Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/06 Mart 2022

ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

06 MART 2022

İÇ POLİTİKA

  1. İstanbul Sözleşmesi’ni fesheden, kadınları yok sayan bir siyasi zihniyetin, seçim yaklaşırken kadınları aldatmaya yönelik reform vaadinde bulunması, 20 yıldır tutulmayan sözlerden ibaret ve içi boş bir seçim yatırımıdır!
  2. TÜİK’in boşanma-evlilik istatistikleri, iktidarın kadınların hayatına ve aile yapısına verdiği ağır tahribatı gözler önüne sermektedir. Suriyeli damat ve gelin sayısındaki artış, ülkenin geleceği adına dikkat çekicidir!
  3. Zeytin Yasası’nı değiştirmek için defalarca girişimde bulunan AK Parti iktidarları, her seferinde ya başarısız oldu ya da yargı engeline takıldı. Şimdi anayasaya ve hukuka aykırı şekilde yasayı yönetmelikle değiştirme yoluna gidiyorlar!
  4. AK Parti iktidarında İstanbul; çarpık kentleşme-doğa katliamı-rant hırsıyla dikey yapılaşma ve gökdelen sayısında Avrupa’da ilk dünyada 14’üncü sıraya yükseldi!

EKONOMİ

  1. Kuzeyimizde ikinci haftaya giren Rusya-Ukrayna Savaşı, Türkiye ekonomisindeki tüm sektörleri derinden etkiledi!
  2. Gıdada kıtlık ve fiyat artışı tehlikesi hızla büyüyor. Rusya-Ukrayna savaşıyla daha da artan riskler, içerideki üretim düşüşleri, iktidarın etiket savaşı iddiasıyla örtülemez hale geldi!
  3. Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Gıda Fiyat Endeksi şubat ayında yüzde 3,9 artış göstererek ortalama 140,7 puan oldu. FAO Gıda Endeksi, tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı!
  4. İktidar, şubat ayında yüzde 142 artış sergileyen dış ticaret açığındaki ve ithalattaki kötüleşen tabloyu ‘ihracatta rekor’ söylemiyle gizlemeye çalışıyor!
  5. Yüzde 11 olarak açıklanan 2021 büyüme hızında ücretlilerin milli gelir payı azalırken, artan yoksullaşma kur oyunlarıyla gizleniyor!
  6. İktidarın uyguladığı yanlış ekonomi politikalarıyla geçen yılın şubat ayında yüzde 15 olan enflasyon, yüzde 54’e çıktı. TÜFE-ÜFE arasındaki makas açılıyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya Lideri Putin Ukrayna’yı işgal hamlesiyle, NATO’nun yeniden kenetlenmesini ve üye ülkelerin sorunlarını bir kenara bırakmasını sağladı. Avrupa ülkeleri askeri harcamalarını arttırdı!
  2. Ukrayna’nın AB üyeliği başvurusunun ardından Gürcistan ve Moldova da AB için sıraya girdi. Türkiye’nin üyeliği konusunda ayak sürüyen AB, yine bir çifte standart sergiliyor!
  3. İstanbul Sözleşmesi’ni TBMM’nin iradesini yok sayarak bir gecede fesheden Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi yeni bir kadın hakları reformu vaadiyle ortaya çıkıyor. Kadınları yok sayan bir siyasi zihniyetin, seçim yaklaşırken bir kez daha kadınları hatırlayıp aldatmaya yönelik reform vaadinde bulunması, 20 yıldır tutulmayan sözlerden ibaret ve içi boş bir seçim yatırımıdır!

Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, Türkiye’nin 2011 yılında imzaladığı, TBMM’nin de onayladığı İstanbul Sözleşmesi’ni tek imzayla bir gecede feshederek, TBMM’yi de yok sayarken geçen hafta yeniden kadınlara yönelik bir reform paketi hazırladıkları vaadiyle ortaya çıktı. 

Hazırladıkları reform paketiyle kadın haklarını güçlendireceklerini, kadına yönelik şiddeti, kadın cinayetlerini önleyeceklerini, kadının sosyal yaşamda ve ekonomideki yerini güçlendireceklerini ifade eden (CB) Erdoğan’ın bu söylemi kadınları aldatmaya yönelik bir seçim yatırımıdır. 

CB Erdoğan gerçekten samimi olsaydı;

  • 2011’den bu yana yürürlükte olan İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırmazdı.
  • İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararını oturma eylemi ile protesto eden kadınlara yönelik polis müdahalesine seyirci kalmazdı!
  • Kadına yönelik şiddetin bitmesi, kadın cinayetlerinin önüne geçilmesi için mücadele eden sivil toplum kuruluşlarının tamamı “terörist” ilan edilmezdi!

Ülkeyi 20 yıldan bu yana yönetmelerine karşılık kadın haklarının daha da geriye gittiği, kadın cinayetlerinin ve kadına şiddetin sıradanlaştığı bir ortamın sorumluluğunu taşıyan iktidarın “reform” diye gündem yaratmaya çalışması, samimiyetten yoksun bir aldatmacadır.  

  • İstanbul Sözleşmesinden çıkmak için harcanan çaba, kadınları korumak için harcansaydı; son 10 yılda 3 kat artan kadın cinayetlerine seyirci kalınmaz, o kadınlar şimdi hayatta olurdu!

Bir yandan kadınların güvencesi İstanbul Sözleşmesini yırtıp çöpe atan diğer yandan yeniden kadın hakları reformu vaat eden CB Erdoğan, kadınları seçimden seçime hatırlıyor, ‘müjde’ diyerek hep aynı içeriği sunuyor. TÜİK’in 2021 yılı Evlilik ve Boşanma İstatistikilerinden de bihaber olan CB Erdoğan ve iktidar sözcülerinin; kadına yönelik şiddete çözüm olacağına, cinayetleri önleyeceğine, kadın haklarını savunacağına inanan ve güvenen kalmadı. Artık herkes biliyor ki; bunlar AK Parti’nin göz boyama hamleleridir!

  1. TÜİK’in boşanma-evlilik istatistikleri, iktidarın ekonomik ve sosyal politikalarının kadınların hayatına ve aile yapısına verdiği ağır tahribatı gözler önüne sermektedir. Suriyeli damat ve gelin sayısındaki artış kadınların ve ülkenin geleceği adına dikkat çekicidir!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı 2021 yılı Evlilik ve Boşanma İstatistikleri iktidarın uyguladığı sosyal ve ekonomik politikalarla kadınların hayatına, evlilik ve aile kurumuna verdiği ağır hasarı gözler önüne sermektedir. 

Ekonomik güçlüklerden kaynaklı boşanmalar artarken, evlilik hızı düşmektedir. Geçen yıl yaşanan boşanmaların yüzde 80’ine yakınının gerekçesi ekonomik zorluklarla geçinememe, şiddetli geçimsizliktir. 

  • Bunun yanı sıra aile içi şiddet yine boşanma nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır.

2020’de 136 bin 570 olan boşanma sayısı 2021’de 175 bine, bin nüfus başına boşanma oranı hızı da binde 1,62’den 2,07’ye yükselirken boşanmaların 164 bini ekonomik sıkıntılar ve geçimsizlikten kaynaklanıyor!

İktidarın politikalarının ortaya çıkarttığı bir başka gelişme yabancı gelin ve damatların sayısındaki artış. Suriyeli damat ve gelinlerdeki yükseliş dikkat çekiyor. Özellikle Kilis, Şanlıurfa gibi kentlerde Suriyeli damat ve gelin sayısı artıyor. Küçük yaşta evlilikler ve kumalık yaygınlaşıyor. 

TÜİK verilerine göre toplam evlenmeler içinde yabancı kişiler ile evlenmeler incelendiğinde, yabancı damatların sayısı 2021 yılında 4 bin 976 oldu. Yabancı gelinlerin sayısı ise 23 bin 687’ye yükselerek toplam gelinlerin yüzde 4,2'sini oluşturdu. 

  • Uyruklarına göre içinde yüzde 25,2 ile Alman damatlar ilk sırada yer alırken Suriyeli damatların oranı yüzde 20,7’ye yükselerek ikinci sıraya geldi. Üçüncü sırada ise yüzde 5,5 ile Avusturyalı damatlar yer aldı.
  • Yabancı gelinlerin uyruklarına bakıldığında yüzde 14,6 ile Suriyeli gelinler birinci sırada. Suriyeli gelinleri yüzde 10,1 ile Azerbaycanlı, yüzde 9,8 ile Özbek gelinler izliyor.

İktidar, 2011’den bu yana izlediği göçmen ve mülteci politikasıyla Suriyeli damatlar ve gelinlerin artmasına, Türk aile yapısının yabancılaşmasına zemin yarattı. Önümüzdeki süreçte; bu tablonun çok daha farklı bir noktaya ilerlemesi, milyonlarca mültecinin ülkemizde kalıcı hale gelmesi, kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye’nin uzun vadeli Mülteci ve Göçmen Politikasının olması hayatidir! 

  1. İktidarın çevre katliamı, rant ve talan zihniyetinin son örneği zeytinliklerin yok edilmesine, asırlık zeytin ağaçlarının kesilerek maden sahalarına ve linyit işletmelerine dönüştürülmesine olanak sağlayan yönetmelik değişikliğidir. Zeytin Yasası’nı değiştirmek için defalarca girişimde bulunan AK Parti iktidarları, her seferinde ya başarısız oldu ya da yargı engeline takıldı. Şimdi anayasaya ve hukuka aykırı şekilde yasayı yönetmelikle değiştirme yoluna gidiyorlar!

İktidara geldiği 2002’den bu yana 20 yılda 9 kez 1939 tarihli Zeytincilik Yasası’nı değiştirmeye çalışan ancak meclisten geçiremeyen ya da çıkarttığı düzenlemeler yargıdan dönen iktidar, bu defa hukuku ve anayasayı da ayaklar altına alarak yasayı yönetmelikle değiştirme hilesine başvurdu. Zeytin sahalarını Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın insafına terk ederek madencilik faaliyetlerine açılmasını öngören yönetmelik Resmî gazetede 1 Mart’ta yayınlandı. “Maden Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile zeytinlik alanlarda madencilik ruhsatı verilecek şahıs ve şirketlere zeytin ağaçlarını kesme, sökme, başka alanlara taşıma olanağı verilirken, madencilik faaliyeti sona erdikten sonra söz konusu alanın şirket ya da şahıs tarafından rehabilite edilmesini öngörüyor. 

  • Tarımsal bir faaliyet olan zeytincilik, zeytin ağaçları, zeytinlikler Tarım ve Orman Bakanlığı yerine Enerji Bakanlığının insafına ve yetkisine terk edilirken, Tarım Bakanlığı sadece onay ve tasdikle görevlendiriliyor.

26 Ocak 1939’da yürürlüğe giren 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun, 83 yıl önce bu ülkede çevre, yeşil, doğayı koruma duyarlığının hangi seviyede olduğunu ortaya koyuyor. İktidara geldiklerinden bu yana yeşili, doğayı, su kaynaklarını, gölleri, otlakları, meraları, tarım alanlarını, sahilleri, deniz kıyılarını ranta dönüştürmek, betonlaştırmak, yandaşlara servet aktarmak dışında bir amacı olmayan iktidarın doğa katliamı hedefine varmak için göz diktiği son kale bu ülkenin zeytinlikleri, asırlık zeytin ağaçları!

Yasanın maddeleri, hükümleri, yönetmelikle değiştirilmek isteniyor. Sadece bu bile iktidarın acelesini, rant hırsını ve hukuk-yasa tanımazlığını apaçık sergiliyor. Yasanın yönetmelikle değiştirilmeye çalışılan 20’nci maddesinde zeytinlik alanlarda ve bu alanlara en az üç kilometre mesafede bulunan yerlerde zeytinyağı fabrikası haricinde tesis kurulamayacağı hüküm altına alınıyor.

Zeytinliklerdeki ağaçların taşınması, taşınamıyorsa kesilmesini öngören bu düzenleme, 3 kilometre yakınına bile zeytinyağı fabrikası dışında tesis kurulması yasak olan bu zeytinlikleri, maden işletmelerine, dozerlere, termik santral inşaatlarına açıyor. Biden’dan randevu almak için Paris İklim Anlaşması’nı alelacele onaylayan CB Erdoğan, sözde yeşil ekonomi, yeşil enerji sözü verdi. 

AB, fosil yakıtlı enerji santrallarını kapatırken, nükleer enerjiyi 2030’a kadar sonlandırma kararı alırken, çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden termik santrallar kurmak için zeytinlikleri linyit madenine çevirmeye çabalayan iktidarın yasayı delme girişimi samimiyetsizlik, doğa ve çevre konusunda sergilenen iki yüzlülüktür.

  • İktidar, fahiş elektrik zamlarıyla kamuoyunun tepkisini çeken elektrik faturalarına, enerjide dışa bağımlılık gerekçesine sığınıyor. Zeytinlikler yok edilerek çıkarılacak linyitle elektrik üretecek termik santrallar kamu yararı diye savunuluyor.
  • Fiyatları uçuşa geçen, halkın temel gıdalarından zeytin ve zeytinyağının kamu yararı açısından hayati önemi bir kenara itilerek, linyit kömürü ve termik santral kamu yararı adına hayati olarak nitelendiriliyor.

Tapulu zeytinlikleri Bakanlığın onayıyla madencilere müteahhitlere açarak, daha sonra işi bitince bu araziyi eski sahibine rehabilite ederek iade edeceğini vaat eden bu düzenleme akıl dışıdır. Yeni dikilen bir zeytin fidanı 5 yıl sonra ürün vermeye başlıyor. Bu düzenleme ile yıllardır ürün alınan zeytinlikler kesilip, zeytin üreticisi mağdur edilirken, belki de ömrünün yetmeyeceği madencilik işletmesi bitiminde arazisine zeytin dikilerek iade edileceği vaat ediliyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere çevreye duyarlı örgütler, sivil toplum kuruluşları ve TBMM’deki bazı partiler yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması ve iptali için idari yargıya başvurularda bulundular, dava açtılar. İktidarın hukuku, yasayı yok sayarak attığı bu adım; tüm dünyada barışın, dostluk ve sevginin simgesi zeytin dalının zaferiyle sonuçlanacak, rant hırsına yargı “dur” diyecektir!

  1. AK Parti iktidarında İstanbul, dikey yapılaşma ve gökdelenleriyle Avrupa’da ilk dünyada 14’üncü sıraya yükseldi. Yüksek Binalar ve Kentsel Habitat Konseyi’nin (CBTUH) Şubat 2022 Raporu, İstanbul’un çarpık kentleşme ve gökdelenlerle kentin doğal ve tarihsel dokusunun bozulduğunu ortaya çıkardı!

Yüksek Binalar ve Kentsel Habitat Konseyi’nin (CBTUH) Şubat 2022 raporunda; önce Büyükşehir Belediye Başkanı ardından da 20 yıldır tek başına iktidar olan CB Erdoğan’ın, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’deki kentsel yapılaşmaya ve bu yapılaşmanın çarpıklığına en büyük katkıyı verdiği, somutlaştı. İstanbul’da yeşili, doğayı, deprem toplanma alanlarını bile yapılaşmaya, rezidans, AVM inşaatlarına ve ranta açan iktidar, çarpık kentleşme ve kentsel siluetin bozulmasına zemin hazırlayarak gökdelen sayısı bakımından Türkiye’yi Avrupa birincisi yaptı. Sıralamaya göre 150 metreden yüksek binalar açısından Avrupa’da gökdelen sayısının en fazla olduğu ülke Türkiye. 

CB Erdoğan daha önce İstanbul’a ihanet ettiklerini, mezarlıklar dışında yeşil alan bırakmadıklarını itiraf ederek dikey yapılaşmadan yatay yapılaşmaya geçileceğini söylemişti. Ancak rant ve beton hırsı bu sözün tutulmasına engel oldu ve başta Merkez Bankası inşaatı olmak üzere İstanbul’un bağrına devasa beton gökdelenler dikilmeye son hızla devam edildi.

Uluslararası kriterlere göre 150 metre ve üstünde yükseklikteki binalar ‘gökdelen’ olarak nitelendiriliyor. Avrupa’da ilk sıraya yerleşen Türkiye’de bu tanıma uyan 67 gökdelen bulunuyor. İkinci sıradaki Rusya’da 51, üçüncü İngiltere’de 33 gökdelen var. Dünyada Çin 2 bin 708 gökdelenle birinci. İkinci sıradaki ABD’de 848 gökdelen bulunurken, Türkiye 67 gökdelenle 14’üncü sırada yer alıyor. İstanbul’da inşaatı devam eden ve ihalesiz olarak iktidara yakın Limak İnşaata verilen Merkez Bankası binası tamamlandığında 352 metre ile Avrupa’daki en yüksek gökdelen olacak. 

Avrupa’nın önde gelen tarihi kentlerini geride bırakarak gökdelen sayısında birinci olan İstanbul’un sıralamadaki yeri iktidarın betonlaşma ve rant politikalarının dünya kültür mirası İstanbul’a verilen hasarı, kentin tarihsel dokusuna, doğasına yönelik yıkımı net biçimde gösteriyor!

  1. Kuzeyimizde ikinci haftaya giren savaş, Türkiye ekonomisindeki tüm sektörleri derinden etkiledi. Rusya’nın SWİFT-VİSA-MASTERCARD ödeme sistemlerinden çıkartılması hem Türkiye’deki şirketleri hem de Rusya’da faaliyet gösteren farklı sektörlerdeki Türk şirketlerini kilitledi. Kara, deniz ve havayolunda navlun ve taşımacılık fiyatları arttı. Tır taşımacılığında Ukrayna hattının kapanmasıyla binlerce ton sebze ve meyve ihracı durdu!

Rusya-Ukrayna savaşının Türkiye ekonomisi üzerinde yarattığı sarsıntı ve yıkıcı etkileri giderek yayılıyor. Tarımda ve gıdada artan riskler fiyatları yukarı çekerken, ithalatın durması mevcut stokların hızla erimesine neden oluyor. Sektör temsilcileri ve ihracatçı birliklerinin, dış ticaret kuruluşlarının destek çağrıları, uyarıları artıyor. 

Yılda milyarlarca dolarlık ticaretin gerçekleştiği ve bavul ticaretinin ana merkezi konumundaki Laleli’de KREDİ KARTI-EFT-SWİFT sistemlerinin durmasıyla alışveriş, ticaret ve satışlar tümden kesildi. Tekstil-hazır giyim alanındaki şirketlerin gerek Rusya ve Ukrayna’ya yönelik ihracatları gerekse önde gelen hazır giyim markalarının bu ülkelerdeki AVM’lerde faaliyet gösteren mağazalarında satışlar durdu. Ülkemizin önde gelen giyim markalarına ait bin dolayında mağaza, kapanma noktasına geldi. Sipariş iptalleri şimdiden 200 milyon dolara ulaştı. Rusya’ya yönelik swift ve kartlı ödeme sistemleriyle ilgili yaptırımlar Türk şirketlerinin Rusya üzerinden Avrupa ülkeleriyle olan ticaretlerini de olumsuz etkiledi ve ödeme sistemlerini felç etti!

Ödeme sorunları, Türkiye’nin yanı sıra Avrupa ülkelerini de olumsuz etkilemeye başladı. Başta turizm sektörü olmak üzere rezervasyonlar yapılamıyor, erken rezervasyon ödemeleri alınamıyor, uçak bileti satışları gerçekleşemiyor. RusyaUkrayna savaşının Avrupa ülkelerini de etkilemesi, Türkiye’nin riskli bölge olarak algılanması nedeniyle Avrupalı turistlerden gelen rezervasyonlar da düşüşe geçti. Kara ve deniz taşımacılığında olağanüstü sıkıntılar baş gösterdi.  Tır taşımacılığında Bulgaristan ve Romanya üzerinden Ukrayna hattı kapandığı için Gürcistan-Rusya sınırına yönelen karayolu taşımacılığında, sınır bölgesinde 20 kilometreye varan Tır kuyrukları oluşurken, deniz yoluyla yapılan ticaret savaş nedeniyle limanların kapanmasından ötürü kesildi. Navlun fiyatları bir haftada yüzde 50’yi aştı! Petrol fiyatlarındaki artış, akaryakıt fiyatlarının yükselmesi taşımacılıkta navlun fiyatlarını yukarı çekerken Rusya ve Avrupa’nın karşılıklı hava sahalarını tümüyle kapatması havayolu ile kargo taşımacılığını güçleştirdi, fiyatları olağanüstü düzeylere taşıdı. 

Savaşın uzayarak sürmesi ve ihracattaki duraklamanın devam etmesi durumunda; bahar aylarından itibaren artacak ürün miktarı nedeniyle pek çok ürünün tarlada, bahçede kalacağı, üreticinin ve ihracatçının ağır ekonomik kayıplarla karşılaşacağını bugünden öngörmek yanlış olmayacaktır!

  1. Gıdada kıtlık ve fiyat artışı tehlikesi hızla büyüyor. Rusya-Ukrayna savaşıyla daha da artan riskler, içerideki üretim düşüşleri, iktidarın etiket savaşı iddiasıyla örtülemez hale geldi. FAO Dünya Gıda Fiyat Endeksi 140,7’ye yükseldi. İktidar nihayet, aylar önce gündeme getirdiğim, ‘kritik gıda ürünlerine ihracat kısıtlaması ve önceliğin iç pazara verilmesi’ önlemlerini uygulamaya koydu!

Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte iki ülkenin Karadeniz’deki limanlarının kapanması buğday, arpa, ayçiçek yağı başta olmak üzere pek çok kritik tarımsal ürün ithalatının yüzde 60-70’inin yapıldığı bu ülkelerden alımları olanaksız hale getirdi. Türk gemileri limanlarda mahsur kalırken, yüzlerce tır geri dönüş yolları arıyor. İki ülkeden gıda ve hububat ihracının durma noktasına gelmesi küresel gıda fiyatlarındaki artışı bugüne kadarki en yüksek düzeye çıkarttı. Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Gıda Fiyat Endeksi şubat ayında yüzde 3,9 artış göstererek ortalama 140,7 puan oldu. Küresel gıda fiyatlarında artışı tetikleyen ürünler süt ürünleri ve bitkisel yağlar olurken, tahıl fiyat endeksi aylık yüzde 2, yıllık ise yüzde 14,8 artış gösterdi.  

Küresel emtia borsalarında buğday ve diğer hububat ürünlerinin fiyatları son 15-20 yılın rekor seviyelerine yükseldi. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) geçen hafta yaptığı 435 bin ton ekmeklik buğday ithalatı ihalesine gelen en düşük fiyat teklifi ton başına 420 dolara (6 bin TL) yükseldi. 

Fiyatların büyük kısmı 500 doların üzerine çıkınca TMO 450 doların üzerindeki fiyatları eleyerek alım miktarını 285 bin tona düşürmek zorunda kaldı. Alımın ton başına 408-449 dolar arası fiyatlardan yapıldığı kaydedildi. Kısa süre önce ton başına 347 dolardan alım yapan TMO’nun buğday ithal faturası ton başına yaklaşık 100 dolar arttı. Yurt dışından ithal olanağı kesildi. Avrupa ve ABD’den, Kanada’dan yapılabilecek ithalat, lojistik ve navlun fiyatlarındaki olağanüstü yükselişler, teslim süresinin uzunluğu nedeniyle çok yüksek tutarlarda ve kimse buğdayını, mısırını, ayçiçeğini satmak istemiyor. Sürekli şekilde içerideki üretimin desteklenmesi, üreticiye sağlanan teşvik ve desteklerin artırılması, bütçede tarımsal ve hayvansal üretimin desteklenmesine daha fazla pay ayrılmasını dile getirmeme rağmen iktidar bu önerilere kulak tıkadı. Görevden affedilen Tarım ve Orman Bakanı, içeride üretimin düşmesi, üreticinin tarlasının boş kalması, üretimden vazgeçmesiyle ilgili uyarılarımıza ‘paramız var ithal ederiz’ karşılığını veriyordu. Şimdi öyle bir noktaya gelindi ki bu gidişle paranız olsa da ürün bulmak olanaksız hale gelecek! Gıda fiyatlarında, ekmekte, ayçiçeği ve zeytinyağında, yumurta ve sütte, daha birçok üründe, gıda maddesindeki fiyat artışlarını marketlere, pazarcıya ceza keserek, etiket denetimi yaparak, üreticinin depolarını basarak, hal esnafını suçlayarak düşürebileceğini zanneden iktidar, gerçeği ancak aylar sonra görebildi. 

Tarımsal üretim ve girdi maliyetlerindeki artışları, üreticinin tarlasına gübre atamadığını, ilaç-tohum-fide alamadığını, mazot, elektrik, doğalgaz, sulama zamlarıyla tarlasını süremez, ektiği ekini sulayamaz halde olduğunu hep vurguladım. Ne yazık ki iktidarın ekonomi politikaları bu ortamı yarattı. İktidar, kendi sorumluluğunu kabul etmek yerine kaçma yolunu seçti. Şimdi artık kıtlıkyokluk tehlikesi belirince, kuzeyimizdeki savaş nedeniyle riskler daha da artıp, ‘gerekirse ithal ederiz’ çözümünün yolları kapanınca, nihayet bazı ürünlere ihracat yasağı getirmek ve iç pazarda satılmasını sağlamayı akıl edebildi. Oysa pek çok ülke COVID-19 salgınının başından beri, tarımsal-hayvansal üretim ve gıda ürünlerindeki üretimin düşmesi, arzın gerilemesi, küresel düzeyde fiyatların artması üzerine kendi üreticisini ve tüketicisini korumak için ihracat kısıtlamaları ya da yüksek ek vergilerle ihracatı caydırmaya, ürünlerini daha pahalıya satmaya yöneldi. 

Aylardır gıdada yetersiz üretimle, kıtlık-yokluk tehlikesinin baş göstereceği uyarılarımıza rağmen önlem almayan, söylediklerimize kulak asmayan iktidar, şimdi panik halde günü kurtarmaya çalışıyor. Öngörüsüz, plansız, programsız uygulamalar ve politikalarla yıllardır ülke tarım ve hayvancılığı tükenme noktasına getirildi. Şimdi yerli üreticiyi terbiye etmek için sürekli kullandıkları ithalat kapısının da artık çözüm olamayacağı bir noktaya gelindi!

  1. İktidarın cari fazla yaratarak fiyat istikrarı sağlamayı, enflasyon ve kurları düşürmeyi hedefleyen yeni ekonomi modeli şubat ayı dış ticaret rakamlarıyla ağır hasar aldı. Şubatta 8 milyar dolarla birlikte iki ayda 18 milyar doları aşan dış ticaret açığı, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 142 yükseldi. İktidar, ocak ayında da yüzde 235 artış sergileyen dış ticaret açığındaki ve ithalattaki kötüleşen tabloyu ‘ihracatta rekor’ söylemiyle gizlemeye çalışıyor!

Ticaret Bakanı Mehmet Muş’un, geçen ay tüm zamanların en yüksek şubat ayı ihracatının gerçekleştirildiğini öne sürmesine karşılık, ithalattaki ve dış ticaret açığındaki olağanüstü yükselişi görmezden gelmeyi tercih etmesi, büyüyen sorunu gizleme çabasından başka bir şey değildir!

2022 yılı şubat ayında geçen yılın aynı ayına göre; İhracat, yüzde 25,4 artarak 20 milyar 3 milyon dolar, İthalat, yüzde 45,6 artarak 28 milyar 99 milyon dolar, Aylık dış ticaret açığı yüzde 141,9 artarak 8,1 milyar dolar oldu.

2022’nin ilk iki ayında gerçekleşen tabloyu geçen yılın Ocak-Şubat dönemiyle kıyasladığımızda; İhracat, iki ayda yüzde 21,4 artarak toplam 37 milyar 590 milyon dolar, İthalat, iki ayda yüzde 49,7 artarak toplam 55 milyar 947 milyon dolar, OcakŞubat dış ticaret açığı da iki ay sonunda yüzde 186,3 artarak 18,4 milyar dolar oldu.

Rusya’nın 24 Şubat’ta başlayan Ukrayna işgalinden kaynaklı ekonomik şoklar, kur artışları, enerji fiyatlarındaki yükselişler, emtia ve hububat fiyatlarının tırmanışa geçmesi, bu iki ülkeye ihracatımızın duraklaması ve nihayet Rusya’ya getirilen swift yaptırımıyla ihracat bedellerinin tahsilatında başlayan sıkıntılar, şubat rakamlarında yer almıyor!

  • O nedenle, şubat sonunda başlayan bu gelişmelerin etkisiyle gerek turizmden beklenen döviz gelirlerinde ciddi kayıp olasılığının ortaya çıkması gerekse ihracat gelirlerinde beklentinin gerisine düşülmesi, önümüzdeki aylarda dış ticaret tablosunun daha da kötüleşmesini ve dış açıktaki artışın hızlanmasını beraberinde getirecek.
  • İktidarın yeni ekonomi modeliyle; kurların ve enflasyonun kontrole alınması, fiyat istikrarı sağlanması ve cari fazla verilmesi vb. hedeflerin tutması ihtimali neredeyse sıfırlanırken tam tersine rekor cari açık verilmesi ve döviz sıkıntısının baş göstermesi ciddi olasılık.

2021 sonunda yıllık 14,9 milyar dolar olan cari açığın bu yılsonunda ikiye, üçe katlanacağının en ciddi işareti, daha yılın ilk iki ayındaki dış ticaret açığı tutarının 18 milyar doları aşmasıyla kendisini gösterdi. Bu da halen bastırılmaya çalışılan döviz kurlarının yükselişe geçmesinin, kurların kontrolünün zorlaşmasının ve TL üzerindeki baskının artmasının kaçınılmaz olacağını gösteriyor.

İthalatın yüzde 83’ünü hammadde ve ara malları, yüzde 10’unu yatırım malları, yüzde 7’sini tüketim malları oluşturuyor. İhracata dönük üretim amaçlı ithalatta hammadde ve aramalı ithalatının payı ve dış ticaret açığı göz önünde tutulduğunda içerde kur artışları, dışarda fiyat artışlarının etkisiyle daha az ithal ederken daha yüksek bedel ödediğimiz ortaya çıkıyor. İhracatta miktar artmasına karşılık birim ihracat tutarı düşüyor. Bakan Muş’un ihracat rekoru iddiasına karşılık daha çok ürünü daha düşük fiyatla ihraç ederek ihracatı ayakta tutabiliyoruz!

Dış ticaret açığının yılın ilk iki ayında 20 milyar dolara yaklaşması, cari açığı ve ithalat kaynaklı enflasyon artışını hızlandıracak. İktidar iki ucu keskin bıçak arasında sıkışmış görünüyor. Bir yandan dövize talebi frenlemek için kurları baskılayıp dövizi kontrol etmeye çalışarak ihraç ürünlerinin ucuzlamasına, ihracatın ithalatı karşılama oranının hızla gerilemesine zemin hazırlarken diğer yandan da aynı politika ithalatın artmasına zemin hazırlıyor. İktidarın Türkiye Ekonomi Modeli, dört bir yanından çatırdıyor!

  1. 2021 yılı son üç aylık dönemiyle yılın tamamına ilişkin büyüme rakamları; Türkiye ekonomisinin küresel bazda en yüksek büyüme hızını yakalayan ülkeler arasında olduğunu göstermesine karşılık bu büyümenin tarım, inşaat gibi kritik sektörlere ve çalışan milyonlarca ücretliye refah sağlamadığını gösterdi. Kişi başına düşen milli gelirde (KBMG) 2007 yılının gerisine düşülürken, açıklanan rakamlar gerçeklerle örtüşmüyor ve yoksullaşmayı gizleyemiyor!

TÜİK verileriyle 2021’in ekim-aralık döneminde yüzde 9,1, yılın tamamında ise yüzde 11 büyüme sağlandı. Geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 7,3 olarak açıklanan büyüme rakamı ikinci çeyrekte yüzde 21,9’la zirveye çıkmış, üçüncü çeyrekte de yüzde 7,5 olmuştu. Son çeyrekte yüzde 9,1 büyümeyle birlikte yıllık ortalamada yüzde 11 oranında Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) artışı elde edildi.

Sosyal ve ekonomik kriterlerle alt detaylarına bakıldığında, yükselen enflasyon ve kurlara, fiyatlardaki olağanüstü artışlara rağmen büyümeye en büyük katkı son üç aylık dönemde yüzde 21,4 oranında artan tüketim harcamalarından gelmiş. Buna karşılık kamu harcamaları yüzde 1,9, yatırım harcamaları yüzde 0,8 gerilemiş. 2021 yılının tamamında tüketim harcamalarındaki artış yüzde 15,1 olurken, ihracatta yüzde 25 dolayında, sanayide ise yüzde 16,6 oranında büyüme elde edilmiş.

Tarım sektörü eksi yüzde 2,2 küçülürken inşaat sektöründeki de yine eksi yüzde 1 dolayında küçülme görülüyor. Özellikle tarım sektöründeki küçülme üretim düşüşü, gıda arzındaki gerilemeyle birlikte ülke ekonomisi için tehlike sinyalleri veriyor. Yine emek yoğun sektörlerin başında gelen inşaattaki küçülme de işsizlik artışının habercisi.

Yüzde 11 oranındaki büyüme milyonlarca çalışan ve ücretli kesime refah getirmediğini, geniş kesimlerde yoksulluğun yaygınlaştığını gösteriyor. GSYİH toplamı içinde işgücü ödemelerinin (ücretlilerin) payı 2019 sonunda yüzde 32 iken, 2020’de yüzde 28,8’e, 2021 sonunda yüzde 25,8’e düşerek iki yılda 7 puan azalmış. Buna karşılık işletme ve karma gelir sahiplerinin milli gelirden aldıkları pay sürekli artarak geçen yılın sonunda yüzde 57,8’e yükselmiş. Bu oranlar milli gelirin üçte ikiye yakın kısmının çok küçük bir kesime gittiğini, işçi, memur, emekli, dar gelirli kesimlerin milli gelirin dörtte birini paylaşmak zorunda kaldığını gösteriyor!  

TÜİK, yüzde 11 büyüyen 2021 yılı GSYH’sini TL bazında 7 trilyon 209 milyar 40 milyon TL, dolar bazında 802 milyar 678 milyon dolar olarak açıkladı. Kişi başına düşen milli gelir (KBMG) ise TL bazında 85 bin 672 lira, döviz cinsinden karşılığı ise 9 bin 539 dolar tutarında. GSYİH toplamının ülke nüfusuna bölünmesiyle elde edilen KBMG rakamının dolar tutarına bakıldığında TÜİK’in dolar kurunu 8,98 lira olarak aldığı görülüyor. 2021 yılının 20 Aralık tarihinde 18,50 liraya kadar çıkan dolar kuru, Merkez Bankası ve kamu bankalarının milyarlarca dolar satmasıyla 13,50’ye düşürüldü. Yılsonu dolar/TL kuru ise 31 Aralık 2021 itibarıyla 13,11 TL idi. 

✓ Geçen yılın son çeyrek ortalaması bile esas alınsa 13 TL düzeyinde bir kurdan hesaplanması gereken dolar bazlı KBMG’yi ve dolar bazlı milli gelir toplamının daha yüksek gösterilmesi için hesaplamanın 8,98 düzeyinde ve düşük kurdan yapıldığını öngörmekteyim. 

Faiz indirimlerinin başladığı eylül ayında 8,57 TL olan ve hızla yükselen dolar kurunu, hesap oyunlarıyla milli geliri yüksek göstermek için kullanmak, halkı kandırma çabasından başka bir şey değildir. Açlık sınırının 4500 lirayı aştığı, asgari ücreti geçtiği bir ortamda 85 bin TL ve 9539 dolar KBMG açıklamak ve herkesin ayda en az 7 bin TL ve üzerinde para kazandığına toplumun inanmasını beklemek siyasi ve ekonomik gaflettir. KBMG, ortalama 13 TL kur üzerinden hesaplandığında resmi tutarın yaklaşık 3 bin dolar altına ve 6538 dolara iniyor!

Kanımca göz ardı edilen ve hesaplardaki tutarsızlığı sergileyen bir başka önemli husus sayıları 5 milyona varan sığınmacıların yok sayılmasıdır. TÜİK’in 2021 yılında yaklaşık 85 milyon açıkladığı Türkiye nüfusu sığınmacılarla birlikte gerçekte 90 milyondur. Türkiye’nin 81 iline dağılarak, ticaret yapan, restoran işleten, sadece İstanbul’da yarım milyondan fazlası ikamet eden, 2021 yılında konut-emlak piyasasını her ay ortalama 4-5 bin konut satın alarak ayakta tutan bu insanlar için AK Parti yöneticilerinin ‘Suriyeliler olmasa sanayide çalıştıracak adam bulunmaz’ dediği anımsandığında sanayide, inşaatlarda, tarlalarda çalışan sığınmacıların GSYİH’ye ne kadar katkı sağladığı bu büyüme hesabında yok.  

Daha düşük ücretlerle çalıştırılsalar da bu milyonlarca insan elde ettikleri kazançlarıyla, harcamalarıyla, tüketimleriyle, işyerleri ve istihdam ettikleri çalışanlarla ekonominin çarklarının dönmesinde yer alıyorsa KBMG hesabında da yer almaları gerek. 5 milyona ulaşan mülteci-sığınmacılar da dikkate alındığında KBMG’nin TÜİK tarafından 9539 dolar olarak açıklanan tutarı 8900 dolara iniyor!

Tüm hesapların şeffaf ve tutarlı olduğunu varsaysak bile yüzde 11 büyümeyle övünülerek açıklanan KBMG tutarı 15 yıl önce 2007 yılındaki 9735 doların ve tek kişilik yönetime geçişten bir yıl önce 2017’deki 10 bin 696 doların da altında! Türkiye sözde kâğıt üzerinde yüzde 11 büyümüş ama geniş kesimler fakirleşmiş, KBMG 10-15 yıl öncesinin altına inmiş, pek çok sektör daralmışeksi büyümeyle küçülmüş. Tüm bu gerçekler kur oyunlarıyla gizleniyor!

  1. İktidar uyguladığı yanlış ekonomi politikalarıyla geçen yılın şubat ayında yüzde 15 olan enflasyon, yüzde 54’e çıktı. TÜFE-ÜFE arasında oluşan 50 puana yakın fark, iktidarın savunduğu gibi enflasyonda düşüşün değil daha da hızlı yükselişin habercisi. Merkez Bankası’nın politika faiziyle enflasyon farkı 40 puana çıktı. Gıda maddelerindeki KDV indirimine rağmen en yüksek artış yine gıda enflasyonunda gerçekleşti!

Şubat ayında hem tüketici (TÜFE) hem de üretici (Yİ-ÜFE) fiyat endekslerinde hızlı artış devam ederken enflasyonda uzun yıllardan sonra ilk kez üç haneli rakamlar görüldü. TÜFE şubat ayında aylık yüzde 4,81, yıllık yüzde 54,44 artışla 2002 Mart ayından bu yana 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Yİ-ÜFE ise aylık yüzde 7,22 artışla birlikte yıllık yüzde 105,01 oranına yükselerek üç haneli rakamlara geldi. 

Şubat ayında temel gıda maddelerinde KDV indirimine rağmen, özellikle taze sebze ve meyve başta olmak üzere gıda enflasyonunun sert biçimde yükselmesi enflasyonu iyice tırmandırdı. Artık 24 saatte bir yapılan akaryakıt zamları, RusyaUkrayna savaşının yarattığı ekonomik sarsıntılarla birlikte nisan ayında açıklanacak mart enflasyonunun yüzde 60’a yaklaşması kaçınılmaz. Yİ-ÜFE’de de bundan böyle uzunca bir süre üç haneli rakamların açıklanacağı ve yukarı doğru gidişin süreceği görülüyor. ABD Merkez Bankası FED’in bu ay faiz artırma kararı alacağını açıklaması kurları ve buna paralel olarak da ithal malların, girdilerin maliyetini yükseltecek. İthalat ve kur artışı kaynaklı enflasyon artışı da devreye girecek.

TÜİK verileri gıda ve içecek grubunda aylık enflasyonun yüzde 8,41 olduğunu buradan TÜFE’ye 2,13 puan artış geldiğini gösteriyor. Rakamlara göre taze meyve ve sebze fiyatlarında şubatta aylık yüzde 32,16 zam söz konusu. Böylece iki ayda taze sebze ve meyve enflasyonu toplamı yüzde 60’a yıllık olarak ise yüzde 80,84’e ulaşmış.

  • Rusya’ya yönelik sebze-meyve ihracatındaki duraklamanın, bu ürünlerin iç pazara satışına zemin hazırlamasıyla fiyatlarda nispi düşüşler beklenebilir. Ancak bu çok ciddi bir fiyat düşüşü olmayacaktır.

Gıda grubunda enflasyon yükselişi hızla devam ederken ekmek ve tahıl grubunda yıllık enflasyon yüzde 68,60’ı buluyor. Akaryakıt zamlarından kaynaklı olarak şubat ayında en yüksek enflasyon artışı görülen ulaştırma grubunda aylık yüzde 4,56, yıllık yüzde 75,75 enflasyon artışı gerçekleşmiş. 

  • Çekirdek enflasyondaki artış yüzde 47 ile 56 arasında. Çekirdek enflasyonun TÜFE’nin 2 puan üzerinde olması gelecek aylardaki enflasyon artışının habercisi.
  • Diğer deyişle gıdadaki KDV indirimleri yapılmasaydı şubatta yıllık enflasyon yüzde 56 ve üzerinde olacaktı.

Yüzde 105 düzeyine yükselen Yİ-ÜFE artışında en büyük etken enerji fiyatlarındaki endeks artışının yıllık yüzde 188,47’ye ulaşması ve endeksi sert biçimde yukarı çekmesi. Enerji enflasyondaki yüzde 188’lik artış geçen yılın aynı döneminin yaklaşık üç katı. Yüzde 14 oranına düşürülen politika faiziyle TÜFE farkının negatif şekilde 40 puana ulaşması, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin ‘politika faizini önemsizleştirdik’ iddiasına rağmen, önümüzdeki dönemde enflasyonu ve ekonominin diğer alanlarındaki süreçleri olumsuz etkileyecek kritik unsurlardan birisi.

  • Yİ-ÜFE/TÜFE farkının 50 puana ulaşması önümüzdeki aylarda TÜFE’ye artış yönünde yansıyacak bir başka önemli etken.
  • İki aydır yüzde 14’te sabit tutulan politika faizine rağmen sadece iki ayda gerçekleşen toplam enflasyon artışı yüzde 18’a yaklaştı ve politika faizinin 4 puan üzerine çıktı.

Piyasa faizlerinin de çok gerisinde kalan ve para politikası aracı olma yönünden anlamını yitiren politika faizinin enflasyonun 40 puan altında ve negatif olması sürdürülemez bir durumdur. Tasarruf sahiplerinin enflasyonun 40 puan altında bir faizle TL’ye yatırım yapmasını beklemek gerçekçi değildir!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok yakın dönemde ‘Aldatıldık! Enflasyonun sebebi faiz değilmiş! Milletim beni affetsin!’ diyerek Merkez Bankası’na faiz artışı için talimat vermesi şaşırtıcı olmaz. Geçen yıl şubatta yüzde 15 olan TÜFE’nin yüzde 54,44’e, yüzde 27 olan Yİ-ÜFE’nin yüzde 105’e yükselmesinin altında CB Erdoğan’ın ve ekonomide yıkıma yol açan gerçek dışı tezinin imzası var. Gelinen bu noktada enflasyondaki artışlar kaçınılmaz şekilde yeni zamları tetikleyecek!

  1. Rusya Lideri Putin, Ukrayna’yı işgal hamlesiyle, bir süredir batılı liderlerin bile ‘beyin ölümü gerçekleşti’ dediği NATO’nun yeniden kenetlenmesini, üye ülkelerin arasındaki sorunları bir kenara bırakmasını sağlamış oldu. AB içindeki görüş ayrılıklarının da ortadan kalkmasına vesile olan Putin’in bu girişimi sonrasında başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri askeri harcamalarını artırma kararı aldı ve Rusya politikalarını kökten değiştirmeye yöneldi!

Ukrayna savaşı bir anlamda Putin sayesinde NATO’nun yeniden birlik-beraberliğe bürünmesini, ABD ve Avrupalı üye ülkeler arasındaki tüm sorunların ortadan kalkmasını, Rusya karşısında kenetlenmelerini sağladı. Benzer şekilde AB içinde de Rusya ile ilişkiler konusunda söz konusu olan görüş ayrılıkları ortadan kalktığı gibi AB içinde kriterler konusunda sorun çıkartan Macaristan, Polonya gibi ülkeler bile AB’nin tüm yaptırım kararlarına tam destek verdi. 

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Rusya-Ukrayna savaşını ‘Avrupa savaşı’ diye nitelendirerek yıllar sonra ilk kez Avrupa sınırlarını güçlendirmek için 40 bin kişilik acil durum gücünün Ukrayna ve Rusya ile sınırı olan NATO üyesi ülkelere sevk edileceğini açıkladı. Bu doğrultuda, Romanya, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Çekya, Slovakya ve NATO üyesi Baltık ülkelerine (Estonya, Letonya, Litvanya), Fransa, Hollanda, Danimarka, İngiltere, Almanya, İspanya gibi NATO üyesi ülkelerden 500-1000 arasında değişen sayılarda asker gönderilmeye başlandı. Ayrıca Ukrayna ve Rusya'ya komşu NATO ülkelerindeki hava savunma hattını güçlendirmek için 200’den fazla savaş uçağı gönderildi. Yıllardır Sovyetler Birliği döneminden beri tarafsız olan, NATO’ya üye olmayan Finlandiya ve İsveç de NATO’ya üyelik düşüncesine yöneldi.  

Bir süredir ABD ve İngiltere güdümünde dünyanın farklı yerlerindeki operasyonlarda bu iki ülkenin özel askeri gücü gibi görülen, hatta misyonunu yitirdiği görüşlerinin öne çıkmasıyla AB ülkelerinin Avrupa Savunma Birliği, Avrupa Ordusu kurma gibi görüşleri ortaya atmasına neden olan NATO, Putin’in Ukrayna’yı işgal girişimiyle kuruluş amacını ve asli konumunu yeniden üstlendi.

NATO’ya adeta ‘ilaç gibi gelen’ Putin’in bu hamlesi, örgütün doğu ve batı üyeleri arasında uzun süredir süren görüş ayrılıklarının rafa kalkmasını sağladı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya (AB’ye girince Çekya ve Slovakya olarak bölündü), Polonya ve Baltık ülkeleri gibi eski Sovyet bloku-Varşova Paktı ülkeleri, Rusya tehdidine karşı NATO’ya katıldılar.

ABD’nin sürekli gündeme getirdiği Avrupa ülkelerinin NATO’ya parasal katkıyı artırması, silahlanmaya daha fazla kaynak ayırması, ordularını güçlendirmesi yönündeki eleştirileri ve talepleri de Putin’in hamlesiyle son buldu.

Silahlanma ve savunmaya harcama yerine teknolojiye ve sanayiye yatırımı tercih eden Almanya, savunma harcamalarına 100 milyar Euro tutarında ilave kaynak ayırmayı kararlaştırdı. ABD Ukrayna’ya 350 milyon dolar ilave askeri yardımla bu ülkeye desteğini 1 milyar doların üzerine çıkartırken, AB Komisyonu da 3,5 milyar Euroluk AB savunma fonundan ayırdığı 450 milyon Euro ile silah alınarak Ukrayna’ya verilmesini kararlaştırdı.   

Uzun süredir AB ve ABD ile mesafeli olan CB Erdoğan, NATO’yu ‘Hacivat-Karagöz cümbüşü’ oynamakla, sadece ‘laf üretmek ve eyleme geçmemekle’ eleştirmesine karşılık Batı ve NATO ile yakınlaşma çabasına hız verdi. Aslında eyleme geçmemekle eleştirdiği NATO’nun ne yapması gerektiğini söylemiyor. İktidar NATO’nun Ukrayna’nın yanında savaşa girip, Rusya ile sıcak çatışma başlatmasını mı istiyor?

Böyle bir durumun tüm bölgeyi ve NATO üyelerinin savaşa dahil olmasını, 3. Dünya Savaşı’nın, nükleer savaşın başlamasını gündeme getireceği açık.  İktidarın hâlâ kafasının karışık olduğu anlaşılıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline tepki vererek, reddettiğini açıklayan CB Erdoğan daha sonra ‘savaş’ ifadesini kullanarak Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin hükümlerini tavizsiz uygulayacaklarını açıkladı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 3 Rus savaş gemisinin boğazlardan geçişine izin verilmediğini duyurdu. CB Sözcüsü İbrahim Kalın, ‘Batılı dostların Türkiye’den Rusya ile bağları kopartmamasını istediğini’ söyledi.

Savaşta tarafsız bir tutum sergilemek isteyen İKTİDAR, Avrupa Konseyi’ndeki Rusya oylamasında ‘çekimser’ kalırken, BM’deki oylamada ise Rusya’nın kınanması yönünde ‘Evet’ oyu kullandı. Rusya’nın tepkisine rağmen Ukrayna’ya Bayraktar-TB2 SİHA’larının satışı devam ediyor. 

İktidar bir yandan Ukrayna’ya silah desteği veriyor diğer yandan kendilerine yakın iş insanı Ethem Sancak’ı Moskova’ya gönderip Türkiye’nin Rusya’nın yanında olduğu mesajlarını söyletiyor. Sancak, SİHA’ların Rusya’ya karşı kullanılacağını bilmediklerini, buna çok üzüldüklerini belirterek NATO’ya ağır eleştirilerde bulunuyor. İktidarın bu zikzakları içinde bulunduğu sıkışıklığı gösteriyor!

Antalya Diplomasi Forumu’nda Ukrayna ve Rusya Dışişleri Bakanlarını bir araya getirme girişimi olumlu bir çabanın ve iktidarın iki tarafı da idare etme düşüncesinin sonucu olarak görülmelidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ukrayna’dan da Rusya’dan da vazgeçmek istemiyor. NATO’dan ve AB’den de vazgeçmemeyi, olabildiğince yakınlaşmayı hatta bu savaşı             ABD-AB ile birliktelik ve NATO içinde yeniden pozisyon sağlayabilmek için fırsata dönüştürmeyi amaçlıyor!

  1. Ukrayna’nın AB üyeliği başvurusunun ardından Gürcistan ve Moldova’da AB için sıraya girdi. Üç ülkenin Devlet Başkanları resmi başvurularını Brüksel’e iletti. 10 Mart’taki AB Liderler Zirvesinden Ukrayna için aday ülke kararı çıkabilir. Prosedürler hızlandırılsa da yakın gelecekte bu üç ülkenin hemen AB üyeliğine alınması güç görünüyor. Türkiye’nin üyeliği konusunda ayak sürüyen AB, yine bir çifte standart sergiliyor!

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’in resmi başvuru mektubunu Brüksel’e göndermesi ve Avrupa Parlamentosu’nda video konferansla katıldığı toplantıda yaptığı konuşmadan sonra parlamenterlerin Ukrayna’nın üyelik talebine alkışlarla tam destek vermesi, Ukrayna’nın kısa sürede AB üyeliği umutlarını artırmış olsa da yakın gelecekte bunun gerçekleşmesi güç görünüyor. Ukrayna’nın ardından Moldova Devlet Başkanı Maia Sandu ve Gürcistan Başbakanı İrakli Garibaşvili de üyelik başvuru mektuplarını Brüksel’e ulaştırdı. Bu üç ülkenin AB üyeliği daha önce de gündeme gelmiş ancak sonrasında gündemden düşmüştü.  2013 yılında Ukrayna ile AB arasında bir ortaklık anlaşması kabul edilmişti. Rusya’nın yoğun baskıları üzerine o dönemdeki Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç anlaşmayı imzalamaktan vazgeçince Ukrayna karışmıştı. Sokak çatışmaları ve protestolar sonrasında Yanukoviç ülkeyi terk ederek, Rusya’ya kaçmıştı.

✓ Kanımca 10-11 Mart’ta AB Liderler Zirvesinde Ukrayna için ‘aday üyelik’ önerisi kabul edilebilir ve böyle bir statü verilebilir. Bu da UkraynaRusya savaşında Ukrayna’ya Avrupalılık açısından siyasi bir destek olarak elini güçlendirme olanağı sağlayabilir.

Ukrayna, Gürcistan ve Moldova’nın AB’ye üyelik başvuruları bir anlamda AB’nin geçmişte de örnekleri yaşanan çifte standart politikasının tekrarlanması olacaktır.  Üyeliğin kabulü için tüm ülkelerin ve liderlerin oy birliği gerekiyor. Ayrıca Avrupa

Konseyi’nin ve AB Komisyonu’nun da bunu kabul etmesi gerekli. Şu ana kadar Ukrayna’ya hemen aday ülke statüsünün verilmesini desteklediklerini açıklayan ülkeler Polonya, Letonya, Estonya, Litvanya, İrlanda, Yunanistan, Güney Kıbrıs oldu. Bu sayının artması büyük ihtimal.

Ancak AB’nin Lizbon anlaşması uyarınca ‘sınır anlaşmazlığı’ olan ülkelerin aday veya tam üyeliğe alınmaması söz konusu. AB geçmişte bu maddeye rağmen bir çifte standart örneği vererek 2004’teki Annan Planı referandumunun hemen ardından, planı reddeden Güney Kıbrıs’ı AB tam üyeliğine aldı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC), Kıbrıs Türklerini ve adadaki anlaşmazlıkları, devam eden müzakereleri, sınır anlaşmazlıklarını yok saydı. 

Benzer tavır Rusya’nın sınır anlaşmazlığı gerekçesiyle, Donetsk, Luhansk Halk Cumhuriyetlerini tanımasına, Kırım’ı ilhak etmiş olmasına rağmen Ukrayna’nın başvurusu için de sergilenerek ‘aday ülke’ statüsü verilip üyelik müzakereleri başlatılabilir. Bunun gerçekleşmesi ihtimali oldukça yüksek görünüyor. 

  • AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ‘Ukrayna Avrupalıdır. Burada kimse Ukrayna halkının Avrupa’ya ait olduğundan şüphe duymuyor.’ açıklaması da bunu teyit ediyor.

AB’nin çifte standartlı yaklaşımının en somut örneği Türkiye’ye karşı izlenen tavır!

Tam üyelik için 1987’de başvuran Türkiye’ye aday ülke statüsü yıllar sonra Helsinki zirvesinde verildi ve buna rağmen tam üyelik müzakereleri 19 yıl sonra 2006’da başlatıldı. 2016’dan bu yana ise müzakereler ve yeni fasıllar açılması kesilmiş vaziyette. Benzer şekilde Karadağ 2012, Sırbistan 2014’ten bu yana müzakere sürecinde.

  • Sırf Rusya ile savaş halinde olduğu için Ukrayna’ya hızlandırılmış üyelik prosedürü uygulanması, daha önce iç savaşa rağmen Yugoslavya’nın parçalanmasına zemin hazırlayan Hırvatistan ve Slovenya’nın tam üyelikleriyle benzerlik gösterecek.
  • Dolayısıyla Türkiye’nin önüne sürekli şekilde çıkartılan AB müktesebatı,

AB kriterleri vb. koşulların Ukrayna tarafından ne ölçüde karşılandığı sorgulanmaya muhtaç!

Sovyetler Birliğinden ayrılan Ukrayna’da tıpkı Rusya gibi özelleştirmelerle ülkenin şirketlerine, kaynaklarına, bankalarına el koyan dolar milyarderi oligarklar; siyaseti, medyayı ve ekonomiyi kontrol ediyor. 

200’den fazla siyasi partinin olduğu ülkede bu partiler de 7-8 oligark tarafından kurulan ve siyaseti manipüle etmek için kullanılan yapılar. Bir anlamda partiler, güç mücadelesi yürüten oligarkların siyasi taraftar kulüpleri konumunda. 

  • Devlet Başkanı Zelenskiy’in oligarkların kontrolündeki medya grubuna bağlı televizyonda hazırladığı şov programının ismiyle kurduğu Halkın Hizmetkârı Partisi de bunlardan birisi.

Kaldı ki ortalığa saçılan Panama ve Pandora belgelerinde Devlet Başkanı Zelenskiy’in iş birliği yaptığı oligarklarla servetini yurt dışına aktardığı paravan Off Shore şirketlerin belgeleri de yayınlandı. 

  • Şimdi AB’nin alelacele Ukrayna’ya üyeliğe aday ülke statüsü vermesi, müzakereleri hızla başlatması hangi AB kriteri ya da müktesebatıyla uyumlu?
  • AB’nin gerek Ukraynalı mültecilere yönelik açık kapı politikası gerekse AB Liderleri ve medyasının ‘Ukraynalılar Suriyelilere, Afganlara, Afrikalılara benzemiyor. Sarışın-mavi gözlüler, Hristiyanlar’ şeklindeki söylemleri aynı zamanda ırkçı yaklaşımları çağrıştırıyor. Bu da çifte standardın bir başka boyutu!

CB Erdoğan, AB’nin Ukrayna’nın üyeliğiyle ilgili yaklaşımına tepki göstererek, yıllardır Türkiye’yi oyaladıklarını, tam üyelik için illa da Türkiye’nin de işgale uğraması ya da savaşa mı girmesi gerektiğini soruyor.

  • Bir yanıyla popülizm çerçevesinde doğru bir tepki gibi görünse de diğer yanıyla Türkiye’nin AB üyeliği sürecinin kesintiye uğramasının, müzakerelerin durmasının sorumluluğunu iktidarın üzerinden atmaya, uyguladıkları anti demokratik politikaların, hukuk devletini, bağımsız yargıyı, temel hak ve özgürlükleri, medya baskılarını, sansürü örtmeye yönelik bir söylem. Bu açıdan iktidarın da kendi içindeki çifte standartların seslendirilmesi!

AB’ye vize serbestisi için öngörülen demokratikleşme adımlarını atmayan, terörle mücadele yasasında önüne gelen herkesi teröristlikle suçlama olanağı sağlayan hükümleri değiştirmekten kaçınan, kamu ihalelerinin ve harcamalarının şeffaflığını, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele edilmesini, sorumluların yargı önüne çıkartılmasını içeren kriterleri yerine getirmeyi gündemine almayan iktidarın politikaları ve uygulamaları da aynı AB’nin çifte standartları gibi AK Parti’nin ve CB Erdoğan’ın çifte standartları.

Yine de Ukrayna için sergilenen yaklaşım, Türkiye için de gündeme alınarak müzakere sürecinin canlandırılması, yeni fasılların süratle açılması, vize serbestisi ve gümrük birliği anlaşmasının revizyonu görüşmelerinin raftan indirilerek hızlanması AB’nin samimiyetini göstermesi, din, inanç, ırk, etnik köken, saç ve göz rengine endeksli bir ortaklık olmadığını kanıtlaması açısından önemli bir kriter ve test niteliğinde olacaktır.