Özgür Özel Diyarbakır’da net konuştu, Kılıçdaroğlu’na “CHP’ye atanan kayyım” dedi
Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 11 Eylül 2022
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.
11 Eylül 2022 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:
İÇ POLİTİKA
İktidar, Türkiye’deki kamu varlıklarını satıp tüketme noktasına getirdikten sonra şimdi de KKTC’ye el attı!
EKONOMİ
Sermaye Piyasası Kurulu ile ilgili ortaya saçılan rüşvet iddialarının üzeri örtülmeye çalışılırken, Borsa İstanbul’da yaşanan işlemler dikkat çekiyor!
Dünya borsaları negatif seyir izlerken ağır kriz içindeki Türkiye ekonomisinde yükselen yıldız BORSA oldu. Kamu bankalarının hisseleri patladı!
2023-2025 Orta Vadeli Program, iktidarın ekonomik modelinin ve vaatlerinin iflasının Resmi Gazete ile ilanıdır. Yeni bir ek bütçenin yolu açılabilir!
Cumhurbaşkanı Erdoğan 11 yıl önce, 2023 yılında kişi başına 25.000 dolar gelir vadettiğini, unuttu!
İktidar, enflasyon ve fiyatlar konusunda TÜİK üzerinden bir algı senaryosunu uygulamaya hazırlanıyor!
Hazırlanan Sosyal Destek Paketi; 20 yılda yoksulluk, açlık ve sefaletin yaygınlaştırılıp kalıcı hale getirildiğinin itirafıdır!
AB yaptırımları sonrası Avrupa’ya doğalgaz akışını tamamıyla durduran Rusya, AB ekonomilerini ağır resesyon ve daralma riskiyle karşı karşıya bıraktı! Rusya’nın bu adımı Türkiye ekonomisine de hasar verecektir!
İktidar, her seçim öncesinde olduğu gibi yine ‘Hazine Destekli ve Kefaletli’ yeni bir kredi paketi ile para dağıtmaya hazırlanıyor!
DIŞ POLİTİKA
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un önerisiyle gündeme gelen Avrupa Siyasi Topluluğu’nun ilk toplantısı, 6-7 Ekim’de Prag’da yapılacak. Türkiye, Yunanistan ve GKRY’nin itirazına rağmen toplantıya davet edildi.
İktidarın BAE, Suudi Arabistan, Mısır ile normalleşme, Suriye ile diyalog girişimlerine karşılık Arap Birliği’nde Türkiye karşıtı tavır artarak devam ediyor!
Türkiye’de satılacak kamu varlıklarının neredeyse tamamını tüketen iktidar, son olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kamu varlıklarına el atarak adeta KKTC’yi satılığa çıkarttı. KKTC’de yerel seçimleri erteletip yeni belediyeler yasası çıkarttıran iktidarın hamlesi, KKTC Yüksek mahkemesinden döndü!
KKTC ile imzalanan Mali Yardım Protokolü ile Kuzey Kıbrıs’ın siyasetini ve ekonomisini yeniden dizayn eden iktidar, Türkiye’deki kamu varlıklarını satıp tüketme noktasına getirdikten sonra şimdi de KKTC’ye el attı. İktidarın baskısı ve talebiyle KKTC Başbakanlığından istifa ettirilen Faiz Sucuoğlu, Ulusal Birlik Partisi (UBP) Genel Başkanlığından da istifa ettirildi. İktidarın isteğiyle başbakanlığa getirilen Ünal Üstel’in UBP Genel Başkanı yapılması için olağanüstü kongreye gidiliyor. Üstel dışında aday olmak isteyen üyelerin adaylık başvuruları reddediliyor. İktidar talimatlı ve kontrollü yeni siyasi tasarımın hedefi KKTC hükümetinden istenen yasaların çıkartılması, KKTC devlet kurumlarının ve yerel yönetimlerinin yeniden yapılandırılarak kontrole alınması, KKTC’deki kamu varlıklarının özelleştirilerek iktidara yakın şirketlere, müteahhitlere satılması. Bu doğrultuda imzalanan mali protokolde yer alan ‘Müfsit (fesatlık) Yasası’ KKTC meclisine getirilerek iktidarın Dezenformasyon Yasası benzeri bir düzenlemeyi hayata geçirme girişimi, muhalefetin, basın kuruluşlarının, sendikaların tepkisiyle şimdilik askıya alınmak zorunda kalındı. İktidarın KKTC’deki belediyeleri kontrolüne alma hamlesi üzerine KKTC hükümeti önce haziran ayındaki yerel seçimleri Kasım ayına erteledi ardından KKTC’deki belediyeleri birleştirme, muhalefetin elindeki bazı belediyeleri kapatarak diğer belediyelerin çatısı altında toplama doğrultusunda yasal düzenlemeye gitti. KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından onaylanan bu yasa KKTC’de sivil toplum kuruluşlarının, belediyelerde örgütlü sendikaların ve muhalefetin tepkisine neden olurken, ana muhalefet partisi CTP (Cumhuriyetçi Türk Partisi) bu yasayı yüksek mahkemeye götürdü. KKTC Yüksek Mahkemesi yerel seçimleri Kasım’a erteleyen düzenlemeyi anayasaya aykırı bularak iptal etti. KKTC hükümetinin ve Maliye bakanlığının imzalanan mutabakatı ve ek sözleşmeyle inşaatçı ve işletmeci iktidar müteahhidine sağlanan imkanları resmi gazetede yayınlamamasına tepkiler büyüyor. KKTC Elektrik Kurumu’nun da (KIB-TEK) özelleştirilmesi, KKTC elektrik dağıtımının ihaleye çıkartılması söz konusu.
Kıbrıs halkının seçmen iradesini yok sayarak KKTC’de, hükümeti, meclisi ve partileri dizayn eden, mali protokolle ekonomiden siyasete, anayasadan ticarete ve hukuka, dini eğitimden, Diyanet Başkanlığı kurulması talimatına kadar koşullar dayatan CB Erdoğan iktidarı, KKTC halkına ait varlıklara, kamu kuruluşlarına, limanlara, havaalanına, telefon şirketine göz dikti. Kuzey Kıbrıs halkı, KKTC’nin talan edilmesine izin vermeyecektir!
Sermaye Piyasası Kurulu ile ilgili ortaya çıkan rüşvet iddialarının üzeri örtülmeye çalışılırken, Borsa İstanbul’da yaşanan işlemler dikkat çekiyor. Kamu bankaları hisselerinde 1 ayda yüzde 150-200’e varan kazançlar söz konusu! Bakan Nebati’nin ‘Borsaya girin, hisse senedi alın’ çağrısı kabul edilemez ve etik değildir.
Sermaye Piyasası Kurulu’na (SPK) yönelik ortaya atılan rüşvet iddiaları, kamu bankalarının hisselerindeki olağanüstü artışlar, şüpheli işlemleri, haksız kazanç ve manipülasyonları akla getiriyor. ABD’deki Halkbank davasında yargılanıp, Türkiye’ye dönüşünde Borsa İstanbul (BİST) Genel Müdürlüğü görevine getirilen ancak kısa süre sonra bu görevden istifa eden Hakan Atilla’nın açıklamaları SPK’nın yanı sıra BIST’te de iktidar kontrollü bir organizasyon ve kazan sistemi oluşturulduğunu düşündürüyor. BIST yönetiminin iş yapış tarzlarını onaylamadığı için istifa ettiğini ifade eden Hakan Atilla’nın kastettiği BİST yönetim kurulu tamamıyla iktidarın atadığı, Cumhurbaşkanlığı bürokratları ve üst düzey yöneticilerinden oluşuyor.
CB Erdoğan’a bağlı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) Başkanı, Cumhurbaşkanlığı İdari
İşler Başkanı, Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı BİST yönetim kurulu üyeleri. BİST Yönetim Kurulu Başkanı, Türkiye Varlık Fonu’nda da CB Erdoğan’dan sonra ikinci konumda. Aynı zamanı eski bakanın ve MB Başkanının tez hocası. BİST Genel Müdür yardımcıları da yine istifa eden bakanın referansıyla bu göreve getirilen isimler. SPK yönetimi gerçekte sermaye piyasalarının açık, şeffaf, kurallara uygun işlemesinden, küçük yatırımcıların korunmasından sorumlu olmalarına karşılık ortalığa saçılanlar sürecin böyle olmadığını gösteriyor. Sermaye piyasalarını kontrolünde tutan bu iktidar atamalı ve destekli organizasyona Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin katkı ve destek vermesi ayrıca dikkat çekiyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde ekonomi, maliye ya da hazine bakanı tasarruf sahiplerine, yatırımcılara ‘borsaya girin, hisse senedi alın’ çağrısı yapamaz. Böyle bir çağrı etik değildir, yasalara aykırıdır. Rüşvet organizasyonlarına yönelik SPK’nın sözde suç duyurusu dışında adım atılmazken, ‘borsaya girin’ çağrıları yapması bir yerlerden alınan tüyo mu yoksa içeriden alınan bir bilginin sonucu mu? Dünya borsalarında düşüş yaşanırken, BİST’te endeksin sürekli yükselmesi, iki kamu bankasının (Vakıfbank’ın bir ayda yüzde 197,7, Halkbank yüzde 158) hisselerinin sürekli tavan yapması dikkat çekiyor!
KPSS sorularının çalındığı iddialarında bir saat içinde Devlet Denetleme Kurulu’nu (DDK) harekete geçirerek, soruşturmayla görevlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, SPK’daki rüşvet iddiaları, borsada küçük yatırımcının soyulduğu iddiaları karşısında neden sessiz kaldığı ve DDK’yı harekete geçirmediği sorusunun cevabı, DDK Başkanının aynı zamanda BİST yönetim kurulu üyesi olması! Ayrıca Cumhurbaşkanlığı üst yönetiminin de neredeyse topluca BİST yönetim kurulu üyesi olarak görev yapması!
BİST ve SPK’da yaşanan bu süreçler; iktidar destekli kumanda ekonomisi üzerinden yürütüldüğünü, bir yerlerden gelen dış kaynakların BİST üzerinden sisteme sokularak temizlendiğini düşündürüyor. 2 milyona varan borsa yatırımcısı içinde sistemi kontrol eden ve kazanan sadece 66 bin kişi!
BIST 100 endeksi bir sene önce 1474 puandayken şu anda 3308 seviyesinde. Bir yıllık artış yüzde 124! Dünya borsaları resesyon ve yükselen enflasyon ihtimaliyle negatif seyir izlerken ağır kriz içindeki Türkiye ekonomisinde yükselen yıldız BORSA oldu. Ağustos ayında kamu bankaları hisseleri üzerinden peş peşe rekorlar kıran BİST, bir ayda bu hisselerin yatırımcılarına yüzde 22,33 oranında kazanç sağlayarak son 13 yılın en yüksek aylık kazanç performansını sergiledi. Hazine ve Maliye Bakanı, 1-18 Ağustos arasında borsaya 13,6 milyar TL tutarında (750 milyon dolar) yabancı yatırım girdiğini belirtti. Borsaya giren yabancı paranın Rusya’dan geldiği iddia ediliyor. Şayet bir Bakan kendi düşürdüğü negatif faize karşı yatırımcıya borsayı öneriyorsa, en büyük hareketlilik iktidar emrindeki kamu bankalarında yaşanıp, bu hisselerdeki artışla borsa endeksi yükseltiliyorsa burada iktidar ve ekonomi yönetimi kontrolünde emir-kumanda organizasyonuyla yürütülen bir kazanç sistemi oluşumu söz konusudur. Bunun sermaye piyasalarındaki karşılığı manipülasyondur!
TÜİK verilerine göre; ağustos ayında yatırım araçlarında en fazla kayıp TL tasarruflarda, en yüksek kazanç ise BİST’ten elde edilmiş. BİST Merkezi Kayıt Kurumu (MKK) verilerine göre borsada hesabı olan yatırımcı sayısı ağustos ayı itibarıyla 2 milyon 637 bin. Hesabında 100 liranın altında olanların sayısı 602 bin, bin TL olanların sayısı 960 bin. Hesabında 1 milyon TL ve üzerinde bulunan borsa yatırımcısı sayısı ise sadece 66 bin. Gerçekte borsadaki 2,6 milyon hesabın yüzde 2,5’unu oluşturan bu hesap sahipleri borsanın asıl büyük oyuncuları ve kazananları. Ağustos ayı itibarıyla 1 trilyon 488 milyar TL olan BİST portföy yatırımlarının 1 trilyon 340 milyar lirası bu 66 bin hesap sahibine ait.
✓ Madem BİST bu kadar cazip ve güvenli bir yatırım alanıydı, neden aylardır yabancı yatırımcı kesintisiz bir şekilde çıkış yaptı ve şimdi neden Bakan Nebati’nin ifadesiyle 18 günde 750 milyon dolar birden borsaya geldi?
Tüm bunlar sermaye piyasalarında ‘şüpheli’ olarak nitelendirilebilecek gelişmeler. Bu zemini hazırlayan da dünyada örneği görülmemiş bir şekilde iktidarın Hazine ve Maliye Bakanı! Niçin bakanın bahsettiği yabancı yatırımcılar kamu bankalarının hisselerine yatırım yapıp bu hisseleri ve endeksi tavan yaptırıyor? Bu soruların cevabı verilmek zorunda. Ayrıca Bakan’ın çağrısına ve sözüne güvenip borsaya giren ve kaybeden yatırımcıların hesabını yine Bakan vermek zorunda!
2023-2025 Orta Vadeli Program (OVP), iktidarın ekonomik modelinin ve vaatlerinin iflasının Resmi Gazete ile ilanıdır. Yeni OVP, Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ve Tek Adam yönetiminin ülkeye verdiği ağır hasarın, kurumsal çöküşün ve iflasın belgesi niteliğindedir. Yeni bir ek bütçenin yolu açılabilir!
2023-2025 dönemi üç yıllık yeni Orta Vadeli Program (OVP) hedefleri, 4 Eylül’de Resmi Gazete’de yayınlandı. Yayınlanan OVP’de bütçe rakamlar ve olağanüstü düzeydeki sapmalar iktidarın hedeflerinin üç ayda geçersiz hale geldiğini gösteriyor.
2022 bütçesindeki ödenekler altı ayda tüketilince, geçtiğimiz haziran ayında 1 trilyon TL’yi aşan tutarda Ek Bütçeyi TBMM’de yasalaştıran iktidar, vergi gelirlerinde 1 trilyon 80 milyar liralık artış öngördü. Ek bütçede ‘zam ve vergi artışı yok’ vaadine rağmen yürürlüğe konulan yüklü elektrik ve doğalgaz zamlarının yanı sıra, yılsonu bütçe açığı OVP’de yer alan rakamlarla, iki ayda yüzde 100’ü bulan oranda saptı.
Haziran’da ek bütçe müzakerelerinde 2022 yılsonu bütçe açığı 278 milyar 347 milyon TL olarak yer alırken, 4 Eylül’de yayınlanan OVP’de 2022 yılsonu bütçe açığı hedefi 461,2 milyar TL! 2022 bütçesi TBMM’de kabul edilen ek bütçeyle temmuz başında 1,7 trilyondan 2,8 trilyon liraya çıkarılmıştı. OVP’de ise 2022 yıl sonu bütçe gerçekleşme tahmini 2,8 trilyon yerine 3 trilyon 134 milyar lira olarak yer alıyor. Böylece 2022 bütçesinin kanunsuz bir şekilde kâğıt üzerinde 3,1 trilyona yükseltildiği, iktidarın bütçe ve ek bütçe ödeneklerinin dışında TBMM’den yasal yetki ve onay almaksızın, yıl sonuna kadar en az 302 milyar lira daha harcayacağı görülüyor. Ya da iktidar yeni bir ek bütçeyi daha TBMM’ye getirmeye hazırlanıyor.
2023’te bütçe açığının 650,9 milyar liraya yükseleceğinin hedeflenmesi, iktidarın seçime giderken bütçe imkânlarını sonuna kadar kullanacağını işaret ediyor.
2025’te bütçe açığının 200 milyar azalarak 409 milyar liraya düşeceğinin öngörülmesi; iktidarın seçimde bol keseden para dağıtarak seçimi kazanmayı planladığını, şayet bu planı tutarsa ciddi kemer sıkma politikalarına yöneleceğini ortaya koyuyor.
Yılsonu bütçe açığı hedefinin ikiye katlanmasında, ‘bütçeye hiçbir ek yük getirmeyeceği’ iddia edilen Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarına Hazine ve Merkez Bankası tarafından ödenen kur farklarının katlanarak artması ve beş ayda 130 milyar TL’ye ulaşması en büyük etken. Ek bütçeye KKM kur farkı ödemeleri için konulan 40 milyar liralık ödenek iki ayda yaklaşık beş misli aşıldı. Dolayısıyla yılsonuna kadar kur farkı ödemelerinin 300-400 milyarı bulması, OVP’de iki kat artırılan yılsonu bütçe açığı hedefinin tutmaması kaçınılmaz görünüyor!
Cumhurbaşkanı Erdoğan 11 yıl önce, 2023 yılında kişi başına 25.000 dolar gelir vadettiğini, unuttu. Bütçe açığı hedefinde olduğu gibi, Orta Vadeli Program’da (OVP) yer alan diğer makro hedeflerin değil üç yıl önümüzdeki üç ayda yine geçersiz hale geleceği görülmektedir.
GAYRİ SAFİ YURTİÇİ HASILA (GSYH): 2023’te 2 trilyon dolarlık Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ve 25 bin dolar kişi başına milli gelir (KBMG) vaadine karşılık, Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan imzalı OVP’de 2023’te GSYH 867 milyar dolar, KBMG ise 10 bin 71 dolar!
GSYH’nin 2025’te bile CB Erdoğan’ın 2023 vaadinin yarısı düzeyinde ve 1 trilyon 65 milyar dolar olması öngörülüyor. KBMG ise 2022 sonunda 9.485, 2024’te 10.931 ve 2025’te 12.091 dolar olarak OVP’de yer alıyor.
Geçen hafta KBMG’nin ‘9 bin dolara dayandığını’ söyleyerek övünen CB Erdoğan, 2013’te KBMG’nin 12 bin 500 dolar olduğunu, kendisinin 11 yıl önceki 2023 vaadinin ise 25 bin dolar olduğunu bilmezlikten gelerek, halkı kandırıyor!
DOLAR/TL KURU: Halen dolar/TL 18 liranın üzerinde seyrederken OVP’deki dolar/TL kuru hedefi, 2022 yılı için 16,62, 2023 için 21,52, 2024 için 24,62, 2025 yılı için 25,76 TL.
Geçen yıl açıklanan 2022-2024 OVP’de 2022 yılı için 9,20 TL olan dolar/TL kuru hedefi, yüzde 100 sapmayla şu anda iki katı düzeyinde.
ENFLASYON: OVP'de enflasyonun bu yılsonunda yüzde 65, 2023'te yüzde 24,9, 2024'te yüzde 13,8, 2025'te yüzde 9,9 olacağı belirtiliyor.
Halen ağustos itibarıyla resmi enflasyonun yüzde 80’i aştığı dikkate alındığında yine OVP hedeflerinin kısa sürede anlamsız hale geleceği anlaşılıyor.
İHRACAT: CB Erdoğan’ın 2011’de 500 milyar dolar olarak ilan ettiği 2023 ihracat hedefi de yeni OVP rakamlarıyla yalanlanıyor. Buna göre ihracatın, 2022 sonunda 255 milyar dolar seviyesinde gerçekleşeceği, 2023'te 265 milyar dolar, 2024'te 285 milyar dolar, 2025’te 305 milyar dolar olması hedefleniyor.
Bütçe açığı hedefinde olduğu gibi, 2023-2025 Orta Vadeli Programda yer alan diğer tüm makro hedef ve ekonomik-sosyal göstergeler inandırıcılıktan ve gerçeklikten yoksundur. Mevcut tablo; iktidarın OVP’de rakamsal hedefleri tutturabilmesinin imkânsız olduğunu gösteriyor ve 11 yıldan bu yana halka yalan söylediğini kanıtlıyor!
İktidar, enflasyon ve fiyatlar konusunda TÜİK üzerinden bir algı senaryosunu uygulamaya hazırlanıyor. Geçen yılın aralık ayında yüzde 13,58 ve bu yılın ocak ayında aylık yüzde 11,10 yükselişle rekor kıran enflasyon oranları önümüzdeki aralık ve ocak aylarında devreden çıkacak ve hesaplamaya dahil olmayacak!
Cumhurbaşkanı Erdoğan yüzde 80’i aşan yüksek enflasyon karşısında sürekli ‘sabır ve şükür’ telkininde bulunurken bir yandan da aralık-ocak aylarından itibaren enflasyonun düştüğünün görüleceğini söylüyor.
Aynı şekilde Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati, enflasyonun ‘bu topraklardan geri gelmemek üzere defedileceğini’ dile getiriyor.
İktidarın sıkça yinelediği bu söylemlerin ardında planlı bir senaryo yatıyor.
TÜİK’in ağustos itibarıyla yıllık yüzde 80,21 olarak açıkladığı resmi enflasyonun açıklanan Orta vadeli Program’da yılsonunda yüzde 65 olacağı öngörülüyor.
Merkez Bankası’nın son (MB) açıkladığı 2022 yılı 3. Enflasyon Raporunda ise yılsonu enflasyon hedefi 17 puan artırılarak yüzde 60,54’e yükseltildi.
Yine MB’nin ağustos ayı Piyasa Katılımcıları Anketinde (PİKA) yılsonu enflasyon beklentisi yüzde 71 oldu.
İktidarın enflasyon senaryosu, yüzde 80’i aşmış durumdaki enflasyonun yüzde 65’e gerilemesi üzerine kurgulanıyor.
Geçen yılın aralık ayında faiz indirimlerinin kurları olağanüstü düzeylere yükseltmesi sonrasında aylık enflasyon yüzde 13,58 ile rekor kırmıştı. Ardından bu yılın ocak ayında da yine yüzde 11,50 oranında aylık enflasyon artışı gerçekleşti. Bu yılın aralık ve 2023 yılının ocak ayı enflasyonları açıklandığında bu iki rekor artış, baz etkisi ve ‘geçen yılın ayına göre’ kıyaslamasıyla’ hesaplamadan düşmüş olacak.
Eylül başında yürürlüğe konulan elektrik ve doğalgaz zamlarıyla Eylül-Ekim ve Kasım aylarında da yüzde 80’in üzerinde seyretmesi beklenen enflasyon, aralık ayına gelindiğinde yüzde 13,58’lik geçen yılın aralık rakamı hesaplama dışı kalacağı için 10 puan dolayında düşüş gösterecek.
Aynı durum Ocak 2023 verisi açıklandığında da görülecek. Bu zaten bilinen ve beklenen bir durum.
Bu yılın ocak-ağustos dönemi sekiz aylık resmi enflasyon artışı yüzde 47,85 düzeyinde. Yılsonu için öngörülen hedef de OVP’de yüzde 65 oranında. OVP’de 2023 yılı enflasyon hedefi ise yüzde 24,9 oranında öngörülüyor.
Aylık artışın yaklaşık yüzde 2 olacağı varsayılıyor.
Dolayısıyla 2022 ocak ayında yüzde 11,10 olan aylık artış 2023 ocak ayında aylık yüzde 2’ye indiğinde baz etkisiyle yıllık enflasyonda 9 puan dolayında bir düşüş olduğu açıklanacak. Geçen yılın aralık ayında yüzde 13,58’lik, bu yılın ocak ayında ise yüzde 11,10’luk rekor oranlar enflasyon hesabından çıktığında tabii ki enflasyon rakamında düşüş olacak. İşte CB Erdoğan ve Bakan Nebati’nin ısrarla aralık-ocak aylarında enflasyonun düşeceğini ifade etmeleri zaten ortada olan bu hesaba dayanıyor. Oysa enflasyon oranındaki düşüş, artış hızının yavaşlaması demek. Enflasyon artışının yavaşlaması ise fiyatların ucuzlaması anlamına gelmiyor.
Kanımca zaten beklenen bu rakamsal gerilemeyi başlatacakları bir kampanya ile ‘Yeni Ekonomi Modelinin Başarısı’ olarak pazarlamaya, ‘Faiz Düşerse Enflasyon Düşer’ tezinin kanıtı olarak sunmaya yönelecekler.
İktidarın gerçeklerden kopuk, tamamıyla algıya yönelik bu senaryosuna rağmen fiyatlarda bir düşüş olmayacağını, aksine fiyat artışları ve zamların süreceğini, alım gücü büyük ölçüde yok olan geniş kesimlerin yoksullaşmaya devam edeceğini bugünden ifade ediyorum.
Yakında açıklanacağı duyurulan ‘Sosyal Destek Paketi’ (SDP), gerçekte iktidarın 20 yıl boyunca toplumdaki yoksulluk ve açlığı, sefaleti yaygınlaştırıp, kalıcı hale getirdiğinin itirafıdır!
Borç faizlerinin silinmesi, üreticinin-esnafın kredi borcunun faizinin sıfırlanması, salgında kapanan işletmelere nakdi destek sağlanması, vb. tüm önerilerimizi duymazlıktan gelen iktidarın bu politikaları sonrasında sadece bir yılda 120 bine yakın esnaf kepenk kapattı. Yüzbinlerce üreticinin tarlasına, bahçesine, traktörüne haciz geldi.
Bir yılda defalarca elektrik-doğalgaza zam yapan, 128 milyar doları buharlaştıran, ülke ekonomisini batma noktasına getiren, 85 milyonu yoksullaştıran Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan ve AK Parti; şimdi bir anda yoksulları, halkı, emekliyi, dar gelirliyi hatırlamaya başladı.
CB Erdoğan ve iktidar sözcülerinin söylemlerinden önümüzdeki günlerde geniş kapsamlı bir Sosyal Destek Paketi’nin (SDP) devreye konulacağı; elektrik ve doğalgaz faturalarına, kiralara, barınma ve kırtasiye-eğitim harcamalarına destek verileceği, anlaşılıyor.
Bunun yanı sıra emeklilere ve asgari ücrete yüksek oranlı yeni maaş zamları ve emekli aylığını kamu bankalarından alanlara 15-20 bin TL’ye kadar promosyon ödemesi yapılacağı, Emeklilikte Yaşa Takılanların (EYT) sorunlarının aralık ayında TBMM’ye getirilecek düzenlemeyle çözümleneceği, belirtiliyor.
20 yıllık iktidarları boyunca emekliyi, memuru, asgari ücretli çalışanları 6 ayda bir yüzde 3-5 oranındaki maaş zamlarıyla geçinmeye mecbur eden, refah payı ödenmesi taleplerini geri çevirerek feryatlarına kulak tıkayan bu iktidar değil miydi?
Şimdi seçimlere 9 ay kala kendi politikalarıyla icralık-hacizli konuma getirdikleri milyonlarca kişinin 2 bin liralık icra dosyasını kapatmayı vaat ediyorlar. Bir yandan toplamı 30 milyar liraya ulaşan bu icra dosyalarını kapatacaklarını söylerken, gerçekte faturasını ödeyemeyen milyonlardan canları dışında alacaklarını tahsil edemeyen, elektrik ve doğalgaz dağıtım şirketlerinin, varlık yönetim şirketlerinin, telefon-internet şirketlerinin paralarını, milletin vergileriyle bütçeden ödeyerek bu kuruluşları rahatlatıyorlar, alacaklarını garantiliyorlar.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının bu yılın 6 ayına ilişkin son verilerine göre, yaklaşık 17 bin aile eski, bakımsız ve sağlıksız evlerde yaşıyor. Bu hanelere barınma, ev eşyası ve kira yardımı yapılıyor. Yine resmi verilerle 2 milyon 345 bin 939 hane elektrik faturasını, 330 bin 804 hane doğalgaz faturasını ödeyebilmek için elektrik tüketim desteği ve doğalgaz fatura desteği almak zorunda kaldı.
Şimdi SDP ile icra takibine düşmüş 2 bin lira ve altındaki faturalarda telefon, elektrik ve su borçlarının silineceği, elektrik faturası desteği verilen hane sayısının 4 milyona çıkartılacağı, 2 milyon haneye yılda iki kez fatura desteği verileceği vaat ediliyor.
Aslında iktidar, SDP ile halkı uyguladığı muhtaçlık politikalarıyla nasıl yoksullaştırdığını bir övünçmüş gibi kamuoyuna sunuyor. Elektrik faturasını ödeyemediği için destek alan hane sayısının 2 milyon 345 binden 4 milyona çıkartılacağını ilan etmek yoksullaştırma politikalarının başarı gibi ilan edilmesinden başka bir şey değildir. SDP’deki yardım ve desteklerden en az 16-17 milyon kişinin yararlanacağını vurgulayan iktidar, bu kadar kişinin elektrik, doğalgaz, telefon faturasını, kirasını ödeme gücünden yoksun durumda olduğunu ilan ediyor. Türkiye’de nüfusunun beşte birinin bu konuma gelmiş olması iktidarın ayıbıdır! Yıllardır Aile Destekleri Sigortası ile sosyal devletin temel işlevini yerine getirmesi ve insanları iktidarların, siyasetçilerin sosyal istismarından kurtarması gereğini dile getirmemize rağmen iktidar aksine insanları 300-500 liraya muhtaç konumda tutmayı tercih eden politikalarla yaygın biçimde yoksulluğu istismar ediyor.
Tamamıyla seçime endeksli bu tek seferlik ödemeler, destek veya yardım adıyla ve yine halkın vergileriyle bütçeden aktarılacak bu kaynaklar; soruna kalıcı çözüm olmaktan uzak, günü kurtarma, ‘yoksul seçmene bir parmak bal’ yaklaşımıyla siyasi nema elde etme gayretleridir. İktidar, açlık ve yoksulluktan siyaseten besleniyor!
Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle; AB yaptırımları sonrası Almanya başta olmak üzere Avrupa’ya doğalgaz akışını tamamıyla durduran Rusya, AB ekonomilerini ağır resesyon ve daralma riskiyle karşı karşıya bıraktı. Rusya’nın bu adımının Türkiye ekonomisine de ağır hasar vermesi kaçınılmaz olacaktır!
G7 ülkelerinin Rus petrolüne tavan fiyat getirme kararı alması ve Rus doğalgazı için tavan fiyat hazırlıklarına yönelmesi üzerine Rusya, vanaları tamamıyla kapattı. AB Komisyonu ve üye ülke hükümetleri, peş peşe enerji krizine dönük planlar hazırlamaya giriştiler. Enerji tedariki konusunda uluslararası piyasalarda hızla artan fiyatlara paralel olarak yapılan zamlar, hükümetleri ciddi sübvansiyon bütçeleri hazırlamaya yönlendirdi. Almanya 60 milyar euro tutarında bir fatura desteği bütçesi açıklarken, Fransa, İspanya, İtalya 300-500 euro arasında hanelere elektrikdoğalgaz fatura desteği verme kararı aldı. Rusya-Türkiye ilişkileri bağlamında doğalgaz ve ham petrol tedariki açısından bir sıkıntı yaşanmayacağını söylemek olanaklı olsa da küresel piyasalardaki artan fiyatlar Türkiye’nin enerji faturasını kabartacak. Rusya’nın vanaları kapatmasıyla AB ekonomilerinin küçülmesi, sanayi üretiminin azalması bu ülkelerin ithalat talebini aşağı çekecek. Ağustos ayı itibarıyla 73 milyar doları aşan dış ticaret açığı toplamı, yılsonu için 105 milyar dolar olarak hedeflense de bu tutarın aşılacağını öngörüyorum. İhracatın ithalatı karşılama oranının yüzde 60’lar düzeyine inmesi ciddi risk sinyalleri.
Bu gidişatın en tehlikeli işareti Türkiye imalat sanayiinin ana ihracat pazarlarındaki faaliyet koşullarını ölçen İstanbul Sanayi Odası (İSO) Türkiye İmalat Sektörü İhracat İklimi Endeksi’nin Ağustos 2022 sonuçlarında kendisini gösterdi. Endeks, ağustosta 48,8’e geriledi ve 2020 haziranından bu yana en düşük seviyeye indi. Bu rakam imalat sanayii ihracatının dış talebinde ciddi bir gerileme başladığını ihraç pazarlarından gelen siparişlerin inişe geçtiğini gösteriyor. Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND), Türk TIR’larının Avrupa’ya en büyük çıkış kapısı olan Kapıkule’de günlük çıkan araç sayısının 9500’den 8500-7 bine kadar indiğini, gerilemenin hızlanarak sürdüğünü açıkladı. Almanya’da sanayi üretimi Mayıs 2020’den beri en yüksek oranda azalış gösterdi. Önemli ihraç pazarlarımızdan İngiltere, İtalya ve Hollanda’da düşüş yaşanıyor. Avrupa ekonomisinde yaşanan daralmanın ve Türk ihraç mallarına yönelik talep-sipariş düşüşünün somut işareti olan bu tablo, önümüzdeki süreçte daha da ağırlaşacak.
AB ve ABD başta olmak üzere küresel ekonomide bozulma belirtileri belirginleşti. Bunun Türkiye ihracatına, dış ticaretine negatif etkilerinin daha da artması, söz konusu. Rusya’nın doğalgaz hamlesiyle Avrupa’yı zorlu bir kış beklerken, bunun Türkiye ekonomisi üzerinde dondurucu etki yaratması ciddi olasılık!
İktidar, 2017 ve 2018’deki referandum ve seçim öncesi yaptığı gibi ‘Hazine Destekli ve Kefaletli’ yeni bir kredi paketi ilan etmeye hazırlanıyor. Yaklaşık 500 milyarlık kredi paketiyle sanal para bolluğu ve sanal büyüme yaratmayı hedefliyor!
2017’deki Anayasa Referandumu ve 2018’deki Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçimleri öncesinde düşük faizli, en az 1 yıl ödemesiz dönemli ve hazine kefaletli yüz milyarlarca TL tutarında krediyi piyasalara pompalamayan iktidar, Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden hazine kefaletli yeni bir kredi paketini devreye sokmaya hazırlanıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin sosyal medya hesabından yaptığı duyuruda yeni bir Hazine Destekli Kefalet Paketi çalışması yürütüldüğünü, ayrıntıların yakında açıklanacağını belirterek; ‘teminat eksiği’ bulunan işletmelerin finansman ihtiyaçlarının bu paketle karşılanacağını ifade etti. Türkiye Ekonomi Modeli çerçevesinde KOBİ’lerin finansman ihtiyaçlarını karşılayacak paketin çok düşük faizli, en az bir yılı ödemesiz dönem olmak üzere 36-60 ay vadeli olması ve yükün hazine üzerine yıkılması yüksek ihtimal.
Geçtiğimiz ay yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla KGF üst limiti 500 milyar TL’den 1 trilyon TL’ye yükseltildi.
Böylece bankalara hazine kefaleti ve KGF garantisi verilerek dağıtılacak kredilerin toplamı 1 trilyona kadar çıkabilecek.
5 Eylül itibarıyla KGF aracılığıyla kefalet verilen kredilerin toplam tutarı 582 milyar lira düzeyinde. Dolayısıyla açıklanacak kredi kefalet paketinin tutarı 418 milyar TL’den az olmayacak.
Daha önce referandum ve seçim öncesi dağıtılan hazine kefaletli, KGF garantili kredilerin 300 milyar TL’sinin geri dönmediği ve batığa dönüşerek hazine üzerine yıkıldığı göz önünde bulundurulduğunda bu paketin de büyük ölçüde seçim amacıyla bol keseden bir kredi kampanyası olacağını söyleyebilirim.
O dönemde dağıtılan bu ucuz kredilerin büyük bölümünün yatırıma değil, altın-döviz alımına gittiği, gayrimenkul, lüks otomobil alımında kullanıldığı ortaya çıkmıştı. Şimdi de benzer bir durumla karşılaşılması ve iktidarın seçimi kazanma hesabı uğruna yükün hazine üzerinden halkın sırtına yıkılması ve gelecek nesillerin üzerine borç olarak kalması büyük olasılık.
İktidar seçime doğru, kredi musluklarını açmaya ve bol keseden para dağıtmaya hazırlanıyor. Hazine kefaletiyle ve KGF garantisiyle kredi pompalayacak. Son çırpınışlarını sergilemek üzere harekete geçen iktidar, denenmiş-yıpranmış ve modası geçmiş uygulamalardan medet umuyor!
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un önerisiyle gündeme gelen Avrupa Siyasi Topluluğu’nun ilk toplantısı, 6-7 Ekim’de Prag’da yapılacak. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin karşı çıkmasına rağmen Türkiye, AB ile yakın siyasi ve coğrafi bağları bulunan ülkelerin yer alacağı toplantıya davet edildi.
Avrupa Siyasi Topluluğu (AST) kurulmasına ilişkin toplantıya 27 AB üyesi ülkenin yanı sıra AB ile komşu ya da AB üyeliğine aday 17 ülke olmak üzere toplam 44 ülkenin temsilcileri katılacak.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan, Türkiye’nin davet edilmesine ve AST oluşumunda yer almasına karşı çıkarken her iki ülkenin Macron ve Olaf Scholz tarafından ikna edildikleri biliniyor. Bazı ülkeler, Brexit referandumu ile AB’den ayrılan İngiltere’nin de davet edilmesine karşı çıktı.
AST’nin kuruluş hedefi ve amacı; Rusya-Ukrayna savaşının ardından yeni bir dünya düzeni kurulurken, Avrupa ülkelerini ve komşularını, daha geniş bir siyasi diyalog ve iş birliği platformu etrafında bir araya getirmek.
Fransız diplomatların tasarladığı kuruluş belgesinde, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı, enerji krizi, ekonomik durum gibi Avrupa kıtasının ortak çıkarlarını ilgilendiren stratejik konularda siyasi bir tartışmaya olanak sağlayacak bir platformun oluşturulması hedefleniyor. AST toplantılarının 6 ayda bir yapılması planlanıyor.
AST’nin AB genişlemesine alternatif bir siyasi proje olmadığına dikkat çekiliyor.
Türkiye-AB müzakereleri her alanda dondurulmuş halde. Tam üyelik müzakereleri dışında, Gümrük Birliği Anlaşması’nın yeniden düzenlenerek güncelleştirilmesi, vize serbestisi müzakereleri de askıda.
AB komisyonu üyeliğe aday konumda bulunan Balkan ülkelerine (Arnavutluk, Kosova, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan) vizesiz seyahat olanağı getirmeye hazırlanırken, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeleri de Schengen bölgesine alıyor.
Buna karşılık Türk vatandaşlarının vize işlemleri zorlaştırılıyor!
Avrupa Siyasi Topluluğu oluşumu ile Türkiye yeni bir üyelik dışı sürece dahil edilerek AB’den daha fazla uzaklaşması önlenmeye çalışılıyor. AB içinde olduğu gibi bu oluşumda da Yunanistan ve GKRY’nin Türkiye aleyhine çalışmaya, lobi ve kulis yapmaya devam edecekleri, daha ilk günden açığa çıktı!
İktidarın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır ile normalleşme, Suriye ile diyalog girişimlerine karşılık Arap Birliği’nde Türkiye karşıtı tavır artarak devam ediyor. Türkiye-Arap Ülkeleri ilişkisinin yakın dönemde normalleşmesi, ülkemiz aleyhine olan havanın dağılması güç görünüyor!
Arap Birliği Dışişleri Bakanlarının Kahire’de yaptıkları toplantıda Türkiye aleyhine sert ifadeler içeren, Türkiye’yi Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da provokasyonlara girişmekle suçlayan ortak bildirinin ‘oy birliği’ ile kabul edilmesi, iktidarın ‘normalleşme’ politikasının Arap ülkelerinde karşılık bulmadığını gösterdi. Yayınlanan bildiride Arap ülkelerinin içişlerine karışmakla, Irak, Libya ve Suriye’de provokasyonlar yaparak bu ülkelerin egemenliğini ihlal etmekle suçlanan Türkiye’ye bu ülkelerin içişlerine yönelik müdahalelere son verme çağrısı yapıldı.
Dışişleri Bakanlığı, toplantıdan sonra yayınlanan bildiride Türkiye'ye yönelik karar ve ifadelere yazılı bir açıklama ile karşılık verdi. Açıklamada “Arap Ligi Dışişleri Bakanları Konseyinin 6 Eylül 2022 tarihinde düzenlenen 158. toplantısı, bir kez daha ülkemize yönelik mesnetsiz iddialar içeren karar ve açıklamalara sahne olmuştur. Bu karar ve açıklamaları tümüyle reddediyoruz.” denildi.
Suriye ile başlatılan diyalog girişimlerine karşılık halen Şam yönetiminden resmi bir açıklama gelmemesi, Mısır ile başlatılan müzakerelere rağmen henüz somut bir ilerleme sağlanamaması karşılıklı güvenin tesis edilemediğini gösteriyor. Libya’da Trablus ve Tobruk yönetimlerinin başbakanlarının CB Erdoğan tarafından davet edilerek uzlaştırma girişiminde de bir ilerleme olamadı. Irak’ta ülkenin kendi içindeki siyasi kargaşa ve çatışmaların, uzun süredir hükümet kurulamamasının yanı sıra Türkiye’nin güvenliği çerçevesinde Kuzey Irak’ta teröre karşı düzenlediği operasyonlara yönelik tepkiler ve protestolar nedeniyle bu ülke ile ilişkilerde sıkıntılı süreç devam ediyor.
BAE ve Suudi Arabistan ile atılan normalleşme adımları ve karşılıklı üst düzey resmi ziyaretler, henüz somut bir sonuç doğurmadı. İktidarın özellikle bu iki ülkeden ekonomik anlamda beklentileri oldukça yüksekti ve ciddi fon akışı umut ediliyordu. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Türkiye’den sonra ziyaret ettiği Mısır ve Yunanistan ile milyarlarca dolarlık kredi, iş birliği, fon anlaşmaları imzalarken iktidarın benzer beklentilerinin hiç birisi gerçekleşmedi.
Arap Birliği’nin Türkiye’ye karşı kullandığı sert ifadeler ve suçlamalar; bölgedeki Arap ülkeleriyle kısa süre öncesine kadar sürdürülen gerilim siyaseti ve iç çekişmelerde ‘taraf olma’ politikasının etkilerinin hâlâ sürdüğünü gösteriyor. Kısa ve orta vadede Türkiye’ye bu bakış açısının kolay kolay değişmeyeceğini ve sürecin uzayacağını öngörmekteyim!
Yeni Soluk
Yorum Yap