Erdoğan’ın açıkladığı ‘İnsan Hakları Eylem Planı’ göstermelik belgeden ibarettir
CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, kamuoyu ile paylaştığı haftalık raporunda İktidarı uyardı. Toprak, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı ‘İnsan Hakları Eylem Planı’, iki yıl önce açıklanan ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’ gibi aynı anlayışla hazırlanmış göstermelik bir belgeden ibarettir. TBMM’ye müteahhitler için 12 maddelik torba yasa gönderen, daha önce yüzlerce maddelik torba yasaları bir haftada meclisten geçiren İKTİDAR; Eylem Planı’nda samimi ve iyi niyetli olsaydı, ülkemizde demokratik bir dönemin başlatılmasına olanak sağlardı!” dedi.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın raporunda öne çıkan bazı satırbaşları şöyle:
DÜNYADA DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLERİN EN FAZLA GERİLEDİĞİ, İKİNCİ ÜLKE
“Açıklanan Eylem Planı özgürlüklerdeki gerilemeyi teyit etti. Türkiye, Freedom House 2021 Dünyada Özgürlük Raporu’nda, askeri darbeyle seçilmiş yönetimin devrildiği Afrika ülkesi Mali’nin ardından dünyada demokrasi ve özgürlüklerin en fazla gerilediği, ikinci ülke oldu. Raporda, insanların sosyal medya paylaşımlarının da iktidar ve güvenlik güçleri tarafından sıkı takip altında olduğu, belirtildi!
AB’Yİ İKNA ÇABASI
AB Zirvesi öncesinde CB Erdoğan’ın Macron ve Merkel ile temasları, olası yaptırımların önünün kesilmesini hedefliyor. Görüşmelerin hemen öncesinde İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklanması, AB’yi ikna çabası olarak değerlendirilmeli. CB Erdoğan’ın düzenlenecek bir AB ya da Avrupa Konseyi zirvesinde yer alma talebi ise göründüğü kadarıyla kabul görmedi. Fransa’ya, artık ‘hakaret etmeme’ sözü verilirken, söyleme değil eyleme bakılacağı mesajı dikkat çekici!
HİZMETLER SEKTÖRÜ KAPALIYKEN BÜYÜMÜŞ!
Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde 1,8 büyüdüğü açıklandı. Bu oran salgının olmadığı, işsizliğin daha düşük olduğu, yüzbinlerce işyerinin kapanmadığı 2019’daki yüzde 0,9’luk büyümenin iki katı! Çin, Tayvan ve Vietnam ile birlikte dünyada salgın yılını pozitif büyümeyle kapatan mucize ülkelerden birisi Türkiye! Üstelik lokantalar, kafeler, restoranlar vs. aylardır kapalı ama hizmetler sektörü de kapalıyken büyümüş!
Yİ-ÜFE/TÜFE ARASINDAKİ MAKAS AÇILIYOR.
10 ayda üç kez başkan değiştiren TÜİK, yine resmi enflasyon-gerçek enflasyon tartışmalarının odak noktasında. Şubat ayında yıllık yüzde 15,6 düzeyine yükselen TÜFE’ye karşılık Yİ-ÜFE yüzde 27 seviyesine çıktı. Enflasyonun uzun süre yükselişe devam edeceğini, yeni ve yüklü faiz artışlarına zemin hazırlayacağını öngörmekteyim!
TL’NİN DEĞER KAYBIYLA İTHALAT FATURASI SÜREKLİ KABARIYOR!
TİM ve Ticaret Bakanı şubat ayı dış ticaret verilerini açıkladılar. Son dönemde aylık ihracat gündeme getirilerek ‘Cumhuriyet Tarihinin En Yüksek Aylık İhracatı’ vurgusu yapılıyor. Salgın koşullarında ihracat yapmak, ihracatta artış sağlamak önemli ancak dış ticaretin gerçek tablosunun anlaşılabilmesi için ihracatla birlikte ithalatın da nereye gittiğinin bilinmesi gerekiyor. TL’nin değer kaybıyla ithalat faturası sürekli kabarıyor!
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORUNUN TAMAMI ŞÖYLE:
İÇ POLİTİKA
- ‘İnsan Hakları Eylem Planı’, iki yıl önce açıklanan ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’ gibi aynı anlayışla hazırlanmış göstermelik bir belgeden ibarettir.
DIŞ POLİTİKA
- ABD’nin dış politika önceliğinin diplomasi-demokrasi ve hukukun üstünlüğü olacağı mesajını veren Blinken, askeri güç kullanarak demokrasi getirme siyasetinin terk edileceğini belirtti.
- Türkiye, Freedom House 2021 Dünyada Özgürlük Raporu’nda, dünyada demokrasi ve özgürlüklerin en fazla gerilediği, ikinci ülke oldu.
- Türkiye-Mısır ilişkilerinin diplomasiyle rayına oturtulması ülkemizin çıkarınadır, bu adımların atılması doğru bir yaklaşımdır.
- 25-26 Mart’taki AB Zirvesi öncesinde CB Erdoğan’ın Macron ve Merkel ile temasları, olası yaptırımların önünün kesilmesini hedefliyor.
- Görüşmelerin hemen öncesinde İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklanması, AB’yi ikna çabası olarak değerlendirilmelidir.
- Kuzey Suriye’de TSK’nın kontrolündeki Fırat Kalkanı harekât bölgesinde yer alan Cerablus ve Bab kentlerine yönelik saldırılar son dönemde artmaya başladı!
EKONOMİ
- Türkiye ekonomisi, 2020 yılında yüzde 1,8 büyümüş!
- 10 ayda üç kez başkan değiştiren TÜİK’te, resmi enflasyon ve gerçek enflasyon tartışmaları bitmiyor. Yİ-ÜFE/TÜFE arasındaki makas açılıyor!
- Şubat ayında İhracat yüzde 9,6’lık artışla 16 milyar 12 milyon dolara, İthalat yüzde 9,8 artarak 19 milyar 372 milyon dolara ulaştı.
- İktidarın meclise getirdiği 12 maddelik yasa teklifiyle, hazinenin kefil olduğu yaklaşık 20 milyar dolarlık müteahhit kredisine ilave olarak yeni alınacak kredilere de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile bağlı kuruluşları kefil olacak, borç üstlenim teminatı verecek!
- Salgın nedeniyle dünya genelinde gıda, bitkisel ve hayvansal üretimde düşüş yaşanırken, dünya gıda fiyatları da kesintisiz olarak artıyor!
1.CB Erdoğan’ın açıkladığı ‘İnsan Hakları Eylem Planı’, iki yıl önce açıklanan ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’ gibi aynı anlayışla hazırlanmış göstermelik bir belgeden ibarettir. TBMM’ye müteahhitler için 12 maddelik torba yasa gönderen, daha önce yüzlerce maddelik torba yasaları bir haftada meclisten geçiren İKTİDAR; Eylem Planı’nda samimi ve iyi niyetli olsaydı, ülkemizde demokratik bir dönemin başlatılmasına olanak sağlardı!
Geçtiğimiz yıl Kasım ayından bu yana sürekli şekilde yeni bir dönem başlatacaklarını, ekonomik-demokratik reformları yürürlüğe koyacaklarını yineleyen CB Erdoğan 2 Mart’ta İnsan Hakları Eylem Planı açıkladı. Planın önümüzdeki iki yılda hayata geçirileceği kaydedildi. Neden gelecek 2 yıl?
İnsan haklarını iyileştirme, temel hak ve özgürlükleri genişletme, yargı sistemini insan haklarına uygun şekilde dizayn etme niyetleri olsaydı, daha önce pek çok örneğine tanık olduğumuz şekilde yüzlerce maddelik torba yasaları meclisten, komisyonlardan bir haftada, 15 günde geçiren iktidar bu eylem planı hedeflerini de kapsamlı bir torba yasayla meclise getirir, muhalefetin de destek ve önerileriyle kısa sürede hayata geçirerek demokratik bir ortamın başlatılmasını sağlayabilirdi. Bu tamamıyla ABD-AB’ye karşı atılmış bir şirin görünme ve makyaj adımıdır.
Açıklanan planda dile getirilen adımların çoğu gerek Türkiye’nin 1949’da imzaladığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) sıralanan temel insan hakları, adalet, hukuk, hak ve özgürlükler, yargı bağımsızlığı, yasalar önünde eşitlik vb. ilkeleri. Bunun da ötesinde pek çok kez değiştirilmesine karşılık halen yürürlükteki anayasada da bu eylem planı vaatlerinin büyük bölümü anayasa güvencesi altına alınmış durumda. Aynı şekilde yürürlükteki yasalar da öyle.
Örneğin, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının yürütme, yasama, idare ve mahkemeler açısından ‘kesin ve bağlayıcı’ olduğu, uygulanacağı bir anayasa hükmü.
Basının hür ve sansür edilemez olduğu, kimsenin düşüncelerini açıklamaktan alıkonamayacağı, şiddet içermemek kaydıyla önceden izin almaksızın herkesin toplantı, protesto eylemi ve gösteri yürüyüşü yapabileceği, yargıya ve mahkemelere kimsenin talimat veremeyeceği vb. hükümler anayasada yasalarda yer alıyor ve anayasa teminatı altında.
Hakkındaki yargı kararı kesinleşene kadar herkesin masum olduğu, kesinleşmiş yargı olmaksızın kimse hakkında suç isnat edilemeyeceği, bağımsız yargıya bu yönde telkin, baskı ve talimatta bulunamayacağı da anayasa ve yasa hükmü olarak yürürlükte.
CB Erdoğan, dokunulmazlıkları devam eden milletvekilleri için, meclisin ve mahkemelerin kararını beklemeksizin, meclisi ve yargıyı yok sayarak hüküm veriyor; ‘Eller iner-kalkar, dokunulmazlıklar kalkar!’ diyor.
İktidarın kadınlara yönelik suçlar, kadın hakları ile ilgili vaatlerini de ciddiye almak güç. Çünkü kadına yönelik şiddetle ilgili adım atılacağı vaat edilmesine karşılık, eylem planında İstanbul Sözleşmesi’nin adı bile geçmiyor.
Bu çerçevede, bu hafta açıklanacak ekonomik reform paketi de aynı yaklaşımın yansıması olarak görülebilir.
- Açıklanan eylem planıyla asıl amaç, yargıyla ilgili yeni adımlar atılacağı algısı yaratılarak, yatırımcı ilgisini ve olabilirse biraz dış kaynak çekmek olarak görünüyor.
CB Erdoğan, AB ile Vize Serbestisi anlaşmasında öngörülen ve henüz yerine getirilmeyen kriterlerin hayata geçirileceğini vaat etti.
Bu kriterler arasında terörle mücadele yasasının AB normlarına uydurulması, düşünce ve ifadenin terör suçu sayılmaması, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele için yasal düzenleme yapılması, kamu harcamaları ve ihale mevzuatının şeffaflığı vb. yer alıyor.
AB ile 2016’da imzalanan vize serbestisi mutabakatında yer alan bu kriterler için beş yıldır adım atmayan, aksine 15 Temmuz darbe teşebbüsünü gerekçe göstererek, terör suçlarının kapsamını genişleten, önüne geleni terör suçlusu, terörist, terörle iltisaklı-irtibatlı ilan eden, kamu harcamalarının, ihalelerin büyük bölümünü Sayıştay ve meclis denetimden muaf hale getiren iktidarın, şimdi eylem planıyla hem bu kriterleri hem de 393 faaliyeti birden uygulamaya sokma vaadi, hiç inandırıcı ve samimi görünmüyor.
Eylem Planı Açıklanmasının Zamanlaması, ABD ve AB ile gündemdeki sorunları erteleme, olası yaptırımları geciktirmeye dönük ‘günü kurtarma, göz boyama’ çabasından öte bir şey değildir. Nitekim Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ‘Bu bir yasa değil, taahhüt değil, sadece iyi niyet belgesi’ sözleri de iktidarın gerçek niyetini ve zihniyetini açığa çıkartıyor!
2.ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Başkan Biden yönetiminin dört yıllık görev dönemi boyunca uygulayacağı dış politika önceliklerini 8 başlık halinde açıkladı. Dünya ülkelerine yeni dönemde ABD’nin dış politika önceliğinin diplomasi-demokrasi ve hukukun üstünlüğü olacağı mesajını veren Blinken, askeri güç kullanarak demokrasi getirme siyasetinin terk edileceğini belirtti.
Antony Blinken, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına özel önem verdiklerini, bu çerçevede tüm dünyada kadın ve kız çocuklarına, LGBTI’ye, dini, ırksal ve etnik azınlıklara karşı yapılan haksızlıklara, adaletsizliğe karşı duracaklarını özellikle vurgulamak istediğini ifade etti.
Dış politika öncelikleri arasında daha istikrarlı ve kapsayıcı bir küresel ekonomi, fikri mülkiyet haklarının korunması, başka ülkelerin parasal manipülasyonlarının önlenmesi, yolsuzluklarla sonuna kadar mücadele edilmesi, COVID 19’la mücadele, iklim kriziyle mücadele, ABD’nin teknolojik liderliği gibi başlıkları da sayan Blinken, ABD açısından 21’inci yüzyılın en büyük jeopolitik testinin Çin ile ilişkiler olacağını kaydetti. Çin’in, ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik gücüyle uluslararası sistemin istikrarı için çok ciddi sorun teşkil ettiğini öne sürdü.
ABD Dışişleri Bakanının yeni yönetimin dış politika öncelikleriyle ilgili sıraladığı başlıklara bakıldığında Türkiye ile bazı konularda sıkıntılı süreçlerin yaşanacağını öngörebiliriz. S-400, F-35 gibi yaptırımlara konu olan sorunların yanı sıra, büyük çaplı yolsuzluk, rüşvet iddialarını da içeren ve duruşmaları Mayıs ayında başlayacak olan Halkbank davası süregelen sorunlar.
Ancak kanımca Blinken’in sıraladığı öncelikler listesi çerçevesinde asıl demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, temel insan hak ve özgürlükleri konularında önümüzdeki süreçte ABD ile yeni sorunların yaşanması ihtimali söz konusu olabilir.
Biden yönetimi göreve başladığı günlerde ortaya çıkan Boğaziçi Üniversitesi protestoları nedeniyle Türkiye’ye yönelik yapılan çağrıda protestocu öğrencilere yönelik aşırı güç kullanımı, kitlesel gözaltılar, tutuklamalar eleştirilmişti. İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanının LGBTİ bireylere yönelik söylemleri ve hakaret içeren ifadeleri de Beyaz Saray ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarında eleştiri konusu olmuştu.
3.Açıklanan Eylem Planı özgürlüklerdeki gerilemeyi teyit etti. Türkiye, Freedom House 2021 Dünyada Özgürlük Raporu’nda, askeri darbeyle seçilmiş yönetimin devrildiği Afrika ülkesi Mali’nin ardından dünyada demokrasi ve özgürlüklerin en fazla gerilediği, ikinci ülke oldu. Raporda, insanların sosyal medya paylaşımlarının da iktidar ve güvenlik güçleri tarafından sıkı takip altında olduğu, belirtildi!
Türkiye, Freedom House’un ‘Kuşatma Altındaki Demokrasi’ alt başlığıyla yayınladığı raporda, 195 ülkenin yer aldığı 'özgürlük' sıralamasında, 100 üzerinden 32 puan ile 146'ncı sıraya geriledi. Son birkaç yıldan bu yana ‘Kısmen Özgür Ülkeler’ grubundan ‘Özgür Olmayan Ülkeler’ grubuna düşürülen Türkiye, son raporda da aynı kategoride yer aldı.
AB üyesi ve tam üyeliğe aday ülkeler arasında Türkiye dışında ‘Özgür Olmayan Ülke’ grubunda yer alan ülke yok. Arnavutluk, Karadağ, Sırbistan, Makedonya gibi üyeliğe aday ülkelerin bile özgürlük ve demokrasi notları Türkiye’nin iki katı düzeyinde!
Dünya genelinde özellikle COVID 19 salgını gerekçesiyle kısıtlanan özgürlükler, getirilen sınırlamalar, yasaklar demokrasi-özgürlük endeksinde sert düşüşler yaşandığı kaydedilen raporda, otokrat, baskıcı, popülist yönetimlerin sayısının arttığı, bu yönetimlerin korona salgını bahanesiyle haklar ve özgürlükler üzerindeki kısıtlayıcı, yasaklayıcı baskıları daha da artırdığı vurgulandı.
Buna bağlı olarak da dünya genelinde özgür ülkeler kategorisinde yer alan ülkelerin sayısı 89’dan 82’ye inerken, kısmen özgür ülkelerin sayısı 58’den 59’a, özgür olmayan ülkeler grubundakilerin sayısı da 45’ten 54’e yükseldi.
Raporun Türkiye ile ilgili değerlendirme-puanlama ve saptamalar bölümünde, muhalif siyasetçilere, sivil toplumun örgüt üyelerine, bağımsız gazetecilere ve iktidarın dış politikasını eleştirenlere yönelik kovuşturma ve taciz kampanyalarının 2020 yılı boyunca devam ettiği vurgulanırken, terör suçlamaları, işkence ve aşağılayıcı muamelelerin yaygınlaştığı kaydedildi.
Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala'nın serbest bırakılmasına ilişkin kararlarını uygulamayı reddetmesi, seçimle göreve gelen onlarca HDP'li belediye başkanının tutuklanarak yerlerine iktidar görevlilerinin kayyum olarak atanması puanlamayı negatif etkileyen unsurlar arasında sıralandı.
Ayrıca televizyonların ve haber sitelerinin ağır para cezaları uygulanarak kapatılması, habere erişim yasaklarının yaygınlaşması, gazetecilerin tutuklanması, üniversitelerin baskı altında olması ve akademik özgürlüklerin zayıflaması da demokrasiye zarar veren ve özgürlükleri kısıtlayan önemli faktörler olarak sıralandı ve gerek puanlamada gerekse sıralamada Türkiye’yi aşağı çeken tespitler oldu.
Freedom House raporundaki tespitlerin, uygulamaların, eleştirilerin neredeyse tamamına yakını bilinen ve iktidarın icraatlarından, demokrasi ve özgürlüklere yaklaşım konusundaki zihniyetinden kaynaklanan saptamalar. Açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı metni de bu çerçevede Freedom House’ın tespitlerini, demokrasi, insan hakları, özgürlükler alanındaki eksiklerin varlığını ve gerçekliğini teyit ediyor!
4.Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Deniz Yetki Alanları konusunda Mısır ile müzakerelere başlanabileceğini hatta anlaşma imzalanabileceğini açıklaması, önemli bir gelişmedir. Mısır’ın ihaleye çıkarttığı yeni doğalgaz sondaj alanlarında Türkiye ile ihtilaflı bölgeleri dışarıda tutması olumlu bir adımdır. Baştan itibaren Türkiye-Mısır ilişkilerinin diplomasiyle rayına oturtulmasının ülkemizin çıkarına olduğunu bu adımların atılması gerektiğini ifade ettim.
Mısır, geçtiğimiz hafta Doğu Akdeniz’de doğalgaz aramaları için yeni bir münhasır ekonomik bölge ilan ederek uluslararası ihaleye çıktı. Mısır, ihaleye açılan bölgeye ilişkin yayınladığı kara suları haritasında, Türkiye’nin egemenlik alanı ilan ettiği ve Libya ile imzaladığı Deniz Sınırları Anlaşması’nın kapsadığı bölgeleri dışarıda tuttu. Mısır bu yaklaşımıyla, Türkiye’nin BM’ye ilettiği Libya anlaşmasında çizilen deniz sınırlarını tanıdığının ve anlaşmaya saygılı olduğunun mesajını verdi. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde (GKRY) büyük tepkilere yol açan ve Mısır’ın tavrının eleştirildiği resmi açıklamalara karşılık, Mısır ilan ettiği deni sınırı ve ihale bölgesine ilişkin haritayı değiştirmedi. Hatırlanacağı gibi Mısır ile Yunanistan arasında daha önce deniz sınırları anlaşması imzalanmış ve iki ülke parlamentolarında onaylanmıştı. Yunanistan ve Mısır, GKRY ile birlikte daha önce yaptıkları açıklamalarda Türkiye-Libya arasında imzalanan Deniz Sınırlarının Belirlenmesi Anlaşması’nı tanımadıklarını anlaşmanın Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu öne sürüyorlardı. Türkiye Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamadığı için Mısır ve Yunanistan’ın bu tezlerini de reddediyor.
Ancak Mısır’ın kısa süre önce yeni Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan ederek attığı adım ve yayınladığı sondaj bölgesi haritası doğrudan Türkiye’nin egemen kara sularının ve Libya anlaşmasının tanınması anlamına geliyor. Bu çok olumlu bir gelişme. Nitekim Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bu konudaki sorulara verdiği yanıtta, Türkiye'nin Mısır'la Doğu Akdeniz'de deniz yetki alanları konusunda müzakere yapılabileceğini, hatta anlaşma da imzalanabileceğini söyledi. Bu açıklama da kanımca iktidarın yıllar sonra Mısır’a doğrudan verdiği oldukça önemli bir diplomasi ve normalleşme mesajı. Gerçekte Doğu Akdeniz’in en uzun kıyısına sahip iki olan Türkiye ve Mısır arasında imzalanacak bir Deniz Sınırları Anlaşması, bölgede ve Doğu Akdeniz’de tüm dengeleri değiştireceği gibi sorunların büyük ölçüde halledilmesine, Yunanistan ve GKRY’nin Türkiye ve KKTC kara sularında hak iddialarına dönük tezlerinin de boşlukta kalmasına zemin sağlayacak. Bunun içinde öncelikle Türkiye-Mısır ilişkilerinin diplomasi yoluyla normalleşmesi, diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılması, karşılıklı büyükelçilerin atanması öncelikli adımlar olarak görünüyor.
Gerek Ortadoğu’da gerekse Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’da Türkiye-Mısır uzlaşması ve işbirliği, güçlü bir bloğun oluşmasına, bölgesel sorunlarda iki ülkenin ağırlığını koyarak çözümü hızlandırmasına ve nihayet iki ülkenin karşılıklı çıkarlarının gelişmesine ortam yaratacaktır. Mısır ile normalleşme aynı zamanda Yunanistan ve GKRY karşısında Türkiye’nin elini güçlendirecek, Doğu Akdeniz Enerji Forumu (EASTMED) başta olmak üzere bölgesel oluşumlarda Yunanistan ve GKRY’nin etkinliğini sınırlayacaktır.
Mısır ile normalleşme, beraberinde son dönemde Arap ülkeleriyle ilişkilerini hızla geliştiren İsrail ile normalleşmeyi hızlandıracaktır. Kanımca Türkiye-Mısır diyalogunun ve diplomatik ilişkilerin tekrar tesisi, ülkemizin dış politikasında ve çıkarlarımızın korunarak genişletilmesinde ortaya çıkaracağı yansımalarla, olumlu bir süreci başlatacaktır. Bu açıdan Mısır’ın ihale ilanında sergilediği Türkiye’ye saygı tavrını ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da bu çerçevedeki müzakere ve anlaşma açıklamalarını çok önemsiyorum.
Dış politikanın ‘DEVLETLER ARASINDA KALICI DÜŞMANLIK OLMAZ’ temel ilkesinden hareketle, en baştan itibaren savunduğum ve dile getirdiğim gibi, Mısır ile ortaya çıkan bu ılımlı ve olumlu atmosferin süratle değerlendirilmesi, karşılıklı adımların atılması, Türkiye dış politikasındaki sorunlar yığını içerisinde önemli bir başlığın ortadan kalkmasını sağlayacaktır.
5.25-26 Mart’taki AB Zirvesi öncesinde CB Erdoğan’ın Macron ve Merkel ile temasları, olası yaptırımların önünün kesilmesini hedefliyor. Görüşmelerin hemen öncesinde İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklanması, AB’yi ikna çabası olarak değerlendirilmeli. CB Erdoğan’ın düzenlenecek bir AB ya da Avrupa Konseyi zirvesinde yer alma talebi ise göründüğü kadarıyla kabul görmedi. Fransa’ya, artık ‘hakaret etmeme’ sözü verilirken, söyleme değil eyleme bakılacağı mesajı dikkat çekici!
Mart zirvesinin hemen öncesinde CB Erdoğan’ın İnsan Hakları Eylem Planı’nı açıklaması, ardından bu hafta ekonomik reformların ilan edileceğini duyurması ve sonrasında da Macron ve Merkel ile telefon görüşmeleri gerçekleştirmesi, kanımca olası yaptırım kararlarının zirveden çıkmasını önleme amaçlı bir demokratikleşme görüntüsü makyajı!
Aralık zirvesinden sonra yayınlanan ortak açıklamada Türkiye’nin pozitif gündeme ilişkin beklentileri karşılayacak adımları atmadığı dile getirilerek, konunun kapsamlı bir şekilde Mart’ta değerlendirilmesi ve ABD yönetimi ile birlikte Türkiye’ye karşı ortak tutum belirlenmesi kararı alınmıştı.
Anlaşıldığı kadarıyla CB Erdoğan, açıklanan eylem planını gündeme getirerek bu yönde adımlar atılacağı vaadiyle Macron ve Merkel’i ikna etmeye ve zaman kazanmaya çalışıyor. Muhtemelen AB liderleri de bu çerçevede iktidarın atacağı adımları, hayata geçireceği somut eylemleri görmek için bir süre daha beklemeye karar verecekler.
Ancak AİHM kararlarının uygulanmaması nedeniyle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısının gündeminde de Türkiye var. AİHM’nin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkındaki tahliye kararlarının uygulanmaması, Cumhurbaşkanının bu kararların kendilerini bağlamayacağını ifade etmesi, kanımca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde Türkiye aleyhine sıkıntı yaratacaktır. Türkiye’nin gerek imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) ve gerekse kararlarının bağlayıcılığı anayasa hükmü olan AİHM kararlarına karşı tutumu nedeniyle, Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması uyarısıyla karşı karşıya kalması söz konusu olabilir.
Dolayısıyla CB Erdoğan’ın Macron ve Merkel ile yaptığı görüşmelere ilişkin Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı açıklamalarında bu konulardan söz edilmeksizin, ikili ilişkiler ve bölgesel sorunların ele alındığı ifade edilse de, iktidarın yaptırımların gündeme gelmesini ertelemeye çalıştığı kanısındayım.
Merkel ile görüşmede Cumhurbaşkanının aşılama ve normalleşme konusunda bilgi verdiği, Nisan ayından itibaren Alman turistleri ağırlamaya hazır olduklarını ilettiği kaydedildi. Ancak bu beklentinin pek de gerçekçi olduğunu sanmıyorum.
Öncelikle AB, Türkiye’de uygulanan Çin aşısı Sinovac’a hâlâ onay vermiş değil. Bunun da ötesinde AB üyesi ülkelerin yurttaşları için seyahatlerde ‘Aşı Pasaportu’ ya da ‘Aşı Karnesi’ uygulamasının gündemde olması, Turizm sezonu Nisanda açılsa da Alman ve Avrupalı turistler için Türkiye’nin tercih edilmesinde sıkıntı yaratacaktır.
Cumhurbaşkanının ayrıca Merkel’e milyonlarca Suriyeliye Türkiye’nin sağladığı desteği anımsatarak, AB’nin Türkiye’ye bu konuda daha fazla mali ve teknik katkı sağlamasını talep ettiği açıklandı.
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian Erdoğan-Macron görüşmesine ilişkin parlamentoya bilgi sunarken, Türkiye’nin Fransa ve AB’ye karşı söylemlerinde artık hakaret olmayacağı güvencesi verdiğini söyledi. Le Drian; “ Artık hakaret yok ve söylemler daha güven verici. Ancak somut adımların atılması gerekiyor. Türk sondaj gemilerinin Doğu Akdeniz’deki sondajları sonlandırması ve Ankara’nın deniz yetki hakları konusunda anlaşmazlık yaşadığı Yunanistan ile müzakereleri yeniden başlatma isteği olumlu işaretler” dedi.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın açıklamalarının dışında, Fransa ve Almanya’dan görüşmelere ilişkin yapılan resmi duyurularda farklılıklar söz konusu. Almanya Türkiye’ye turist göndermekten söz etmiyor. Suriyeli mülteciler için Türkiye’ye daha fazla mali destek konusuna da girmiyor.
AB cephesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa Konseyi ya da AB’nin düzenleyeceği bir zirveye katılma, içeriye ve dışarıya karşı Avrupa liderleriyle birlikte aile fotoğrafı görüntüsü verme beklentisinin kabul görmediği anlaşılıyor. Bu açıdan Borrell’in zirveye sunacağı raporda gündeme getireceği öneriler Türkiye açısından önemli.
Borrell’in liderler zirvesine sunacağı Türkiye raporu ve önerilerle ilgili Almanya, Fransa ve Avrupa medyasına yansıyan haber ve yorumlarda dikkat çeken bir ayrıntı öne çıkıyor. Buna göre, Josep Borrell’in, Türkiye Cumhurbaşkanının katılımıyla düzenlenecek herhangi bir zirve toplantısının bu aşamada doğru olmayacağını liderlere ileteceği öne sürülüyor.
Borrell’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın herhangi bir AB toplantısına davet edilme talebinin, AB liderleri açısından Türkiye’deki antidemokratik uygulamalara, hukuksuzluklara, hak ihlallerine, özetle iktidarın politikalarına onay ve destek anlamına geleceği görüşüyle, bu aşamada herhangi bir zirveye Erdoğan’ın davet edilmemesi tavsiyesinde bulunacağı belirtiliyor.
AB Mart zirvesinde Türkiye için yaptırım kararı çıkmasa da iktidarın beyaz sayfa açma talebi, AB müktesebatına uyum yasalarının hızla çıkartılması, demokrasi ve insan hakları konusunda adımların 2 yıl sonra değil süratle ve hemen atılmasına bağlı. Aksi halde bir süre sonra pozitif gündem beklentisi de AB tarafından rafa kaldırılabilir!
6.Kuzey Suriye’de TSK’nın kontrolündeki Fırat Kalkanı harekât bölgesinde yer alan Cerablus ve Bab kentlerine yönelik saldırılar son dönemde artmaya başladı. Bölgenin hemen güneyindeki Rus ve Suriye ordusu üslerinden gerçekleştirilen füze saldırılarıyla kentlerdeki akaryakıt tesisleri tahrip ediliyor. Şam yönetimine bağlı güçlerle Rusya’nın ortak saldırıları, bölgede yeni hareketlenmeleri beraberinde getirecektir!
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin daha önce yürüttüğü Fırat Kalkanı harekâtı ile IŞİD’ten kurtararak kontrolüne aldığı Cerablus ve el Bab kentleri geçtiğimiz hafta yeniden füze saldırılarına uğradı. Türkiye sınırındaki Cerablus ve biraz daha güneydeki Bab ilçelerinde mazot pazarına ve ilkel rafinerilerin bulunduğu kesimlere yönelik balistik füze saldırılarında 4 kişi ölürken, 28 kişi de yaralandı. Yaralılar Türkiye’deki hastanelere getirilerek tedavi altına alındı.
Füzelerin ateşlendiği bölgenin Halep’teki Kuveyris üssü olduğu belirtilirken, bu üs bölgesinin Suriye ordusu ve Rus birliklerinin kontrolünde olduğu, üste de Suriye ve Rus askerlerinin yer aldığı kaydediliyor. Dolayısıyla TSK ve TSK destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)-Suriye Milli Ordusu (SMO) kontrolündeki iki kente yönelik saldırılar Esad güçleri ve Rus ordusu kaynaklı.
Son bir ay içersinde TSK kontrolündeki Fırat Kalkanı harekât bölgesine ve Cerablus, Tarhine ve Bab kentlerine yönelik füze saldırıları, son bombardımanla birlikte beş oldu. İktidarın bu saldırılar konusunda Rusya’ya tepki göstermemesi sessiz kalması dikkat çekici! Füze saldırılarının ağırlıkla akaryakıt tesislerini, bölgede mazot pazarı olarak bilinen kesimleri ve ilkel yöntemlerle mazot üretilen seyyar rafinerileri hedef alması, saldırılar sonrasında da büyük çaplı yangınlarla kentlerin tahrip olması, can kayıplarının yaşanması kanımca TSK’yı ve kontrolündeki bölgede yaşayanları tacize yönelik.
Suriye ordusu ve birlikte hareket eden Rusya birlikleri, bölgedeki petrol ve akaryakıt ticaretiyle, sevkiyat yollarını kendi kontrollerinde tutma çabasında. Bunun yanı sıra TSK’nın bu bölgelerdeki etkinliğini geriletmek amaçlı olarak da bu saldırıları gerçekleştirerek, bölgedekileri göçe zorlamak, kentleri boşaltarak Esad rejiminin kontrolüne bırakılmasını sağlamak istiyor olabilirler.
Cerablus ve Bab’a yönelik füze saldırılarının artması, Afrin’de canlı bomba, bomba yüklü araç saldırılarının yaşanması önümüzdeki yakın süreçte Fırat’ın doğusu ile batısında, özellikle TK kontrolündeki bölgelerde yeni hareketlenmelerin, çatışmaların işaretleri olarak değerlendirilmeli.
ABD’nin de bölgede yeni üsler kurmaya, birliklerini takviye etmeye yönelmesiyle birlikte bu hareketlenmelerin daha da hızlanması beklenmelidir. ABD-RUSYA arasında Kürtlerle ilgili ortak tutum izlenmesi yönünde temasların olumlu yönde ilerlediğine ilişkin olarak çıkan haberler, Türkiye’ye karşı yeni bir hamlenin işareti olarak da görülebilir.
7.Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde 1,8 büyüdüğü açıklandı. Bu oran salgının olmadığı, işsizliğin daha düşük olduğu, yüzbinlerce işyerinin kapanmadığı 2019’daki yüzde 0,9’luk büyümenin iki katı! Çin, Tayvan ve Vietnam ile birlikte dünyada salgın yılını pozitif büyümeyle kapatan mucize ülkelerden birisi Türkiye! Üstelik lokantalar, kafeler, restoranlar vs. aylardır kapalı ama hizmetler sektörü de kapalıyken büyümüş!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Türkiye ekonomisinin 2020 yılının son çeyreğinde yüzde 5,9 büyüdüğünü, yıllık büyüme hızının ise yüzde 1,8 olduğunu açıkladı. TÜİK, daha önce eksi yüzde 9,9 olarak açıklanan ikinci çeyrek küçülmesini yüzde 10,3’e, yüzde 6,7 düzeyinde açıklanan üçüncü çeyrek büyümesini de yüzde 6,3’e revize etti.
Büyümeye katkı açısından Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 50’sini oluşturan hizmetler ve sanayi sektörlerindeki büyüme öne çıkıyor. 2020 yılının korona salgını nedeniyle ekonomik sıkıntıların, güçlüklerin ağırlaştığı bir yıl olduğu gerçek. Ancak açıklanan büyüme verileri bu açıdan dikkat çekiyor. 2019 yılında, ortada salgın yoktu. Yüzbinlerce işyeri zorunlu olarak kapanmamıştı. İşsizlik oranı 2020’ye göre daha düşük, 11 milyona varan işsiz yoktu. Buna rağmen 2019 yıllık büyüme hızı yüzde 0,9 iken 2020’de yıllık yüzde 1,8 ile 2019’un iki misli büyüme hızına ulaşılması düşündürücü. TÜİK verilerle ilgili sicili de pek temiz ve güvenilir olmadığı için bazı soruların sorulması gerek.
Örneğin, lokantalar, kafeler, restoranlar, kahvehaneler, sinemalar, eğlence yerleri özetle hizmetler sektörü, bu salgında en ağır hasar gören sektörlerin başında geliyor. Geçtiğimiz kasım ayından bu yana yüz binlerce işyeri kapalı. Akşam ve hafta sonları zaten sokağa çıkma yasağı vardı.
Buna karşılık, TÜİK verilerine göre salgının henüz başlamadı 2020 birinci çeyrekte yüzde 2,8 büyüyen hizmetler sektörü salgın, kapanma ve yasakların başlamasıyla ekonominin de eksi büyüdüğü ikinci çeyrekte yüzde 25,7 eksi büyüme sergiledi. Krediler, kamu bankalarının dağıttığı kaynaklarla canlandırılmaya çalışılan ekonomi üçüncü çeyrekte yüzde 6,3 büyürken hizmetler sektörünün büyümesi sadece yüzde 0,1 olmuş.
Son çeyreğe gelindiğinde, Kasımdan bu yana salgın önlemleri, kapatmalar, faaliyetin durması söz konusu. Okullar kapalı, servisler çalışmıyor. Fakat TÜİK hizmetler sektörünün son çeyrekte yüzde 4,6 büyüdüğünü söylüyor. Yani henüz salgının olmadığı ilk çeyreğin de neredeyse iki katına yakın.
Diğer yandan sanayide büyüme ise son çeyrekte yüzde 10,3 olarak açıklandı. Sanayinin TÜİK’e göre neredeyse rekor düzeyde büyüdüğü son çeyrekte bu büyümeye rağmen kapasite kullanımında da, sanayi sektörü istihdamında da artış yok. Aksine işsizlik var!
İşyerleri kapalı, insanlar işsiz, seyahatler kısıtlandı ama vurguladığım gibi 2020’de, salgının olmadığı 2019’un iki katı büyüme sağlanmış. Vuhan’daki salgından sonra koronayı en hızlı bitiren, peş peşe aşıları bulan ve büyümeye geçen tek ekonomi Çin idi. Güney Kore başta çok iyi gitti erken normalleşince durum kötüleşti ve büyüyemedi. Vietnam da salgın sürecini çok iyi yönetti, vakaları sıfırladı ve büyüdü. Bir de Türkiye var. Günlük vaka sayısı hâlâ 10 binin üzerinde, aşılama çok ağır gidiyor. Korona haritasında mavi olan yani en düşük vaka olan iller iki elin parmağı kadar bile değil.
- Ülkenin yarısında kısıtlamalar, kapanmalar devam ediyor ama Türkiye büyüyor!
Ülkemizde yaşadığı halde resmi hesaplara dahil edilmeyen bazıları çalışarak, bazıları ticaret yaparak, işyeri açarak, eleman çalıştırarak GSYH’ya katkıda bulunan 5 milyonu aşkın Suriyeli, Iraklı, Afgan ve diğer mültecileri, sığınmacıları da hesaba dahil edersek, kişi başı milli gelir 5-6 bin dolara kadar iner. 2013 yılında 12 bin 480 dolar ile en yüksek tutara ulaşan kişi başı milli gelir o tarihten bu yana sürekli düşüşte.
Bu haliyle de 2013-2020 arası yedi yılda milli gelirin kesintisiz inişe geçmesiyle, milli gelir kaybındaki toplam fakirleşme düzeyi yüzde 43 olarak önümüze geliyor. Yani ekonomik refahın, milli gelirin neredeyse yarısına yakını 2013’ten bu yana yitirilmiş, ulusça yoksullaşmışız. Daha 2011 seçim kampanyasında, 2023’te 25 bin dolar kişi başı milli gelir vaat eden iktidar, artık bu rakamları ağzına bile almıyor. Aksine 2023’e iki yıl kala 25 bin dolarlık vaadin üçte birine gerileyen bir milli gelir tablosu söz konusu.
10 bin dolar ve üzerindeki kişi başı milli gelir, gelişmekte olan ülkeler açısından ‘Orta Gelir Tuzağı’ olarak tanımlanıyor. Türkiye bu rakamlarda takılıp üst orta gelir grubuna ve ardından üst gelir grubuna çıkma hedefi peşinde koşarken, yedi yıldan bu yana sürekli inişe geçen milli gelir ve yoksullaşma ile şimdi yeniden ‘Alt Orta Gelir Grubu’ ülkelerine, yani dünyanın yoksulları arasına doğru sürükleniyor. Türkiye, 2013’te ulaşılan kişi başı milli gelir düzeyini yıllardır bir daha yakalayamadığı gibi, sadece ekonomide değil, demokrasi, eğitim, hukuk, adalet, insan hakları ve hemen her alanda düşüşte. Zaten sıraladığım bu alanlardaki düşüş ve gerileme, beraberinde ekonomik gerilemeyi, refah kaybını, yoksullaşmayı getirdi.
Büyürken hem yoksullaşmışız hem milli gelirimiz azalmış! GSYH TL bazında yüzde 1,8 büyürken, dolar bazında eksi yüzde 5,8 küçüldü. Kişi başına düşen milli gelir, eksi yüzde 6,7 gerileyerek 8.599 dolara indi. Bu tutar, 2006’daki 7.906 dolarlık kişi başı milli gelirden bu yana, aradan geçen 14 yılın en düşük tutarı. Sözde yüzde 1,8 büyüyen ekonomi milli gelirde 14 yıl geriye gitmiş!
8.10 ayda üç kez başkan değiştiren TÜİK, yine resmi enflasyon-gerçek enflasyon tartışmalarının odak noktasında. Şubat ayında yıllık yüzde 15,6 düzeyine yükselen TÜFE’ye karşılık Yİ-ÜFE yüzde 27 seviyesine çıktı. Yİ-ÜFE/TÜFE arasındaki makas açılıyor. Enflasyonun uzun süre yükselişe devam edeceğini, yeni ve yüklü faiz artışlarına zemin hazırlayacağını öngörmekteyim!
AK Parti’nin iktidara gelmesinden bu yana yedi kez ve son üç ayda üç kez başkanı değiştirilen Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı Şubat 2021 enflasyon rakamları yine tartışmaları beraberinde getirdi.
Tüketici enflasyonu (TÜFE) şubatta özellikle gıda fiyatlarındaki önlenemeyen artışın etkisiyle aylık yüzde 0,91 oranında artarken yıllık bazda yüzde 15,6’ya yükseldi. Bu oran 2019 Temmuz ayından bu yana geçen 20 ayda görülen en yüksek enflasyon düzeyi.
Üretici enflasyonu (Yİ-ÜFE) ise şubatta aylık yüzde 1,22 arttı ve yıllık yüzde 27,09’a çıktı. Yİ-ÜFE de nu oranla 2019 Mayıs ayından bu yana en üst düzeye yükselmiş oldu.
Diğer yandan enflasyonla ilgili geleceğe dönük gelişmelerin işaretini veren çekirdek enflasyon TÜFE’deki artışın da üzerine çıkarak yüzde 16,92’ye ulaştı. Çekirdek enflasyonun Merkez Bankası’nın yüzde 17 oranındaki politika faizi seviyesine gelmiş olması, kanımca yeni bir faiz artışı kararını zorlayacaktır.
- 18 Martta yapılacak Merkez Bankası(MB) Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında en az 100-150 baz puanlık (1-1,5 puan) bir politika faizi artışıyla MB faizinin yüzde 18 veya üzerine çıkartılması şaşırtıcı olmayacaktır.
TÜİK verilerine göre aylık yüzde 0,91 TÜFE artışına karşılık gıda fiyatlarındaki aylık artış şubatta yüzde 2,57 oldu. Dolayısıyla yüzde 0,91 olan aylık artışın 0,67’si gıda fiyatlarındaki enflasyon yükselişinden kaynaklanıyor.
Taze sebze ve meyve grubunda ise aylık enflasyon yüzde 5,21! Şubat ayında ocak ayına kıyasla fiyatı en çok zamlanan ürün yüzde 19,92 ile kabak ve yüzde 19,47 ile salatalık. Mevsim ürünü olmasına rağmen, limon yüzde 15,06, mandalina yüzde 13,97 zamlandı. Süt ürünlerinde de zamlar ve fiyat artışları halkın alım gücünü zorlayacak boyutlara vardı. TÜİK’in indirim marketlerinden fiyat derleyerek enflasyon hesabı yapmasına karşılık ucuzluk marketlerinde de şubatta kaşar peynirinde yüzde 10, tavuk etinde yüzde 6,8, tereyağında yüzde 6,59, sütte yüzde 5,17, beyaz peynirde yüzde 4,99 fiyat artışları yaşandığı görülüyor. İlaç fiyatlarında her yıl yapılan kur yansıtma ve fiyat güncellemesi ile birlikte ilaç fiyatlarına şubatta yüzde 6,09’luk zam yapıldı. Sağlık grubu ortalama aylık enflasyonu ise yüzde 3 oldu. Bu da TÜFE’yi 0.1 puan yukarı çekti. Ulaştırma grubundaki enflasyonda köprü geçiş ücretlerine yapılan zamlar etkili oldu. Bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu Enflasyon Araştırma Grubu (ENAGrup) şubat ayı enflasyon artışı hesaplamasını yüzde 1,84 oranında ve TÜİK verisinin iki katından fazla olarak açıkladı.
Bu arada şubat enflasyonunda oldukça riskli ve endişe verici olan durum ise aylardır açılmaya devam eden TÜFE/Yİ-ÜFE makasının daha da büyümesi. Bu yılın ilk iki ayı itibarıyla TÜFE şubatta yüzde 0,91, Ocak-Şubat toplamında yüzde 2,60, yıllık olarak ise yüzde 15,61 arttı. Yİ-ÜFE’deki artış ise şubatta yüzde 1,22, ilk iki ay toplamı yüzde 3,92 ve yıllık yüzde 27,09 olarak açıklandı.
- Yıllık TÜFE’nin yüzde 16’ya varmasına karşılık üretici fiyatlarındaki arışın yüzde 27 olması makasın açılmaya devam ettiğini 11 puanı aştığını gösteriyor.
Bunda da gerek küresel emtia fiyatlarındaki yükselişe bağlı olarak üretim maliyetlerinin artması, buna ilave olarak da rezervlerin sıfırlanması pahasına müdahale ile bastırılan döviz kurlarının son dört-beş ayda rekor düzeyde artışlarla maliyetleri daha da yukarı çekmesi. Kısa sürede ortaya çıkan bu yüklü üretim maliyet artışının henüz çok küçük bir kısmı tüketici fiyatlarına yansıtıldı. Şimdi kısmi normalleşme ile restoran, kafe, lokantaların açılması ve aylardır geliri olmayan işletmelerin yeni maliyetlerle zamlı ücretlerle hizmet vermeye başlaması tüketici enflasyonu üzerinde hizmetlerin etkisini belirgin hale getireceği gibi, bu artışlar üretici fiyatlarını daha yukarı çekecektir.
Bu yüzden de en az önümüzdeki 5-6 ay daha gerek aylık gerekse yıllık enflasyon artışının kesintisiz süreceğini öngörmekteyim. Merkez Bankası ısrarla sıkı duruşunu sürdüreceğini, yılsonu için yüzde 9,4’lük enflasyon hedefini revize etmeyeceğini ilan etse de gerçek durum bunun çok ötesindedir.
9.TİM ve Ticaret Bakanı şubat ayı dış ticaret verilerini açıkladılar. Son dönemde aylık ihracat gündeme getirilerek ‘CUMHURİYET TARİHİNİN EN YÜKSEK AYLIK İHRACATI’ vurgusu yapılıyor. Salgın koşullarında ihracat yapmak, ihracatta artış sağlamak önemli ancak dış ticaretin gerçek tablosunun anlaşılabilmesi için ihracatla birlikte ithalatın da nereye gittiğinin bilinmesi gerekiyor. TL’nin değer kaybıyla ithalat faturası sürekli kabarıyor!
Bakan ve Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Cumhuriyet tarihinin en yüksek Şubat ayı ihracatının gerçekleştiğini ifade ettiler. Buna göre ihracat şubat ayında bir önceki aya göre yüzde 9,6’lık artışla 16 milyar 12 milyon dolara yükseldi.
- Buna dayanılarak da 184 milyar dolar olarak öngörülen 2021 yılsonu ihracat hedefi200 milyar dolara yükseltilerek revize edildi.
İthalat ise şubat ayında, 2020'nin aynı ayına göre yüzde 9,8 artarak 19 milyar 372 milyon dolara ulaştı. Yani ithalat, ihracattan daha fazla artmış.
- Şubat ayı dış ticaret açığı da bu verilerle 3 milyar 360 milyon dolar olarak gerçekleşti.
- İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 82,7 oldu.
Açıklanan verilerde kanımca en kritik ve hayati unsur ihracat ve ithalat kalemlerinin ayrıntısında yer alıyor. Şubat ayında en çok ihracat 7 milyar 800 milyon dolarla hammadde grubunda yapılmış.
Hammaddeyi sırasıyla 6 milyar 292 milyon dolarla tüketim malları ve 1 milyar 829 milyon dolarla yatırım (sermaye) malları izliyor.
Dönüp ithalata baktığımızda ise ilk sırada 14 milyar 564 milyon dolarla hammadde grubunun geldiğini görüyoruz. Bunu, 2 milyar 651 milyon dolarla yatırım malları ve 2 milyar 114 milyon dolarla tüketim malları takip ediyor.
İşte Türkiye ihracatının ve dış ticaretinin açmazı burada kendisini gösteriyor.
İhracat yapabilmek için de hammadde ithal ediyoruz. Üstelik ihraç edilen hammadde ile ithal edilen hammadde arasında ithalat lehine yüzde 50’ye yaklaşan bir fark var.
- Tutar olarak ihraç ettiğimizden 6,7 milyar dolarlık daha fazla hammadde ithal edilmiş.
Hammadde ihracatımız da ağırlıkla işlenmemiş madencilik ürünlerinden oluşuyor. Şubat ayında en yüksek ihracat artışı performansı yüzde 52,6 ile madencilik ürünlerinde.
- Tarım ürünleri ihracatı yüzde 6,5 artmış,
- Sanayi ürünleri ihracatı ise yüzde 2,4 düşüş göstermiş.
Böyle bir tabloda ihracat birim kazancımız sürekli geriliyor.
Her ay Cumhuriyet tarihinin en yüksek aylık ihracatını yapmakla övünsek de ihracatımızın ithalata bağımlı olması ve TL’nin değer kaybı ihracattan elde edilen dövize karşılık ithalata ödediğimiz dövizin daha yüksek tutarda olmasını ve dış ticaret açığında makasın büyümesini, bunun da cari açığı büyütmesini beraberinde getiriyor.
Dış ticarette ürün ve pazar çeşitlendirmesi, ithalata bağımlılığı azaltacak, dış ticaret açığını geriletecek, katma değeri yüksek ürünlere yönelmek gerektiğini sürekli vurguluyorum. Şubat ayı dış ticaret verileri de bu öngörümün ve saptamalarımın doğruluğunu bir kez daha teyit ediyor.
10.İktidar müteahhitlerinin yurtdışından temin edecekleri borçları, kredileri, Ulaştırma Bakanlığı ile hazinenin üzerine yıkmayı öngören yasa teklifi adeta bir kapitülasyon düzenlemesidir. Kamu ihalelerini kapalı kapılar ardında alıp, finansman bulamayan iktidar müteahhitleri için devleti kefil etmek, yabancı bankalara ‘borç üstlenim taahhüdünde’ bulunmak, alacaklı yabancı bankalara devletin kasasını teslimidir!
İktidar, ekonomik reform paketi açıklanmadan önce alelacele meclise 12 maddelik müteahhit kurtarma amaçlı torba yasa gönderdi. Komisyonlardan da iktidar ortaklarının oylarıyla süratle geçirilen, baştan sona anayasaya aykırı ve ülkenin geleceğini, nesiller boyu yurttaşlarımızın hayatını ipotek altına bu düzenleme, müteahhitler kredi borçlarını ödemedikleri takdirde yabancı bankaların, Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye İdaresi gibi, devletten alacak taksili ve takibi yapmalarına imkân sağlamaktadır. Söz konusu düzenlemeyle, ihalesi 15 Mart 2020’den sonra yapılmış fakat sözleşmesi henüz imzalanmamış, finansmanı yurt dışından sağlanan Yap-İşlet-Devret (YİD) ve Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projeleri kapsamında, ihaleyi kazanan ancak şu ana kadar finansmanı temin edemeyen müteahhitler adına Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile bakanlığa bağlı kamu idareleri tarafından yabancı bankalara borç üstlenim belgesi verilerek taahhütte bulunulacak, müteahhide bakanlı ve bağlı kuruluşları kefil olacak. İmzalanacak borç üstlenim anlaşmalarına Bakanlık da doğrudan taraf ya da kefil olabilecek. Bakanlık söz konusu kredi anlaşmalarına yabancı kreditörler tarafından sağlanacak finansman için ilave teminat verecek.
Torba teklifteki maddelerin gerekçesinde ise geçtiğimiz yıl mart ayından itibaren baş gösteren COVID-19 salgınından kaynaklanan sorunlar nedeniyle, ihalesi yapılan fakat henüz sözleşmesi imzalanmamış YİD ve KÖİ projelerine finansman bulunmasında sıkıntılar ve güçlükler yaşandığı ifade edilerek, içinde bulunulan mücbir sebep koşullarından ötürü yabancı finansör ve kreditörlerin bu projelere finansman sağlamak konusunda tereddüt yaşadıkları dile getiriliyor. Bu çerçevede söz konusu projelerin ihalelerini kazanan müteahhitlere-üstlenicilere yabancı bankalardan, finansman kuruluşlarından talep ettikleri krediler için Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile bakanlığa bağlı, Devlet Hava meydanları İşletmesi (DHMİ), Karayolları Genel Müdürlüğü (TCK), Liman İşletmeleri Genel Müdürlüğü (LİG), Devlet Demiryolları (TCDD) kuruluşlarda yabancı kreditör bankaya müteahhit adına kefil olacak, teminat ve devlet adına resmi borç üstlenim belgesi verecek.
Teklif maddesinde yer alan daha vahim bir düzenleme ise neredeyse verilecek kefalet, teminat ve borç üstlenim taahhüdünün sınırsız olmasına imkân sağlıyor. Buna göre, bakanlık ve bağlı kuruluşlarca müteahhit lehine verilecek, teminat, kefalet, borç üstlenim belgeleri, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un öngördüğü yasal sınırlamaların kapsamı dışına tutulacak. Bu yolla milyarlarca dolar ya da Euroluk kredilere limitsiz-sınırsız teminat ve kefalet verilebilmesine olanak sağlanıyor. Söz konusu yasanın 5. Maddesi, bir mali yıl içinde net borç kullanımını, bütçe başlangıç ödeneği ile tahmin edilen gelir arasındaki fark miktarıyla sınırlıyor, idarenin bu limiti aşamayacağını hüküm altına alıyor.
Dolayısıyla ihalesi yapılan ve iktidara yakın müteahhitlerce kazanılan, madde gerekçesinde de vurgulandığı gibi, yandaş müteahhidin kredi bulamadığı ya da yabancı bankalar güvenmediği için kredi başvurusunu kabul etmediği, YİD ve KÖİ projeleri için bakanlık ve devlet kuruluşları ‘borç üstlenim taahhüt belgesi’ imzalayarak yabancı bankalara, ‘Dostum müteahhit yakınımdır. Krediyi, borcunu şayet geri ödemezse gel beni bul, benim yakama yapış. Paranı devlet olarak ben ödeyeceğim’ diyecek. Müteahhit borcunu ödemezse, yabancı banka alacağını devletten, bakanlıktan ve bakanlığa bağlı kuruluşlardan tahsil edecek.
Şu ana kadar KÖİ kapsamındaki projelerin önemli bölümünde müteahhitlerin kullandıkları milyarlarca dolarlık kredilere Hazine kefil olmuş durumda. Hazinenin Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, İstanbul-İzmir Otoyolu, İstanbul Havaalanı, Kuzey Marmara Otoyolu gibi projelerde yandaş müteahhitlerin kullandıkları kredilere verdiği kefalet 18 milyar dolara yaklaşıyor.
Şimdi iktidarın meclise getirdiği 12 maddelik yasa teklifiyle, hazinenin kefil olduğu yaklaşık 20 milyar dolarlık müteahhit kredisine ilave olarak yeni alınacak kredilere de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile bağlı kuruluşları kefil olacak, borç üstlenim teminatı verecek.
12 maddelik torba yasa teklifinin diğer maddelerinde, iktidarın bedava dağıttığı milyonlarca ton kömürün demiryoluyla taşınmasını ve dağıtımını yapan TCDD’nin açıklarının hazine tarafından kapatılması uygulamasının süresi 2023’e uzatılıyor. Yani demiryollarının zararları, iki yıl daha hazine tarafından karşılanacak. Ayrıca ilave edilen bir diğer maddeyle de Cumhurbaşkanına bu süreyi 10 yıl daha uzatma yetkisi veriliyor.
11.Salgın nedeniyle dünya genelinde gıda, bitkisel ve hayvansal üretimde düşüş yaşanırken, dünya gıda fiyatları da kesintisiz olarak artıyor. Bu tablo gıda güvenliğinin ve gıdada kendi kendine yeterliği stratejik önemini bir kez daha ortaya çıkardı. İktidarın tarımsal ve hayvansal salgın boyunca hiçbir nakdi ya da hibe desteği vermemesi, gıda fiyatlarını ve üretimsizliği tetikleyecektir.
Salgın nedeniyle son bir yılda tüm dünya genelinde tarımsal, bitkisel ve hayvansal üretim gerilerken gıda fiyatları da son 9 aydan bu yana kesintisiz olarak yükseliyor.
- Küresel gıda fiyatları şubat ayında art arda dokuzuncu defa artarken, şeker ve bitkisel yağ fiyatlarındaki yükselişin de etkisiyle Temmuz 2014'ten bu yana en yüksek seviyeye çıktığı açıklandı.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), tahıllar, yağlı tohumlar, süt ürünleri, et ve şeker fiyatlarındaki aylık değişimleri içeren dünya gıda fiyatları endeksinin ocak ayındaki 113,2 seviyesinden Şubat'ta tek seferde yaklaşık 3 puana varan artışla 116'ya çıktığını duyurdu.
FAO salgının ortaya çıkardığı sorunlar nedeniyle, üretim düşüşlerinin yaşandığını, bunun yanında ülkelerin üretimlerini kendileri için depolama, stoklama yoluna giderek ürün satışlarını azalttıklarını, bunun da arz talep dengesi çerçevesinde dünya gıda fiyatlarını yukarı çektiğine dikkat çekti.
FAO üretici ülkeleri üretimlerini satmaya, paylaşmaya çağırırken yakın dönemde özellikle yoksul ve azgelişmiş pek çok ülkede yetersiz beslenme, açılık ve kıtlıkla karşılaşılabileceğini dile getirerek dünya ülkelerine de çağrıda bulundu.
Dünya gıda fiyatlarındaki artışın yansımalarını içerideki gıda fiyat artışlarında da görüyoruz.
Üretime, üreticiye yeterli desteklerin verilmemesi, ekilebilir arazilerin boş kalması, üretim maliyetlerinde, gübreden elektriğe, ilaçtan tohuma, sulama ücretlerine varana kadar yapılan zamlarla karşılanamaz hale gelen bedeller hemen her üründe üretim açıklarına yol açıyor.
İktidar, yıllardır en kolayı seçerek üretim yetersizliği ya da artan gıda fiyatları karşısında hemen ithalat kapılarını açarak yerli üreticiyi terbiye etmeyi hedeflerken, aslında üretimden soğuttu, vazgeçirdi.
Dünyanın sayılı buğday üreticilerinin başında gelen Türkiye, şu anda en büyük buğday ithalatçısı!
Rusya başta olmak üzere buğday ihracatçısı ülkeler ise salgında kendi gıda güvenlikleri için hububat, bakliyat ve tarımsal-hayvansal üretimlerini satmama, ihracata ek vergiler getirerek satışları frenleme yoluna gidiyor.
- Ya da oluşan aşırı düzeydeki küresel talep nedeniyle tarım ürünlerinde yüksek fiyat artışları yapılıyor.
Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) geçtiğimiz ay 400 bin ton buğday ithalatı ihalesine çıkmasına karşın sadece 100 bin ton satın alabildi.
Aynı şekilde 100 bin ton Ayçiçek yağı tohumu için açılan ihalede de 25 bin tonluk alım yapılabildi.
- Yani ihalelere ya teklif gelmiyor ya da gelen tekliflerde talep edilen fiyatlar olağanüstü yüksek düzeyde. Bu fiyatlarla yapılan ithalat ise içeride enflasyonu ve fiyat artışlarını yukarı çekiyor.
Nitekim FAO’nun dünya gıda fiyatları endeksindeki artışın yanı sıra, hububat fiyatları endeksi Şubat'ta bir önceki aya göre yüzde 1,2, bitkisel yağ fiyatları ise yüzde 6,2 arttı.
- Bu önümüzdeki aylarda da gerek dünyada gerekse Türkiye’de gıda, hububat, bakliyat, sıvı yağ fiyatlarının yükselmeye devam edeceğini gösteriyor.
Gıda güvenliği, sağlıklı gıda temini ve yerli üretimin her yönden desteklenmesi giderek hayati bir duruma geliyor. Yüksek teknolojili üretimin yanında günümüzün ve geleceğin en stratejik üretim alanlarından birisinin tarımsal üretim olduğu gerçeğini iktidarın öncelikli gündem maddesi haline getirmesi gerekiyor.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
08 MART 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap