarda savaş noktasına kadar varan gerilimde arabuluculuk yapma çabalarını Sırbistan ziyaretinde Sırp Devlet Başkanı Aleksandar Vucic ile görüşmelerinde de dile getirildi. Sırbistan’ın tanımadığı Kosova ile arasındaki gerginlik ABD ve AB’nin devreye girmesiyle daha ileri boyutlara taşınmadan donduruldu. 

CB Erdoğan devreye girerek konuya müdahil olmaya çabalasa da asıl engel Sırbistan’dan değil Kosova’dan geldi. 

Kosova’nın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birisinin Türkiye olmasına ve bugüne kadar ekonomik olarak da Kosova’ya ciddi yatırım desteği verilmesine karşılık Kosova ABD-AB ile daha yakın durmayı tercih ediyor.

Nitekim CB Erdoğan’ın Sırbistan temaslarında gündeme getirdiği arabuluculuk önerilerine ilk ret yanıtı Kosova’dan geldi. 

Kosova Başbakanı Albin Kurti, Sırbistan ile Kosova arasındaki sorunda arabulucu olarak AB’nin devrede olduğunu, ABD’nin de AB’nin yürüttüğü aracılığa destek verdiğini belirterek başkalarının devreye girmesini istemediklerini duyurdu. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı çağrıya Kosova Başbakanının bu yanıtı ‘Siz işimize karışmayın. Biz sorunumuzu AB-ABD’nin desteğiyle çözeriz’ mesajı idi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Balkan ülkeleri turundan eli boş döndüğünü, bu sorunlu bölgedeki krizlerde çözüm odağı olma hedefinden sonuç alamadığını söyleyebiliriz. İktidarın sıkça değişen dış politikası, Balkanlarda İhvan-İslam çizgisindeki politikalardan duyulan rahatsızlık ve Erdoğan’a duyulan güvensizlik bu sonucun yaşanmasını beraberinde getiriyor!