Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 11 Aralık 2022

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı İç politika, dış politika ve ekonomi başlıklı ‘Haftalık Değerlendirme Raporu’nu yayımladı.

11 Aralık 2022 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:

SICAK GÜNDEM

Rusya’nın Astana Çözüm Süreci’ne Çin’in dahil olmasını içeren önerisi; Suriye’de ABDRUSYA-ÇİN güç dengelerinin devreye girmesine ve Ortadoğu’daki safların yeniden belirlenmesine, zemin hazırlayacak. İktidarın Rusya’nın bu önerisine hazırlıksız yakalandığı anlaşılıyor!

Türk pasaportunun itibarı dünya sıralamasında gerilerken, Fransa ve İspanya’dan sonra Türk vatandaşlarından transit vize talep eden ülkeler arasına Hollanda da katıldı. 

İÇ POLİTİKA

ABD Hazine Bakanlığı, iktidara yakın bir Türk iş insanını milyonlarca dolarlık ‘kara para aklama’ gerekçesiyle yaptırım kapsamına ve kara listeye alındığını açıkladı. İktidar, ikinci Rıza Sarraf vakası olarak nitelendirilebilecek bu karara sessiz ve tepkisiz kaldı!

Hiranur Vakfı’ndaki çocuk istismarına tepkiler çığ gibi büyürken; TBMM’de konunun araştırılması için verilen önergeler AK Parti ve MHP oylarıyla reddedildi! Böyle vahim ve insanlık dışı bir olayda bile siyasetin önde tutulması kabul edilemez.

EKONOMİ

Kasım ayında TÜFE, aylık yüzde 2,88 artışa rağmen yıllık 84,4’e geriledi. Yİ-ÜFE, bir ayda yaklaşık 22 puan ‘buharlaşarak’ yüzde 136’ya indi! TÜFE rakamlarıyla oynamayı sıradanlaştıran TÜİK, şimdi Yİ-ÜFE artışını buharlaştırıp yeni senaryo yazıyor!

Açıklanan resmi enflasyonun 2 ve 16 puan altında kalan çekirdek enflasyon rakamları, başta gıda olmak üzere enflasyonda asıl sorumlunun iktidar ve uyguladığı ekonomi politikaları olduğunu ortaya koydu!

Uygulanan ekonomi modeli, ‘liralaşma’ tezleri, Kur Korumalı Mevduat (KKM) icatlarıyla tasarruf sahipleri borsa dışında alternatifsiz bırakıldı! 

TARIM

Tarım ve Orman Bakanlığının her üründe ‘sözleşmeli üretici’ sistemine geçilmesine ilişkin planları, üreticiyi daha fazla mağduriyete sürükleyecektir. 

DIŞ POLİTİKA

6 Aralık’ta Arnavutluk'un başkenti Tiran'da düzenlenen Avrupa Birliği (AB)-Batı Balkan Ülkeleri zirvesinde Batı Balkan ülkelerinin AB'ye katılım sürecinin hızlandırılması kararı çıktı. Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın girişimleriyle zirveden dışlandı!

Rusya ekonomisini daha da zayıflatmak amacıyla; AB, G7 ülkeleri ve Avustralya’nın Rus petrolüne tavan fiyat uygulama kararı ve denizyoluyla ihracata kısıtlamalar getirmesi, Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci başlattı!

Rusya’nın Astana Çözüm Süreci’ne Çin’in de dahil olmasını içeren önerisinin İran tarafından desteklenmesi ve Çin’in katılmaya hazır olduğunu açıklaması, Suriye’de yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor. Bu durum, Suriye’de ABD-RUSYA-ÇİN güç dengelerinin devreye girmesine ve Ortadoğu’daki safların yeniden belirlenmesine, zemin hazırlayacak.

Kazakistan’da Rusya-İran-Türkiye heyetleri arasında yapılan Astana Müzakerelerinde Astana Mutabakat Süreci’ne Çin’in de dahil olmasını öneren Rusya’ya İran da destek ve onay verdi. Bu öneri, Türkiye’nin Suriye politikası ve olası gelişmeler açısından yeni ve sıcak bir durum.

Astana’da liderler zirvesinin altyapısını oluşturmak üzere üç ülke heyetleri arasında yapılan 19’uncu toplantıdaki Rusya önerisine Çin olumlu yanıt verirken Türkiye’nin suskun kalması Rusya’nın önerisinin iktidar açısından sürpriz olduğunu buna hazırlıklı olunmadığını gösteriyor. İktidarın henüz kararını açıklamamasına karşılık Çin Dışişleri Bakanlığı, Astana sürecini Suriye krizinin çözümünde yararlı bir oluşum gördüklerini, Çin’in katılmaya hazır olduğunu açıkladı.

İran ve Çin’in hemen onay açıklaması yapmaları göz önünde tutulduğunda, bu öneri Rusya tarafından Türkiye’den habersiz İran ve Çin ile daha önce danışılıp, paylaşılmış. Anlaşılan Rusya, mevcut ikili siyasi-ekonomik ilişkiler, içinde bulunulan ekonomik darboğaz ve enerji açısından Rusya’ya olan bağımlılık, Suriye’de mevcut tabloyu da değerlendirerek Türkiye’nin Çin’e itiraz etmeyeceğini, emrivakiye karşı çıkmayacağını hesap etmiş.   

İktidar seçim öncesi Rusya’dan para gelmesini bekliyor. Ayrıca Rusya’dan doğalgazda yüzde 25 indirim, TL ile ödeme, doğalgaz ödemelerinin 2024’e ötelenmesi vb. talepler, müzakere ediliyor. Rusya bu yüzden Çin’in Suriye’de devreye girmesine iktidarın itiraz edemeyeceğini öngörüyor. Savaş nedeniyle askeri ağırlığını Ukrayna’ya kaydıran Rusya, Suriye’de masada ve sahada Çin’e yer açarak kendi boşluğunun daha fazla güvendiği İran ve Çin tarafından doldurulmasını amaçlıyor. Kaldı ki, iktidarın Çin’den de swap anlaşmasıyla sağladığı kaynağın yanında, yatırım sermayesi akışı, hazine ve Varlık Fonu’nun borçlanma taleplerinin karşılanması gibi beklentileri söz konusu. Kanımca iktidar, Rusya’nın önerisini reddederse enerji, ekonomik beklentiler, kaynak gelişi vb. konularında hem Rusya’yı hem Çin’i karşısına almış olacağını düşünerek, süreci zamana yaymayı, kararını açıklamayı geciktirmeyi planlıyor. Diğer yandan Çin’in Rusya’nın yanında Suriye’de sahaya inmesine ABD’nin sessiz kalmayacağı, Türkiye’yi karşı çıkmaya zorlayacağı, F-16 satışı, S-400 yaptırımları vb. kozları sahaya süreceği açık.

Esad’a destek veren Çin’in, Rusya gibi bölgede deniz-hava üsleri kurma, bölgeye yerleşme hedefleri söz konusu. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in tam bu aşamada Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini ziyaret etmesi, çok sayıda anlaşmaya imza atması tesadüf değil!

İktidarın Suriye’nin kuzeyine harekât ve Esad ile diyalog planları yaptığı bir aşamada Rusya’nın Çin’i Suriye’ye sokma, Astana Süreci’ne dahil etme önerisi, kanımca hassas şekilde kurgulanmış bir diplomatik hamle ve pek çok dengeyi değiştirecek, safların yeniden oluşmasına zemin yaratacak bir adım olarak görülmelidir.

Türk pasaportunun itibarı dünya sıralamasında gerilerken, Fransa ve İspanya’dan sonra Türk vatandaşlarından transit vize talep eden ülkeler arasına Hollanda da katıldı. İktidar, Türkiye’ye vize uygulayan Macaristan’a vizesiz giriş imkânı sağladı. Türk vatandaşlarının AB ülkelerine vize taleplerindeki ret oranları yüzde 20’ye dayandı!

İktidarın baskıcı, antidemokratik uygulamalarıyla uluslararası itibarı ve saygınlığını her geçen gün daha fazla kaybeden Türkiye’ye yönelik vize ve transit vize uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. T.C. Pasaportu Uluslararası Passport Index listesinde Rusya’yla birlikte 38’inci sırada yer alırken Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) birinci, Afganistan sonuncu. Dünya ülkelerinin pasaportlarının güç ve saygınlığını içeren endekse göre Türk vatandaşları dünyada sadece 67 ülkeye vizesiz gidebiliyor.  50 ülke Türk vatandaşlarından elektronik vize veya sınır kapısında girişte vize talep ederken, 75 ülkeye giriş içinse vize almak zorunlu. 

AB ülkelerine yapılacak seyahatlerde talep edilen Schengen vizesinde yüzlerce euroya çıkarılan vize ücreti tutarlarına, sigorta, banka hesabı vb. taleplere rağmen Türk vatandaşlarının vize taleplerinin ret oranı hızla yükseliyor. 2015’te yüzde 3,5-4 arasında olan vize retleri, 2020’de yüzde 14’e, 2021’de yüzde 19’a ulaştı. Bu yıl sonunda ise vize retlerinin yüzde 25’i bulması şaşırtıcı olmaz. Yazar, sanatçı, tiyatrocu, gazeteci, akademisyenlerimizin vizelerinin keyfi ve neden belirtilmeksizin reddedildiği medyaya yansıdı.

Temmuz ayında Fransa ve İspanya, Türk vatandaşlarına Schengen vizesi olsa bile transit seyahatlerde transit vize alma koşulu getirmişti. Türk vatandaşlarından havaalanındaki transit bekleme süresinde transit vize talep eden ülkeler arasına Hollanda da katıldı. Hollanda’nın bazıları eski sömürgesi olan ülkelerden göçü önlemek amacıyla az sayıda ülkeye transit vize uyguladığı, bunlar arasında Eritre, Etiyopya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Afganistan, Gana, İran, Somali, Gine, Güney Sudan, Sudan, Suriye, Yemen’in yer aldığı belirtilirken, şimdi bu transit vize listesine Türk vatandaşlarının da eklenmesi çok incitici.

İktidar, başta AB ülkeleri olmak üzere Türk vatandaşlarına yönelik bu muameleye tepki gösterip hesap sormak, müzakere ve mücadele etmek yerine sessiz kalmayı, Türkiye’ye vize uygulayan ülkelerin vatandaşlarına vizesiz seyahat olanağı sağlamayı sürdürüyor. Son bir yılda Türk vatandaşlarına vize uygulayan Norveç, Polonya, Malta, İspanya, Hollanda, Avusturya, Belçika, Hırvatistan, İrlanda, Portekiz, İspanya, Birleşik Krallık vatandaşlarına vizesiz seyahat ve her girişte 90 gün ikamet olanağı sağladı. 

Edirne’yi kapı komşusu yapan Bulgaristan vatandaşlarına temmuzda, Türkiye’ye vize uygulayan Macaristan vatandaşlarına da kasımda vizesiz giriş imkânı başlatıldı. 

Pek çok ülkenin vatandaşı pasaportsuz, kimlik cüzdanıyla ülkemize seyahat ederken, yurttaşlarımız yüksek tutarlı euro-dolar üzerinden vize ücreti ödeyip, onlarca evrak için koşturuyor. Saatlerce konsolosluk kapılarında bekletiliyor. Ardından vize başvuruları reddedilip yaptıkları masraflar çöpe atılıyor. İktidarı vatandaşlarımızın haklarını, seyahat özgürlüğünü korumaya, vize retleriyle yaşatılan mağduriyetlere son vermek için daha kararlı ve etkili bir politika izlemeye çağırıyorum. 

ABD Hazine Bakanlığı, 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’nden bir gün önce iktidara yakın bir Türk iş insanını, milyonlarca dolarlık ‘kara para aklama’ gerekçesiyle yaptırım kapsamına ve kara listeye alındığını açıkladı. Tüm mal varlıkları ve banka hesaplarının bloke edildiği duyuruldu!

Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) tarafından 17 Kasım’da yayınlanan bir tebliğle ‘Terörün Finansmanı ve Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi’ çerçevesinde atama ya da seçimle göreve gelen ‘kamusal nüfuz sahibi’ kişilerin yakınlarının, aile bireylerinin sahip oldukları varlıkların, finansal işlem ve transferlerinin MASAK takibine alınması kararlaştırılmıştı.

Ülkemizin kara para aklama, organize suç örgütlerinin ikamet ve mücadele merkezine dönüşmesi konusunda yaygınlaşan vahim tabloyu sıkça gündeme getirmemize rağmen, iktidarın bu doğrultuda gerekli yasal düzenlemeleri yaptığını, uluslararası kuruluşlara verilen taahhütlerin yerine getirildiğini söylemek güç. 

MASAK’ın tebliği Türkiye’ye yönelik eleştiri ve uyarıların kısmen de olsa bertaraf edilmesini, günü kurtarmayı amaçlayan bir düzenleme olmasına rağmen Türkiye hâlâ Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) Gri listesinde. Bu listede ayrıca; Arnavutluk, Bahamalar, Barbados, Kamboçya, İzlanda, Jamaika, Moğolistan, Myanmar, Pakistan, Nikaragua, Panama, Suriye, Uganda, Yemen ve Zimbabve gibi ülkeler bulunuyor. Aynı listede yer alınan ülkelere bakıldığında bile iktidarın Türkiye’yi hangi konuma düşürdüğünü görmek olanaklı.  

Buna karşılık günü kurtarma amaçlı MASAK Tebliği bile iktidarı rahatsız etmiş ve hoşuna gitmemiş olmalı ki, 3 Aralık’ta yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla MASAK Başkanı Dr. Hayrettin Kurt görevden alındı. Tenzili rütbe ile cezalandırılarak daha düşük bir pozisyon olan, ‘Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu’ ikinci başkanlığına tayin edildi. 

✓ Bu görevden alma, iktidarın yolsuzlukla-kara parayla mücadeleye, kaynağı belirsiz gelirlerin aklanmasının önlenmesine bakış açısını apaçık ortaya koyuyor.

Bu noktada yaşanan bir başka gelişme sessizlikle geçiştirilmeye çalışılıyor. BM’nin (Birleşmiş

Milletler) 2003’te kabul ettiği ve Türkiye’nin de imzaladığı Yolsuzluğa Karşı Mücadele Sözleşmesi çerçevesinde her yıl 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü olarak anılıyor. Ancak iktidarın gündeminde yolsuzlukla, kara parayla mücadele için böyle bir günü anma yok. ABD Hazine Bakanlığı bundan bir gün önce 8 Aralık’ta yaptığı resmi açıklamada iktidara yakın bir Türk iş insanının milyonlarca dolarlık ‘kara para aklama’, sahte belgelerle para transferi ve petrol ticareti gerekçesiyle kara listeye ve yaptırım kapsamına alındığını duyurdu. Bu kişinin kendisinin, aile bireylerinin, ortaklarının ve 26 şirketinin tüm mal varlığı, banka hesapları bloke edildi. 

ABD Hazinesi’nin ‘İKİNCİ RIZA SARRAF VAKASI’ olarak nitelendirilebilecek bu kararına karşı iktidar sessiz-tepkisiz. Kara para iddialarının, ‘ülkenin itibarına zarar verdiğini’ söyleyen Hazine ve Maliye Bakanının, Cumhurbaşkanı sözcülüğü ve İletişim Başkanlığının, MASAK’ın suskunluğu çok dikkat çekici!

Ülkede infiale yol açan 6 yaşındaki ‘çocuk gelin’ olayı, çocukların korunması, cinsel ve fiziki istismarının önlenmesinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi. Kurumların görev ve sorumluluklarını yerine getirmekteki yetersizlik ve sorumsuzluğu, inançların her türlü istismar ve ahlak dışı tutumlara pervasızca alet edildiği kanıtlandı.

Cemaat-Tarikat yapılanmaları ve bunlara bağlı vakıfların, külliyelerin, yatılı veya gündüzlü kurslar ve okulların, aileler tarafından buralara emanet edilen çocukların ne kadar korumasız ve istismara açık olduğu tüm ülkeyi infiale sevk eden 6 yaşındaki ‘çocuk gelin’ olayı ile bir kez daha ortaya çıktı.

Daha önce Karaman’da Ensar Vakfı yurtları ve okullarında onlarca çocuğun tecavüze uğraması, Aladağ’daki tarikat yurdunda kız çocuklarının yanarak hayatını kaybetmesi, Diyanetin Erzurum’daki Kur’an kursunda çocukların cinsel tacize maruz kalması ve daha birçok istismar yaşandı. 

İktidar ve sorumlular her seferinde yaşananların üzerini örtme, cemaatleri, cemaat vakıflarını koruma çabasına girişti. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu ve benzeri vakıflarla eğitim-öğretim iş birliği, yurt-kurs anlaşmaları yaptığı açığa çıktı. Kamu kaynaklarıyla bu yapılanmaların desteklenmesine devam edildi.

Oysa benzer bir oluşumun vakıflar, yurtlar, kurslar, okullar, dershaneler, ticari işletmeler, devlet ihaleleri, kaynakları aracılığıyla nasıl devletin ve kurumların, yargının, polisin, ordunun, üniversitelerin içine yerleştiği, siyasi ve mali güce eriştiği, kadro devşirdiği, darbe düzenleyerek rejimi değiştirme hevesine giriştiğini çok yakın bir dönemde tüm ulus olarak acı bir tecrübeyle yaşadık.

Hiranur Vakfı ve bağlı olduğu cemaatte mağdur kız çocuğunun yaşadıklarını 2012’den bu yana savcılığa, yargıya intikal ettirmesine rağmen 10 yıl boyunca olayın örtülmesi, savcılıktan adli tıbba, yargı dosyasına kadar belge, kanıt ve raporların işleme konulmaması, bu yapıların devletteki varlığının, etkinliğinin, bağlarının hâlâ sürdüğünü gösteriyor.

Bir sanatçıyı sahne şakası yüzünden evini basıp tutuklayan, Fırıncılar Sendikası Başkanını iki cümlesi için tutuklayıp cezaevine gönderen yargının, haklarında 27 yıl hapis istenen failleri tutuklamaya bile gerek görmemesi, ilk duruşma tarihini 2023 Mayıs’ına vermesi, düşündürücü!  

Her konuda fetva veren, iktidarın siyasi söylemlerine destek çıkan Diyanet İşleri Başkanlığının bu insanlık dışı olayda günlerce suskun kalması, dini inançların böylesine kullanılmasına tepki vermemesi, vatandaşları uyarma sorumluluğundan kaçınması kabul edilemez!

Hiranur Vakfı’ndaki çocuk istismarına tepkiler çığ gibi büyürken; TBMM’de konunun araştırılması için verilen önergeler iktidar ittifakı oylarıyla reddediliyor! Böyle vahim ve insanlık dışı bir olayda bile siyasetin önde tutulması kabul edilemez. Cemaat vakıf görüntüsü altında her türlü ahlaki değerin çiğnenmesine göz yumulan bu yapıların sıkı şekilde denetlenmesi, hiçbir olayın üstünün örtülmemesi ve sorumluların cezalandırılması, elzemdir.

Kasım ayında TÜFE, aylık yüzde 2,88 artışa rağmen yıllık 84,4’e geriledi. Yİ-ÜFE, bir ayda yaklaşık 22 puan ‘buharlaşarak’ yüzde 136’ya indi! Enerji, akaryakıt, döviz kurları düşmediği halde, Yİ-ÜFE’de böyle büyük bir düşüşün izahı gerekiyor. TÜFE rakamlarıyla oynamayı sıradanlaştıran TÜİK, şimdi Yİ-ÜFE artışını buharlaştırıp yeni senaryo yazıyor!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), TÜFE’nin (Tüketici Fiyat Endeksi) kasımda aylık yüzde 2,88 arttığını, yıllık yüzde 85,39’dan 84,4’e gerilediğini açıkladı. Aralık ve ocakta baz etkisiyle TÜFE’de daha fazla düşüş yaşanması söz konusu olacak. Bağımsız iktisatçılardan oluşan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise aynı TÜİK verileriyle enflasyonu kasımda aylık yüzde 4,24, yıllık yüzde 170 açıkladı.

Resmi hesaplamadaki rakamsal düşüşlerin hayat pahalılığı ve fiyatlara yansıması söz konusu olmadığı gibi, kimse enflasyondaki gerilemeyi günlük yaşantısında hissetmiyor. Nitekim TÜİK’e göre Kasım’da TÜFE aylık yüzde 2,88 artarken gıda enflasyonu aylık yüzde 5,75, yıllık yüzde 102,55 arttı.

İktidarın asgari ücret ve diğer maaş zamlarını ‘enflasyon düşüyor’ bahanesiyle düşük tutması olasılığının ilk sinyali, TÜİK’in Yİ-ÜFE (Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi) enflasyon rakamlarında gözleniyor. TÜİK’e göre ekimde yıllık yüzde 157,69 olan Yİ-ÜFE kasımda 21,67 puan düşüşle yüzde 136,02’ye inmiş! 

Kasımda Yİ-ÜFE’deki aylık artış sadece yüzde 0,74! Yİ-ÜFE geçen yılın kasımında aylık yüzde 9,99, aralıkta yüzde 19, bu yıl ocakta yüzde 10 artmıştı. Şimdi baz etkisiyle bile bir ayda yaklaşık 22 puan düşmesi hiçbir bilimsel hesaba göre inandırıcı görünmüyor. 

Her ne kadar döviz kurları bir süredir ‘arka kapı döviz satışları, kaynağı belirsiz döviz girişleri’ ile sabitlense de ithal girdi maliyetlerinde artış, enerji ve akaryakıt zamları devam ediyor. Bir ucuzlama yok. 

Bu gerileme, sanayicinin, üreticinin maliyet ve üretici enflasyon artışını perakende fiyatlara yansıtmasından kaynaklanıyorsa, TÜFE’nin aylık yüzde 2,88’in üzerinde artması, yıllık olarak da düşmesi değil yükselmesi gerek. Ya da bu düşüş üretimin durdurulması, enerji ve girdi kullanımının azaltılmasıyla sağlandıysa, o zaman reel sektörün, imalat sanayiinin, üretiminin daralması, büyümenin durması demek.

Bir ayda üretim maliyetleri ve üretici enflasyonunun yaklaşık yüzde 22 düştüğünü, Yİ-ÜFE’nin bu yüzden gerilediğini gösteren hiçbir belirti yok.  Yİ-ÜFE’de bu gerilemenin TÜFE’ye yansıtılarak resmi enflasyonun kâğıt üzerinde daha fazla düşürülmesi, asgari ücret ve diğer maaş zamlarının ‘enflasyon düştü’ gerekçesiyle düşük tutulmasına dönük hesap oyunları gündeme gelebilir.

Asgari ücretin, memur-emekli zamlarının tartışıldığı ve kamuoyunun bu artışlarda esas alınacak TÜFE oranına odaklandığı süreçte, üretici enflasyonu ‘22 puan buharlaştırılıp’ gözden kaçırılmaya çalışılıyor. TÜİK ve Ekonomi Yönetimi; tarımdan sanayiye, ağırlıkla ithal olan girdilerin, enerjiden hammaddeye kadar tüm maliyetlerin arttığı bir ortamda, üretici enflasyonunun nasıl düştüğünü açıklamak zorundadır!

Çekirdek enflasyon rakamları, başta gıda olmak üzere enflasyonda asıl sorumlunun iktidar ve uyguladığı ekonomi politikaları olduğunu ortaya koydu. Üzerinde durulmayan ve gündeme getirilmeyen C ve F grubu çekirdek enflasyon rakamları, açıklanan resmi enflasyonun 2 ve 16 puan altında!

TÜİK’in yüzde 84,4 olarak açıkladığı enflasyon verisine karşılık, çekirdek enflasyon gruplarındaki tablo, asıl enflasyonun iktidarın aldığı para-kur-döviz-faiz kararları, yaptığı zamlar, iktidara bağlı Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) Cumhurbaşkanı Erdoğan talimatıyla yürürlüğe koyduğu fiyat artışlarıyla yükseltildiğini ortaya koyuyor.

Çekirdek enflasyon F grubunda ‘yönetilen-yönlendirilen fiyatlar hariç’ TÜFE, yıllık yüzde 82,69! TÜİK’in web sitesinde ‘Yönetilen-yönlendirilen fiyatların’ iktidara bağlı kamu kurumlarının, iktidar talimatıyla aldığı kararları, yapılan zam ve artışları ifade ettiği belirtiliyor. 

Dolayısıyla bunlar hariç tutulduğunda enflasyon yüzde 84,4’ten yüzde 82,69’a iniyor. Aradaki 1,71 puanlık enflasyon artışı doğrudan iktidarın aldığı, elektriğe, doğalgaza, akaryakıta, gıdaya, içki ve sigaraya zam kararlarından, ÖTV ve diğer vergilerde yaptığı artışlardan kaynaklanıyor.

İktidar enflasyon artışına suçlu ararken, Cumhurbaşkanı Erdoğan dış güçleri, ittifak ortağı iç düşmanları suçlarken, TÜİK’in çekirdek enflasyon verileri enflasyonun gerçek suçlusunun bizzat iktidarın kendisi olduğunu apaçık gösteriyor.

Daha da çarpıcı olan çekirdek C grubunda yer alan resmi enflasyon rakamları. Bu grupta, ‘enerji, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içkiler ile tütün ürünleri ve altın hariç’ aylık TÜFE artışı yüzde 1,88, yıllık artış yüzde 68,91!

Kasımda yüzde 84,4 olarak açıklanan resmi enflasyon rakamının 15,49 puan altında. 

Diğer deyişle iktidar; elektriğe, doğalgaza yüklü zamlar yapmasaydı, gıda ürünlerinin tarladan markete-pazara-manava geliş sürecinde sübvansiyon ve destekleme sağlayıp, akaryakıt zamlarıyla, girdi artışlarıyla insanları baş başa bırakmasaydı, bir yanda müteahhitlerin, kur korumalı mevduat sahiplerinin vergisini sıfırlarken, açığı kapatmak ve vergi gelirlerini arttırmak için internete, cep telefonuna, alkollü içkiye, tütün mamullerine üç ayda bir yüklü ÖTV artışlarıyla zamlar bindirmeseydi, 

Mevcut enflasyon TÜİK verisiyle bile şimdikinin 15 puan altında ve yüzde 68 olacaktı.

İktidarın önüne geleni enflasyonu artırmakla, fırsatçılıkla, etiketleri şişirmekle suçlayarak kendi yanlışlarını, başarısızlığını gizleme gayretleri yine kendisine bağlı

TÜİK tarafından afişe edilerek açığa çıkarıldı. Ülkeye ve topluma yaşatılan enflasyonun, çaresizliğin, yoksullaşmanın baş sorumlusu iktidarın kendisi ve aldığı zam, ÖTV, KDV artışı kararları.

Uygulanan ekonomi modeli, ‘liralaşma’ tezleri, Kur Korumalı Mevduat (KKM) icatlarıyla tasarruf sahipleri borsa dışında alternatifsiz bırakıldı. Yatırım araçlarının getirisine ilişkin kasım ayı verileri, TL tasarrufu ve hazine kağıtlarına yatırımın en büyük kayba neden olduğunu, döviz yatırımcısının da kaybettiğini gösterdi.

Gelişmiş ülke ekonomilerinde geleceğe dönük tasarruflar ülke kalkınmasının, yatırımların finansmanında ana unsur olurken, Türkiye’de iktidarın ekonomi modeliyle tasarruf sahipleri borsada risk almak veya manipülasyon yapmak dışında tasarruflarını değerlendiremez konuma geldi.

TÜİK’in yatırım araçlarının getirilerine ilişkin kasım ayı verileri yüzde 84,4 oranındaki resmi enflasyon karşısında borsa dışında reel kazanç ve tasarruf sahiplerinin parasının değerini korumasına imkan sağlayan yatırım alanı kalmadığını, tasarruf sahiplerinin ‘seçeneksiz’ hale geldiğini ortaya koydu.

Olağan ve kuralları düzgün işleyen bir ekonomide yüzde 84 enflasyon karşısında bir yıl önceki 100 TL’lik tasarrufun 184 TL olması ve anaparanın reel değerinin korunması gerekirken, yeni ekonomi modeliyle borsa dışındaki tüm yatırım araçlarının getirisi ekside. Özellikle küçük tasarruf sahipleri herhangi bir kazanç elde edemedikleri gibi, tasarruf ettikleri ana paranın büyük bölümünü enflasyonla kaybetmiş.

Kasım sonu itibarıyla geçen yılın aynı ayına kıyasla son bir yılda borsaya yatırım yapanların reel kazancı yüzde 46,71 olurken enflasyon karşısında yüzde 50’ye yakın kayıp yaşanmış. Bazı spekülatif hisse yatırımcıları yüzde 100 ve üzerinde getiri elde ederken bunlar çok küçük bir kesim. Borsa İstanbul (BİST) verilerine göre son dönemde hızla artan borsa yatırımcılarının sayısı 3,5 milyonu aşmış durumda olmasına karşılık, hisse senetlerinin yüzde 86’dan fazlası 1 milyon TL ve üzerinde parası olan 120 bin yatırımcının elinde. Tasarruflarını banka mevduat hesabında tutanlar yüzde 38,11, hazine kâğıdına (Devlet İç Borçlanma Senedi-DİBS) yatıranlar yüzde 22,97, altına yatırım yapanlar yüzde 10,42 reel kayba uğradı. KKM’ye rağmen doları olanlar yüzde 5,59, euroya yatırım yapanlar yüzde 15,58 reel kayıp yaşadı. 

Yüzde 84 enflasyon varken, TL tasarruflara bankaların yüzde 20’ye çıkarttıkları mevduat faizi yanında, Kur Korumalı Mevduat (KKM) da cazibesini yitirdi. 

11-18 Kasım haftası 9 milyar TL azalan KKM mevduatı, 25 Kasım-2 Aralık haftasında 7,9 milyar TL daha gerileyerek 1 trilyon 463 milyar TL’ye indi.  Vadesi dolan KKM hesaplarının kapanması hızlanacak. KKM’den çözülecek paranın dövize gitmemesi için kura baskı sürdürülüyor. 

Altına endeksli Darphane Sertifikası tutmayan iktidar, her türlü tasarruf sahibi için borsa dışında seçenek bırakmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekonomi yönetiminin borsaya yatırım çağrılarını sürdürmeleri, Türkiye Varlık Fonu’nun 660 milyon TL’ye Kardemir’in A grubu hisselerini satın alması iktidarın borsada yeni senaryolara hazırlandığını gösteriyor. Milyonlarca küçük yatırımcının iktidar söylemleriyle borsada risk almaya, yatırım yapmaya teşvik edilip, ardından mağduriyetle karşılaşmalarının vebali iktidarın omuzlarında olacaktır.

Tarım ve Orman Bakanlığının her üründe ‘sözleşmeli üretici’ sistemine geçilmesine ilişkin planları, üreticiyi daha fazla mağduriyete sürükleyecektir. Zincir marketleri enflasyonun sorumlusu ve terörist ilan eden iktidar, yaptığı yönetmelik değişikliğiyle tüm verilerin paylaşımını zorunlu kılarak baskıyla fiyat indirimi hedefliyor!

Tarım ve Orman Bakanı kısa süre önce tarımda üretim planlamasına geçileceğini ilan ettikten sonra geçen hafta bu kez tüm ürünlerde ‘sözleşmeli üretici’ modelinin uygulanacağını ifade etti. 20 yıldır ülke tarım ve hayvancılığını yap-boz tahtasına çeviren iktidar, soruna kalıcı ve köklü çözüm aramak yerine ‘seçime kadar’ gözüyle bakıyor. 

Etiket denetimleri ve para cezalarından Rekabet Kurulu’nun (RK) bir kez daha zincir marketlere soruşturması açması ve sözlü ifadelere başvurması, iktidarın çözüm üretmekten aciz olduğunu gösteriyor. Kısa süre önce benzer soruşturmayla zincir marketlere toplam 3 milyar TL’ye yakın para cezası kesen RK aynı nedenle tekrar para cezası veremeyeceği için gerçekte iktidarı kurtarmaya çalışıyor. Tarladan, bahçeden market raflarına ve pazar tezgahına uzanan tedarik zincirindeki girdi, maliyet, fiyat vb. sorunları çözmek yerine şimdi marketleri terörist ilan ediyorlar. Büyük bölümü iktidara yakın iş insanları ve şirketlere ait ‘3 harfli’ zincir marketler, bu iktidarın desteğiyle büyüdü, palazlandırıldı. Şimdi bu marketlere savaş açılması, seçime doğru gündem değiştirme ve enflasyona, gıdada önlenemeyen fiyat artışlarına suçlu arama telaşıdır. Ticaret Bakanlığının yönetmelik değişikliğiyle 200’den fazla mağazası olan zincirlere veri paylaşma mecburiyeti getirilmesi sonuç vermeyecek bir göz boyamadır. Tıpkı bankaların baskıyla, ceza ve yaptırımlarla faiz indirmeye, döviz hesaplarını azaltmaya zorlanması, kredi veremez hale getirilmesinden sonra, 42 bin mağazası, 495 bin çalışanı olan market zincirleri de iktidar tehdidi ve baskısıyla zoraki fiyat indirmeye zorlanıyor.  

2010’da Hal Yasası değiştirilip 2012’de yürürlüğe koyulan düzenlemeyle marketlere haller dışında tarladan doğrudan toptan ürün alma, sözleşmeli üretici anlaşması yapma olanağı getirildi. O dönemde iktidar, bu sayede fiyatların en az yüzde 25 düşeceğini, marketlerle ucuzluk geleceğini savunuyordu. 

Et fiyatlarına karşı kırmızı et ithal edip, yerli besiciyi batırma pahasına zincir marketlerde satarak et fiyatını düşürmeye girişen iktidar, soğan-patates krizinde de üreticiyi terörist ilan edip depoları basarken Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) aracılığıyla zincir marketlere ucuz soğan-patates dağıtıp, sattırmıştı. Şimdi aynı marketleri ‘fahiş fiyat sorumlusu’ ilan ediyor!

İktidar İttifakının küçük ortağı, daha önce Anayasa Mahkemesi, Tabipler Birliği, Barolar Birliği için talep ettiği gibi, zincir marketlerin kapatılması, sahiplerinin terör ve ekonomik provokasyondan tutuklanması çağrısı yapıyor. 

TÜİK’in çekirdek enflasyon verileriyle kanıtlandığı gibi enflasyonun ve gıda fiyatlarının sorumlusu iktidarın kendisidir. Marketler tabii ki denetlensin, yanlış varsa cezalandırılsın. Ancak tarladan raflara ve tezgaha kadar tüm tedarik zincirinde üreticiden başlayarak doğru ve akılcı politikalar uygulanmadıkça iktidar yeni suçlular aramaya devam edecektir!

Avrupa Birliği (AB) Rusya-Ukrayna savaşı ardından, Balkan ülkelerini süratle AB üyesi yapma hamlesiyle zirve düzenledi. Avrupa Birliği-Batı Balkan Ülkeleri zirvesi adı altında düzenlenen toplantıda, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın girişimleriyle Türkiye dışlandı!

6 Aralık’ta Arnavutluk'un başkenti Tiran'da düzenlenen Avrupa Birliği (AB)-Batı Balkan Ülkeleri zirvesinde Batı Balkan ülkelerinin AB'ye katılım sürecinin hızlandırılması kararı çıktı. Zirve sonrası yayınlanan ‘Tiran Deklarasyonu’nda; “Zirveye katılan ülkelerin inandırıcı reformlarının yanı sıra koşullara adil ve sıkı şekilde bağlı kalmaları temelinde AB’ye tam üyelik sürecinin hızlandırılacağı” duyuruldu. Açıklamada ayrıca ‘aday ülkelerin AB dış politika ilkelerini benimsemeleri gerektiği’ vurgulandı. 

Bu ifadeyle, Batı Balkan ülkelerinin AB’nin Rusya yaptırımlarına ve Çin’e yönelik siyasi ekonomik-ticari kısıtlama politikalarına katılarak destek vermesi koşulu dile getirildi. Ancak Rusya ve Çin ile yakın bağları bulunan Sırbistan, Rusya yaptırımlarına katılmayacağını daha önce ilan etmişti. Zirve bildirisinde, 2008’de Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova ile Sırbistan’ın aralarındaki anlaşmazlıkları diplomatik yollarla çözmeleri istendi.

Tiran zirvesinde 6 Batı Balkan ülkesinin Rusya-Ukrayna savaşından ötürü karşı karşıya kaldığı gıda ve enerji güvenliği sorunlarına katkı için AB tarafından 1 milyar Euro hibe verilmesi, AB ülkelerinin Batı Balkanlardaki yatırımlarının iki katına çıkartılması kararlaştırıldı.  

Batı Balkan ülkeleri Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan’ın AB’ye katılım süreçleri farklı aşamalarda. Arnavutluk, Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya adaylık sürecinde. Arnavutluk ve Kuzey Makedonya ile müzakereler başladı.

Bosna-Hersek ise üyelik başvurusunda bulundu. Bosna-Hersek’in başvurusunun 15-16 Aralık’taki AB liderler zirvesinde kabul edilerek onaylanması, müzakere sürecine geçilmesi bekleniyor. Kosova ise yılsonuna kadar üyelik başvurusunda bulunmaya hazırlanıyor.

Batı Balkan ülkeleriyle tarihi, siyasi ve ekonomik bağları bulunan Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) AB komisyonuna yönelik girişimleri ve vetolarından dolayı, Tiran zirvesine çağrılmayarak dışlandı. 

AB, Rusya-Çin ve Türkiye’nin balkanlardaki ağırlığını azaltmayı, siyasi ve ekonomik etkisini önlemeyi hedefliyor. Çin’in bu ülkelerde milyarlarca dolarlık altyapı, ulaşım, demiryolu yatırımları sürerken, Türkiye’nin de Arnavutluk, Kosova, Karadağ, Bosna-Hersek, Sırbistan’da havaalanları, telekomünikasyon, enerji vb. alanlarında ciddi yatırımları söz konusu.

Türkiye’nin vize uygulamadığı Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Kosova ve diğer Balkan ülkelerine Türkiye’den kaçak yollarla gelip AB’ye göç edenlerin geçişlerinin engellenmesi Tiran’daki zirvenin ana gündem başlıklarından birisiydi.  Buna bağlı olarak AB’nin yasadışı göç ve kaçak geçişler için bu ülkelerle iş birliğinin güçlendirilmesi, AB sınır güvenliği örgütü Frontex personeli sayısının artırılması, Batı Balkan ülkelerinin de Frontex’e personel ve denetim katkısı vermesinin ele alındığı açıklandı. AB baskısıyla Türkiye ile Balkan ülkeleri arasındaki vizesiz seyahatlerin kısıtlanması söz konusu olabilir.

Rusya ekonomisini daha da zayıflatmak amacıyla; AB, G7 ülkeleri ve Avustralya’nın Rus petrolüne tavan fiyat uygulama kararı ve denizyoluyla ihracata kısıtlamalar getirmesi, İstanbul ve Çanakkale boğazlarında tanker yığılmasına neden olurken, Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci başlattı!

AB ve ABD’nin girişimiyle Rus petrolüne tavan fiyat uygulaması, G7 ülkeleri ve Avustralya’nın da katılımıyla 5 Aralık’ta yürürlüğe girdi. Rusya’nın 2021’de 490 milyar dolarlık ihracat gelirinin yaklaşık 200 milyar doları ham petrol ve petrol ürünlerinden oluşurken, bu yıl petrol ihracatından hedeflenen gelir ise 337 milyar dolar. Yaklaşık 70 milyar dolarlık doğalgaz gelirleri bu tutarın dışında. Rusya milli gelirinin yüzde 20’si petrol-doğalgaz-enerji ihracatından sağlanıyor.

Tavan fiyat kararını onaylayanların dışındaki ülkeleri bağlamayan bu uygulamaya karşılık, Rus Ural Petrolü için varil başına 60 dolarlık tavan fiyata uymayan, bu fiyatın üzerinde Rus petrolü alan ülkelere yaptırım tehdidi, Rusya’dan büyük çaplı petrol ithal eden Türkiye için sıkıntılı bir süreci başlattı.

Halen küresel piyasalarda Rus-Ural petrolü varil başına 59-60 dolardan işlem görüyor. Tavan fiyat bu düzeyde kaldığı sürece fiyatta bir sıkıntı olmamasına karşılık, uluslararası sularda petrol tankerleri için öngörülen sigorta koşulu ve bu sigortayı yapan şirketlerin neredeyse tamamına yakınının Avrupa, İngiliz ve Amerikalı sigorta şirketleri olması, Rus petrolünün ihracına ve taşınmasına ciddi engel. Karar uyarınca sigorta şirketleri 60 dolar ve altındaki fiyattan satışı yapılan petrolü sigortalayabilecek olmalarına karşılık, olası yaptırım endişesi piyasayı kilitledi. Rus petrolü taşıyan tankerlerin geçiş yolunun İstanbul ve Çanakkale boğazları olması, Türkiye’yi yaptırımlarla karşı karşıya kalmamak için bazı kararlar almaya mecbur bıraktı. İktidar, boğazlardan geçecek petrol tankerlerinden uluslararası sigorta poliçesi ve petrol satış fiyat belgesi istenmesini kararlaştırdı. Batılı şirketlerin yaptırım endişesiyle Rus petrolü taşıyan tankerleri sigortalamaması üzerine Karadeniz’de, İstanbul ve Çanakkale boğazlarında petrol taşıyan tankerler yığılmaya başladı. Bir haftada bekleyen tanker sayısı 20’ye ulaşırken, Türkiye’nin Karadeniz ve Ege suları, boğaz ve deniz trafiği için çevresel ve ekonomik riskler oluşmaya başladı.

Rusya küresel petrol arzında yüzde 12 paya sahip. Rus petrolü piyasadan çekilirse fiyat artışı kaçınılmaz. ABD ve AB’nin Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ve Suudi Arabistan’a üretimi artırma baskısı sonuçsuz kaldı. Ural petrolü halen 60 doların altında işlem gördüğü için Rusya açısından şu anda ciddi bir sıkıntı yok. 

Petrol fiyatları yükseldiğinde Rusya için kayıplar artacak. 

Tavan fiyat kararı tüm petrol üreticisi ülkelerde tedirginlik ve güven sorunu yarattığı için küresel enerji piyasalarında kriz olasılığı ve Türkiye açısından bazı olumsuzluklar yaşanması söz konusu olabilir. Karadeniz ve boğazlarda tanker yığılması ‘Tahıl Koridoru’ anlaşmasını da olumsuz etkileyecek. Rusya’nın bir karşı hamlede bulunması halinde Türkiye, Rusya ile batı arasında sıkıntılı bir tabloya sürüklenebilir.