Erdoğan Toprak: Demokrasiden uzaklaştıkça; kuralsızlık, belirsizlik ve baskılar arttıkça enflasyon besleniyor

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Genel Koordinatör Erdoğan Toprak, "Enflasyonu yüzde 10’un üzerinde olan ve bu yıl da aynı kategoride yer alacakları IMF tarafından öngörülen ülkelere baktığımızda içlerinde tek Avrupa ülkesi Türkiye" dedi.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, "AB hedefinden uzaklaşan, demokrasiyle arasına koyduğu mesafe her geçen gün açılan Türkiye’yi hak etmediği bu konuma sürükleyen, iktidarın siyasi - ekonomik kararları ve keyfi uygulamalarıdır" açıklamasında bulundu.

Toprak, merakla beklenen haftalık değerlendirme raporununu yayımladı. 

12 Nisan 2021 tarihli rapordan satırbaşları şöyle:

- İktidarın Montrö Sözleşmesi’ni önemsizleştirmeye çalıştığı, sözleşmeden Cumhurbaşkanı imzasıyla çekilmeyi tartışmaya açtığı, bu konuda Türkiye’nin egemenlik haklarını gündeme getirerek uyarıda bulunan emekli amiralleri darbecilik suçlayıp, savcılık soruşturmasıyla gözaltına aldığı bir süreçte Rusya’nın en üst düzeyde ‘Montrö’nün korunmasına ve Montrö’ye bağlı olduğuna’ vurgusu kritik önemdedir.

- Putin’in Montrö’yü, CB Erdoğan’dan daha fazla önemsediğini ve Rusya’nın varlığı açısından hayati önemde gördüğünü söylemek yanlış olmaz.

- Doğalgaz zengini Katar, doğalgaz elektrik santralları sayesinde bu sistemleri neredeyse sıfır elektrik maliyetiyle milyonlarca ton deniz suyunu arıtmak için kullanabilir. Ancak enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı, her ay elektriğe zam yapılan ve insanların faturasını ödemekte zorlandığı Türkiye’de pahalı elektrik enerjisiyle çalışacak desalinasyon sistemlerini Katar’a kurdurtmaktan Türkiye’nin hangi ulusal ya da ekonomik çıkarı olacak? 

- Türkiye ile mülteci anlaşmasını yenilemek üzere müzakerelere ve mali desteğin artırılmasına hazır olduklarını kaydeden AB yetkilileri, bir anlamda Türkiye’nin mülteci akınına karşı AB sınırlarının bekçiliğini para karşılığı yapmasından oldukça memnunlar ve bunun sürdürülmesini istiyorlar. 

- Yeni turizm sezonuna hazırlanan turistik tesisler, işletmeler, tur operatörleri öncelikle kısa çalışma ödeneğinin 31 Mart’ta uygulamadan kaldırılmasıyla istihdam edecekleri personel açısından büyük darboğaza girdi. 

İşte merakla beklenen raporun tamamı şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

12 NİSAN 2021

İÇ POLİTİKA

  1. Akşener ve Mansur Yavaş, Çin Büyükelçisinin örtülü tehdidine ve hakarete maruz kalırken, iktidar suskunluğu tercih etti!

 

DIŞ POLİTİKA

  1. Ukrayna-Rusya gerilimi tırmanıyor. Küçük bir kıvılcımın her an sıcak çatışmaya dönüşmesi ihtimali yükseliyor!
  2. Putin, Karadeniz’in ‘Barış Denizi’ olmasının teminatı olan Montrö Sözleşmesi’nin korunması adına Türkiye’yi uyardı! 
  3. Katar ile 26 Kasım 2020’de imzalanan ‘Su Yönetimi Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı’, CB Kararı ile yürürlüğe girdi. 
  4. Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara ziyaretlerine protokol skandalı damga vurdu! 
  5. Biden yönetimi, CAATSA yaptırımlarını 7 Nisan’dan itibaren uygulamaya koydu!
  6. Mısır ile 2013’ten bu yana kesilmiş olan siyasi ve diplomatik ilişkilerde ilk üst düzey temasın kurulması olumlu bir adımdır.

 

EKONOMİ

 

  1. Türkiye, Dünya Enflasyon Ligi’nde Şampiyon ilk 12 ülke arasında yer alıyor!
  2. TÜFE/Yİ-ÜFE arasındaki fark açılıyor, enflasyondaki yükselişin hızlanacağı anlaşılıyor!
  3. Vatandaş, “Döviz ve altınınızı bozdurun” diyen CB Erdoğan’a niçin güvenmiyor!  TÜİK’in açıklamalarına dikkat!
  4. Kademeli erken normalleşme kararı, Nisan’da sezon açmayı planlayan Turizm Sektörü’nü bitirdi. İflaslar kapıda!
  5. IMF, Küresel Ekonomik Görünüm Nisan 2021 Raporu’nda Türkiye’nin yüzde 6 büyüyeceğini öngörürken, MB operasyonunu hesap edemedi!

 

  1. Uygur Türklerine yönelik Barın Katliamı’nın yıldönümünde anma mesajı yayınlayan Akşener ve Mansur Yavaş, Çin Büyükelçisinin örtülü tehdidine ve hakarete maruz kalırken, iktidar suskunluğu tercih etti. Ulusal saygınlığın gölgelenmesine göz yumdu. Çin’den ekonomik beklentiler nedeniyle sergilenen bu ‘alttan alma’ yaklaşımına karşılık, İtalya Başbakanı Draghi’nin CB Erdoğan’a ‘diktatör’ demesi üzerine, ortalık ayağa kaldırıldı!

Çin Dışişleri Bakanının Ankara ziyaretinden önce ülkemize sığınan Uygur Türklerinin siyasi liderlerini korona bahanesiyle ev hapsi ve karantinaya alan iktidar, İYİ Parti Lideri Sayın Meral Akşener ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Mansur Yavaş’ın yayınladıkları taziye ve anma mesajları sonrasında, Çin Büyükelçiliği tarafından örtülü ifadelerle tehdit edilmelerine göz yumdu. 

  • TBMM’de grubu bulunan bir siyasi partinin lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin seçilmiş belediye başkanı olan iki isme karşı sergilenen bu tutuma iktidar ve Dışişleri Bakanlığı suskun kaldı!

Çin Büyükelçisi göstermelik şekilde bakanlığa çağrıldı, ancak nota verildiği, kınandığına yönelik herhangi bir resmi açıklama yapılmadı. Başta Kanal İstanbul olmak üzere, montaj cep telefonu yatırımları, limanların satın alınması, köprülere Çinli firmaların talip olması vb. nedenlerle iktidar, bazı yatırım ve finansman vaatleri beklentisiyle Çin karşısında dik duramamakta, alttan alan ve zafiyet içeren bir tutum sergilemektedir. 

  • Merkez Bankası’nın rezerv yokluğunda diğer ülke Merkez Bankalarıyla yapmak istediği swap anlaşmalarına sadece Çin ve Katar’dan olumlu yanıt alabilmesi dikkat çekici bir ayrıntıdır! 

Çin Dışişleri Sözcüsü konuya ilişkin yaptığı açıklamada Ankara Büyükelçisini tavrına ve yayınladığı örtülü tehdit mesajına sahip çıkarak, Akşener ve Yavaş’ın açıkça teröristlere destek verdiğini öne sürdü. Dışişleri Bakanlığı sözcüsünden Çin Dışişleri sözcüsünün bu beyanlarına da bir yanıt ya da karşılık verilmedi. 

  • Ülkenin iki önde gelen isimi onur kırıcı bir şekilde iktidar tarafından yalnız bırakıldı, terör destekçiliğiyle itham edilmelerine göz yumuldu!

Bu olayın hemen akabinde İtalya Başbakanı Mario Draghi, CB Erdoğan’ı ‘Diktatör’ olarak nitelendirdi ve İtalya’nın çıkarları için gerekirse bir diktatör ile de ilişki kurmak gerektiğini söyledi. Bunun üzerine iktidar, iktidar sözcüleri ve Dışişleri Bakanlığı adeta ortalığı ayağa kaldırdı. 

Sorumlu muhalefet tavrıyla Cumhurbaşkanına bir başka ülke başbakanının bu şekilde ithamda bulunması doğal olarak kabul edilemez. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bu ülkenin seçilmiş temsilcisidir. Dışişleri Bakanlığı hem kınama açıklaması yaptı hem de İtalya’nın Ankara Büyükelçisi bakanlığa çağrılarak protesto edildi.

Bu iki olayda sergilenen çifte standartlı tavır ve izlenen politika ilkesizliğin ve Türkiye’nin onurunu itibarını korumak, saygınlığını yüceltmek konusunda iktidarın sahip olduğu zihniyetin somut ifadesidir. Kendisinden olmayan, Türkiye’nin ulusal meclisinde yer alan, muhalefete mensup seçilmişlere yönelik tehdit, hakaretler karşısında sergilenen duyarsızlık; siyasi ilkesizliğin, ülkenin saygınlığına sahip çıkmaktaki yetersizliğin en somut işaretidir! 

  1. Kuzeyimizde Ukrayna-Rusya gerilimi tırmanıyor. Küçük bir kıvılcımın her an sıcak çatışmaya dönüşmesi ihtimali yükseliyor. Türkiye, yılbaşından itibaren NATO’nun 6.400 askerden oluşan Çok Acil Müdahale Gücü’nün komutasını Polonya’dan devraldı. Bu NATO gücü içerisinde 4.200 Türk askeri görev yapıyor. Olası bir Rusya-Ukrayna çatışmasında NATO’nun Ukrayna yanında müdahalesi gündeme geldiği takdirde operasyonu TSK komutasındaki bu gücün gerçekleştirmesi söz konusu olacak!

Suriye ve Irak’ta yaşananlara ilave olarak bu kez Kuzeyimizde, Karadeniz’de Ukrayna ile Rusya arasında yükselen tansiyon, savaş ihtimalinin güçlenmesi ihtimalini gündeme getiriyor. Ukrayna’da Rus nüfusun yoğun olduğu Donbas Bölgesi (Donetsk ve Lugansk) aynı zamanda Ukrayna-Rusya sınırında yer alıyor. Rusya yanlısı, Rusya’ya katılmayı isteyen nüfusun yoğun olduğu Donbas’a Ukrayna ordusu yığınak yaparken, Rusya da son dönemde Donbas sınır bölgesine 20 bin asker sevk etti ve ayrıca bu bölgede geniş katılımlı bir tatbikat başlattı. ABD, Ukrayna’ya destek vaat ederek, NATO’yu da bu çerçevede devreye sokmaya çalışıyor. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenkiy, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile görüşerek Ukrayna’nın NATO’ya üyelik isteğini resmi olarak bildirdi. Stoltenberg bu girişime ‘NATO’nun Ukrayna’yı en güçlü şekilde desteklediğini, Ukrayna’nın yanında olunduğu’ karşılığını verdi. 

Daha önce vurguladığım gibi; baştan itibaren Ukrayna’ya destek veren iktidar, Ukrayna ordusuna SİHA satışlarını artırırken bir yandan da Antonov Kargo uçaklarının ortak üretimi için Ukrayna ile anlaşmak üzere. Ukrayna ile Türkiye arasında kimlik belgesiyle seyahat süreci başlatıldı. İktidar 2014-2015 gerginliğinde ve Kırım’ın ilhakında tavrını Ukrayna’dan yana koydu. 

Ayrıca Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliğine destek verdiğini açıkladı. Gürcistan’ın 2008’deki Güney Osetya’yı ilhak girişiminde Rusya’nın müdahalesi çok sert oldu ve Gürcistan ağır bedel ödemek zorunda kaldı. ABD ve NATO, Gürcistan’a tam destek vaat etmelerine karşılık Gürcistan’ı yalnız bıraktılar. O dönemde ABD ‘insani yardım’ adı altında savaş gemilerini Gürcistan’a destek için Karadeniz’e çıkarttı. Türkiye, Montrö Sözleşmesi uyarınca insani yardım gemilerinin Karadeniz’e geçişine izin verdi, sonradan bunların savaş gemisi olduğunun ortaya çıkmasıyla zor durumda kaldı.

Şimdi yaşanan süreçte ABD ve NATO Ukrayna’nın sırtını sıvazlayarak Rusya ile karşı karşıya gelmesi için cesaretlendiriyor. Türkiye’nin bir yandan NATO üyesi olarak diğer yandan Rusya ve Ukrayna ile iyi ilişkiler içinde olması ve nihayet ABD ile bazı gerginlikler yaşamasından ötürü ilişkileri normalleştirme çabası çerçevesinde, bu süreci ABD ile yakınlaşma aracı olarak değerlendirdiği izlenimi ortaya çıkıyor!

  1. Karadeniz’in ‘Barış Denizi’ olmasının teminatı olan Montrö Sözleşmesi’nin korunması için Rusya’dan Türkiye’ye çağrı geldi. CB Erdoğan- Putin görüşmesinden sonra Kremlin’den ve Cumhurbaşkanlığı sözcülüğünden yapılan açıklamalar birbirini doğrulamıyor. ABD’nin 2 savaş gemisini Karadeniz’e çıkartmak üzere Montrö çerçevesinde başvurduğu belirtilirken, Ukrayna Devlet Başkanı’nın Türkiye ziyareti bu bağlamda çok önemli!

Rusya-Ukrayna geriliminin yükseldiği bir aşamada Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy 9’uncu Türkiye-Ukrayna Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) toplantısı için 10 Nisan’da Türkiye geldi. Erdoğan-Zelenskiy görüşmesi sonrasında yapılan ortak açıklamada Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve ‘uluslararası tanınmış sınırlarının varlığına’ Türkiye’nin desteğini açıklayan CB Erdoğan, Kırım’ın, Donbass’ın Ukrayna toprağı olduğunu söyledi. Erdoğan, ‘Türkiye-Ukrayna işbirliğinin hiçbir şekilde üçüncü bir ülkeye karşı girişim olmadığını’ vurgulayarak Rusya’yla iyi ilişkileri sürdürme niyetini sergiledi. Zelenskiy ziyaretinin bir gün öncesinde de CB Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti. 

Kremlin Sarayı resmi açıklamasında Putin’in görüşmede; “Türkiye'nin Kanal İstanbul'u yapma planları ışığında, Rus tarafının, bölgesel istikrar ve güvenliğin sağlanması için 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi'nin maddelerine uygun olarak, Karadeniz Boğazlarındaki mevcut rejimin korunmasının önemini vurguladığı” belirtildi.

Putin'in CB Erdoğan’a Ukrayna kriziyle ilgili Rusya’nın tutumunu aktardığı, Ukrayna'yı ülkenin doğusundaki Donbass bölgesinde tehlikeli provokatif hamleler yapmakla suçladığı duyuruldu. Erdoğan ve Putin'in Rusya'nın Suriye ve Libya’daki gelişmelerle, Covid-19 aşısı Sputnik V'in ortak üretimini de ele aldıkları kaydedildi. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova da bu görüşmeyle aynı yaptığı haftalık basın toplantısında, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin alternatifi bulunmadığını ve Türkiye'nin bu sözleşmeye uyum konusunda sorumlu bir yaklaşım sergileyeceğini umduklarını söyledi.

  • Montrö Sözleşmesi, sivil gemilerin hem savaş hem de barış dönemlerinde Boğazlardan özgürce geçişlerini garanti ediyor. Rusya’nın gerginlik yaşadığı ABD ve Karadeniz'e kıyısı olmayan NATO üyesi ülkelere ait savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkışlarını da tonaj, silah, süre kısıtlamalarına bağlıyor. Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerinin geçişi için 14 gün önceden Türkiye’ye diplomatik resmi bildirimde bulunarak izin ve onay almaları gerekiyor. Boğazdan geçecek savaş gemilerinin Karadeniz’de kalma süresi ise azami 21 gün olarak sözleşmede yer alıyor.

İktidarın Montrö Sözleşmesi’ni önemsizleştirmeye çalıştığı, sözleşmeden Cumhurbaşkanı imzasıyla çekilmeyi tartışmaya açtığı, bu konuda Türkiye’nin egemenlik haklarını gündeme getirerek uyarıda bulunan emekli amiralleri darbecilik suçlayıp, savcılık soruşturmasıyla gözaltına aldığı bir süreçte Rusya’nın en üst düzeyde ‘Montrö’nün korunmasına ve Montrö’ye bağlı olduğuna’ vurgusu kritik önemdedir. CB Erdoğan geçtiğimiz hafta başında emekli amirallerin açıklaması sonrasında yaptığı açıklamada; “Her şeye rağmen Montrö’nün ülkemize sağladığı kazanımları önemli görüyor ve daha iyisi için imkân bulana kadar bu sözleşmeye bağlılığımızı sürdürüyoruz” demişti. Bu sözleri tersinden okuduğumuzda; Montrö’nün tartışmaya açılması ya da yeni bir boğazlar rejimi konusunda iktidarın bir takım yeni anlaşma ya da revizyon arayışları içinde olduğunu söylemek olanaklı!

ABD ve NATO’nun Montrö Sözleşmesi’nin delinmesi, yürürlükten kalkmasıyla birlikte, Karadeniz’e savaş gemilerinin serbestçe çıkması ve Rusya’yı en stratejik gördüğü güneyden kuşatma planlarının olduğu biliniyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Varşova Paktı çözüldü. Estonya, Letonya, Litvanya süratle AB ve NATO üyesi oldular. Rusya buna karşı Baltık bölgesine çok ciddi nükleer füze ve hava savunma sistemleri, kara gücü konuşlandırdı. Karadeniz’e kıyısı olan Gürcistan’ı kontrolüne alacak hamleleri gerçekleştirerek buradaki askeri varlığını güçlendirdi. 

Ermenistan’da AB-ABD destekli Nikol Paşinyan’ın yönetime gelmesi ve Azerbaycan ile Dağlık Karabağ’da çatışmaların yeniden hız kazanması üzerine müdahale ederek Güney Kafkasya’da kontrolü ve askeri varlığını pekiştirdi.

Rusya Kuzey’de ve Batı’da ABD-AB-NATO kuşatmasına karşı önlemini alırken stratejik ve tarihsel olarak en zayıf savunma bölgesi Karadeniz’i, güvene almak istiyor. 

  • Bu noktada en büyük güvencesi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi.  

Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine katı kısıtlamalar getiren Montrö sayesinde Türkiye, ikinci Dünya savaşında Hitler’in boğazlardan geçerek Sovyetler Birliği’ni Karadeniz’den kuşatmasına, güneyden yeni cephe açmasına izin vermedi ve savaşın dışında kaldı. Rusya, Karadeniz’e kıyısı olan Ukrayna ve Gürcistan’ın AB ve NATO üyesi olması ihtimalini kendisi için büyük tehdit olarak değerlendiriyor. Bulgaristan ve Romanya’nın zaten AB ve NATO üyesi konumunda bulunması, Türkiye’nin de NATO üyesi olmasından ötürü Karadeniz’de yalnız ve kuşatılmış konuma geleceğini görüyor. Putin’in Montrö’yü, CB Erdoğan’dan daha fazla önemsediğini ve Rusya’nın varlığı açısından hayati önemde gördüğünü söylemek yanlış olmaz.

ABD ile yakınlaşma çabalarının bir taviz unsuru olarak Montrö Sözleşmesi’ni kullanmak istediği, Ukrayna krizinde ABD-NATO-Ukrayna yanında saf tutma eğiliminde olduğu anlaşılan CB Erdoğan ve iktidarın, bu tutumuna karşılık bir kez daha Rusya Dışişleri sözcüsü Zaharova’nın şu ifadeleriyle verilmek istenen mesaja ve kanımca örtülü tehdide dikkat çekmek isterim; 

“Montrö anlaşmasını revize etmeye yönelik her türlü girişim ülkemizin çıkarlarını etkiler. Bu sözleşmeyi Karadeniz havzasında istikrar ve güvenliğin, savaş gemileri trafiğinin kilit faktörü olarak görüyoruz. Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne istinaden belirlenen uluslararası hukuk düzenlenmesinin Rusya için bir alternatifi yoktur.”

Türkiye; güneyde Suriye’de, Irak’ta karşı karşıya bulunduğu sorunlar ve askeri cepheler, Libya’daki süreçlere ilave olarak şimdi de 1936’dan bu yana Montrö sayesinde ‘Barış Denizi’ kimliğini muhafaza eden Karadeniz’de yükselen tansiyonda, Ukrayna-Rusya arasında taraf ve olası çatışma süreçlerine müdahil olmamalıdır. ABD ve NATO’nun askeri girişimleri durumunda Montrö’yü sahiplenerek uluslararası sorumluluk ve yükümlülükleri çerçevesinde barışçı bir tutum sergilemelidir.

  1. Katar ile 26 Kasım 2020’de imzalanan ‘Su Yönetimi Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı’, 20 Mart 2021 tarihli Resmi Gazete’de CB Kararı ile yürürlüğe girdi. O tarihte iktidar, anlaşmanın içeriği, Türkiye’ye ne çıkar sağlayacağıyla ilgili kamuoyuna hiçbir açıklamada bulunmamıştı. Türkiye’nin su yönetimi alanında Katar’dan transfer edeceği hangi bilgi, teknoloji, beceri olabilir sorusunu, bu mutabakatın imzalandığı sırada da dile getirmiştim!

Şimdi yürürlüğe konulan mutabakat zaptının içerdiği maddelere, işbirliği ve entegrasyon öngörülen alanlara bakıldığında, mutabakatın tamamıyla ulusal su kaynaklarımızın ‘ticarileştirilerek’ Katar’ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanımına olanak sağlandığı görülüyor, Türkiye’de ‘ticarileşmemiş kaynağının kalmaması’ hedefleniyor.   

  • Böyle bir anlaşma ya da mutabakattan kim çıkar sağlayacak, Katar mı, Türkiye mi? Bu sorunun yanıtının mutabakatın satır aralarına gizlenmiş bir takım ifadelerden Katar olduğu anlaşılıyor. 

Mutabakatta ‘kıyı ve geçiş suları yönetimi’ diye yer alan üçüncü maddenin neyi kapsadığı belirsiz. Türkiye ile Katar arasında ortak bir kıyı yok. Ayrıca iki ülke arasında Suriye, Irak ya da Yunanistan gibi sınırı geçen (Fırat, Dicle, Asi, Meriç vb.) bir su varlığı, nehir vb. de yok. Bunun anlamı nedir? 

  • GAP Bölgesi’nde Fırat, Dicle ya da Asi nehri üzerinde Katar’a kullanım hakkı mı tesis edilecek? 

Katar’ın desalinasyon (tuzlu suyu arıtma) konusunda uzmanlaştığı ve tüm kullanma suyu, şebeke suyu ihtiyacını (şişelenmiş içme suyu ithalatı hariç) bu yolla karşıladığı biliniyor. Ancak bu sistem, milyonlarca ton deniz suyunun sahillerde kurulan transfer istasyonlarında, devasa borularla denizden çekilerek kimyasal işlemlerle tuzdan arıtılması ve elde edilen arıtılmış su kullanıma suyu şebekesine verilirken, kimyasallarla arıtılan tonlarca tuzun, tekrar denize salınmasını içeriyor. Bu işlem deniz suyundaki tuz oranını yükseltirken, arıtıldıktan sonra balçığa dönen, çamurlaşan tuzun denize geri salınmasını gerektiriyor. Katar ve diğer çöl ülkeleri mecburen bu sistemleri kullanıyor. 

  • Üç yanı denizle çevrili ülkemizin sahillerini, kıyılarını ve doğal tatlı su kaynaklarımızı daha verimli kullanmak olanaklı iken hem büyük çevre kirliliğine hem denizlerimizin tuz ve doğal canlı dengesinin bozulmasına yol açacak bu sisteme kapı açmanın izahı nedir? Deniz kenarına kurulan bu arıtma sistemleri büyük çaplı elektrik enerjisi ihtiyacından dolayı yüklü maliyetlere katlanmayı beraberinde getirecektir. 

Doğalgaz zengini Katar, doğalgaz elektrik santralları sayesinde bu sistemleri neredeyse sıfır elektrik maliyetiyle milyonlarca ton deniz suyunu arıtmak için kullanabilir. Ancak enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı, her ay elektriğe zam yapılan ve insanların faturasını ödemekte zorlandığı Türkiye’de pahalı elektrik enerjisiyle çalışacak desalinasyon sistemlerini Katar’a kurdurtmaktan Türkiye’nin hangi ulusal ya da ekonomik çıkarı olacak? 

  • Bunun için Katar ile sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) anlaşması mı yapılacak? 

Kaldı ki, arıtılmış deniz suyunun endüstriyel tesislerde, tarımsal sulamada kullanımı söz konusu değildir. CB Erdoğan’ın onayladığı bu mutabakat metni, Türkiye’nin su kaynaklarının kullanım hakkının Katar’a devrinin yolunu açacaktır. Üstelik ulusal çıkarlarımıza ve bağımsızlığımıza aykırı bir anlaşmadır.

  1. Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara ziyaretlerine protokol skandalı damga vurdu. AB, Gümrük Birliği Revizyonu için ‘yeşil sanayi’ koşulunu öne sürerken, vize serbestisi, tam üyelik müzakerelerinin adını bile anmadı. Türkiye’nin milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapması beklentilerini ve Libya’dan Türk askerlerinin çekilmesi isteklerini iletti!

Türkiye-AB ilişkileri uzun süredir Doğu Akdeniz gerilimi ve yaptırım tehditlerine endeksli şekilde yürürken, geçtiğimiz ay yapılan son liderler zirvesinde yaptırımların Haziran zirvesine ertelenmesi ve bu sürede Türkiye’nin tavrının, atacağı adımların izlenmesi, ‘pozitif gündemli’ temasların yürütülmesi kararlaştırılmıştı. Bu çerçevede AB’nin iki üst düzey yöneticisi Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı ile görüştüler. 

İki AB yetkilisi, tam üyelik konusunun adını bile anmaktan ve AB adına Türkiye’ye bu yönde bir vaat ya da müzakere umudu vermekten özellikle kaçındılar.  Vize serbestisi anlaşmasının da adı geçmedi. Türkiye ile ilişkilerin ‘dürüst ve açık ortaklık’ çerçevesinde yürütüleceğini iktidarın bu yönde atacağı adımların izleneceğini ifade ettiler. Gümrük Birliği anlaşmasının revizyonu konusunda belirlenen yeni kriterleri gündeme getirerek çevre dostu, karbon salınımını sıfırlamayı öngören yeni AB kriterleri çerçevesinde Türkiye’nin AB’ye ihraç ettiği sanayi ürünlerine dönük yapması gerekenleri sıralarken, bir yandan da anlaşma kapsamının sınırlı serbest dolaşım, dijital ticaret ile tarım ürünlerini de katılarak genişletilebileceği ihtimalini vurguladılar.

AB Komisyon Başkanı von der Leyen Ege ve Doğu Akdeniz’deki gerilimler ile Kıbrıs sorunu konusunda Türkiye’nin yapıcı ilişki kurma isteği sergilediğini bundan memnuniyet duyduklarını belirtirken, iktidarın yaptırım kaygısıyla aylardır sismik araştırma ve sondaj gemilerini Antalya limanına demirlemesinden övgüyle söz etti. Kaldı ki iktidar uzun süredir Ege ve Doğu Akdeniz’de bu faaliyetleri durdurduğu gibi gemileri de ağırlıkla Karadeniz’e yönlendirdi. Yani AB’nin talepleri karşılanırken, Ege ve Doğu Akdeniz’de ricat politikası izleniyor. Yunanistan ile de istikşafi görüşme masasına oturularak, istenilenler yapılıyor. Dolayısıyla AB yetkilileri Türkiye’nin bu tavizkâr tavrını sürdürmesi gerektiği beklentisini dile getirerek, ‘yapıcı ilişki isteğinden’ memnun olduklarını vurguluyor. Güney Kıbrıs’ın tanınması, liman ve havaalanlarının Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gemi ve uçaklarına açılması, iklim değişikliği anlaşmasına endeksli sanayi ve tarımsal üretim kriterlerine uyum sağlanması, yeşil ticareti hedefleyen sanayi dönüşümünün hızla gerçekleştirilmesi koşullarını da sıraladılar. AB’nin koşullarından birisinin de Libya’daki Türk askeri varlığının sonlandırılması olduğunu söyleyebiliriz.

Diğer yandan dikkat çeken bir başka gelişme AB’nin en üst düzey iki yetkilisinin Ankara ziyaretinde, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Davir Satterfield ile bir araya gelmeleriydi. 

  • ABD Başkanı Joe Biden’ın Mart ayındaki AB zirvesi öncesinde AB liderlerinden Türkiye’ye yaptırımları ertelemeleri, Erdoğan’ın daha fazla uzlaşma ve taviz vermeye hazır hale geldiği görüşünü ilettiği dile getirilmişti. Ayrıca Biden, Türkiye’ye karşı ABD ve AB’nin ortak politika izlemesi, yaptırımları da birlikte ele almaları görüşünü açıklamıştı. 

Ankara’da bulunan Michel ve von der Leyen’in ABD Ankara Büyükelçisi ile de bir araya gelmeleri, iktidara Türkiye konusunda ABD ile koordineli şekilde ortak hareket edildiği, gündeme getirilen konuların aynı zamanda ABD’nin de görüş ve beklentilerini de içerdiği mesajı olarak görülmelidir.

  • Kanımca insan hakları, demokrasi, Kavala ve Demirtaş hakkındaki AİHM kararlarının uygulanmaması, İstanbul Sözleşmesinden çıkılması, HDP’ye açılan kapatma davası, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi vb. konularda Michel ve Leyen’i izleyen Avrupalı gazetecilerden Cumhurbaşkanına yönelecek soruların yaratacağı rahatsızlık göz önünde bulundurulmuş! Bu çerçevede ORTAK BASIN TOPLANTISI YAPILMAMASI konusunda da önceden mutabakata varılmış!

Türkiye ile mülteci anlaşmasını yenilemek üzere müzakerelere ve mali desteğin artırılmasına hazır olduklarını kaydeden AB yetkilileri, bir anlamda Türkiye’nin mülteci akınına karşı AB sınırlarının bekçiliğini para karşılığı yapmasından oldukça memnunlar ve bunun sürdürülmesini istiyorlar. 

Uzun bir aradan sonra gerçekleşen Türkiye-AB arasındaki bu kritik buluşmada ele alınan pek çok önemli konuyu gölgede bırakan olay, Sandalye-Kanepe Skandalı başlıklarıyla dünya medyasının ilk sayfalarına ve televizyon ekranlarına yansıdı.  AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’in ayakta kalması, oturma düzeninde kendisine yer ayrılmaması eleştirilere neden oldu.

AB yetkililerinin Ankara Ziyareti protokol karmaşasının gölgesinde kalırken, ortada görünen yegâne somut sonuç Mülteci Anlaşması’nın daha yüksek bir meblağ karşılığında yenilenmesi konusunda görüş birliğine varılmış olması. 10 yıldan bu yana milyonlarca sığınmacı için, muhtemelen 50-60 milyar doları aşan bir kaynağı harcamak zorunda kalan Türkiye açısından, AB sınırlarının bekçiliği karşılığında 4-5 yıla yayılacak 10-12 milyar euroluk bir mali desteğin siyasi-diplomatik başarı olarak görülmesi bir kazanım değildir!

  1. Biden yönetimi, CAATSA (ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası)  yaptırımlarını 7 Nisan’dan itibaren uygulamaya koyduğunu açıkladı. Savunma Sanayii Başkanlığı ile bazı yöneticilere yönelik yaptırımların S-400’ler konusunda Türkiye’nin tavrında değişiklik olmaması durumunda daha da genişletileceği uyarısında bulunuldu!

Yaptırımların, Türkiye Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB), SSB Başkanı İsmail Demir ile üç kurum yetkilisine yönelik olarak; “SSB'nin, Rusya hükümetinin savunma ve istihbarat kurumlarının parçası olan ya da bu kurumlar adına faaliyet gösteren bir şahısla kasti olarak önemli bir işlem gerçekleştirmesi” gerekçesiyle devreye sokulduğu belirtildi. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmi açıklamasına göre SSB Başkanı Demir dışında yaptırım uygulanacak kişilerin, Savunma Sanayii Başkanlığı Başkan Yardımcısı Faruk Yiğit, Savunma Sanayii Başkanlığı Hava Savunma ve Uzay Daire Başkanlığı Grup Müdürü Mustafa Alper Deniz ve Hava Savunma ve Uzay Daire Başkanı Serhat Gençoğlu olduğu kaydedildi. Söz konusu yaptırım, Türkiye Savunma Sanayii Başkanlığına (SSB) yapılacak tüm Amerikan ihracatının yasaklanmasını, SSB Başkanı İsmail Demir ile üç çalışanın hesaplarının dondurulması ve vize sınırlaması getirilmesini öngörüyor. Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'ye karşı tek taraflı yaptırımlar içeren kararı kınadı.

ABD yaptırımlarının yerli üretimi yürütülen ATAK helikopterlerinin motorlarının ABD’den alındığı dikkate alındığında; bu konuda bazı sorunlarla karşılaşma olasılığı, yüksek görülüyor. Yaptırım kararı Türkiye ile bu alanda işbirliği yapacak, tedarik sağlayacak üçüncü ülkeleri kapsadığı için ABD’nin engellediği tedarikin alternatif olarak bir başka ülke üreticisinden temini de zorlaşacak.

Önümüzdeki süreçte yeni bir gelişme olmadığı takdirde CAATSA yaptırımlarının kapsamının olası genişletilmesi durumunda sorunlar ve negatif etkileri daha da genişleyebilir. Bu açıdan bakıldığında S-400’lerin Türkiye-ABD ilişkilerini kilitlemeye ve kritik sorunlardan birisi olmaya devam edeceğini öngörmekteyim.

  1. Mısır ile 2013’ten bu yana kesilmiş olan siyasi ve diplomatik ilişkilerde ilk üst düzey temasın kurulması olumlu bir adımdır ve iktidarın dış politikada radikal U dönüşü adımlarının başladığını gösteriyor. Bu adımın karşılıklı büyükelçi atamalarıyla devam etmesi beklenebilir. Türkiye-Mısır ilişkilerinin normalleşerek rayına oturması, bölgede, Doğu Akdeniz’de, Libya ve Suriye’de yeni olumlu gelişmeleri beraberinde getirecektir.

8 yıl aradan sonra Türkiye-Mısır siyasi ve diplomatik ilişkilerinde ilk somut adım atıldı ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri’yi telefonla arayarak Ramazan başlangıcını tebrik etti. Dışişleri Bakanlarının doğrudan resmi teması ve telefon görüşmesi aşamasına gelinceye kadar, kapalı kapılar ardında yürütülen bazı diplomatik temaslar ve karşılıklı jestlerle bir altyapı oluşturuldu. 

Türkiye’nin ulusal, bölgesel ve küresel, siyasi, askeri, diplomatik ve ekonomik çıkarlarına uygun dış politika budur. Mısır’ın iç siyasi sorunlarında Türkiye’nin taraf olması, Mısır yönetimini gayrimeşru ilan etmesi süreci, ilişkileri bu noktaya getirdi ve Sisi yönetimi Türkiye karşıtı saflarda yer alarak, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Suudi Arabistan ve BAE gibi körfez ülkeleriyle de ülkemiz aleyhine sonuçları olan ilişkilere yöneldi. AB, ABD, Rusya, Yunanistan, GKRY dahi Mısır ile siyasi, ekonomik ilişkileri geliştirmek için her türlü hamleyi rahatlıkla yaparken, Türkiye izlediği Mısır politikasıyla söz konusu hamlelere alan yarattı, kendi eliyle zemin hazırladı. Avrupa ve Arap medyasında yer alan haberlere bakılırsa, iktidar Libya’ya götürdüğü Suriyeli silahlı grupları çekmeye başlamış. Libya’daki geçici hükümetin, ABD’nin AB’nin ve Mısır’ın Libya’daki yabancı askerlerin çekilmesi çağrılarının ardından bu adımların atılması, Mısır ile kurulmak istenen yeni ilişki sürecinin iktidarın Libya politikasında da bazı değişikliklere yol açacağını gösteriyor.

Suriye’de Beşar Esad’ın destekçisi olan, İdlib’te Suriye ordusuna destek için asker gönderen Sisi yönetimi ile ilişkilerin normalleşmesi, aynı zamanda iktidarın Suriye politikasında da bazı değişikliklere, Esad ile diyalog kanallarının açılmasına zemin hazırlayabilir. Önümüzdeki yakın dönemde Şam ile diyalog kurulması şaşırtıcı olmayacaktır. 

Bölgenin en büyük ve güçlü iki ülkesi Mısır ile Türkiye arasında normalleşme ve diyalog süreci, bölgesel dengeler üzerinde ve Türkiye’nin diğer Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde olumlu yönde yansıma ve değişimlere yol açacaktır. Mısır’ın Türkiye’den iadesini talep ettiği Müslüman Kardeşler üyeleri ve bazı lider kadrolarının da iade yerine sınır dışı edilmeleri yoluyla Mısır’ın bu talebinin karşılanacağını öngörmekteyim. 

  1. Türkiye, iktidarın başarısız ve 24 saat sonrası öngörülemez politikaları sonrasında Dünya Enflasyon Ligi’nde şampiyon ilk 12 ülke arasında yer alıyor. Demokrasiyle yönetilen hemen hiçbir ülkenin bulunmadığı en yüksek enflasyona sahip ülkeler arasında Türkiye’nin de bulunması, enflasyon-demokrasi ilişkisini sorgulamayı gerektiriyor. Ekonomideki keyfilik, ülkemizi diğer kuralsız-otokrat ülkelerle aynı kategoriye sürüklüyor!

IMF 2021 Nisan Raporu’nda bu yıl enflasyonun çift hanede ve yüzde 10’un üzerinde olacağı öngörülen 12 ülke dikkat çekiyor. Türkiye bu kategoride hem Avrupa ülkelerinden hem de G20 ülkelerinden ‘NEGATİF’ ayrışıyor.  2021 yılında enflasyonun yüzde 10’un üzerinde olacağı tahmin edilen ülkelerin büyük bölümü, dünyanın en geri kalmış ya da en kapalı rejime sahip, özgürlükler, demokrasi, hukuk devleti, bağımsız yargı, özgür medya ve daha pek çok kategoride en alt sıralarda yer alan ülkeleri. Enflasyonun oluşumunda ülkeyi yönetenlerin basiretsiz, sonrasını hesap etmeksizin ülkeyi ve ekonomiyi kişisel tercihleri ve keyfi kararları ile yönetmelerinin etkisi ön planda. Hesap verme, sorgulanma kaygısı taşımaksızın aldıkları kararlarla yönettikleri ekonomi, enflasyon üretiyor. Enflasyon, aynı zamanda ekonomik eşitsizlik ve adaletsizliğin de en somut göstergesi. Bir kesimi olağanüstü zenginleştirirken, geniş kitleleri yoksullaştıran, servet transferini hızlandıran, gelir adaletsizliğini zirveye çıkartan bir ekonomik yara. Enflasyonu yüzde 10’un üzerinde olan ve bu yıl da aynı kategoride yer alacakları IMF tarafından öngörülen ülkelere baktığımızda içlerinde tek Avrupa ülkesi Türkiye. AB hedefinden uzaklaşan, demokrasiyle arasına koyduğu mesafe her geçen gün açılan Türkiye’yi hak etmediği bu konuma sürükleyen, iktidarın siyasi - ekonomik kararları ve keyfi uygulamalarıdır.

Yüzde 16’yı aşan enflasyonuyla Türkiye, zaten IMF’nin yılsonu için öngördüğü enflasyonun 3 puan üzerinde. 

  • Demokrasiden uzaklaştıkça, denetimsizlik, kuralsızlık, belirsizlik ve baskılar arttıkça enflasyon besleniyor. 

IMF’nin Nisan 2021 Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nda enflasyonun yüzde 10’un üzerinde olacağı öngörülen ülkeler ve 2021 enflasyon beklentisi şöyle:

ÜLKE

2021

IMF ENFLASYON BEKLENTİSİ (%)

1. Venezuela

5.500

2. Zimbabve

99,3

3. Surinam

52,1

4. Güney Sudan

40

5. İran

39

6. Yemen

30,6

7. Haiti

20,5

8. Libya

18,2

9. Türkiye

13,6

10. Liberya

10,9

11.Kongo Cumhuriyeti

10,9

12.Özbekistan

10,3

 

  1. TÜFE/Yİ-ÜFE arasındaki fark açılıyor. Bu aynı zamanda zamların, fiyat artışlarının ve enflasyondaki yükselişin hızlanacağını gösteriyor.  Çekirdek enflasyonun yükselişini sürdürmesi Merkez Bankası’nı yeni faiz artışlarına zorlayabilir!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 5 Nisan’da açıkladığı Mart ayı enflasyon verileri, Merkez Bankası’nın (MB) yeni başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun faizlerde indirim hedefini olanaksız hale getirdiği gibi, fiyat artışları ve enflasyonun hızlanarak devam edeceğinin işaretlerini verdi. 

TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranıyla halkın cüzdanına yansıyan gerçek enflasyon arasında yarı yarıya fark olmasına karşılık, resmi enflasyon verisi bile yüksek enflasyonun ekonomide yarattığı ağır kanamayı ve halkın yoksullaşması, alım gücünün iyice düşmesi sürecinin habercisi olarak görülmelidir. Vatandaşın alım gücü düştü, domates marketlerde tane ile satılıyor!

TÜİK’e göre Mart ayında TÜFE yüzde 1,08, Ocak-Mart arası üç aylık dönemde yüzde 3,71 ve yıllık olarak da yüzde 16,19 artış gösterdi. İlk üç ayda gerçekleşen yüzde 3,71’lik oran ilk çeyrek itibarıyla şimdiye kadar gözlenen üçüncü en yüksek oran. 

  • Bu aynı zamanda MB’nin yılsonu için hedeflediği yüzde 9,4’lük enflasyon hedefinin tutturulmasının da olanaksız hale geldiğini gösteriyor.

Mart ayında Yurt İçi Üretici Fiyatları (Yİ-ÜFE) ise olağanüstü bir artış sergiledi. Aylık yüzde 4,13 olan Yİ-ÜFE artışı, ilk üç ayda yüzde 8,21, yıllık olarak da yüzde 31,20 oranında gerçekleşti. 

  • TÜFE/Yİ-ÜFE farkı 15 puanı aştı.

Üretici fiyatları endeksindeki artışta en temel etkenlerden birisi, geçtiğimiz yılın son 3-4 ayında hızlanan kur artışlarından kaynaklı girdi ve maliyet yükselişleri. 

  • Dolayısıyla Yİ-ÜFE’den TÜFE’ye yansıma hızlandıkça önümüzdeki aylarda yüzde 16’lık TÜFE artışı bile mumla aranır hale gelecek. Çok daha yüksek enflasyon rakamları ile karşı karşıya kalınacak.

MB tarafından yapılan Enflasyon Değerlendirmesi Raporu’nda da ‘enflasyon üzerinde üretim kaynaklı baskının güçlendiği’ dile getirildi. 

  • MB’nin mart ayı enflasyon değerlendirmesinde, emtia, TL ve arz sıkıntısına işaret edilirken, enflasyondaki yükselişin; enerji, hizmet ve temel mallardan kaynaklandığı, gıda grubunda ise enflasyonun gerilediği kaydedildi.

MB’nin enflasyon üzerinde üretici kaynaklı baskının güçlendiği tespiti, önümüzdeki aylarda da TÜFE’deki yükselişin süreceği beklentisini yansıtıyor. Diğer deyişle 15 puanı aşan birikimli üretici endeks artışı farkının daha da yukarı çıkmasına paralel olarak, bu farkın aşamalı şekilde TÜFE’ye taşınacağı ve enflasyondaki yükselişin devam edeceği dile getiriliyor. 

  • Nisan-Mayıs enflasyonlarının zirve noktaya çıkmasını bugünden öngörebiliriz.

Buna karşılık faiz indiriminden yana olan yeni MB Başkan Şahap Kavcıoğlu’nun bu yaklaşımını hayata geçirebilmesi ve yüzde 19 oranındaki politika faizini aşağı çekmesi mevcut enflasyon tablosu ve rakamlarla uzun süre olanaklı görünmüyor. 15 Nisan’daki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında faiz indirimine gidilip gidilmemesi yeni başkanın o koltukta oturma süresi açısından da belirleyici olacak!

  1. İktidarın vatandaşlara yastık altındaki döviz ve altınlarını bozdurmaları, TL yatırım araçlarına geçmeleri çağrısına karşılık, TÜİK’in Mart 2021 Finansal Yatırım Araçlarının Reel Getirisi istatistikleri, vatandaşın neden CB Erdoğan’a güvenmediğini gösterdi. Vatandaşlara en yüksek getiriyi aylık yüzde 7,25 net kazançla ABD doları, yüzde 5,49 ile Euro sağlarken, hisse senetleri ve hazine kâğıtları gibi TL yatırım araçları, kaybettirdi!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK)  açıkladığı Finansal Yatırım Araçları’nın Mart 2021 dönemi itibarıyla reel getiri oranları, halkın neden Cumhurbaşkanının sürekli şekilde altın ve dövizi bozdurma, TL yatırım araçlarına yatırım yapma çağrılarına itibar etmediğini açıkça sergiliyor.

Yıllardır gerek kendisi gerekse kabinesindeki Hazine ve Maliye Bakanları, Ekonomi Bakanları tarafından vatandaşlara, tasarruf sahiplerine yapılan çağrılarda TL’ye yatırım yapanın kazanacağı, dolara uzanan ellerin yanacağı dile getirilmesine karşılık, TÜİK verileri gerçeğin bunun tam tersi olduğunu gözler önüne sererek CB Erdoğan’ı ve ‘Ekonomi benden sorulur’ sözlerini tekzip etti.

TÜİK’in, TÜFE ve Yİ-ÜFE’den yani enflasyondan arındırılmış reel net getirilere ilişkin Mart ayı kazanç oranlarında ABD dolarının en yüksek getiriyi sağladığını saptadı. Buna göre aylık kazanç oranı açısından dolar yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 4,11, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 7,25 ile en yüksek getiriyi sağladı.

Mart ayında Euro yatırımcısına yüzde 5,49, külçe altın yüzde 1,69 ve mevduat faizi (brüt) yüzde 0,16 oranlarında kazandırırken; BIST 100 endeksi (borsa ve hisse senedi yatırımı) yüzde 3,43 ve Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS-Hazine bonosu ve hazine tahvilleri) yüzde 4,46 oranında yatırımcısına kaybettirdi.

Mart 2021 itibarıyla üç aylık getiride ise borsa, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 3,56 oranında yatırımcısına kazanç sağlarken, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 0,75 oranında kaybettirdi. Diğer tüm yatırım araçları da üç aylık dönemde yatırımcısına kayıp getirdi.

Finansal yatırım araçlarının Mart ayı itibarıyla yıllık kazanç oranlarına bakıldığında borsa yüzde 34,75 getiri sağlarken, kurların 128 milyar dolarlık MB rezervi satılarak baskılanmasına rağmen külçe altın yüzde 12,87, Euro yüzde 12,14 ve Amerikan doları yüzde 4,28 oranlarında yatırımcısına kazandırdı. Mevduat faizi yüzde 5,,09 ve DİBS de yüzde 10,05 oranında tasarruf sahiplerine kaybettirdi.

Diğer yandan geriye dönük 10 yıllık dönemdeki kazanç-getiri oranlarına bakıldığında ise DİBS ve mevduat faizi en büyük kayıp oranına sahip. 2021 Mart ayı itibarıyla parasını banka mevduatında tutanların kazancı enflasyondan arındırılmış olarak sadece yüzde 0,69 olurken, hazine kâğıtlarına parasını bağlayanlar yüzde 16 kayba uğramış. 

  • Borsadaki 10 yıllık kayıp oranı, yüzde 22!

Buna karşılık tasarrufunu Dolar, Euro ve Altında tutanların 10 yıllık kazanç oranları ise sırasıyla; yüzde 76, yüzde 58 ve yüzde 116. 

Gerek kısa vadeli gerekse uzun vadeli tasarrufların değerlendirilmesinde döviz ve altın tasarruf sahiplerine en yüksek getiriyi sağlarken, vatandaşların neden CB Erdoğan’ın çağrılarına karşılık vererek döviz ve altınlarını bozdurmadıkları, iktidara bağlı TÜİK’in resmi verileriyle somutlaşıyor!

  1. Kademeli erken normalleşme kararıyla patlama yapan Covid-19, ülke çapında sorunları büyütürken Turizm Sektörü iflasın eşiğine dayandı! Türkiye’nin en önemli döviz geliri kaynaklarından birisi olan Turizm, iktidarın yanlış uygulamaları, kararları ve ekonomi politikalarından en olumsuz etkilenen sektörlerin başında yer alıyor. Geçen yılın ardından bu yıl yaşanacak ikinci dalga yıkım, turizm sektörünü tümüyle bitirecek!

Yeni turizm sezonuna hazırlanan turistik tesisler, işletmeler, tur operatörleri öncelikle kısa çalışma ödeneğinin 31 Mart’ta uygulamadan kaldırılmasıyla istihdam edecekleri personel açısından büyük darboğaza girdi. 

Ardından iktidarın salgını ve aşılama programını yönetememesinin sonucunda ciddi turist beklenen ülkelerden Almanya’nın, hızlanan vaka ve vefat artışları üzerine Türkiye’yi en riskli ülke tasnifine alması ve vatandaşlarına çok zorunlu olmadıkça Türkiye’ye gitmemeleri uyarısını duyurması, turizm sektörünü batmanın eşiğine getirdi.

Rusya, Türkiye’ye dönük charter, kargo ve yolcu uçaklarına kısıtlama getirdi, Türkiye’ye uçulacak hava alanı sayısını azalttı. Bu yolla Rusya hükümeti, resmi seyahat yasağı ilan etmek yerine, vatandaşlarını tatillerini Türkiye’de geçirmekten vazgeçmeye zorlama, yoluna gidiyor. 

  • Salgının boyutları bu şekilde artmaya devam ettiği takdirde Rusya’nın da Almanya’nın yolundan gitmesi, beklenendir! Şaşırtıcı olmaz.

Halen 2020 yılındaki ağır enkazın altından kalkmaya çalışan Turizm sektöründe geçen yıl ertelenen kredilerin ödeme vadeleri devreye girerken, aylardır kapalı olan işletmeler ve tesisler henüz hiçbir şey kazanamadan borç ve faiz ödeme zorunluluğuyla karşı karşıya. Tüm umutlarını bu sezona bağlayan sektör temsilcileri ve sektör kuruluşları büyük hüsran yaşadıklarını dile getiriyor.

İŞKUR verilerine göre şubat ayında 1 milyon 296 bin kişi kısa çalışma ödeneği aldı. Kısa çalışma ödeneğinden en çok yararlanan sektör turizm sektörü oldu. Sektördeki 1,2 milyon çalışanın yüzde 70’e yakını kısa çalışma ödeneğinden yararlanarak işyerleriyle bağını sürdürüyordu.

Turizm sektörüne doğrudan hiçbir nakdi destek yapılmadığını dile getiren sektör kuruluşları, sezonun başlatılması planlanan Nisan ayında ve Ramazan ayında kısıtlama ve yasakların genişletileceğinin anlaşıldığını, buna ilave olarak kısa çalışma ödeneğinin de sonlandırıldığı ve sezona hazırlanırken işletmelerin işçi çıkartmak ya da çalışanını ücretsiz izne göndermek dışında seçeneksiz bırakıldığını dile getiriyorlar. Mart’ta salgının patlama yapmasıyla rezervasyonların yerini iptallere bıraktığı belirtilirken, Rusya-Ukrayna gerilimi, Avrupa’nın yeniden kapanma sürecine girmesi ve Türkiye’ye dönük seyahat uyarılarının başlamasının turizmde tüm beklentileri ve umutları tükettiği, iyimserlik tablosunu tersine çevirdiği kaydediliyor. Sektörün nitelikli, yetişmiş elemanlarını kaybetmemesi için kısa çalışma ödeneğinin en az 2 ay daha uzatılmasının elzem olduğunu savunan turizm sektörü dernek ve kuruluşlarından Güney Ege Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği (GETOB), Turizmde maliyetlerin yüzde 40’ının personel giderleri ve kalifiye eleman olduğunu gündeme getiriyor. Kısa çalışma ödeneği desteği kesilince çalışanların işten çıkarılması sonucunun ortaya çıktığını, iktidarın sektörün sorunlarına duyarsız kaldığını, vurguluyor. TBMM’ye sevk edilen Turizm, Teşvik Kanunu’nda sektörün görüşleri alınmaksızın emrivaki ile Cumhurbaşkanlığında dar bir kadronun, danışmanların hazırladığı düzenlemelerle adeta sektör yok sayılıyor. Sektörde bu kadar işsiz eleman varken getirilmek istenen turizm işletmelerinde yabancı eleman çalıştırma serbestisi komisyonda milletvekillerimizin haklı uyarıları ve gerekçeleri, iktidar temsilcilerince de kabul edilerek metinden çıkartıldı. Aynı şekilde turizm işletmelerine, tatil köylerine müşterilerinin taşıma ve havaalanı transfer işlemlerini kendi araçlarıyla yapma olanağının getirilmesi, bu sektörde hizmet veren binlerce taşıma, ulaşım, servis, tur şirketinin kapanması anlamına geldiğini komisyondaki uyarılar ve sektörden gelen açıklamalar sonrasında fark ederek metinden çıkarttılar.

İktidarın ihracattan sonra ülkemizin en çok döviz kazandıran turizm sektörünün sıkıntılarına, sorunlarına böylesine duyarsız ve uzak olması kabul edilebilir değil. Geçen yıl salgın nedeniyle ağır kayıplara uğrayan turizm sektöründe yüzlerce yerli işletme, tesis, tatil köyü ayakta kalamayarak yabancı tur şirketleri, operatörler, uluslararası tatil köyü zincirleri tarafından ucuz fiyata satın alındı, el değiştirdi. 

  • Şimdi ikinci dalga çöküşle birlikte kalan tesisler de ayakta kalamayacak. İflas edecek, borçlarından ötürü haczedilecek ya da yükselen döviz kurları karşısında sudan ucuz fiyatlarla yabancı turizmcilere satılacak!
  • Bu gidişle yerli-milli turizm sektörü ve tesisi kalmayacak. İleride salgın atlatıldıktan sonra, turizmden gelecek kazançlar da bu tesisleri satın alan yabancı turizm şirketleri tarafından kendi ülkelerine transfer edilecek.

İvedilikle turizm sektörü temsilcileri, örgütleri ve kurumlarıyla bir araya gelinerek sorunlarının dinlenmesi, çözüm önerilerinin ciddiye alınması ve sektöre dönük bir acil eylem-destek programının hazırlanarak uygulamaya konulması elzemdir. Kısa çalışma ödeneği tekrar başlatılmalıdır. Türkiye turizminin ve turizm sektörünün çöküşü durdurulmalı, yüzlerce

yan sektörü besleyen, ayakta tutan bu sektöre sahip çıkılmalıdır.

  1. IMF Küresel Ekonomik Görünüm Nisan 2021 Raporu’nda Türkiye’nin büyüme beklentisi yüzde 6 olarak yer aldı. 2022-2026 arasında yüzde 3,5’luk büyüme tahminine yer veriliyor.  MB Başkanlığına yapılan operasyon öncesinde hazırlanan ve Nisan ayında açıklanan bu rapordaki öngörülerin üç ay sonra açıklanacak raporda aşağı yönlü revize edileceğini şimdiden söylemek gerçekçi bir yaklaşım olacaktır!

IMF, 2021 yılında ABD’nin yüzde 6,4, Türkiye’nin yüzde 6, Almanya’nın yüzde 3,6, İngiltere’nin yüzde 5,3, Japonya’nın yüzde 3,3 Çin’in yüzde 8,4, Hindistan’ın yüzde 12,5 ve Rusya’nın yüzde 3,8 oranında büyüyeceğini tahmin etti. Euro Bölgesi’nin ise geçen yılki yüzde 6,6 küçülmenin ardından bu yıl yüzde 4,4 oranında büyüyeceği öngörülüyor.

IMF’nin yayınladığı bu raporun hazırlıklarının üç aydır sürdüğü dikkate alındığında Türkiye hakkında yer verilen öngörü ve beklentilerin, 19 Mart’taki Merkez Bankası operasyonundan önce derlendiğini, görev değişikliği sonrasında ekonomide ve piyasalarda yaşanan depremin, faiz-döviz-enflasyonda ortaya çıkan sarsıntıların ve oynaklığın söz konusu tahminlerde yer almadığını söylemek yanlış olmaz.

İktidarın düne kadar itibar etmediği IMF ve diğer uluslararası kuruluşların Türkiye raporlarına, öngörü ve değerlendirmelerine karşılık IMF’nin yüzde 6’lık büyüme tahminine birdenbire sarılması ve ‘IMF’nin bile Türkiye’nin ekonomik başarısını görmeye mecbur kaldığı’ söylemlerinin dile getirilmesi bu açıdan dikkat çekicidir!

CB Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ı 4,5 ayda azledip, MB politikalarına ve yönetimine sert şekilde müdahalede bulunmasının sonuçları, IMF’nin Nisan raporuna yansıdı. Para politikasına siyasi müdahale ve TL’nin değer kaybı, kurlardaki hızlı yükseliş ve daha yüksek bir enflasyon sürecine girilmesi otomatik olarak büyüme hızını aşağı çekecek, ekonomiyi daraltacak ve yüzde 6’lık büyüme beklentisinin aşağı yönde revize edilmesini gündeme getirecektir!

Şayet salgının ulaştığı boyutlar karşısında Ramazan gerekçesiyle uygulamaya konulacak daha kapsamlı yasaklar ve kapanmalar söz konusu olursa, bunun beraberinde üretim düşüşünü, kapasite kullanımında gerilemeyi, işsizlikte ciddi yükselişi getirmesi kaçınılmazdır.

2021-2026 dönemini kapsayan IMF tahminleri buna rağmen Türkiye ekonomisinin gidişatına yönelik IMF öngörüleri açısından önemli ipuçları içeriyor. Öncelikle geçen yılki ekonomik daralma ve iki çeyrekte eksi büyüme nedeniyle bu yıl zaten ‘baz etkisiyle’, kâğıt üzerinde yüzde 3-4 oranında bir büyüme hızı olanaklı görünüyor. Ancak IMF Türkiye ekonomisinin 2022’den itibaren 2026’ya kadar sürekli şekilde yüzde 3,5 büyüyeceği öngörüsünde bulunuyor. 

  • Kanımca bunun nedeni Türkiye’nin 2021 sonrasında uzun vadeli şekilde ciddi bir büyüme potansiyeli yakalayamayacağı ve büyüme potansiyelinin altında kalacağını tahmin ediyor. 

Bununla ilgili somut değerlendirmelere yer verilmese de IMF’nin daha önce yaptığı tespitler, IMF Türkiye masası konsültasyonlarındaki uyarı ve öneriler hatırlandığında, yapısal reformların hayata geçirilmemesi, ekonomi politikalarının belirsizliği ve gündelik değişmesi, kurumsal tahribat, alınan kararların sıkça değiştirilmesi, ekonomi yönetimi ve diğer kurumlarda liyakatin göz ardı edilerek partizanlığın öne çıkması vb. yönetim sorunlarının aşılamayacağı ve bunun da büyüme potansiyelini aşağı çekeceği değerlendiriliyor.

IMF raporunda TL’deki değer kaybının devam edeceği öngörüsüyle kur ve enflasyonda yükseliş beklentisi dile getirilirken, 2021 yılsonu enflasyonu beklentisi MB’nin yüzde 9,4’lük hedefinin üzerinde ve yüzde 13,6 olarak yer alıyor. 2022’deki yüzde 11,8 beklentisinin ardından 2026’ya kadar olan dönemde de yine enflasyonun çift hanede kalacağı ve MB’nin 2023’te yüzde 5’lik ‘tek haneli enflasyon’ hedefine karşın, yüzde 11’lik yıllık enflasyon tahmininde bulunuluyor.

IMF Türkiye’nin cari açık sorununun kronik halde kalmaya devam edeceğini öngörürken, yukarıda dile getirdiğim yönetim zafiyetlerinin Türkiye’nin yabancı yatırım, sermaye ve dış kaynak çekme cazibesini ortadan kaldırdığı değerlendirmesi önemli etken.

IMF bu yıl için tahmin ettiği yüzde 6’lık büyümeyi dışarıda tutarsak önümüzdeki beş yıl için Türkiye ekonomisinin ‘düşük büyüme hızı, yüksek enflasyon ve azalan yatırımlar’ üçgeninde sıkışacağını öngörüyor. 

  • Buna karşılık işsizliğin azalarak 2026’da tek haneye ineceği ve yüzde 8,4 olacağı tahmini, düşük büyüme, yatırımlarda azalma beklentisiyle çelişiyor. Kaldı ki 2022’den itibaren beş yıl süreyle yıllık yüzde 3,5 büyüme öngörüsüyle işsizliğin yüzde 10-12’nin altına inmesi zor görünüyor.

IMF bütçe açıklarının ve kamu borç stokunun artmaya devam edeceğini, harcamalar artarken bütçe gelirlerinin azalacağını, hazine borçlanmasının hızlanacağını öngördüğü raporda, kamu net borç stokunun 2021’de yüzde 33,5 artacağını, 2026’da yüzde 42’ye ulaşacağını tahmin ediyor. 

2021 YILI BÜYÜME TAHMİNİ DIŞINDA Türkiye ekonomisi için önümüzdeki döneme dönük önemli bir iyimserliğin ve olumlu bir beklentinin söz konusu olmadığı IMF RAPORUNDAKİ DEĞERLENDİRMELER, aynı zamanda Türkiye’yi mevcut iktidarın ekonomi politikalarıyla oldukça zorlu bir dönemin beklediğini gösteriyor!