Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/17 Nisan 2022   

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.

ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ 17 NİSAN 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

İÇ POLİTİKA

Çoklu baro yasasıyla umduğunu bulamayan İktidar, baroların görüşünü almadan Avukatlık Yasası’nda yine değişiklik teklifi getirdi. 

Kadına şiddet ve cinayet mağdurlarıyla iftar yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı gün Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ni kapatmaya hazırlanıyor!

İktidar; enflasyondan söz edenleri, enflasyon hesabının yanlış olduğunu söyleyenleri de hapse atarak susturmak istiyor!

EKONOMİ

Mart ayında bütçe 69 milyar TL açık verdi. KKM hesapları için 25 milyar liralık kur farkı, bütçe açığını ve faiz giderlerini tetikledi. Bütçedeki borç verme kalemi bir ayda yüzde 1033 arttı!

BOTAŞ’ın 100 milyar TL dolayında borcu geçen yıl yapılan düzenlemeyle silinmesine rağmen Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesindeki bu kuruluş, yine borç batağında! 

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, yılbaşından bu yana dördüncü kez politika faizini yüzde 14’te sabit tutma kararı aldı. 

Şubat ayı Ödemeler Dengesi Bilançosu kırmızı tehlike sinyali veriyor. Şubatta 5,1 milyar dolar daha cari açık gerçekleşti. Önümüzdeki süreçte petrol, doğalgaz ve kritik ithalatlar için döviz bulma krizi baş gösterebilir!

İhracatçının ve turizmcinin dövizinin yüzde 40’ına el konulması kararı sermaye kontrolü adımıdır. Bu kararlar, yerli-yabancı yatırımcıyı Türkiye’den kaçıracak, ihracatçıların komşu ülkelere taşınmasına yola açacaktır!

DIŞ POLİTİKA

Fransa’da 24 Nisan’da ikinci turu yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri AB ve NATO’nun geleceği yanında Rusya-Ukrayna savaşı ve Türkiye açısından büyük önem taşıyor!

ABD Başkanı Biden’ın Putin’i savaş suçlusu ve Ukrayna’da soykırım yapmakla suçlaması, Ukrayna’ya 800 milyon dolarlık yeni destek paketini onaylaması, farklı hesapların olduğunu gösteriyor!

İktidar, Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve baroların görüşünü almadan Avukatlık Yasası’nda yine değişiklik teklifi getirdi. İstediği üye sayısına ulaşamayan 2 No’lu barolara hazineden kaynak aktarmak ve vatandaşı bu barolara yönlendirmek istiyor. İlk avukatları bölme yasasında ‘yeşil pasaport’ vaadinin arkasına saklanan iktidar, stajyer avukatlık kılıfı altında yeni bir bölme hamlesine girişerek bağımsız yargıya, savunma hakkına müdahaleyi amaçlıyor!

İki yıl önce baroları bölmek için üye sayısı 5 binden fazla olan illerde ikinci baroların kurulmasına yönelik yasayı çıkartan iktidar amacına ulaşamayınca bu kez yeniden Avukatlık Yasası’nı değiştirme peşine düştü. Hiçbir barodan görüş ve öneri alınmaksızın, gizli kapaklı şekilde hazırlanan bu değişiklikle baroların avukat tahsisleri ve diğer işlemlerde hazineden aldıkları ‘Adli yardım’ ödeneklerinin iktidar kontrolündeki 2 No’lu barolara akıtılması hedefleniyor. Avukatların stajyerlik zorunluluğunu değiştirerek başka bir işte çalışırken avukatlık stajı yapma olanağı getirmek isteyen iktidarın amacı kamudaki memur avukatların, iktidar emrindeki avukatların çıkarlarını artırmak.

İstanbul ve Ankara’da kurdurulan barolar uzun süre 2 bin üye sayısına ulaşamayınca, iktidar talimatıyla kamu kurumlarında görevli avukatlar, hazine avukatları bu barolara üye olmaya zorlandı ve böylece zar zor 2 bin üye sayısına ulaşıldı. Şimdi hazineden barolara yapılan Adli Yardım ödeneğinin dağıtılmasına yeni usuller getirilerek, 3 bin, 4 bin üyeli Adana, Konya, Gaziantep, Antalya, Bursa vb. barolara 2-2,5 milyon TL ödenek tahsis edilirken, 2400 üyeli İstanbul 2 No’lu Baronun ödeneği 4 milyon liranın üzerine çıkartılıyor. 

Adalet Komisyonu’na davet edilen baro başkanları ve TBB başkanı yasa teklifi için kendilerinden görüş alınsaydı pek çok yanlışın önüne geçileceğini söylerken, iktidar temsilcileri bu değişikliği neden getirdiklerini bile açıklayamadılar!

TBB stajyer avukatlara en azından asgari ücret tutarında staj süresince ücret ödenmesini talep ederken, iktidarın getirdiği düzenleme başka bir yerde çalışırken staj yapma, ücretsiz izin kullanma sistemi getirerek stajyer avukat sömürüsüne zemin hazırlıyor. TBB Türkiye’deki hukuk fakültelerinin yılda 20 bin mezun verdiğini, her yıl en az 15 bin stajyer avukatın staj yaptığını ve bedelsiz çalıştırıldıklarını dile getirirken her köşe başına hukuk fakültesi açmanın hukuk eğitimini kalitesizleştirdiğini söylüyor. 

AK Parti iktidara gelene kadar tüm geçmiş dönem boyunca Türkiye’de 24 olan hukuk fakültesi sayısı bu iktidar döneminde açılan 64 hukuk fakültesiyle 86’ya çıkartıldı!

Açılan hukuk fakültelerinin çoğunda yöneticiler, dekanlar hukukçu bile değil. Kalitesiz ve niteliksiz eğitimle işsiz avukatlar ordusu yetiştiren iktidar, son beş yılda iktidara yakın, il-ilçe yönetimlerinde görevli binlerce avukatı hâkim-savcı olarak tayin etti. Türkiye’de gençlerin yüzde 66’sının AB üyeliğini istemesi, en güven duyulan kurumların başında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gelmesi, iktidarın adalet sistemine verdiği zararı gözden geçirmesi için ibret olmalıdır!  

İktidar, TBB’yi ve dünyanın sayılı baroları arasında yer alan İstanbul, Ankara barolarını, yönetimlerini, üye yapılarını kontrol altına almak istiyor. Baroları kendi siyasi amaçları doğrultusunda hareket etmeye zorlamak ve baskı altına almak için getirilen bu düzenleme ile bağımsız yargıya, hukuk devletine zarar veriyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kadına şiddet ve kadın cinayeti mağdurlarının yakınlarına iftar verirken kadına şiddeti, kadın cinayetlerini önleyeceğini vaat ederken, aynı gün iktidarın valisi-savcısı Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ni kapatmak için dava açıyor! Adalet Bakanı, ‘Cemal Kaşıkçı’ davasının Suudi Arabistan’a devredilmesinde yasaya uyduklarını söylerken, hukuksuzluk, adaletsizlik ve yasaklar her yerden fışkırıyor! 

Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, şiddet mağduru ya da cinayete kurban giden kadınların yakınlarıyla bir araya geldiği iftar yemeğinde kadına şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemekte kararlı olduklarını, mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi. 

Kadına şiddeti, cinayetleri, kadınlara ve çocuklara cinsel istismar ve tecavüzü önlemeyi amaçlayan, kadınları tüm dünyada koruma altına alan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasını çeken kendisi idi. 

Tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsüyle evlendirilerek cezasız kalmasını öneren şu anda atadığı Adalet Bakanıydı. 

CB Erdoğan, şiddet ve cinayet mağdurlarının yakınlarını iftara davet ederken, aynı gün İstanbul Valisi, Emniyet Dernekler Masası, yıllardır kadın cinayetlerini önlemek, sorumluları ortaya çıkartmak için mücadele eden Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’nin kapatılması için savcılığa dava başvurusunda bulunuyordu. Savcı da yıllardır kadınları sahiplenen, korumaya çalışan, cinayetlerin faillerinin davalarına katılarak cezasız kalmamaları için çaba gösteren bu derneğin aile birliğine ve ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılması için dava açtı. 2016’da Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) yapılan bir ihbar dilekçesini 6 yıl sonra işleme koyan vali ve savcı, kadın cinayetlerini önlemek için mücadele eden kadınları ahlaksızlıkla, teröristlikle suçlayan iddianamesiyle, dernek yöneticilerinin yargılanmasını, derneğin feshedilerek kapatılmasını talep etti.

Yine aynı gün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Kadıköy’de kaldırımda yürüyüp, slogan attıkları için polis tarafından coplanan, gözaltına alınan kadınlardan 40’ı için tutuklanmaları talebiyle dava açıldı.

Kadın derneklerini ayrıştırmayı, kadınları iyice baskı altına alarak sindirmeyi amaçlayan bu siyasi ve yargısal baskılar ortada dururken, CB Erdoğan’ın iftar sofrasındaki sözleri kimse için inandırıcı değil!

Adalet Bakanı, İstanbul’da katledilen gazeteci Cemal Kaşıkçı davasının Suudilere havale edilme kararının hukuka-yasaya uygun olduğunu söylüyor. Sanki yasalara uyarmış gibi milletin aklıyla alay ediyorlar. 

Madem yasayı uyguluyorlar, o zaman bu ülkenin yasaları hatta anayasası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının kesin olduğunu, uygulanmasını emrediyor. Ortada yasa ve anayasa olduğu halde, altına devlet adına imza atılmış, TBMM’de onaylanmış uluslararası sözleşmeler bulunduğu halde, AİHM’nin, AYM’nin kararlarını tanımadığını, uygulamayacağını söyleyen bizzat CB Erdoğan değil mi? 

İktidarın ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın icraatları, söylemleri, eylemleri hiçbir hukuki ve adil ölçüyle uyuşmuyor. Bir yandan kadınlara yalan vaatlerde bulunulurken diğer yandan kadınların güvencesi olacak sözleşmeler hızla feshediliyor, yasalar değiştiriliyor. Kadın cinayetleri katlanarak artıyor!

Hakkını arayan ve sesini yükseltenden korkan iktidar; kadınları susturmak istediği gibi enflasyondan söz edenleri, enflasyon hesabının yanlış olduğunu söyleyenleri de susturmak istiyor. Dünyanın hiçbir uygar, çağdaş, demokratik ülkesinde örneği olmayan bilgiyi, bilimi yasaklamaya ve hapsetmeye çalışan bu yasakçı zihniyetin, hak-hukuk-adalet söylemlerine kim inanır?

İktidar medyasına sızdırılan ve medyada yer alan bilgilere göre, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) dışında enflasyon hesabı yapan, istatistik yayınlayanlara yasak geliyor ve 3 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları öngörülüyor. 

İktidar, enflasyonla mücadele edeceğine enflasyondan söz edeni sopayla, hapisle tehdit ediyor. Niçin?

Her gün onlarca maddelik torba yasaları TBMM’den geçirirken, insanlık onuruna aykırı, vahşi cinayetleri örtbas etmeye imkân sağlayan bir yasayı değiştirmek yerine, o yasayı savunup arkasına sığınarak hukuktan, adaletten söz ediyor. Ülkeyi yönetenler yüzleri bile kızarmadan, ‘Her şey hukuka uygun, yasayı uyguladık’ diyebiliyor! Yıllık enflasyon yüzde 140’ı aşarken yüzde 61,14 masalına inanmamızı isteyebiliyor!

Domates 25-30 TL, Et 100-140 TL, Dolmalık Biber 35-40 TL, Kuru

Fasulye 25-35 TL, 1 Litre süt 15 TL, vb. iken;  

Market-Pazar alışverişinde 200 TL ile bir poşet dolmazken; 

TÜİK’in enflasyon rakamlarına kim inanır? Bu verileri yayınlayan TÜİK’in güvenirliği kalır mı? 

İktidar ve ekonomi yönetimi artık gerçekleri gizleyemiyor.  Bu nedenle enflasyon rakamları kamuoyunda daha fazla kabul görmeye başlayan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) başta olmak üzere doğruları yazıp-çizen, halkı doğru veri ve analizlerle aydınlatan herkesi hedef tahtasına yerleştiriyor. Bu yasakçı zihniyet; ülke için, kadınlar, çocuklar, gençler, mağdurlar, mazlumlar, haksızlığa, adaletsizliğe uğrayan herkes için en büyük tehdit olmaya devam ediyor!

Mart ayında bütçe 69 milyar TL açık verdi. KKM hesapları için Hazine ve Merkez Bankası tarafından ödenen yaklaşık 25 milyar liralık kur farkı, bütçe açığını ve faiz giderlerini tetikledi. Varlık Fonu bünyesindeki kuruluşlar da dahil olmak üzere ‘zarardaki kuruluşlara borç verme kalemi’ bir ayda yüzde 1033 arttı. Tüm bunlar daha üçüncü ayda bütçenin iflasa gittiğini gösteriyor!

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı mart ayı ve ocak-mart dönemi bütçe gerçekleşmeleri, iki ayda adeta ‘taşıma suyla’ fazla verdirilen bütçede denizin bittiğini ve bütçe açığında yükselişe geçildiğini gösterdi. Mart ayında 68 milyar 972 milyon TL tutarında aylık bütçe açığı verilirken, ocak ve şubat aylarında fazla verilmesi nedeniyle ocak-mart döneminde ilk çeyrek 30 milyar 809 milyon liralık fazla ile geçildi. Şubat ayında 69 milyar 737 milyon TL aylık bütçe fazlasına karşılık mart ayında neredeyse buna yakın tutarda açık verilmesi, nisandan itibaren bütçe açığı dönemine geçildiğini, yılsonu için 2022 Bütçe Yasasında hedeflenen 278 milyar liralık açık tutarının ciddi ölçüde aşılacağını ortaya koyuyor.

Ocak ayında başta elektriğe yüzde 127, doğalgaza yüzde 25 oranında yapılan zamların yanı sıra alkollü içkilere ve sigaraya yapılan yüzde 47 oranındaki ÖTV artışı sayesinde bütçe fazlası verildikten sonra şubat ayında Merkez Bankası (MB) kârı ile ihtiyat akçesinden yapılan aktarımın öne çekilmesiyle bütçeye 50 milyar TL para ilave edilerek fazla verildi. Bu aktarımlar bittiği gibi martta Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesabında parasını tutanların ilk üç aylık vadelerin bitimi sonrasında ortaya çıkan kur farkı ödemelerinin yaklaşık 25 milyar TL olarak hazineden yapılması 69 milyar liralık aylık bütçe açığını ortaya çıkartan en önemli etkenlerden birisi oldu. KKM’ye geçiş sonrası ısrarla vurguladığım gibi hesabı olanlara aktarılan kur farkından kaynaklı hazineye milyarlarca liralık ödeme yükü bindi!

Bütçe harcamalarına mart ayında ‘Ekonomik/Mali Amaçlı Transferler’ başlığı eklendi. Bu başlık altında ‘Mevduat ve Katılım Hesaplarının Kur artışından Korunmasına İlişkin Giderler’ adıyla yeni bir alt başlık açılmış. Bu alt başlık ile mart ayında KKM hesaplarının kur farkı ödemelerinden kaynaklı 11,7 milyar TL’lik bir yeni bir gider kaleminin oluştuğu görülüyor. Bilindiği gibi KKM’de TL mevduattan KKM’ye geçen hesap sahiplerinin kur farkı hazine tarafından, döviz mevduatından KKM’ye geçiş yapanların kur farkı ise MB tarafından ödeniyor. Daha ilk ayda KKM’den ötürü hazineye yaklaşık 12 milyar TL ilave bir yük geldiği anlaşılıyor. MB’nin ödediği tutar net olmamakla birlikte en az bu düzeyde veya biraz üzerinde ve toplam kur farkı ödemesinin 25 milyar lirayı bulduğunu öngörmek olanaklı.

İktidar her ne kadar kur farkının örtülü faiz olduğunu kabul etmese de geçen yıl mart ayında 14 milyar TL olan aylık faiz giderinin bu yılın mart ayında yüzde 89 oranında ve 12 milyar TL artışla 26 milyar TL’ye ulaşması, gerçekte KKM kur farkı ödemesinin mart ayında faiz giderini 12 milyar TL artırdığını apaçık ortaya koyuyor.  

İktidar bu örtülü-gizli faizi ‘Mevduat ve Katılım Hesaplarının Kur artışından Korunmasına İlişkin Giderler’ diye yeni bir gider kalemi icat ederek gizlemeye çalışıyor. O zaman 11,7 milyar TL KKM kur farkı ödemesini martta 26 milyara yükselen faiz gideri kalemine ilave ettiğimizde marttaki tutar 37,7 milyara çıkıyor, faiz giderindeki artış da yüzde 89’dan yüzde 171’e fırlıyor.

Bir yandan hazinenin yükü artırılırken diğer yandan KKM hesap sahiplerinin elde ettiği faiz gelirinde yüzde 15’lik stopaj vergisinin sıfırlanması, KKM’ye geçen şirketlere stopaj muafiyetine ilave olarak Kurumlar Vergisi muafiyeti getirilmesi, bütçe gelirlerinde azalmaya neden oldu. Döviz varlıklarını KKM’ye geçiren şirketlere sağlanan kurumlar vergisi istisnasının süresi mart sonunda dolduğu için TBMM’den geçirilen torba yasa ile muafiyet süresi haziran sonuna kadar üç ay daha uzatıldı ve Cumhurbaşkanına bu süreyi üçer ay daha uzatma yetkisi verildi. 

Böylece döviz varlıklarını KKM’de tutan tüzel kişi şirketler CB kararıyla üçer aylık uzatmalar sayesinde yılsonuna kadar vergi muafiyeti elde edebilecekler.

Önümüzdeki aylarda KKM’de vadeler doldukça hazineden yapılacak kur farkı ödemelerinin artması, stopaj ve kurumlar vergisi istisnalarıyla bütçe gelirlerinin azalması nedeniyle çok daha yüklü bütçe açıklarıyla karşılaşılacaktır. Buna bazı gıda maddelerinde, hijyen malzemelerinde yürürlüğe konulan ancak fiyat artışları üzerinde neredeyse hiçbir etkisi görülmeyen KDV indirimlerini de eklediğimizde bütçe vergi gelirlerinin daha da gerilediğini, gelir-gider açığının katlanarak büyüdüğünü göreceğiz.

Geçen ay bütçe gelirleri 155 milyar 967 milyon TL olurken, bütçe giderleri geçen yılın mart ayına kıyasla yüzde 102,3 oranında artışla 224 milyar 939 milyon TL tutarında gerçekleşti ve aylık bütçe açığı 68,9 milyar lirayı buldu.

Özellikle Varlık Fonu bünyesindeki başta ÇAYKUR, TÜRKŞEKER, BOTAŞ vb. kuruluşların olağanüstü zararları nedeniyle, mart ayında borç verme kalemi geçen yılın aynı aya göre yüzde 1033,3 oranında, cari transferler yüzde 85,7 oranında artmış!

Ocak-Mart döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre borç verme oranında yüzde 691, cari transferlerde yüzde 67,4 oranında artış gerçekleşmiş. Borç verme kalemindeki tutarın ocak-mart döneminde 63 milyar 457 milyon TL olması ve bütçe yasasında bu kaleme ayrılan yıllık 61 milyar 599 milyon liralık ödeneğin daha yılın ilk üç ayında aşılması, bütçenin iflasını simgeliyor. 

Bütçe yasasının TBMM’deki görüşmeleri sırasında özellikle eylül ayından itibaren siyasi baskıyla faiz indirimlerine başlanması ve sonrasında kurların 18 liraya, enflasyonun yüzde 30’un üzerine çıkmasıyla bütçe yasasının yürürlüğe girmeden boş bir belgeye dönüştüğünü, tüm hedeflerin, ödenek tutarlarının geçersiz hale geldiğini, süratle yeni bir bütçe yasası çıkarılması gerektiğini vurgulamıştım!

BOTAŞ’ın 100 milyar TL dolayında borcu geçen yıl yapılan düzenlemeyle silinmesine rağmen Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesindeki bu kuruluş, yine borç batağında! Ocak-Mart 2022 döneminde borç verme kaleminde en büyük para 52,5 milyar TL ile BOTAŞ’a aktarıldı. İktidar, hangi özel şirketlere milyarlık borçların verildiğini TBMM’ye ve kamuoyuna açıklamak zorundadır!

Borç verme kaleminde birinci sırada 52,5 Milyar TL ile BOTAŞ yer alırken, ikinci sırada 2,4 milyar lira ile TCDD geliyor. 

Hane halkına sosyal yardım olarak verilen 2,3 milyar TL 

Özel şirketlere verilen 1,4 milyar TL de borç verme kaleminde yer alıyor. 

Geçen yılın mart ayında 46,2 milyar TL olan cari transferler, bu yılın aynı ayında ikiye katlanarak 85,8 milyara yükselmiş. 

Kamuoyunda ‘görev zararı’ olarak bilinen cari transferlerde, geçen yıl ocak-mart döneminde 133 milyar lira olan tutar yüzde 67 artışla 224 milyar TL’ye yükselmiş.

Bütçe yasasında yer alan 657 milyar liralık cari transfer ödeneğinin yüzde 34’ü, yani üçte birinden fazlası ilk üç ayda harcanmış. Görev zararı olarak KİT’lere, SGK’ye ve diğer batık kamu kuruluşlarına aktarılmış. 

Sürekli şekilde SGK’yi CHP’nin batırdığı yalanını yineleyen CB Erdoğan, SGK’nin açıklarını kapatmak için üç ayda hazineden 30,7 milyar TL aktarmış.

Hazineden SGK’ye 30 milyarın üzerinde transfer yapılması, SGK’nin batırıldığını apaçık ortaya koyuyor. 

Aynı dönemde iktidarın çiftliğine, özel kasasına dönen kamu bankalarından Ziraat Bankasına 1 milyar 794 milyon, Halkbank’a ise 2 milyar 134 milyon zarar transferi yapılarak hazineden kaynak aktarılmış.

İktidarın faiz konusunda samimiyetsizliğini ve yalanını açığa çıkartan rakamlar faiz giderlerindeki tabloyla kendisini gösteriyor. 

Geçen yıl ocak-mart döneminde 48 milyar TL olan faiz giderleri bu yıl yüzde 73,4 artarak 85 milyar TL’ye çıkmış. Sadece bu yılın ocak-mart döneminde faiz giderindeki artış yüzde 35,3 olmuş. Geçen yıl mart ayında yüzde 19 olan Merkez Bankası faizi, eylülden aralık ayına kadar 5 puan düşürülüp, yüzde 14’e indirilmesine ve bu yılın ocak ayından bu yana dört aydır sabit tutulmasına rağmen bütçeden faize ödenen para geçen yılın iki katına çıkmış. 

Üç ayda sosyal yardımlara, dardaki milyonlarca haneye destek için bütçeden sadece 2,3 milyar TL harcayan iktidar, aynı sürede faize bunun 37 katı ödeme yapmış. Sosyal yardımların 37 katı tutarında kaynağın faize gitmesi, iktidarın faiz yalanını açığa çıkartıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti hükümetleri bütçeyi millet için yapmadılar. Dar bir kesime faiz ve borç vermek için yaptılar. Ülke yoksullaşırken bir avuç iktidar zengini yarattılar!

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, yılbaşından bu yana dördüncü kez politika faizini yüzde 14’te sabit tutma kararı aldı. MB’nin açıklamasında ‘makro ihtiyati politika setinin güçlendirilmesi’ kararını duyurması, bankaların kredi vermeye zorlanmasını içeren adımların atılacağını, munzam karşılıklarda değişikliğe gidileceğini, döviz bulmak için yeni yolların aranacağını, enflasyon farkı ödeme garantili finansal araçların devreye sokulacağını gösteriyor!

Martta yüzde 61 düzeyine yükselen enflasyon ile 47 puanlık negatif getiri makası ortada dururken inandırıcılığı ve güvenilirliği kalmayan Merkez Bankası’nın (MB) toplantı sonrası yapılan açıklama metninde hâlâ yüzde 5 oranındaki orta vadeli enflasyon hedefine bağlılığını dile getirmesi, gayri ciddiliğin göstergesi! Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı ardından yapılan rutin açıklama metinlerinin de birbirinin aynısı olması, saatler süren toplantıların zorunluluktan yapıldığını, sadece iletilen siyasi talimatların gereğinin yerine getirilerek karar haline dönüştürülüp, imzalandığını ortaya koyuyor.

PPK’nın enflasyon ve ekonomik durum ile ilgili bir tespiti ve öngörüsü olmadığı gibi ekonomideki olumsuzlukların, enflasyondaki ve fiyatlardaki yükselişin tek gerekçesi olarak Ukrayna-Rusya savaşının gündeme getirilmesi ve düzelme beklentisinin savaşın sona ermesine ve barışın sağlanmasına endekslenmesi, önümüzdeki dönemde de savaşın en temel bahane olacağını işaret ediyor. PPK karar metninde finansman kaynaklarının amacına uygun şekilde iktisadi faaliyet ile buluşmasının önemine dikkat çekilmesinden, kullandırılan kredilerin amaç dışı kullanılmasının önlenmesi ve denetlenmesinin sıkılaştırılacağını anlamak olanaklı. Son açıklanan KGF kredi paketinde turizm sektörüne, sanayiye sağlanacak düşük faizli kredilerin döviz ya da altın alımı için kullanılmasının takip edileceği anlaşılıyor. Makro ihtiyati tedbirlerin güçlendirilmesi ifadesinden anlaşılabilecek bir başka uygulama döviz ve TL mevduatlarında munzam karşılıklarda düzenlemeye gidilmesi olabilir. Bireysel ihtiyaç ve tüketici kredilerinde munzam karşılıkların yükseltilerek kredi talebinin frenlenmesi, ticari ve yatırım kredilerinde ise munzam karşılıkların düşürülerek kaynakların bu alana aktarılması söz konusu olabilir. 

Öngörüm; iktidar, ekonomik canlanma sağlamak için MB ve BDDK üzerinden bankaları yeniden baskı altına alarak ticari, ihracat ve yatırıma dönük kredileri genişletebilir.

Diğer yandan aynı kapsamda Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarına uygulanan tavan faizin yükseltilerek bu hesaplardan çıkışın frenlenmesi gündeme gelebilir. Halen KKM hesaplarına MB politika faizinin azami 3 puan üzerinde olmak kaydıyla yüzde 17 faiz veriliyor. Yüzde 61,14 enflasyon karşısında negatif olan bu faize hesap sahipleri, dövizin artacağı ve kur farkı alma beklentisiyle giriyor. KKM’nin başladığı 21 Aralık’ta dolar/TL kuru 11,60 idi ve ilk üç aylık vadeler dolduğunda 14,50-14-80 seviyesine geldiği için hesap sahipleri faizden daha fazla kur farkı aldı. KKM’ye daha sonra girenler, aylardır kurlar bastırıldığı için ve bu baskı sürdürüldüğü takdirde önemli bir getiri elde edemeyeceği için KKM’den çıkmaya yönelebilir.  

Öngörüm; MB, KKM’de uygulanan azami faiz tavanını yükselterek politika faizinin 5 puan üzerine çıkartma yoluna gidebilir. (Şu an KKM mevduatlarına yıllık yüzde 17 faiz veriliyor, yüzde 19’a çıkartılabilir.)

Muhtemelen enflasyon korumalı finansal enstrümanlarda da elde edilecek getiriye stopaj vergisinden muafiyet getirilecektir.

Yeni finansal icat arayışları; ekonomiyi yönetememenin ve çaresizliğin ifadesidir. Kurları ve faizi baskılayan, faiz, kur farkı, enflasyon farkı ödemelerini garanti ederek Hazine ve MB üzerine bindiren bu uygulamalar, ülkeyi ekonomik yıkıma götürecek, geniş kitlelerden dar bir kesime servet transferini genişleterek, toplumsal ve sosyal barışı tehdit eder hale gelecektir! 

Şubat ayı Ödemeler Dengesi Bilançosu kırmızı tehlike sinyali veriyor. Şubatta 5,1 milyar dolar daha cari açık gerçekleşti. İki aylık cari açık 12,2 milyar dolara, yıllık açık 21,8 milyar dolara yükseldi. Doğrudan yabancı yatırım girişleri sıfırlanma noktasında. Döviz kıtlığı had safhaya çıkarken, önümüzdeki süreçte petrol, doğalgaz ve kritik ithalatlar için döviz bulma krizi baş gösterebilir!

Ödemeler Dengesi Bilançosu, cari işlemler şubat ayı rakamları 5 milyar 154 milyon dolar cari açık verildiğini gösterdi. Ocak ayında da 7 milyar 112 milyon dolar cari açık verilmişti. MB rakamlarıyla iki aylık cari açık 12,2 milyar dolara, şubat sonu itibarıyla yıllık 21 milyar 845 milyon dolara tırmandı. Daha önce dış ticaret açığının üç ayda 18 milyar dolar aşmasının yarattığı risklerin yanı sıra bu gidişin cari açığı da tehlikeli bir aşamaya getireceğini öngörmüştüm. Şubat rakamları tehlikenin hızla büyüdüğünü gösterdi. Mart ayında 8,2 milyar dolar olan dış ticaret açığı göz önünde tutulduğunda önümüzdeki ay açıklanacak mart ayı cari açığının yıllık 26-27 milyar dolar düzeyine çıkacağını öngörebiliriz. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler yüksek büyüme hızı yakaladıklarında cari açıkta artış olması olağan. Ancak mevcut tablo bunun tam tersi ve ekonomideki krizin derinleştiğinin, çöküş tehlikesinin arttığının işareti. MB’nin döviz rezervleri aylardır ekside. KKM gibi icatlarla, ihracatçının dövizinin yüzde 40’ına el koyarak döviz depolanmaya çalışılıyor. 

Bir yandan yeni ekonomik modelin ana omurgasının ihracat ve cari fazla olduğunu iddia ediyorlar diğer yanda dış ticaret açığındaki rekor artışlar ve cari açıkta dört aydan bu yana kesintisiz devam eden yükseliş karşısında suspus olmuş haldeler!

Cari açığın finansmanında sağlıklı olan görünüm, ihracat, turizm vb. kendi döviz gelirlerinizin yüksek olması, doğrudan yabancı yatırım sermayesi ve yabancı portföy yatırımları girişleriyle ülkeye kaynak akışı sayesinde cari açığın finanse edilmesi. 

MB verilerine bakıldığında tam tersine cari açığın dışarıdan kısa vadeli, yüksek faizli borçlanma ve MB’nin eksiye düşen kıt rezervlerinden finanse edildiği görülüyor. 

Hazine ve Maliye Bakanı 4,5 aydır görevde olmasına karşın iki kez Londra’da bankerler ve finansman kuruluşlarının yöneticileriyle, bir kez de Paris’te yabancı yatırımcılarla buluştu. Vaatlerde bulundu. Bu demektir ki ciddiye alınmadı, inandırıcı bulunmadı. Yeni yönetim sistemine geçişle birlikte sert şekilde gerilemeye başlayan doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişleri yanında yabancı portföy yatırımcılarının Türkiye’den kaçışı hızlandı. 

Borsa İstanbul’da yabancı yatırımcıların payı yüzde 60’lardan 20’lere geriledi.

MB şubat ayı ödemeler dengesi rakamlarına göre doğrudan yabancı yatırım sermayesi tutarı sadece 4 MİLYON dolar!

Şubatta yabancı portföy yatırımcıları; hisse senedi piyasasında 228 milyon dolar, devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında 573 milyon dolar olmak üzere toplam 801 milyon dolar tutarında menkul varlığını satarak Türkiye’den çıkmış!

MB rezervlerinde şubat ayında net 2,2 milyar dolar düşüş yaşanırken, cari açık kısa vadeli dış borçlanma ve gerileyen MB rezervinden finanse edilmiş. Hatırlanacağı gibi hazine yılın ilk dış borçlanma ihalesinde yüzde 8,6 dolar faiziyle borç bulabildi. Bu dünyada döviz borçlanmasına verilen en yüksek faizlerden birisi. 

Mart ayında en az 5 milyar dolar veya üzerinde cari açık verileceğini öngörmekteyim. 

Ekonomik büyüme olmadığı ve doğru düzgün yatırım-istihdam artışı görülmediği halde, enflasyon ve belirsizlikler tırmanırken dış ticaret açığının, cari açığın patlama yapması, sürdürülemez. MB’nin açıkladığı şubat ayı cari işlemler tablosu rakamlarıyla, cari açığın finansmanında iktidarın uyguladığı yöntemler bunun somut kanıtı olarak görülmelidir.

İhracatçıların elindeki dövizin yüzde 25’ine el koyma kararında değişikliğe gidilerek bu oran yüzde 40’a yükseltildi. İhracatçının, turizmcinin dövizine el konulması, serbest piyasa ekonomisinden kontrollü ekonomiye geçiş ve sermaye kontrolü adımıdır. Bu kararlar, yerli-yabancı tüm yatırımcıları Türkiye’den kaçıracak, ihracata dönük üretim yapan sanayi işletmelerinin komşu ülkelere taşınmasının yolunu açacaktır!

Merkez Bankası’nın (MB) kasasında döviz kalmadığını, KKM hesaplarında kurun baskılanması için elde avuçta ne kadar döviz varsa tüketildiğini gösteren iki düzenleme hafta sonu yayınlanan Merkez Bankası tebliğ değişiklikleriyle açığa çıktı. İhracatçılara döviz bozdurma ve MB’ye devretme mecburiyeti oranı, döviz varlıklarının yüzde 25’inden yüzde 40’ına yükseltildi. İktidar bununla da kalmadı neredeyse üç yıldır COVID19 salgını nedeniyle can çekişen, iflasın eşiğine gelen turizm sektörü için de aynı uygulamayı başlatarak, turizm şirketlerinin, seyahat acentelerinin, tur operatörlerinin ve sektörde hizmet veren yan kuruluşların da dövizlerinin yüzde 40’ını bozdurma, MB’ye devretme zorunluluğu getirdi. MB’nin döviz rezervlerinde umulan artış olmadı. Rezervler son açıklanan haftalık verilerle eksi 44 milyar dolar düzeyinde. 

İhracatçı birlikleri tüm ihracatçılara yüzde 40 bozdurma oranı yerine her sektörün özellikleri ve stratejileri dikkate alınarak farklı oranlar uygulanmasını talep etmelerine rağmen MB iktidarın talimatıyla bu talepleri dikkate almadı.

Öncelikle TÜİK’in dış ticaret endeksleri ve fiyat hadlerinde de gözlendiği gibi Türkiye ihracatı, özellikle imalat sanayii, tekstil, makine imalat, otomotiv vb. sektörler başta olmak üzere yüksek oranda ithalata bağımlı halde.  İhracata dönük üretimin sürdürülebilmesi için ithalat yapılması ve bunun için de işletmelerin, imalatçıların, ihracatçıların elinde döviz olması gerek. İktidar bu düzenlemenin kapsamını daha da genişletip, bir anlamda ihracatçının bir kolunu kesiyor. Bu yıla büyük umutlarla giren ancak Ukrayna-Rusya savaşıyla ağır kayıplara uğraması kesin görünen turizm sektörü için de döviz gelirlerine el konulması aynı sarsıcı etkiyi yaratacaktır. Rusya ve Ukrayna’dan milyonlarca rezervasyon iptali söz konusu iken, Rusya tün uluslararası ödeme sistemleri ve kredi kartı mekanizmalarından çıkartılmış durumdayken, turizmcinin dövizinin yüzde 40’ının bozdurulması ve MB’ye devri zorunluluğu getirilmesi turizmin bile bile iflasa sürüklenmesidir.

Türkiye ekonomisinin küresel serbest piyasadan dışlanması, siyasetteki, devlet yönetimindeki baskıcı, otoriter, otokrat zihniyetin ekonominin her alanına, tüm piyasalara yayılmasını yansıtan bu zorlamaların tahrip edici sonuçları olacaktır. İktidarın ekonomideki baskıları, ekonomik demokrasiyi de hızla tüketerek tıkanma noktasına doğru götürüyor!

Fransa’da 24 Nisan’da ikinci turu yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri AB ve NATO’nun geleceği yanında Rusya-Ukrayna savaşı açısından da büyük önem taşıyor. Aşırı sağcı Marine Le Pen ile Cumhurbaşkanı Macron’un yarışacağı ikinci turda Le Pen’in sürpriz yapması olasılığı, AB ve NATO’da tedirginlik yaratıyor. AB, Rusya’ya karşı petrol yaptırımı kararını seçim sonuçlarını etkilememek için Fransa seçimleri sonrasına erteledi!

Fransa'da 24 Nisan'da ikinci turu yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk turda yüzde 25 oy alan Cumhurbaşkanı Macron ile yüzde 23 oy alan Aşırı sağcıfanatik Marine Le Pen yarışacak. Marine Le Pen’in AB ve NATO konusundaki açıklamaları AB ve NATO’da tedirginlik yaratırken, ‘zenginlerin cumhurbaşkanı’ olarak adlandırılan Macron ise ikinci turda sola yanaşmaya mecbur kaldı.

Le Pen seçilmesi halinde Fransa’yı NATO'nun askeri kanadından çekeceğini ve Rusya ile daha yakın iş birliği kuracağını söylerken, AB konusunda da Brexit tarzı bir referandumun Fransa’da da yapılmasını, AB’nin üye ülkelerin yönetimlerine, sistemlerine, ekonomilerine yönelik kararlarından bağımsızlığı ve AB ile daha gevşek bağlılığı savunuyor.

Macron en ciddi adımı yenilikçi-dengeci solun adayı olarak öne çıkan ve ilk turda yüzde 22 oy alarak ikinci tura kalmayı küçük bir farkla kaybeden Jean-Luc Lenechon ile bir araya gelip, solun bazı taleplerini kabul ederek, kendisine destek için ittifaka yönelerek attı. 

Fransa Sosyalist Parti’sinin geleneksel yaklaşımından farklı tezlerle ortaya çıkarak, eşitlikçi, ezilenlerin sesi ve ekolojik denge yanlısı bir sol vaat eden Melenchon seçimi kaybetmesine rağmen popülaritesi ve desteği seçim sonrası Macron ve Le Pen’in de önüne geçti. 

Melenchon’un bu konuma gelmesi Macron’u solla ittifaka, sol seçmene yönelik vaatleri gündemine almaya ve yeniden cumhurbaşkanı seçilirse Melenchon ile iş birliğine ve iktidarı paylaşmaya razı olduğunu ilan etme noktasına getirdi.

✓ Bu sürecin etkisi anketlere hemen yansıdı ve ilk tur seçimlerinden sonra yapılan ankette Macron, sol seçmen desteğini, sol ittifakı yanına çekerek oylarını yüzde 51’e çıkarttı. Le Pen’in de oyları yüzde 49’a yükseldi. 

Buna rağmen Rusya-Ukrayna savaşı ve AB yaptırımlarının etkisiyle başta akaryakıt fiyatları olmak üzere Fransa’da yükselen enflasyon, zamlar hoşnutsuzluğu artırırken, Macron’un Putin ile görüşerek aktif rol üstlenme çabasının yarattığı rahatsızlıkların ortaya çıkarttığı kararsız bir seçmen kitlesi de var.

Marine Le Pen, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’in ABD’nin kuklası olduğunu, ülkesini ABD’nin isteği doğrultusunda savaşa sürükleyerek, Rusya’nın çözüm taleplerini reddettiğini, ABD’nin ise milyarlarca dolar kaynak ve olağanüstü silah desteğiyle savaşın devam etmesini, yıkımın artmasını istediğini savunuyor.

Le Pen’in söylemleri eski ABD Başkanı Trump’ın söylemleri ile büyük benzerlikler gösterirken Ukrayna'daki savaşın sona ermesinin ardından NATO ile Rusya arasında stratejik bir yakınlaşma olması gerektiğini, ABD-AB ve NATO’nun Rusya'ya karşı Ukrayna'yı silahlandırmasına karşı olduğunu ifade ediyor.

AB ve NATO’da hem nükleer güç hem BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip üyesi ve hem de AB’nin önde gelen iki ülkesinden birisi olan Fransa’da Le Pen’in seçimi kazanması ve ülkenin aşırı sağa kayması kaygısı söz konusu. Böyle bir ihtimalin batı ittifakında, NATO ve AB’de yıkıcı sonuçlarının olması olasılığı yüksek.

ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin Çin'e karşı çok agresif bir politika izlediğini öne süren Le Pen son açıklamalarında kullandığı, “ABD'nin müttefiklerini kendi egemenliği altında birleştirmek için düşmanlara ihtiyacı var” ifadeleri kamuoyunda ciddi destek buldu. 

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Ukrayna’ya 100 milyon Euro para yardımı yapmasına ve silah göndermesine tepki gösteren Marine Le Pen, Fransa’nın Rusya-Ukrayna savaşında taraf olmaması gerektiğini ifade ediyor. 

Rusya’ya yönelik yaptırımların Fransa ekonomisine ağır zararlar verdiğini öne süren Le Pen, seçilirse Fransa’nın AB’ye mali katkısında 5 milyar Euro kesinti uygulayacağını, Fransa Anayasası’nda, ulusal kanunların AB hukukundan öncelikli ve üstün olduğuna dair değişiklik yapacağını vaat ediyor.

Macron, Le Pen’i Fransız ulusunun birlik beraberliği ve ülkenin geleceği için tehdit olmakla itham ediyor. 

Fransa seçimlerinin 24 Nisan’daki ikinci turu pek çok açıdan kritik ve önemli bir noktaya geldi. 

AB Dışişleri Bakanları Rusya’ya petrol ambargosunu ele almak üzere yaptıkları toplantıda, kararı Fransa seçimleri sonrasına ertelediler.

Fransa seçimlerinin sonuçları Türkiye-Fransa ilişkilerini de etkileyebilir. Aşırı sağcı, fanatik lider Le Pen aynı zamanda yabancı ve Müslüman karşıtı politik söylemleriyle de öne çıkıyor. 

Macron ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında bir dönem yaşanan tartışmalar ve gerginliklerle sıkıntılı bir süreç yaşayan Türkiye-Fransa ilişkileri, son dönemde normal rayına oturmuş görünüyor. 

Doğu Akdeniz’de, Libya’da, AB içinde Türkiye karşıtı kararların, politikaların öncülüğünü yapan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ortak hareket eden Macron, Doğu Akdeniz’deki sondajlar nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını gündeme getiren AB lideri idi. 

Rusya-Ukrayna savaşının değiştirdiği konjonktür ve dengelerle iki ülke yakınlaşırken, geçen ay yapılan NATO zirvesinde, Fransa ve İtalya ile Akdeniz Masası’nın yeniden aktif hale getirilmesi kararlaştırıldı. Ayrıca daha önce de gündeme gelen S-400’lerin alımı sonrası rafa kalkan Fransa-İtalya ortak yapımı SAMP-T hava savunma ve füze sistemlerinin satın alınması ve ortak üretimi yeniden gündeme geldi. CB Erdoğan bu konudaki görüşmelerin Fransa seçimleri sonrasında ele alınmasının kararlaştırıldığını açıkladı.   

Fransa seçimlerinin sonucu Türkiye’yi, Türkiye-AB ve Türkiye-NATO ilişkilerini de yakından ilgilendirmektedir. Macron’un göreve devam etmesi ya da Le Pen’in kazanması halinde Türkiye-Fransa ilişkilerinde yeni bir dönem başlayacaktır.

ABD Başkanı Biden’ın Putin’i savaş suçlusu ve Ukrayna’da soykırım yapmakla suçlaması, farklı hesapların ve Rusya’ya dönük başka planların işareti olduğunu gösteriyor. ABD’nin Ukrayna’ya 800 milyon dolarlık yeni bir askeri ve mali destek paketini onaylaması, savaşın şiddetlenmesini beraberinde getirecektir. ABD Hazine Bakanı Janet Yellen’in Rusya ile iş birliği ve ticareti sürdüren ülkeleri uyarması, Türkiye’ye verilen örtülü bir mesaj niteliğindedir!

Rusya-Ukrayna savaşı ikinci ayına yaklaşırken, Rusya’nın çok sayıda Amerikalı diplomatı sınır dışı etme kararı, ABD Başkanı Biden’ın Putin’e yönelik savaş suçu ve soykırım ithamlarının arkasından geldi. İngiltere Başbakanı Johnson ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron soykırım ithamına katılmadıklarını, Biden’ın kullandığı ifadelerin çok ağır olduğunu kaydettiler. Biden’ın söylemlerinin müzakere-ateşkes olasılıklarını engellediğini, Rusya’yı tahrik ettiğini dile getiren batılı liderlere karşılık ABD Ukrayna’ya 800 milyon dolarlık yeni bir mali ve askeri destek paketini onayladı.

Parasal destek yanında füze, tanksavar sistemleri, helikopterlerin de içinde yer aldığı destek paketiyle birlikte ABD’nin Ukrayna’ya sağladığı mali ve silah desteği 3 milyar doları aştı. 

Rusya ABD’nin ve diğer batılı ülkelerin Ukrayna’yı silahlandırarak savaşı uzatmayı, barış ve müzakere masasının kurulmasını engellemeyi hedeflediklerini öne sürüyor. Rusya, başkent Kiev’e füze saldırılarını yoğunlaştırdı. Ukrayna’nın kıyı kentleri Mariupol’ü ve Odessa’yı ele geçirdiği takdirde Ukrayna’nın Karadeniz ile bağını kesecek.

ABD ve AB medyasının tam desteğini alan Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Avrupa ülkelerinin parlamentolarına video konferansla bağlanarak destek çağrılarını yineliyor. Rus ordusunun kayıplarıyla ilgili haberler yaygın ve geniş şekilde dünya medyasına servis edilirken, Ukrayna ordusunun durumuyla ilgili neredeyse hiçbir bilgiye yer verilmemesi dikkat çekiyor!

Zelenskiy, Rusya’dan petrol ve doğalgaz alımına devam eden AB ülkelerini Rusya’nın savaşına destek vermekle suçlarken, Rusya’ya ödenen petrol paralarının ‘kan parası’ olduğunu, Rusya’nın savaşı sürdürebilmesinin sorumlusunun AB ülkeleri olduğunu öne sürdü.

AB Dışişleri Bakanları geçen hafta Rusya’dan petrol alımını durdurmayı, petrol ambargosunu gündemlerine almalarına karşılık, Fransa seçimleri nedeniyle karar çıkmadı ve bu konu 24 Nisan sonrasına bırakıldı.

AB'nin Rusya'dan ham petrol ithalatı günlük 2,2 milyon varil, petrol ürünleri alımı 1,2 milyon varil olmak üzere günlük toplam 3,4 milyon varile ulaşıyor. 

Avrupa’nın Rusya’dan ham petrol ithalatının tek başına üçte biri doğudan gelen Druzhba boru hattından sağlanıyor. Bu hat aynı zamanda Avusturya, Almanya gibi orta Avrupa ülkeleriyle Çekya, Polonya, Macaristan vb. Doğu Avrupa ülkelerindeki petrol rafinerilerini besliyor. Şayet petrol ambargosu başlatılır ve ham petrol akışı durursa, AB üyesi doğu ve orta Avrupa ülkeleri çok ciddi darboğaz ile karşı karıya kalabilir. 

Bu düzeyde bir günlük ham petrol ihtiyacının petrol tankerleriyle taşınması veya kısa sürede alternatif ikame yollarının bulunması güç.

ABD Hazine Bakanı Janet Yellen; Rusya yaptırımlarına katılmayan, Rusya ile enerji ve ticari ilişkileri sürdüren ülkeleri ‘fırsatçılık ve boşluktan yararlanmaya çalışmakla’ suçlayarak, bu tavrın sürdürülmesinin ciddi sonuçları olacağı, ABD’nin bunu affetmeyeceği uyarısında bulundu. 

Yellen’in tehditleri Rusya yaptırımlarına katılmayan, başta Hindistan, Pakistan, Çin gibi petrol ve enerji ihtiyaçlarının büyük kısmını Rusya’dan karşılayan ülkelere yönelik bir uyarı gibi değerlendirilse de kanımca Türkiye’ye de örtülü bir mesaj.

ABD Devlet Başkanı Biden’ın Ukrayna’ya yeni silah desteğini onaylaması, Putin’i soykırım ile suçlaması ardından Rusya misillemede bulunarak ABD’ye Nota verdi ve çok sayıda ABD’li diplomatı ‘istenmeyen kişi’ ilan ederek sınır dışı etti.

Biden’ın savaş suçu ve soykırım ithamlarını daha sık dile getirmesi ve ısrarla yinelemesi, olası bir ateşkes ve barış sürecinin başlaması halinde de Rusya’ya yaptırımları sürdürme amacını gösteriyor. 

Uluslararası alanda ABD Başkanı Joe Biden’ın bu suçlamaları gündemde tutarak önümüzdeki süreçte savaş sona erse de Rusya’yı ambargo ve yaptırımlarla tecrit etmeye devam etmeyi planladığı yönündeki yorum ve analizler dikkat çekiyor. Ukrayna’ya verilen mali ve askeri desteklerin; savaşı olabildiğince uzatmak, Rusya’yı yıpratmak, askeri-ekonomik açıdan en ileri derecede zayıflatmak hedefini içerdiği kaydediliyor!