Murat Emir: Hayal gücünü zorlayan iftiralarla karşı karşıyayız
Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/13 Şubat 2022
ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
İÇ POLİTİKA
- 7 Şubat 2012 girişiminin 10’uncu yıldönümü vesilesiyle iktidar sözcülerinin yaptığı açıklamalar, demokrasiye inanç konusundaki samimiyetsizliği ve devlet içindeki karanlık yapılanmalara yıllarca göz yumulduğunu açığa çıkarttı!
- KKTC’nin Uluslararası 2021 Küresel Organize Suç Raporu’nda ‘Hedef Ülke’ olarak yer alması başlı başına vahim bir durum!
- CB Erdoğan’ın yayınladığı medya genelgesi ile internet haber sitelerine lisans zorunluluğu getiren RTÜK, aksi halde bu sitelere erişimin engelleneceğini duyurdu!
EKONOMİ
- Yeni ekonomi modeline destek için Merkez Bankası’nın ilan ettiği ‘liralaşma’ politikası, liraya yatırım yapanları kayba uğrattı!
- Aralık ayında işsiz sayısı 2 bin kişi arttı. İşsizlik oranı 0,1 puan azalarak yüzde 11,2 oldu!
- Dış ticarette resmi olarak kesinleşen dış ticaret hadleri, birim ve miktar endeksleri, bir birim ithalat için dört birim ihraç malı satma noktasına gelindiğini, duraklama sürecine girildiğini gösterdi!
- Tarımsal ürün ithalatına ödenen tutar tarıma verilen desteğin iki katını aştı. Tarımsal ürün ihracatı ve yetersizüretim nedeniyle iç pazarda ürün arzı azalınca gıda enflasyonu yüzde 55’i geçti!
- Elektrik faturaları büyük umut bağlanan Turizm Sektörünü olumsuz etkiledi. Sezon yaklaşırken rekabet gücü riske girdi!
DIŞ POLİTİKA
- Ukrayna krizi yeni bir boyuta taşındı. Olası Rusya müdahalesi durumunda ABD, AB ve NATO’nun Rusya’ya karşı yürürlüğe koyacaklarını ilan ettikleri yaptırımlar Türkiye’ye ağır hasar verebilir!
- Libya’da yeni siyasi gelişmeler yaşanıyor, tansiyon yükseliyor! Geçici Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Dibeybe’nin Başbakanlığı bırakmayacağını ilan ederken suikasta uğradığı iddia ediliyor!
1.AK Parti sözcüsü, MİT Başkanı ve o dönemde Başbakan olan CB Erdoğan’a yönelik 7 Şubat 2012 girişiminin 10’uncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada, bu girişimin darbenin ilk halkası olduğunu ifade ediyor. AK Parti sözcüsünün bu açıklamaları, o zaman 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne 4,5 yıl boyunca neden varlığını bildikleri bu örgütle iş birliğine devam ettikleri ve tasfiye için harekete geçmedikleri sorusunun yanıtlanmasını kaçınılmaz kılıyor!
AK Parti sözcüsü, Genel Başkan Yardımcısı ve MKYK üyesi Ömer Çelik geçen hafta 7 Şubat’ta resmi hesabından bir paylaşımda bulundu. Paylaşımında; (https://twitter.com/omerrcelik/status/1490655132643647489) ‘Bugün 7 Şubat. FETÖ’nün MİT Müsteşarı Sn. Hakan Fidan’ı hedef alarak, Sn. Cumhurbaşkanımız @RTErdogan’a ve meşru Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne dönük darbe girişiminin 10. yıl dönümü. 7 Şubat’ın yıldönümünde Terör Örgütü FETÖ’yü bir kez daha lanetliyoruz’ diyen sözcü, devamında ise Türkiye’yi ve demokrasiyi hedef alan her türlü projeye, girişime ve müdahaleye karşı mücadeleye CB Erdoğan liderliğinde devam edeceklerini vurguladı.
Hatırlanacağı gibi o dönemde MİT Müsteşarı ve iki yardımcısının Oslo’da PKK üst yöneticileriyle resmi müzakereler yürüttüğü, ateşkes ve silah bırakma pazarlıkları yaptıkları, PKK’nın AK Parti iktidarından bu konudaki taleplerini gündeme getirdiği vb. görüşmeler açığa çıkmıştı. Oslo’da kapalı kapılar ardında, PKK ile gizlice yürütülen görüşmelerin, ses kayıtları ve belgelerinin açığa çıkması üzerine Başbakan Erdoğan, Hakan Fidan’ın kendisinin talimatı ve bilgisi dahilinde görevlendirildiğini açıklamıştı.
Başbakanın bu açıklamalarına karşılık İstanbul Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya MİT Müsteşarı’nı terör örgütüyle devlet aleyhine gizli pazarlıklar yürütme iddiasıyla soruşturma açarak 7 Şubat 2012’de gözaltına alıp, tutuklamak istemiş, Cumhurbaşkanı Gül’ün de devreye girmesiyle savcının bu girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra adı geçen savcı, terör örgütü üyeliğinden tutuklandı ve HSK tarafından da meslekten ihraç edildi.
Şimdi sorulması ve yanıtlanması gereken önemli soru; 7 Şubat 2012’deki bu girişimin 10’uncu yıldönümünde mesaj yayınlayıp hükümeti devirmeye yönelik FETÖ’cü darbe olarak nitelendirilen bu teşebbüsten sonra, AK Parti iktidarının ve dönemin Başbakanı CB Erdoğan’ın neden 15 Temmuz 2016’daki kanlı girişime kadar, 4,5 yıl daha bu örgüt ve cemaatle beraber yol yürümeye devam ettiğidir. Neden o gün bunun darbe olduğunu tüm ülkeye ilan edip, harekete geçerek, yargıda, emniyette, orduda, MİT’te, istihbarat birimlerinde ve tüm bakanlıklardaki darbeci örgüt mensupları yakalanıp, yargı önüne çıkarılmadı?
Dinlemelerin, izlemelerin yapıldığı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) ve Bilgi Teknolojileri Kurumu’ndaki (BTK) iltisaklı-irtibatlı oldukları bilinen örgüt üyelerine 248 yurttaşımızın şehit, 2196 yurttaşımızın gazi olduğu kanlı 15 Temmuz darbesine kadar dokunulmadı? Madem daha 10 yıl öncesinde darbe tezgahladıkları biliniyordu, başta TSK ve Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) toplantıları olmak üzere bu örgütün ordu, yargı ve devletin tüm üst kademelerinde yerleşmesine, güçlenmesine, örgütlenmesine göz yumuldu?
15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü sonrasında OHAL ilan edilip KHK’larla tasfiye başlatılırken bile CB Erdoğan, FETÖ-Paralel Devlet Yapılanmasının (PYD) miladını 17-25 Aralık 2013’teki rüşvet yolsuzluk operasyonları, ses kayıtlarının ortalığa saçılması vb. olarak ilan etti. 2017’de FETÖ/PYD üyeliği, iltisak ve irtibat için başka kriterler ilan edildi.
Halkın nezdinde sürekli oy ve itibar kaybeden İKTİDAR, 7 Şubat darbesinin 10’uncu yıldönümü diye ortaya çıkıp yeni bir mağduriyet alanı açmaya çabalıyor. Artık bu söylemlere kimse kanmıyor ve iktidarın demokrasi uğruna mücadele ettiğine kimse inanmıyor!
2.KKTC’de bir hafta arayla gerçekleşen iki mafya hesaplaşması, KKTC’nin organize suç örgütlerinin, uyuşturucu, kumar, sanal bahis, insan ticareti, kara para aklama vb. küresel merkezlerinden birisi haline geldiğini gösterdi. KKTC’nin Uluslararası 2021 Küresel Organize Suç Raporu’nda ‘Hedef Ülke’ olarak yer alması başlı başına vahim bir durum!
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) bir hafta arayla gerçekleşen iki silahlı saldırı ve organize suç örgütleri hesaplaşmasından sonuncusu cinayetle sonuçlandı. Bir ucu Türkiye’ye uzayan ve zanlı oldukları iddiasıyla Türkiye’de gözaltına alınanların da organize suç örgütü bağlantılı olması gerek ülkemizin gerekse KKTC’nin küresel suç örgütlerinin yaygın şekilde faaliyet yürüttüklerini gösterdi. Özellikle KKTC’nin Türkiye dışında başka hiçbir ülke tarafından tanınmaması, başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere tüm uluslararası kurum ve kuruluşlardan dışlanmış olması, bu ülkede uluslararası hukuk ve kuralların işlememesi, küresel suç örgütleri ve bağlantılarının KKTC’yi tercih etmelerinde ve buraya yerleşmelerinde en önemli etkenlerin başında geliyor. Uluslararası tanınırlığı olmamasına karşılık, uluslararası alanda faaliyet gösteren Küresel Organize Suçları Araştırma kuruluşunun 2021 Küresel Organize Suçlar Raporu’nda KKTC’nin önde gelen ülkelerin başında yer alması ve ‘Hedef-Odak Ülke’ olarak tanımlanması, Kuzey Kıbrıs’taki suç faaliyetlerinin ulaştığı boyutları ve dünyada ne ölçüde görünür hale geldiğini gösteriyor.
Raporda yer alan tespitlerde şu unsurlar öne çıkıyor;
✓ KKTC, insan ticareti için hedef ülke haline geldi.
✓ Kıbrıs’ın kuzeyindeki uluslararası kurallardan tecrit mevcut yapı, insan tacirlerine cezasızlık ortamı yarattığı için, sorun burada derinleşti.
✓ İnsan kaçakçıları, göçmen grupları İtalya veya Yunanistan gibi ülkelere getireceklerini vaat edip, Kıbrıs’ın kuzeyine getiriyorlar. Sonrasında bu kişiler pasaportlarına el konulup kaçak şekilde, uzun saatler ağır sömürü koşulları altında zorla çalıştırılıyorlar.
✓ Türk organize suç örgütlerinin varlığı Kıbrıs’ın kuzeyinde hızla büyüdü ve sağlamlaştı. Küresel bağlantılar ve ortaklıklarla etkinlikleri yükseldi. Mevcut yapı bu örgütler için korunaklı bir ortam ve cezasızlık imkânı sağlıyor.
✓ KKTC Polis Genel Müdürlüğü’nün (PGM) ve KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın (GKK) KKTC İçişleri Bakanlığı’na değil de Kıbrıs Türk Barış Gücü Kuvvetleri (KTBG) Kolordu Komutanlığı’na bağlı olmasına dikkat çekilerek ülkedeki olaylara Türkiye iktidarının müdahale ettiği öne sürülüyor.
Geçen yıl Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) bulunan organize suç örgütü elebaşının yayınladığı videolarda gündeme getirilen iddiaların, siyasi, bürokratik bağlantıların ve isimlerin son yaşanan olaylarla teyit edilmiş olmasına karşılık bugüne kadar Türkiye’de hiçbir soruşturma açılmaması, TBMM’ye verilen araştırma önergelerinin iktidar ittifakı tarafından reddedilmesi dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir diğer boyut.
Bu suç organizasyonlarının küresel bağlantılarıyla ortaklaşa, toplamı 100 milyar dolara ulaşan bir para trafiğini kontrol ettikleri göz önünde tutulduğunda, paylaşımın ve hesaplaşmanın boyutları daha iyi görülüyor. Azeri, Kazak, Rus, Çeçen, Afgan mafyalarının Türkiye’de cirit attığı, bir ayaklarının KKTC’de olduğu, marinalara, tatil köylerine, şirketlere çöküldüğü, İranlı uyuşturucu baronlarının siyasilerle işlerini nasıl yürüttükleri son yaşananlarla ortaya saçıldı.
Sadece bu tespitler bile KKTC’nin uluslararası kamuoyundaki algısı açısından çok vahim! KKTC’deki çözüm müzakerelerinin sonuçsuz kalması ve iktidarın geçen yıl BM gözetiminde yapılan son görüşmelerde iki bölgeli-iki devletli federasyon çözümünü tamamıyla reddedip iki bağımsız devlet formülü dışındaki çözümleri müzakere etmeyeceğini belirterek masadan çekilmesi, KKTC’nin uluslararası tecridini kalıcı hale getirdi. Uluslararası kurumlardan ve uluslararası hukuktan, norm ve kurallardan dışlanmışlık, Kuzey Kıbrıs’ın suç alanına ve organize suç örgütlerinin yuvasına dönüşmesini kolaylaştırdı!
3.CB Erdoğan’ın yayınladığı medya genelgesi ile milli ve manevi değerlere uygun yayınlar yapılması talimatının amacı RTÜK’ün aldığı kararla açığa çıktı. Yurt dışından Türkçe yayın yapan Amerika’nın Sesi, Almanya’nın Sesi ve Euronews internet haber sitelerine lisans zorunluluğu getiren RTÜK, aksi halde bu sitelere erişimin engelleneceğini duyurdu. Dijital medya ortamında haber sitelerinin hedef alınması, sürecin internet medyasına yaygınlaştırılacağını gösteriyor!
Radyo Televizyon Üst Kurulu’ndaki (RTÜK) iktidar ittifakı, video yayınladıkları gerekçesiyle yurt dışından Türkçe yayın yapan Amerika’nın Sesi (VOA), Almanya’nın Sesi (DW) ve Euronews internet haber sitelerine 72 saat içinde TV yayın lisansı alma mecburiyeti getirdi. İktidarın denetim ve kontrolü dışında, serbest ve özgür yayıncılık yapan haber sitelerinin bu ilk adım sonrasında hedef alınacağı, ‘sansür ve susturma’ yoluyla, eleştirel, doğru ve gerçek haberciliğin, iktidarın hoşuna gitmeyen internet haber mecralarının engelleneceği anlaşılıyor.
CB Erdoğan’ın yayınladığı genelgede vatandaşları, aileleri, gençleri ve çocukları zararlı yayınların etkilerinden korumak ve milli-manevi değerlere uygun yayınlar yapılmasını, aksi yayınların izlenerek gerekli yaptırımların uygulanması talimatını verirken RTÜK’ün süratle durumdan vazife çıkarttığını, ‘iktidara yayınların etkilerini bertaraf etmeyi’ öncelikli görev saydığını görüyoruz.
Genelgede milli ve manevi değerler ya da ‘Türk Aile yapısı’ gibi ucu açık vurgulamalar yapılırken, herkesin kendi yaşam tarzı, değerleri, inancı, kültürü, aile anlayışı yok sayılarak tek kişi tarafından muğlak birtakım değerler empoze edilmeye, herkesin bunu esas alması zorlanmak isteniyor.
Geçmişte topluma değer dayatan, inanç, etnik kimlik, ideoloji, milli-manevi değerler üzerinden toplumu kendi zihniyeti doğrultusunda şekillendirmeye çalışan Nazi yönetimi, İtalya’daki faşist Mussolini yönetimi, İspanya’da Franco ve Portekiz’de Salazar yönetimleri insanlığa ve halklarına en büyük kötülüğü yaptılar. Dayattıkları değerler de kendileriyle birlikte tarihin çöplüğüne gitti. İnsanlar özgürlüğü, demokrasiyi herkesin değerine, inancına saygıyla birlikte yaşamayı tercih etti.
Nazi rejiminin meydanlarda milli-manevi değerlere aykırı kitap yakma törenleri, üstün ve arî ırk ideolojisi, Goebbels’in propaganda medyası ve mekanizması ile toplumu şekillendirme politikalarının hepsi milli manevi değerler diye sunuluyordu. Alman Aile yapısının korunması ilkesi yine bu milli manevi değerler sıralamasının başında geliyordu.
Türk Aile yapısından iktidarın kendi anladığını herkese dayatmasının hangi düşüncelerle benzeştiği apaçık ortada. Aileyi korumak, çocuklarını eğitmek, gözetmek ve korumak, devletin, iktidarın, tek adamın değil en başta ailelerin kendi görevidir. İktidarın ailelerin mahremine girmek, evlerin içine girmek, kimin ne izleyeceğine ne okuyacağına, neye inanacağına, nasıl yaşayacağına karar vermek gibi bir görevi de yetkisi de yoktur.
Teknoloji ile savaşmaya, yasaklamaya kalkan her baskıcı, sansürcü hükümet, yönetim, rejim yenilmeye mahkumdur. Nefret ve şiddet içermedikçe yazılı- sözlü veya sesli hiçbir yayın yasaklanamaz. Anayasamızın basın hürdür sansür edilemez hükmünün güvencesi altındadır. Devletin görevi, halktan topladığı vergilerle halka hizmet üretmektir, halka değer dayatmak değildir.
4.Yeni ekonomi modeline destek için Merkez Bankası’nın ilan ettiği ‘liralaşma’ politikası, liraya yatırım yapanların en ağır zarar kayba uğramalarına neden oldu. Enflasyon karşısında negatif reel faiz ısrarı, liralaşma stratejisini çökertti. Finansal yatırım araçlarının ocak ayı getirileri tüm yatırım araçlarının enflasyon karşısında yatırımcısına kaybettirdiğini ortaya koyarken, yıllık bazda en ağır kayıp TL tasarruflarıyla, hazine kâğıtlarının getirisinde yaşandı.
Aylık yüzde 11,10 ve yıllık yüzde 48,69 oranındaki rekor tüketici enflasyonu ve yüzde 93,53’e yükselen üretici enflasyonu, ocak ayında tüm yatırım araçlarında yatırımcıların büyük kayıplar yaşamasına neden oldu. Ocak ayında aylık olarak yurtiçi üretici fiyatları endeksine indirgendiğinde TL mevduat faizinin yüzde 8,33, tüketici fiyatları endeksine indirgendiğinde ise yüzde 8,87 reel olarak yatırımcısına kaybettirdiğini gösterdi. Yıllık olarak bakıldığında TL mevduat faizi yatırımcısına Yİ-ÜFE'ye indirgendiğinde yüzde 40,64, TÜFE'ye indirgendiğinde ise yüzde 22,75 zarar ve kayıp yazdırdı. Ocak 2022 ayının bu rakamlarıyla TÜİK’in 1997’den beri hesapladığı reel getiri oranlarında, TL yatırımcısı 25 yılın en yüksek ve en ağır kaybını yaşadı.
İktidarın zoraki faiz indirimi ısrarı, enflasyon-reel faiz makasının 34,69 puan negatife dönüşmesinin ve TL tasarruf edenlerle, TL yatırım araçlarına yatırım yapanların bu düzeyde kaybetmesine neden oldu. Oysa Şahap Kavcıoğlu Merkez Bankası Başkanlığı görevine getirildiğinde ilk açıklaması enflasyonun üzerinde reel faiz vermeye devam edeceklerini, politika faizini bu doğrultuda belirleyeceklerini açıklamıştı. Sonrasında CB Erdoğan’ın talimatıyla eylül ayında başlatılan faiz indirimleri hem enflasyonu hem de döviz kurlarını adeta patlattı. MB’nin politika faizi ağustos ayında yüzde 19 iken aynı ayda açıklanan yıllık enflasyon yüzde 19,3, dolar/TL kuru ise 8,50 idi.
Eylül ayından itibaren başlatılan faiz indirimleriyle beş ayda politika faizi yüzde 14’e inerken, enflasyon yüzde 49’a, dolar/TL kuru ise önce 18,50’ye yükseldi ardından milyarlarca dolarlık müdahaleyle, kur farkı garantili, yüzde 17 faizli hesaplarla ancak 13,60 TL seviyesine düşürülebildi.
Türkiye Ekonomi Modeli kapsamında en önemli yeni finansal araç olarak piyasaya sürülen kur korumalı TL mevduat (KKM) hesaplarına da bu yüzden ilgi umulan düzeyde olmayınca şimdi iktidar enflasyona karşı korumalı enstrüman, altın sertifikalı yeni enstrümanları devreye sokuyor.
Ocak ayında üretici fiyatları endeksi ile indirgendiğinde; TL mevduat faizi yüzde 8,33, külçe altın yüzde 8,81, Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) yüzde 8,88, Euro yüzde 9,45 ve dolar yüzde 9,62 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi. TÜFE ile indirgendiğinde ise mevduat faizi yüzde 8,87, külçe altın yüzde 9,34, DİBS yüzde 9,41, Euro yüzde 9,98 ve dolar yüzde 10,14 oranında yatırımcısının tasarrufunu eritti.
Yatırım araçlarının yıllık getirisine bakıldığında ise TÜİK verileriyle dolar TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 23,08 oranıyla en yüksek reel getiriyi sağlarken, yüzde 93’ü aşan Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 5,44 oranında yatırımcısına kaybettirdi.
Diğer yatırım araçlarının yıllık getirisinde, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; külçe altın yüzde 8,03, Euro yüzde 12,07, BIST 100 endeksi yüzde 32,13, mevduat faizi yüzde 40,64 ve DİBS yüzde 48,29 oranlarında yatırımcılara reel kayıp yaşattı. TÜFE ile indirgendiğinde ise külçe altın yüzde 19,70 ve Euro yüzde 14,45 kazandırırken; BIST 100 endeksi yüzde 11,67, mevduat faizi yüzde 22,75 ve DİBS yüzde 32,69 oranlarında kaybettirdi. Özellikle hazine kâğıtlarının en yüksek kaybı getirmesi, daha önce faiz getirisi nedeniyle yabancı yatırımcılar açısından cazip olan hazine tahvillerine yabancı ilgisini dip noktaya geriletti. Hızla portföylerini boşaltan yabancı yatırımcılar ellerindeki milyarlarca dolarlık hazine kâğıdını satarak Türkiye’den çıkarken, hazine kâğıtlarında yabancı yatırımcı payı ocak sonu itibarıyla yüzde 4’e indi.
Üç ve altı aylık dönemler itibarıyla da TL yatırımları ve DİBS yatırımcılara en çok kaybettiren, ağır zarar yazdıran yatırım araçları oldu. O nedenle enflasyondaki artışın süreceği göz önünde tutulduğunda, iktidarın dolar/TL’yi bir süre daha 13-14 TL bandında baskılamaya çalışacağı dikkate alındığında KKM hesaplarının ilk faiz ve kur farkı ödemelerinin yapılacağı mart sonu-nisan başında hesap sahiplerinin enflasyon karşısında karşı karşıya kalacağı ağır kayıpla nedeniyle bu hesaplardan yoğun çıkış ve kaçışlar olacağını öngörmekteyim.
5.TÜİK aralık ayında işsiz sayısının 2 bin kişi arttığını, işsizlik oranının 0,1 puan azalarak yüzde 11,2 olduğunu açıkladı. İşsiz sayısı 3,7 milyon kişi olurken, 15-24 yaş grubunu kapsayan genç işsizlerde 1,6 puanlık düşüş gerçekleşti. TÜİK aralık ayında hem işgücüne katılımın hem de istihdamın arttığını duyururken, en yüksek istihdam artışı sanayi ve hizmetler sektöründe yaşandı.
Aralık 2021 İstihdam ve İşsizlik İstatistiklerine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsizlik oranı; önceki aya göre 0,1 puan düşüşle yüzde 11,2, işsiz sayısı 2 bin kişi artarak 3 milyon 794 bin kişi oldu. Aralık ayında istihdam oranı yüzde 47 olurken istihdam edilenlerin sayısı bir önceki aya göre 236 bin kişi artarak 30 milyon 141 bin kişiye yükseldi. Toplam işgücüne katılım bir önceki aya göre 238 bin kişi artarak 33 milyon 935 bin kişiye yükselirken, işgücüne katılma oranı ise 0,3 puanlık artış ile yüzde 52,9 olarak gerçekleşti. Genç nüfusta işsizlik oranı 1,6 puanlık azalışla yüzde 20,8, istihdam oranı ise 0,6 puanlık artışla yüzde 34,1 oldu. Genç nüfusta işgücüne katılma oranı bir önceki aya göre 0,2 puan düştü ve yüzde 43 oldu.
İstihdam edilenlerin sektörel dağılımına bakıldığında, aralık ayında tarım sektöründe istihdam bir önceki aya göre 10 bin kişi azalırken sanayi sektöründe 108 bin kişi, inşaat sektöründe 5 bin kişi, hizmet sektöründe 134 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin yüzde 16,8'i tarım, yüzde 21,7'si sanayi, yüzde 6'sı inşaat, yüzde 55,4'ü ise hizmet sektöründe yer aldı. Yıllık kıyaslamalar yönünden işsizlik oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 1,7 puan azalarak 11,2 olurken işsiz sayısı da bir önceki yılın aynı ayına göre 195 bin kişi azalışla 3 milyon 749 bin kişi olarak gerçekleşti. Aralık ayında herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların toplam çalışanlar içindeki payını gösteren kayıt dışı çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı ayına göre 0,1 puan azalarak yüzde 27,8 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörlerde kayıt dışı çalışanların oranı ise bir önceki yılın aynı ayına göre 0,5 puan artarak yüzde 18,3 oldu.
Geniş tanımlı işsizlik oranı aralık ayında bir önceki aya göre 0,5 puan artarak yüzde 22,6’ya yükseldi. Çalışabilecek durumda olduğu halde iş bulamayan, iş aramaktan umudunu kesen ne eğitimde ne işte olan çalışma çağındakileri kapsayan geniş tanımlı işsizlik bir anlamda gerçek işsizliğin boyutunu da gösteriyor. Yüzde 22,6 oranındaki geniş tanımlı işsizlik, işsizlerin sayısının da açıklandığı 3,7 milyon değil, yaklaşık 8 milyon kişi olduğunu gösteriyor.
Yeni asgari ücretin yürürlüğe girdiği yılbaşından itibaren pek çok işletmenin işçi çıkartma yoluna gittiği biliniyor. Ocak ve şubat ayı verileri açıklandığında işsizlik oranında ve resmi işsiz sayısında oldukça sert yükselişlerle karşılaşmamız şaşırtıcı olmayacaktır!
6.2021 Aralık ayına ait dış ticaret endeksleri ihracat miktar endeksinin yüzde 17, ithalat miktar endeksinin yüzde 3 artmasına karşılık ihracat birim değer endeksinin yüzde 6,6, ithalat birim değer endeksinin dört kat fazlasıyla yüzde 25,7 arttığını gösteriyor. Bir diğer deyişle bir birimlik ithalat için dört birimlik ihraç malı satar duruma gelindi!
Rakamlara bakıldığında ihracat birim değer endeksi 2021 yılının son çeyreğinde önceki yılın son çeyreğine kıyasla yüzde 9,4 olurken, 2021 yılının tamamında ise ihracat birim değer endeksindeki artış yüzde 6,6 oldu. İhracat miktar endeksi ise aralık ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 17,1 artış gösterdi. İhracat miktar endeksi 2020 aralık ayına göre, gıda, içecek ve tütünde yüzde 18,6, ham maddelerde (yakıt hariç) yüzde 3,1, yakıtlarda yüzde 25 ve imalat sanayinde (gıda, içecek, tütün hariç) yüzde 16,5 arttı. Buna karşılık ithalat birim değer endeksi aralıkta bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 25,7 artış sergilerken ithalat miktar endeksindeki artış yüzde 3,3 olarak gerçekleşti.
✓ İthalat miktar endeksi aralık ayında bir önceki yılın aynı ayına göre gıda, içecek ve tütünde yüzde 0,2 azalırken, ham maddelerde (yakıt hariç) yüzde 8, yakıtlarda yüzde 22,2 ve imalat sanayinde (gıda, içecek, tütün hariç) yüzde 7 yükseldi.
✓ İthalat miktar endeksi 2021 yılı dördüncü çeyrekte bir önceki yılın dördüncü çeyreğine göre yüzde 5,7, 2021 yılının tamamında ise 2020 yılına kıyasla yüzde 1,3 azaldı.
Bu veriler doğrultusunda ihracat birim değer endeksinin ithalat birim değer endeksine bölünmesiyle hesaplanan dış ticaret haddi 2020 yılı aralık ayındaki 97,6 seviyesinden 14,8 puan gerileyerek 2021 aralık ayında 82,8 oldu. Dış ticaret haddindeki bu sert gerileme Türkiye’nin daha fazla miktarda mal ve ürünü daha ucuza ihraç ederken daha az miktardaki mal ve ürünü daha pahalıya ithal etme noktasına gelmesinden kaynaklanıyor. Ocak ayında dış ticaret açığının 10,5 milyar dolarla tüm zamanların en yüksek aylık açık tutarına yükselmesi, ocak ayı dış ticaret endeksleri açıklandığında dış ticaret haddi, ihracat ve ithalat birim değer ve miktar endekslerinde çok daha ağır bir tablo ile karşılaşacağımızı gösteriyor.
Kurların baskılanmış olmasına ve yaklaşık iki aydan bu yana sabit tutulmaya çalışılmasına rağmen gerçekleşen bu tablo iktidarın ekonomik modelinin tutmadığının, cari fazlaya odaklı hedeflerin gerçekleşmesi ihtimalinin olmadığını gösteriyor. Çok daha fazla miktardaki ihraç malını çok daha ucuza satarak cari fazla vermenin olanaksızlığı yanında daha fazla ihracat için daha fazla ithalat mecburiyeti de ortaya atılan modelin bir başka açmazı!
7.Türkiye 2021 yılında tarımsal ürün ithalatına 15,6 milyar dolar öderken, tarımsal ihracat ise 22,8 milyar dolar oldu. Tarımsal dış ticarette 7,2 milyar dolar fazla verilmesine karşılık 2021 yılında daha az miktarda ürün daha pahalıya ithal edildi. Tarımsal ürün ithalatına ödenen tutar tarıma verilen desteğin iki katını aştı. Tarımsal ürün ihracatı ve yetersiz üretim nedeniyle iç pazarda ürün arzı azalınca gıda enflasyonu yüzde 55’i geçti!
2021 yılı dış ticaret verilerinde tarımsal ürün ihracatı 22,9 milyar dolar olurken, tarımsal ithalat tutarı 15,6 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Böylece Türkiye tarımsal dış ticarette 7,2 milyar dolar fazla verdi. Tarımsal dış ticaret fazlasının Türkiye’deki gıda fiyatlarına ve tüketiciye faturası aylık yüzde 10’u, yıllık yüzde 55’i aşan gıda enflasyonu olarak karşımıza çıkıyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yayınlanan Gıda Fiyat Endeksi, 134,4 puanla Haziran 2011'den bu yana en yüksek seviyesine yükseldi. COVID 19 salgını nedeniyle küresel gıda arzındaki düşüş ve ülkelerin öncelikle kendi iç pazarlarını ve kendi yurttaşlarının ihtiyaçlarını gözeterek gıda ihracatına getirdiği kısıtlamalar, dünya gıda fiyatlarını zirve noktasına taşıdı. FAO Süt Ürünleri Fiyat Endeksi, aylık yüzde 3,4 artarken, FAO Hububat Fiyat Endeksi de aylık yüzde 3,1 yıllık yüzde 23,2 yükseliş sergiledi. Küresel gıda arzındaki gerileme ve gıda fiyat endekslerindeki olağanüstü yükselişler pek çok ülkeyi başta buğday, süt, hububat ürünleri olmak üzere pek çok üründe ihracat kısıtlamalarına gitmeye, ithalata yüksek oranlı ek vergiler koymaya zorluyor. Türkiye’nin en yüksek tutarda buğday ve hububat ürünleri ithal ettiği Rusya, bu ürünlerin ihracatına ve ithalatına ek gümrük vergileri getirerek yurt dışına satışı caydırma yoluna gidiyor. 2021 yılı tarımsal dış ticaretinde 7 milyar dolarlık fazla veren Türkiye’de, iktidarın içerdeki fiyatları dengeleyici, yerli tüketiciyi önceleyen bir politikası olmadığı için her türlü tarımsal, bitkisel ürün ihracatına destek verilirken, daha sonra aynı ürünler çok daha yüksek fiyatlarla ithal edilmek zorunda kalınıyor.
Ürün bazında tarımsal dış ticarete bakıldığında geçen yıl;
✓ 7 milyon 820 bin ton ekmeklik buğday,
✓ 319 bin ton makarnalık buğday,
✓ 2 milyon 127 bin ton arpa,
✓ 2 milyon 107 bin ton mısır,
✓ 739 bin ton ayçiçek tohumu,
✓ 2 milyon 631 bin ton soya fasulyesi ithalatı yaptı.
Sadece hububat ürünleri ithalatı toplamı 12 milyon 373 bin ton olurken ödenen ithalata ödenen tutar 3 milyar 679 milyon dolar oldu.
İktidarın savunduğu tez, hububat ve diğer tarımsal ürünlerin ithal edilmesine karşılık bu ürünlerin işlenerek un, makarna, bulgur vb. ürünler şeklinde ihraç edildiği ve işlenmiş ürün ihracı nedeniyle Türkiye’nin bu ithalattan kazançlı çıktığı yönünde.
Oysa hububat mamulleri ihracatına bakıldığında 12,3 milyon tonluk ithalata ödenen 3,6 milyar dolara karşılık bu ürünlerin işlenmesiyle yapılan ihracat 3 milyon ton un, 1 milyon 365 bin ton makarna ve 238 bin ton bulgur. Karşılığında elde edilen ihracat tutarı 2 milyar 27 milyon dolar. En stratejik ve temel ihtiyaç maddesi olan hububat ürünleri dış ticaretindeki tablo Türkiye aleyhine 1 milyar 652 milyon dolar.
Hububat ithalatına ödenen 3,6 milyar doların karşılığı 49 milyar 666 milyon TL olurken, 2021 bütçesinde tarımsal destek ödemelerine ayrılan toplam ödenek tutarı 22 milyar TL idi. Dolayısıyla geçen yılın tamamında üreticiye sağlanan 22 milyar liralık desteğe karşılık sadece hububat ithalatına destek tutarının iki katından fazla ödeme yapılmış.
Tarımsal dış ticarette 7 milyar dolar fazla uğruna yerli üretici destekten mahrum bırakılırken, ihracat nedeniyle yurtiçi pazarlara ve tüketiciye ürün arzı düştüğü içinde kendi insanlarımız kendi ürünlerimizi çok daha yüksek fiyatlarla satın almak zorunda kalıyor ve pahalanan gıdaya erişim giderek zorlaşıyor.
Çiftçi kayıt sistemine kayıtlı üretici sayısı 2 milyon kişiye geriledi. 2 milyon üreticiye verilen 23 milyarlık desteğe karşılık tek kalemde hububat ithalatına ödenen tutar, milyonlarca üreticiye ayrılan desteğin iki katından fazla. Böylesine çarpık ve tutarsız tarım politikalarının ülkeyi karşı karşıya bıraktığı ağır bedeli, 84 milyon vatandaş çift haneli gıda fiyatları, çift haneli enflasyon ve hayat pahalılığı olarak ödüyor. O yüzden de en temel gıda olan ekmeğin, unun, makarnanın, bulgurun, şekerin vb. ürünlerin fiyatları katlanarak artıyor. Daha önce de vurguladığım gibi, girdi maliyetleri, ilaç, tohum, gübre, mazot, elektrik, sulama ücretlerindeki fahiş zamlar sonrası üretici hızla üretimden uzaklaşırken, gıda ürünleri üretimi ve arzı geriliyor.
Bu tablonun daha tehlikeli bir hale dönüşmemesi için öncelikle tarımsal girdi fiyatlarındaki zamlar geri çekilmeli, ithal girdi maliyetleri gümrük vergisi, KDV vb. indirimlerle aşağı düşürülmeli, destekleme tutarları artırılmalıdır. Ziraat Bankası Tarım Kredi Kooperatiflerine borcu olan üreticilerin kredi borçları için yeniden yapılandırma kararı aldı. Ancak sürekli yinelenen ve faizlerle birlikte yapılandırılan bu borçların ödenemediği açık olmasına karşılık aynı yöntem bir kez daha uygulanıyor. İktidar bir yandan faizleri indirmekten söz ederken, üreticinin ödeyemediği kredi borçlarına en yüksek düzeyde ceza ve gecikme faizleri uygulanarak adına yapılandırma deniliyor.
Bunun yerine üreticinin kredi borçlarının tüm faizleri silinip, sıfırlanarak ana para üzerinden uzun vadeli yapılandırmaya gidilmesi en makul ve akılcı yoldur. Aksi halde yine üretici borçlarını ödeyemeyecek, tarlasına, bahçesine, hayvanına, traktörüne icra ve hacizle karşı karşıya kalacak.
Pek çok ülkenin öncelikle kendi iç pazarını ve kendi yurttaşının ihtiyaçlarını gözeten, temel gıda maddelerinin teminini güvence altına alan politikaları gibi, Türkiye’de de başta hububat, bakliyat, et ve süt ürünleri, yaş sebze-meyve olmak üzere ihracata kısıtlama getirilerek iç pazara ürün arzının artırılması, fiyatların bu yolla dengelenmesi yoluna gidilmelidir.
8.Son iki yıldan bu yana salgın nedeniyle ağır kayıplara uğrayan turizm sektörü, bu yıl normalleşme ve büyüme beklerken, yüzde 127 elektrik zammının yanı sıra akaryakıt, doğalgaz ve gıda zamları sonrasında, ağır maliyetlerle karşı karşıya kaldı. Oda fiyatlarının geçen yıla göre yüzde 178 zamlandığı görülen turizm sektöründe, elektrik faturalarının, sezon başladığında aylık 1 milyon lirayı aşacağı endişesi artıyor!
Başta elektrik ve doğalgaz olmak üzere gıda ve alkollü içkilere yapılan fahiş zamların iki yıldan bu yana ağır kayıplar yaşayan turizm sektöründe, bu yıl için beklenen büyümeyi tehdit eder hale geldiği görülüyor. Otel, lokanta, eğlence sektörü enflasyonunda sert yükselişler görülürken, ocak ayı tüketici enflasyonunda otellerin gecelik oda fiyatları, 2021 yılının aralık ayına göre yüzde 87, 2021 yılının ocak ayına göre ise yüzde 178 arttı. Gecelik otel fiyatları Antalya’da aylık yüzde 78, yıllık yüzde 137 yükselirken, İstanbul’da aylık yüzde 87 yıllık yüzde 206 fiyat artışı gerçekleşti. Muğla bölgesi tatil beldelerinde ocak ayındaki gecelik fiyat artışı yüzde 62 olurken 2021 yılı ocak ayına göre yıllık fiyat artışı yüzde 129’a ulaştı.
Yerli turist için tatil bu enflasyon ve fiyat artışlarıyla olanaksız hale gelirken, maliyetlerin oda fiyatlarına yansıtılmasıyla ortaya çıkan rezervasyon tablosunun yabancı tur operatörlerinin de tepkisine yol açması söz konusu. Halen erken rezervasyonda ilk üç sırayı İspanya, Yunanistan ve Türkiye almasına karşılık, sektörün maliyet artışlarını fiyatlara yansıtmasının bu sıralamada değişikliğe yol açması, rezervasyon taleplerinin iptali ve diğer pazarlara kayması gündeme gelebilir. Elektrik zamlarının henüz faturalara yansımadığı dönemi sergileyen bu gecelik oda fiyat artışlarının erken rezervasyonlarda konaklama ücretlerine şu an itibarıyla yüzde 100 zam olarak yansıtıldığı belirtiliyor. Turizm sektörü dernek ve örgütlerinin yaptıkları hesaplamalara göre, ortalama bir otel ya da tatil köyünün şu andaki aylık elektrik faturasının 350 bin TL olduğu, sezon başladığında yüzde 127 zamlı elektrik faturalarının tesis başına 1 milyon TL ve üzerine çıkacağı öngörülüyor.
Turizm tesislerinin gıdada erken alım ve ticari buzdolaplarında stoklama uygulamasında da enerji faturalarının yüksekliğinden ötürü maliyet endişesi yaşanıyor. Türkiye’deki tatil tercihini belirleyen ana faktörlerden birisi olan ‘Her şey dahil’ sisteminin elektrik ve enerji maliyetleri yanında, alkollü içeceklere yapılan yüzde 47 ÖTV artışı ve yüzde 50’yi aşan fiyat zamlarından ve gıda fiyatlarındaki olağanüstü yükselişlerden olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz. Turizm sektörüne özel elektrik tarifesi uygulanması, faturaların buna göre düzenlenmesi ya da faturaların sezon sonrasına ertelenerek taksitlendirilmesi talepleri dile getirilirken, özellikle sezonda elektrik tüketiminin katlanacağı dikkate alındığında, elektrik faturalarının işletmelerin mali dengelerini sarsması kaçınılmaz.
Rus Tur Operatörleri Birliği (ATOR) Rusya’daki erken rezervasyonlarda Türkiye’nin payının yüzde 70’e ulaştığını ve salgın öncesi 2019 yılı düzeyine yaklaştığını açıkladı. Türkiye turizmi adına yaşanan bu olumlu gelişmeye karşılık Rus tur operatörlerine verilen 10 günlük paket Türkiye tatili fiyatı uçak, transferler, seyahat sigortası da dahil olmak üzere 60 bin ruble (10 bin 780 TL) ile beş yıldızlı tatil köylerinde 88 bin ruble (15 bin 800 TL) arasında. Yerli turist içinse TL’deki değer kaybı ve yüzde 50’ye varan enflasyon nedeniyle bunun iki katına varan fiyatlar söz konusu!
9.Ukrayna krizi yeni bir boyuta taşındı. Olası Rusya müdahalesi durumunda ABD, AB ve NATO’nun Rusya’ya karşı yürürlüğe koyacaklarını ilan ettikleri yaptırımlar Türkiye’ye ağır hasar verebilir. Rusya ile başta enerji olmak üzere ciddi enerji ve ekonomik bağlantıları bulunan Türkiye, NATO üyesi olarak yaptırımlara uymak zorunda kalacak!
İngiltere Dışişleri ve Savunma Bakanlarının geçen hafta Moskova’ya yaptıkları ziyaretten de Ukrayna krizine çözüm doğrultusunda herhangi bir sonuç çıkmadığı gibi ortak basın toplantısında Rusya Dışişleri bakanı Lavrov ve İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss geleneksel diplomasinin de dışına çıkarak medya önünde karşılıklı ağır ithamlarda bulundu. Alışılmadık şekilde ağır suçlamalara ve sert tartışmaya dönüşen ortak basın toplantısında taraflar birbiriyle vedalaşmadan ayrıldı.
İngiltere Başbakanı Boris Johnson, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada artık zamanın çok daraldığını, Rusya’nın her an Ukrayna’yı işgal edebileceğini öne sürerek ‘Rusya’yı son kez uyarıyorum. Böyle bir adım aptalca ve feci bir hata olur. Ukrayna ordusu savaşacak ve çok kan dökülecek’ dedi. ABD Başkanı Joe Biden, Ukrayna’da her an durumun kontrolden çıkabileceğini belirterek, ABD vatandaşlarının Ukrayna’yı süratle terk etmesi çağrısında bulundu.
Diğer yandan Pekin Kış Olimpiyatlarının açılışı nedeniyle Çin’e giden Rusya Devlet Başkanı Putin ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ortak bir deklarasyon yayınlayarak dünyadaki ekonomik ve güvenlik düzeninin kökten değişmesi gerektiğini, iki ülkenin bu konuda iş birliği için tam mutabakata vardıklarını açıkladılar. Ukrayna krizinde Çin’in sonuna kadar Rusya’nın yanında olduğunu ilan eden Çin devlet başkanının bu açıklamasıyla tablo yepyeni bir boyuta taşınmış oldu. Rusya-Çin ortak deklarasyonu ve Çin’in Rusya’dan yana kesin tavır alması, Batı Bloku ile Rusya-Çin bloku arasındaki ayrışmayı keskinleştirdiği gibi küresel gerginliği de arttırdı. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) veto hakkına sahip daimî üyesi olan Rusya ve Çin’in gerçekleştirdiği ittifakın hedefi, dünyadaki küresel yapılanmayı kökten değiştirmek ve yeni bir dünya düzeni inşa etmek olarak ifade ediliyor.
Putin ve Şi tarafından birlikte açıklanan ‘Yeni Bir Döneme Giren Uluslararası İlişkiler ve Küresel Sürdürülebilir Kalkınma’ deklarasyonunda, ‘iki devlet arasındaki dostluğun sınırı yoktur, yasaklanmış iş birliği alanları yoktur, güçlendirilen stratejik iş birliği ne üçüncü ülkeleri hedef almaktadır ne de uluslararası ortamdaki değişimden ve üçüncü ülkelerdeki dolaylı değişikliklerden etkilenmektedir.’ denilerek ‘sınırsız ittifak ve dayanışma’ vurgusunun yapılması dikkat çekiyor.
Ukrayna krizi ile Rusya-Çin İttifakı’nın da ilan edilmesi dünyayı yeniden soğuk savaş döneminin iki bloklu görüntüsüne dönüştürdü. Bu noktada Türkiye açısından oldukça ciddi ve sıkıntılı bir sürecin başlayabileceğini öngörmekteyim. Ukrayna krizinde arabulucu olmaya çabalayan iktidarın manevra alanları bu son şekillenmeyle ciddi ölçüde daraldı. Çin’in de Rusya’nın yanında ittifak ortaklığını üstlenmesi süreci Türkiye açısından daha da zorlu hale getirdi. İktidar bu çerçevede adeta seçeneksiz durumda kalırken, ABD-AB-NATO ile Rusya-Çin kampı arasında bir tercih yapmak zorunluluğuyla karşı karşıya.
Aynı zamanda NATO üyesi olan Türkiye, giderek tırmanan ve çözümsüzlüğe doğru ilerleyen süreçte, Ukrayna’ya olası bir Rus müdahalesi, Karadeniz’de sıcak çatışma ve Batının Rusya’ya yönelik yaptırımları devreye sokmasından en büyük zararı ve kayıpları yaşayacak ülke olabilir.
Karadeniz'de yaşanması muhtemel çatışmalar ve askeri gerilimlerin Türkiye açısından yaratacağı risk tehditleri öngörülemeyecek boyutlarda olabilir. Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle ABD’nin yaptırımlarına maruz kalan Türkiye, Ukrayna-Rusya çatışması ve batının müdahalesi, NATO’nun devreye girmesi halinde beklenmedik şekilde kendini bir NATO üyesi olarak tüm sorunların ortasında bulabilir
ABD, AB ve NATO Rusya'nın Ukrayna'ya askeri bir saldırı düzenlemesi halinde, derhal siyasi, ekonomik ve mali yaptırımlarla karşılık vereceklerini, Rusya’ya karşı çok ağır yaptırımların devreye sokulacağını ilan etmiş durumdalar. Bu açıdan bakıldığında Rusya ve Ukrayna ile ilişkileri iyi düzeyde bulunan Türkiye, özellikle CB Erdoğan-Putin yakınlaşması çerçevesinde de başta enerji, doğalgaz olmak üzere bu ülkeye ciddi ölçüde bağımlı konumda.
Rusya'ya karşı başlatılacak yaptırım süreci, enerji başta olmak üzere birçok alanda Türkiye'yi çok ciddi zorluklarla ve kesin tercihlerle karşı karşıya getirecektir. Putin’in CB Erdoğan ile yakınlık çerçevesinde ABD-AB-NATO yaptırımlarını Türkiye üzerinden delmek istemesi ve iktidarı bu yönde zorlaması, baskı altına almaya çalışması beklenmeli. Devreye konulacak yaptırımların ticaret, enerji, boru hatları, doğalgaz vb. kapsaması Türkiye ekonomisine ağır hasar verebilir. Türkiye bu yaptırımlara uymak istemediği takdirde ise bu kez kendisi doğrudan aynı yaptırımlara muhatap olabilir.
Kaldı ki, böyle bir durumda Putin’in yaptırımları Türkiye üzerinden delme talebine olumlu karşılık verilmesi durumunda da İran ile geçmiş dönemdeki benzer yaptırımları delme girişimlerine yönelik organizasyonlar sonrasında karşı karşıya kalınan Halkbank davası benzeri süreçlerin yaşanması söz konusu olabilir.
Rusya-Ukrayna arasında çatışma ve sıcak savaş durumunda Rusya’ya uygulanacak yaptırımlarda en ağır bedel ödeyecek, en büyük kayıpları yaşayacak ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğini söylemek olanaklı. İktidarın zikzak çizen dış politikası, dış politikayı iç politikaya malzeme yapma anlayışı şu anda Türkiye’yi ciddi bir açmazla karşı karşıya bırakmış görünüyor!
10.Libya’da 24 Aralık seçimlerinin yapılamamasının ardından yeni siyasi gelişmeler yaşanıyor, tansiyon yükseliyor. Tobruk’taki (Bingazi) Libya Ulusal Meclisi (LUM) geçici Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe’nin görevinin sona erdiğini öne sürerek Halife Hafter safına geçen eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa’yı yeni Başbakan olarak seçti. Dibeybe, Başbakanlıktan ayrılmayacağını ilan ederken suikasta uğradı!
Libya’da 24 Aralık’ta yapılması gereken parlamento ve devlet başkanlığı seçimleri, seçim kanunundaki bazı anlaşmazlıklar nedeniyle yapılamayınca siyasi gerginlik tırmanışa geçti. Ülkeyi seçime götürmekle görevli Trablus’taki geçici Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, devlet başkanlığı seçimlerinde aday olmasına karşılık yasa gereğince istifa etmesi gereken Başbakanlık görevini bırakmadı.
Tobruk’taki (Bingazi) Libya Ulusal Meclisi (LUM) geçen hafta yaptığı oturumda Dibeybe’yi görevden alarak, yerine eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa’yı yapılan oylamada Başbakan olarak seçti. Başağa, daha önce Feyiz el Sarrac Başbakanlığındaki hükümette görev yapmıştı. Dibeybe Başbakanlığı bırakmamakta direniyor. Başağa, Dibeybe’nin meclis kararına ve demokratik sürece saygılı olacağına inandığını ve görevi devretmesi gerektiğini söyledi.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un ev sahipliğinde düzenlenen son Libya Konferansı’na Yunanistan’ın yanı sıra Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin de (GKRY) davet edilmesi üzerine Türkiye katılmadı.
İktidarın desteklediği İhvancı çizgideki Dibeybe’ye karşılık Hafter, başta Mısır olmak üzere, Tunus, Rusya, Fransa, Almanya, BAE tarafından destekleniyor. Akile Salih Başkanlığındaki LUM ve Tobruk yönetimi de Hafter’e destek veriyor. Ayrıca LUM daha önce Feyiz el Sarrac hükümetinin Türkiye ile imzaladığı Deniz Sınırları Anlaşması ile Türkiye’ye Libya’ya asker gönderme olanağı sağlayan Askeri İş Birliği ve Savunma Anlaşması’nın da LUM’da onaylanmadığı için geçersiz ve hükümsüz olduğunu savunuyor.
LUM’un Hafter destekli Başağa’yı başbakanlığa seçmesi, Dibeybe’nin de bağlı olduğu Ulusal Devlet Konseyi’nin de bu atamayı onaylaması Dibeybe’yi desteksiz ve yalnız bıraktı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres’in sözcüsü Stephane Dujarric, BM Genel Sekreterinin Libya Özel Temsilcisi Stephanie Williams’ın Libya’da olduğunu belirterek, BM’nin halen geçici hükümetin başındaki Dibeybe’yi başbakan olarak tanıdığını ifade etti. BM sözcüsü Dibeybe’ye suikast girişimini resmi olarak doğrulayamadıklarını kaydetti.
Tobruk’taki LUM yaptığı yeni düzenlemeyle 24 kişilik yeni bir anayasa komisyonu kurulması kararı aldı. Doğu, Batı ve Güney Libya’yı temsilen üç bölgeden 24 kişinin yanı sıra Devlet Konseyi tarafından belirlenecek uzmanlar da komisyonda görev alacak.
Komisyonun 45 gün içinde Anayasa'da düzenlemeler içeren bir taslak oluşturması ve taslağın referandum için Yüksek Seçim Komisyonuna havale edilmesi kararlaştırıldı. Yeni anayasa referandumunun ardından devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerinin tekrar gündeme gelmesi bekleniyor.
İki başbakanlı siyasi Tablonun Libya’yı istikrarsızlaştırması ve iç savaşın yeniden başlamasından endişe ediliyor. TOBRUK yönetimi ve HAFTER’in Trablus’ta siyasi gücünü ve uluslararası desteğini arttırdığı gözlenirken, TÜRKİYE yalnız kalmış görünüyor!
Yeni Soluk
Yorum Yap